Geleceğin Peşindeki Ruh: Bilinmeyeni
Fethetme Arzusunun Kronolojisi ve Doğaüstü Yöntemler
İnsanlık tarihi boyunca geleceğin belirsizliği,
bireyin ve toplumun üzerinde her zaman ağır bir baskı unsuru oluşturmuştur.
Daniel Cohen’e göre, geleceği görme çabası neredeyse "temel bir biyolojik
dürtü / basic biological urge" olarak tanımlanabilir. Bu kadim arzu, antik
çağların dumanlı mağaralarından günümüzün steril laboratuvarlarına kadar uzanan
devasa bir doğaüstü yöntemler dökümünü beraberinde getirmiştir. Cohen, insanın
bu arayışını temelde iki ana tekniğe dayandırır: "İlham / Inspiration"
ve "Yorumlama / Interpretation".
İlhamın ve
Yorumun Kadim Merkezleri: Oracles / Kahinler
Antik dünyada ilahi bilginin kaynağı olarak
görülen "Kahinlik Merkezleri / Oracles", doğaüstü bilgiye ulaşmanın
en saygın yolları arasındaydı. Bu merkezlerin en meşhuru olan Delphi, tanrı
Apollo'nun öldürdüğü "Python / Python" canavarının çürüyen bedeninden
çıkan buharların bir rahibeyi (Pythia) transa soktuğu inancına dayanıyordu.
- Gizemli Mekanizma:
Pythia'nın ilham / inspiration yoluyla çıkardığı anlamsız sesler, rahipler
tarafından belirli bir mantık çerçevesinde yorumlanarak (interpretation /
yorumlama) başvuru sahibine sunulurdu.
- İnsan Psikolojisi ve Belirsizlik: Cohen,
bu cevapların genellikle "çift anlamlı / ambiguous" olduğunu
belirtir. Örneğin, Kral Croesus'a verilen "Büyük bir nehrü
geçersen büyük bir imparatorluğu yıkacaksın" cevabı, aslında
kralın kendi imparatorluğunun yıkılacağını gizleyen ustaca bir tahmindir.
Bu durum, insanın duymak istediği anlamı bulma konusundaki psikolojik
eğilimini (fıtratını) istismar eder.
- Tarih Eleştirisi: Cohen,
bu sistemlerin politik manipülasyona ne kadar açık olduğunu vurgular.
Rahiplerin bilgi toplama ağları o kadar geniştir ki, çoğu
"kehanet" aslında iyi analiz edilmiş istihbarat verilerinden
ibarettir.
Evrenin
İşaretlerini Okumak: Omens / Kehanet İşaretleri ve Sempatizm
İnsanlık, evrenin birbirine görünmez bağlarla
bağlı olduğu ve bir yerdeki küçük bir olayın başka bir yerdeki büyük bir olayı
haber verdiği inancını geliştirmiştir. Bu doktrine "Sempatizm /
Sympathism" denir ve temel kuralı "aşağıda olan yukarıda olan
gibidir" prensibidir.
- Hepatoscopy / Karaciğer Okuma: Mezopotamya’da
rahipler, kesilen kurbanların ciğerindeki damarları ve şekilleri
inceleyerek geleceği okurlardı. Bu yöntem, doğanın rastgele
olaylarının arkasında ilahi bir tasarım arama çabasının dışavurumudur.
- Artificial Omens / Yapay İşaretler: Doğal
işaretlerin (yıldırım, kuş uçuşu vb.) gelmesini beklemek yerine insanlık;
zar atma, çay yaprakları, duman (kapnomancy / kapnomancy) veya kartlar
(cartomancy / kartomancy) gibi yöntemlerle kendi işaretlerini yaratmıştır.
- Tarot’un Gizemi: Cohen,
Tarot kartlarının kökeninin sanıldığı gibi antik Mısır’a değil, muhtemelen
14. yüzyıl Avrupası’na dayandığını belirterek, bu kartlardaki sembollerin
aslında Batılı gizemci / occult geleneklerin bir yansıması olduğunu not
eder.
Sayıların ve
Gökyüzünün Matematiksel Kaderi
Pisagor’dan bu yana süregelen "Sayıbilim /
Numerology" geleneği, evrenin sayısal bir titreşimden ibaret olduğunu
savunur. Cohen, bu yöntemi insanın kaotik bir dünyada "düzen ve
kontrol" bulma ihtiyacıyla ilişkilendirir.
- Kabala ve Gematria: Yahudi
mistisizmi olan Kabala / Kabbalah, İbranice alfabesindeki her harfin
sayısal bir değeri olduğu ve kutsal metinlerin bu sayılar üzerinden
geleceği şifrelediği (Gematria) inancını taşır. Bu, "kripto /
crypto" tarzı gizemli konuların en uç noktalarından biridir.
- Astrolojinin Evrimi: Chaldean
/ Keldani rahiplerin gökyüzü gözlemleriyle başlayan astroloji, Klaudius
Ptolemy tarafından Tetrabiblos eserinde resmileştirilmiştir. Cohen, modern
gökbilimcilerin aksine astrolojinin bilimsel değil, sosyal bir fenomen
olduğunu ve insanın "kozmik bir planın parçası olma" arzusunu
doyurduğunu belirtir.
Karanlık
Sınır: Necromancy / Ölülerle İletişim
Bilinmeyene duyulan açlık, bazen ölümün
sınırlarını zorlamıştır. "Necromancy / Necromancy", ölülerin
ruhlarını çağırarak geleceğe dair bilgi alma sanatıdır.
- Aşırılıklar ve Korku: Cohen,
antik Roma’da büyücü Erichtho’nun bir cesedi taze kan ve büyüyle ayağa
kaldırıp konuşturduğu gibi dehşet verici (external / aşırı) ritüelleri
anlatır. Orta Çağ’da bu uygulama "kara büyü / black magic"
olarak yaftalanmış ve şiddetle cezalandırılmıştır.
- Modern Spiritüalizm: 19.
yüzyılda Fox kardeşlerle başlayan "Modern Spiritüalizm / Modern
Spiritualism", ölülerle iletişimi seans salonlarına taşımış,
medyumluk kurumunu yaratmıştır. Cohen, bu süreçteki pek çok yöntemin (masa
devirme, Ouija tahtası) aslında katılımcıların farkında olmadan yaptığı
"istemsiz kas hareketleri" olduğunu savunarak tarihsel bir
eleştiri getirir.
Laboratuvara
Giren Kehanet: Parapsikoloji
- yüzyılda kehanet arayışı J.B. Rhine ve Duke Üniversitesi’ndeki
çalışmalarıyla laboratuvar ortamına, "Prekognisyon /
Precognition" (önceden bilme) adıyla girmiştir.
- Zener Kartları: Beş
temel sembolden oluşan bu kartlarla yapılan deneyler, insanın şans
faktörünün ötesinde bir algılama yeteneğine sahip olup olmadığını test
etmiştir.
- Bulguların Kayganlığı: Cohen,
bu deneylerin en büyük sorununun "tekrarlanabilirlik /
repeatability" eksikliği olduğunu belirtir. Bir kişi bir gün başarılı
olurken, ertesi gün aynı yeteneği gösteremez; bu da fenomenin "ele
gelmez / elusive" doğasını kanıtlar.
Cohen’in eserinde sürekli tekrarlanan ve
vurgulanan ana fikir; insanın geleceği bilme arzusunun aslında "yanlış bir
rüya / a false dream" olduğudur. Ancak bu rüya o kadar güçlüdür ki,
rasyonel bilim bile insan ruhunun "yarını bilme" ihtiyacını tam
olarak tatmin edemez. İnsan fıtratı, gerçekleşen tek bir tesadüfü, başarısız
olan binlerce tahmine tercih ederek bu doğaüstü yöntemleri hayatta tutmaya
devam eder.
Evrenin Sayısal Kodları: Kabala ve Gematria ile Geleceği Çözme Sanatı
İnsanlık tarihinin derinliklerinde, evrenin
rastgele bir kaos değil, belirli bir matematiksel düzen üzerine kurulu olduğu
inancı her zaman var olmuştur. Daniel Cohen’in araştırmalarına göre, geleceği
görme arzusu "temel bir biyolojik dürtü / basic biological urge"
olarak tanımlanır ve bu dürtü insanı sayıların gizemli dünyasına sürüklemiştir.
Bu sayısal arayışın en uç ve karmaşık noktalarından birini, Yahudi
mistisizminin kalbi olan Kabala / Kabbalah ve onun bir alt dalı olan Gematria /
Gematria (harf-sayı analizi) yöntemi oluşturur.
Yaratılışın
Alfabetik Mimarisi ve Sefer Yetzirah
"Tanrı dünyayı sayılarla ve harflerle
yarattı" düşüncesi, Kabala’nın temel taşlarından biridir. Kabala metinleri
içinde en eskisi kabul edilen "Sefer Yetzirah / Book of Formation"
(Oluşum Kitabı), Tanrı’nın evreni İbrani alfabesindeki yirmi iki harf üzerine
inşa ettiğini savunur.
- Yirmi İki Sayısının Kutsaliyeti: Bu
sistemde her harf sadece bir ses değil, aynı zamanda bir sayıdır. İbrani
alfabesindeki yirmi iki harf, var olan her şeyi temsil eder ve bu sayı
Kabalistik gelenekte kutsal kabul edilir. Bu inancın aşırılığı (external /
ekstern) tarafları, tarihteki pek çok okült / occult (gizli) eserin yirmi
iki bölümden oluşmasına yol açmıştır; örneğin St. Augustine’in City of
God eseri veya Tarot kartlarının "Büyük Arkana / Greater
Arcana" (büyük sırlar) kısmındaki yirmi iki kart bu sayısal mimariyi
takip eder.
- Sayısal Titreşim Teorisi:
Pisagor’dan miras kalan bu anlayışa göre, her kelime ve isim aslında
belirli bir "titreşim / vibration" yayar. Bu titreşimler
çözüldüğünde, kişinin karakteri ve kaderi bir sayısal köke (digital root)
indirgenerek okunabilir. Bu, gizemli ve kripto tarzı bir yaklaşımdır çünkü
görünen kelimenin arkasındaki "gerçek" değeri ancak bu anahtara
sahip olanlar görebilir.
Gematria:
Kelimelerin Sayısal Maskesini Düşürmek
Gematria, İbranice kelimelerin sayısal
değerlerini toplayarak, aynı değere sahip olan kelimeler arasında mistik ve
geleceğe dair bağlantılar kurma sanatıdır.
- Şifreleme Mantığı: Eğer bir
peygamberin isminin sayısal toplamı, "kurtuluş" veya
"felaket" kelimesinin toplamıyla eşleşiyorsa, bu durum
gelecekteki bir olayın mühürlenmiş işareti olarak yorumlanırdı. Cohen, bu
yöntemin insan psikolojisindeki "rastlantıların içinde bir düzen
arama" fıtratını nasıl doyurduğunu belirtir.
- Tarih Eleştirisi:
Tarihçiler, Gematria’nın politik ve dini manipülasyonlar için ne kadar
elverişli olduğuna dikkat çeker. Örneğin, "Sabbatai Zevi / Sabbatai
Zevi" hadisesinde, Kabala metinlerindeki 1648 ve 1666 yıllarının
Mesih’in gelişi olarak hesaplanması, on binlerce insanın evlerini satıp
Kudüs’e gitmesine neden olmuştur; ancak sonuç büyük bir hayal kırıklığı ve
toplumsal travma olmuştur.
Karanlık
Kodlar ve "Canavarın Sayısı" Olan 666
Kabala ve sayısal kehanetin en ürkütücü
örneklerinden biri, İncil’in "Vahiy / Revelation" bölümündeki
"Canavarın Sayısı / Number of the Beast" olan 666’nın
yorumlanmasıdır.
- Beasting / Canavar Etiketi Yapıştırma: Bu
yöntemle, tarih boyunca rakip görülen liderlerin isimleri İbranice veya
Latinceye çevrilip Gematria ile 666 sayısına ulaştırılmaya çalışılmıştır.
Michael Stifel gibi matematikçiler, Papa X. Leo’nun isminden 1000
(mysterium / gizem) çıkararak onu canavar ilan etmiş; Katolikler ise
benzer yöntemleri Martin Luther için kullanmıştır.
- İnsan Psikolojisi ve Düşmanlaştırma: Bu
durum, insanın kendisine tehdit olarak gördüğü kişiyi kozmik bir kötülükle
özdeşleştirme ihtiyacını (fıtratını) gösterir. Sayılar burada bir kanıt
değil, önceden var olan nefretin birer "kripto / crypto" teyit
aracıdır.
Piramitlerin
ve Modern Suikastlerin Sayısal Kehaneti
Kabala’nın sayısal gizemi, modern çağda
"Piramidoloji / Pyramidology" ve "Sayısal Senkronizasyon"
gibi alanlara evrilmiştir.
- Piramit İnçi / Pyramid Inch: John
Taylor ve Charles Piazzi Smyth gibi araştırmacılar, Büyük Piramit’in
ölçülerini Kabalistik bir yaklaşımla analiz ederek, insanlık tarihinin tüm
akışını ve kıyamet tarihlerini bu taşlarda bulmaya çalışmışlardır.
- Senkronisite / Synchronicity: Lincoln
ve Kennedy suikastları arasındaki yedi harfli isim benzerliği veya
tarihlerdeki yedi katlı döngüler, modern insanın hala sayıların arkasında
gizli bir el (unseen hand) aradığının kanıtıdır.
İncelenen tüm kaynaklarda sürekli tekrarlanan
ve vurgulanan ana fikir şudur: İnsanlık, yarının belirsizliğinden o kadar
korkar ki, sayıların soğuk ama düzenli dünyasına sığınarak bir "kontrol
illüzyonu" yaratmaya çalışır. Kabala ve Gematria, bu illüzyonun en
entelektüel ve mistik formudur. Cohen’in belirttiği gibi, bu muhtemelen
"yanlış bir rüya / a false dream" olsa da, insanın anlam bulma
arayışı sayısal kehanetleri her zaman hayatta tutacaktır.
Kıyametin Sayısal Gölgesi: 666 ve
Tarihin "Canavar" İlan Edilen Liderleri
İnsanlık tarihi boyunca sayılar sadece
matematiksel birer araç değil, aynı zamanda evrenin gizli kodlarını çözmek için
kullanılan mistik anahtarlar olarak görülmüştür. Bu sayısal sembolizm
dünyasında, "Canavarın Sayısı / Number of the Beast" olarak bilinen
666, tarihsel liderlerin karakterlerini ve kaderlerini yorumlamak için en sık
başvurulan "kripto / crypto" ifadelerden biri olmuştur. Daniel
Cohen’e göre, bu sayının tarihsel şahsiyetlerle ilişkilendirilme süreci,
insanın kendisine tehdit olarak gördüğü kişileri kozmik bir kötülükle
özdeşleştirme fıtratının bir yansımasıdır.
Antik Kökenler
ve İlk "Canavar": İmparator Neron
666 sayısının liderlerle olan ilişkisi, İncil’in
"Vahiy / Revelation" bölümündeki esrarengiz ifadelere dayanır. Bu
metinde, bir "Canavar / Beast"ten bahsedilir ve ona bir sayı atanır.
Tarihçiler ve teologlar, bu metnin yazıldığı dönemdeki politik atmosferi göz
önüne alarak, 666 sayısının aslında Roma İmparatoru Neron’u hedeflediğini ileri
sürmektedir.
- Sayısal Maskeleme: O
dönemde "Gematria / Gematria" (harf-sayı analizi) yöntemiyle,
bir liderin ismini doğrudan yazmak yerine onu sayısal bir değerle
şifrelemek, politik baskıdan kaçınmanın bir yoluydu.
- İnsan Psikolojisi ve Düşmanlaştırma: Neron’un
Hristiyanlara yönelik zulmü, toplumsal bellekte derin bir travma yaratmış
ve bu durum, onun isminin "kozmik kötülüğün" bir şifresi olarak
kaydedilmesine yol açmıştır.
Reform Dönemi
ve "Beasting" / Beasting Sanatı
Orta Çağ ve sonrasında, özellikle dini
çatışmaların yaşandığı dönemlerde, rakipleri şeytanlaştırmak için kullanılan
sayısal yönteme "Beasting / Beasting" adı verilmiştir. Bu yöntemin en
uç ve "ekstern / external" (aşırı) örnekleri Reformasyon döneminde
görülmüştür.
- Michael Stifel ve Papa X. Leo:
Protestan bir matematikçi olan Michael Stifel, Papa X. Leo’nun ismini bir
denklem haline getirmiştir: "LEO DECIMUS = LEO X". Stifel, bu
isimden Roma rakamı olan harfleri (L D C I M V X) ayıklayarak toplamda
1666 rakamına ulaşmıştır. Bu sayıdan, "mysterium / gizem"
kelimesini temsil eden "M" (1000) harfini çıkararak, Papa’nın
aslında 666 olduğunu ve "gizem perdesinin kalktığını" iddia
etmiştir.
- Peter Bung ve Martin Luther: Katolik
tarafı da bu sayısal saldırıya aynı sertlikte yanıt vermiştir. Katolik
numerolog Peter Bung, Martin Luther’in ismini Latinleştirip "Martin
Lutera" haline getirerek çeşitli sayısal manipülasyonlarla 666
rakamına ulaşmaya çalışmıştır. Bu durum, sayısal kehanetlerin nesnel bir
veri değil, önceden var olan nefretin birer "kripto / crypto"
teyit aracı olduğunu tarih eleştirisi açısından açıkça göstermektedir.
Modern
Savaşlar ve Sayısal Atıflar
666 sayısının liderlerle olan bu "gizemli /
mysterious" bağı, modern çağa kadar etkisini sürdürmüştür. Her büyük kriz
veya savaş, kendi "canavarını" yaratma eğilimini de beraberinde
getirmiştir.
- Kaiser Wilhelm ve Dünya Savaşı: Birinci
Dünya Savaşı sırasında İngiliz ve Amerikan numerologlar, Alman İmparatoru
Kaiser Wilhelm’in savaşı ilan ettiği tarihte tam 666 aylık olduğunu ileri
sürerek onu kıyamet alameti olarak sunmuşlardır.
- Tarihsel Eleştiri Açısından Yaklaşım: Daniel
Cohen, bu tür hesaplamaların neredeyse her zaman olay gerçekleştikten
sonra (post-facto) yapıldığına dikkat çeker. Eğer bir liderden nefret
ediliyorsa, numeroloji mutlaka onu 666 sayısına ulaştıracak bir yol
bulacaktır.
Sonuç ve Kaynaklardaki Ana Fikir: İncelenen
kaynaklarda sürekli tekrarlanan ana fikir, insan zihninin kaotik dünyada bir
düzen ve anlam arayışıdır. Tarihsel liderlerin 666 sayısıyla
ilişkilendirilmesi, aslında liderlerin kendi güçlerinden ziyade, kitlelerin
duyduğu korku ve düşmanlığı meşrulaştırma çabasının bir ürünüdür. Bu sayısal
kehanetler, Cohen’in belirttiği gibi "yanlış bir rüya / a false
dream" olsa da, insan fıtratındaki "ötekini şeytanlaştırma"
ihtiyacı bu efsaneyi her çağda yeni isimlerle canlandırmaktadır.
Not: bu sayısal atıflar sadece bir karalama
kampanyası değil, aynı zamanda toplumsal bir "pretravma / pretrauma"
tepkisi olarak liderlerin yaratacağı yıkımı önceden anlamlandırma çabasıdır.
Dipnotlar: Cohen, D. (1973). The Magic
Art of Foreseeing the Future. New York: Dodd, Mead & Company..
Geleceği
Öngörmenin Büyülü Sanatı -- Daniel Cohen -- New York, New York Eyaleti, 1973
Geleceği Öngörmenin Büyülü
Sanatı
Büyü
Sanatı
Geleceği Öngörmek
DANIEL
COHEN
Fotoğraflar
ve reprodüksiyonlarla resimlendirilmiştir.
DODD,
MEAD & COMPANY • New York
Gelecekten biri olan kızım Theodora'ya
RESİM KAYNAKLARI
Bu kitaptaki illüstrasyonlar, aşağıdakilerin izni
ve nezaketiyle kullanılmıştır: ABC Televizyon Ağı, 186; John Cutten, 169;
Nickolas Muray, 51; New York Halk Kütüphanesi Resim Koleksiyonu, 13, 14, 17,
20, 23, 25 (üst), 27, 34, 56, 60, 95; Zaman Kalıbı Araştırma Enstitüsü, 31;
United Press International, 134, 135, 160. 25. sayfadaki (alt) illüstrasyon,
yayıncı Grosset & Dunlap, Inc.'in izniyle Stuart R. Kaplan'ın Tarot
Klasikleri kitabından yeniden basılmıştır . 92 ve 94.
sayfalardaki illüstrasyonlar , Popular Library tarafından yayınlanan Marz Nono
Minor'ın Kendi Falcınız Olun kitabından alınmıştır .
İçindekiler
|
GİRİİŞ |
Zaman Sorunu |
7 |
|
Ben ^ |
İlham ve
Yorumlama |
10 |
|
II |
Kaderde
yazılı |
30 |
|
III |
Sayılar Ne Anlatıyor? |
61 |
|
IV |
Başlar,
Eller ve El Yazısı |
82 |
|
V |
Her Şeyi
Gören Ölüler |
99 |
|
VI |
Hayaller
Gerçek Olur mu? |
117 |
|
VII |
Peygamberlik
Armağanı |
138 |
|
VIII |
Laboratuvarda
Kehanet |
165 |
|
Seçilmiş Bir
Bibliyografya |
184 |
|
|
İndeks |
188 |
Giriş:
'Zaman' Sorunu
Geleceği öngörmekle ilgili bir kitap, oldukça
zorlu bazı sorunları ele alabilir.
Zaman nedir? Bu soru yüzyıllarca filozoflar
tarafından tartışıldı ve hiçbir zaman herkesi tatmin edecek bir çözüme
kavuşturulamadı. Şimdi ise bu tartışma bilim insanları tarafından ele alınıyor,
ancak bir çözüme daha da yaklaşılmadı.
Özgür irademizle mi hareket ediyoruz yoksa
gelecek önceden mi belirlenmiş? Dinler bu soru üzerinde bölünmüş durumda, ancak
henüz bir çözüme kavuşmadı.
Bu kitap bu tür sorularla ilgilenmiyor. Çoğu
insan zamanın doğası veya geleceği görmenin mümkün olup olmadığı konusunda
endişelenme zahmetine girmedi. Sadece mümkün olduğunu varsaydılar. Kadercilik
ve özgür irade doktrinleri arasındaki tartışma teologların dikkatini çekti,
ancak çoğu sıradan insan, geleceği görebilirseniz bir şeyler yapabileceğiniz
varsayımıyla hareket etti. İnsanlığın büyük çoğunluğu açısından zamanla ilgili
tek gerçek sorun, geleceği en iyi nasıl görebileceğimiz ve bilebileceğimizdi.
Bu kitap, insanın zaman içinde ileriye bakma
yönündeki pratik girişimlerini konu alıyor. Tarihin başlangıcından çok önce
başlayıp günümüze kadar uzanan bir öykü. Hiçbir yerde, hiçbir insan...
Geleceği Öngörmenin Büyülü Sanatı: Dünya ve tarihte hiçbir dönem geleceği
öngörme girişiminden muaf kalmamıştır . Bu girişim
neredeyse temel bir biyolojik dürtü gibi görünmektedir .
Günümüzde gelecekteki olayları tahmin etmek için
kabul görmüş birçok tekniğimiz var. Bilimsel kamuoyu yoklaması ve bilgisayar
simülasyonu bu alandaki oldukça yeni gelişmelerden ikisi. Modern teknolojideki
ilerlemeler sayesinde hava tahminleri her zamankinden daha iyi hale geldi ve
hatta huysuz iş döngüsü bile gizeminin bir kısmını ekonomistlerin istatistiksel
analizine bıraktı. Bu saygın tahmin yöntemlerinden hiçbiri bu sayfalarda yer
almayacak. Biz sadece çoğu insanın doğaüstü olarak tanımlayacağı geleceği
tahmin etme yöntemleriyle ilgileniyoruz.
Parapsikologlar, önseziyle ilgili laboratuvar
deneylerinin doğaüstüyle ilgili çalışmalar olmadığını iddia edebilirler.
Ayrıca, gerçekleşen sezgiler, önseziler ve kehanet içeren rüyaların çok sayıda
kaydına işaret ederek, kehanetin doğaüstü değil, doğal olduğunu
söyleyebilirler. Ancak parapsikologlar bile, teorilerinin ve kanıtlarının
ortodoks bilim insanları tarafından kabul edilmediğini ve tüm emeklerine,
zekalarına ve iyi niyetlerine rağmen, parapsikoloji alanının doğaüstünün
sınırlarında kaldığını kabul etmek zorundadırlar.
Geleceği öngörmeye yönelik bu girişimlerin
kanıtlanmamış olması -hatta birçoğu günümüz bilgisi ışığında gülünç görünse de-
göz ardı edilemez ve edilmemelidir. Astrolojinin artan popülaritesini
insanlığın "kayıp kadim bilgeliği" yeniden kazandığının bir işareti
olarak benimsemeyecek olsak da, birçok insan için bu kadar önemli olan
inançları basitçe hafife alamayız. Astrolojinin ve benzer uygulamaların
günümüzün uzay çağında hala yaygın olarak kullanılması bazı insanlar için büyük
bir sürpriz oldu, ancak olmamalıydı.
Zaman Sorunu
İnsanlığın ilerlemesini cehalet ve batıl
inançlardan akıl ve bilimsel anlayışın ışığına doğru ilerleyen bir süreç olarak düşünmek
yaygın bir görüştür . Özellikle son üç yüz yılda bu büyük ölçüde doğrudur.
Ancak bu ilerleme, insan gelişiminin tüm öyküsünü anlatmaz. Eğer öyle olsaydı,
milyonlarca Amerikalı her gün burç yorumlarına bakmaz ve üniversite mezunları
ciddi ciddi tarot kartlarını incelemezdi. Gerçek şu ki, modern bilim
ve akıl tüm insan ihtiyaçlarını
karşılayamaz. Bizi mutlaka mutlu veya kendimizle barışık
kılmazlar. Birçok açıdan, modern insan geleceği konusunda birkaç
yüzyıl öncesine göre daha az emindir. Bu belirsizliğe çoğu zaman atalarımız
gibi astroloji, kart okuma, rüya yorumu ve benzeri yöntemlerle tepki veririz.
Aşağıda anlatılanlar, aslında insanın en eski ve
en etkileyici hayallerinden birinin, yani geleceği gizleyen perdeyi
kaldırabileceğimiz hayalinin tarihidir. Bu hayal muhtemelen gerçek dışıdır, ama
— ^——- . po^j . , j^ „^_-~ . .
Güçlü bir etkiye sahip. Bilimsel gelişmişliğin bu
çağında bile hâlâ varlığını sürdürüyor ve yakın zamanda ortadan kaybolacak gibi
görünmüyor. İnsanların bu hayali nasıl takip ettiklerini anlayarak, belki de
kendimiz hakkında biraz bilgi edinebiliriz.
İlham ve Yorum
Geleceğin sizin için neler sakladığını bilmek
ister misiniz? Elbette istersiniz. Herkes yarına önceden bir göz atmayı ister.
Yüzyıllar boyunca erkekler ve kadınlar geleceğe bakmak için birçok yol
denediler.
İşte , 19. yüzyıl İngiltere'sinde
popüler bir okuma kaynağı olan Rahibe Bridget'in Rüya ve Kehanet
Kitabı'nda belirtilen küçük bir falcılık ritüeli.
29 Şubat — Bu gün, dört yılda bir kez
gerçekleştiği için, özellikle geleceğe bir göz atmayı arzulayanlar, özellikle
de gelecekteki beylerinin görünüşünü ve ten rengini öğrenmek için can atan genç
kızlar için son derece hayırlıdır. Kullanılacak tılsım şöyledir: Üçer üçer
yapılmış en küçük yirmi yedi iğneyi bir don yağı mumuna batırın. Mumun ters
ucundan yakın ve ardından bir bakirenin mezarından çıkarılmış kilden yapılmış
bir şamdanın içine yerleştirin. Bunu şöminenin sol köşesine, saat tam on ikiye
vurduğunda koyun ve hemen yatağa gidin. Mum söndüğünde, iğneleri alın ve kendi
başınıza batırın.
Sol ayakkabı; ve dokuz gece geçmeden kaderin sana
açıklanacak. *
Doğru şekilde yapıldığında bu ritüelin hatasız
olduğu söylenir.
Rahibe Bridget'in tavsiyeleri bize şimdi tuhaf ve
gülünç gelebilir, ancak bu falcılığa olan inancımızı kaybettiğimiz anlamına
gelmiyor. Şu anda milyonlarca insan, Rahibe Bridget'in Rüya ve Kehanet
Kitabı'ndan çok daha eski astroloji çizelgelerine başvuruyor. Son derece eski
ve inanılmaz derecede gizemli bir Çin kehanet yöntemi olan
I Ching , özellikle üniversite kampüslerinde Batı'da
popüler hale geldi. Garip ve muhteşem sembollerle dolu Tarot kartları yeniden
yaygın olarak kullanılıyor. Falcılık, modanın kaprislerine tabi bir uygulamadır
ve çağlar boyunca modalar değişmiştir.
İnsanoğlunun geleceği öngörmeye yönelik ilk
girişimlerinin nerede ve ne zaman gerçekleştiğini bilmenin
bir yolu yok . Muhtemelen uzak atalarımızla başladı.
Modern insana giden uzun evrimsel yolda bir noktada , atalarımızın
gelecek hakkında endişelenmeye ve şimşek veya gök gürültüsü gibi belirli doğal
olayların önemini merak etmeye başlayacak kadar beyin gelişmişti. Sanki
tanrılar konuşuyormuş gibi görünmüş olmalı. Ama ne diyorlardı?
Küçük, görünüşte rastgele olayların da geleceğe
dair bir ipucu verebileceği düşünülüyordu. Taş Devri insanlarının mezarlarında
arkeologlar, küçük, garip bir şekilde oyulmuş kemikler buldular. Bilim
insanları bunlara kehanet kemikleri diyor ve bunların yere atılıp, kabile
büyücüsü veya sihirbazı tarafından anlamlı bulunan bir desen oluşturacak
şekilde düştüğünü varsayıyorlar. Bugün, dünyanın her yerindeki ilkel kabileler
arasında benzer uygulamalara rastlanabilir.
Dicle ve Fırat nehirlerinin vadisi, insan
medeniyetinin beşiğidir. Binlerce yıl önce, rahipler...
Babil halkı, yeni başlayanlara hepatoskopi
öğretmek için kullanılmak üzere koyun karaciğerinin kil modellerini yapmıştır.
(Hepatoskopi, kesilmiş bir koyunun karaciğerinin lob sayısı, kan damarları,
genel şekli ve renginin incelenmesiyle geleceğin tahmin edildiği özel bir
kehanet türüydü.) Ayrıca Babillilerin kayıtlarında, her kıvrım veya bükülmeye
farklı bir anlam ve önem atfedilen koyun bağırsaklarını gösteren diyagramlar da
buluyoruz.
En eski zamanlardan beri, hem ilkel hem de medeni
insanlar geleceği tahmin etmek için inanılmaz çeşitlilikte yöntemler
geliştirmişlerdir. Ancak bu yöntemlerin tamamı iki temel tekniğe dayanmaktadır:
ilham ve yorumlama. Geleceği tahmin etmenin daha ünlü yöntemlerinden birkaçına
kısaca bakacağız ve bu iki tekniğin nasıl kullanıldığını göreceğiz.
Kahinler
Kehanet, bir tanrı veya tanrının insanlarla
iletişim kurduğu "aracı" (kişi veya nesne olabilir) tarafından bir
soruya verilen cevaptır. Ancak bu kelime genellikle kehanetin verildiği yer
için de kullanılır. Yunanistan'da kehanetler genellikle belirli yerlerle
ilişkilendirilirdi.
Belki de Yunanistan'daki en eski kehanet merkezi,
ülkenin kuzeybatısındaki dağlık bir bölge olan Dodona'da bulunuyordu.
Yunanlılar yüksek medeniyetlerine ulaşmadan bin yıl önce, insanlar kutsal bir
meşe ağacının etrafında toplanarak yapraklarının hışırtısından tanrı Zeus'tan
bir mesaj duyup duyamayacaklarını görmek istiyorlardı. Daha sonraki zamanlarda
kehanete danışma süreci daha resmi bir hal aldı. Ağacın dallarına bronz kaseler
asıldı ve yaprakların hışırtısını, güvercinlerin ötüşünü, yakındaki bir derenin
şırıltısını ve kaselerin çarpışmasını yorumlamak üzere bir grup rahip
görevlendirildi. Bu seslerin Zeus'un sesi olduğuna inanılıyordu.
Dodona'daki kutsal meşe ağacının romantik bir
görüntüsü.
Delphi'deki Pythia'ya dair tuhaf bir 19. yüzyıl
görüşü. Aslında, yılanlarla güreşmek onun kehanet yönteminin bir parçası
değildi.
Dodona'da kullanılan temel teknik yorumlamaydı.
Ancak bu görünüşte rastgele sesler kolayca yorumlanamazdı. Görevlerini düzgün
bir şekilde yerine getirmek için rahiplerin özel bir
"yeteneğe" ihtiyacı vardı. İşte burada ilham devreye girdi.
Delphi'de süreç oldukça farklıydı. Delphi'deki
kehanet merkezi, tüm Yunanistan'ın, hatta tüm dünyanın en ünlüsüydü. Efsaneye
göre, tanrı Apollon'un Python adlı bir canavarı öldürdüğü yerde bulunuyordu.
Canavarın cesedi tapınağın altında yatıyordu ve çürüyen cesedinden çıkan
buharların, Delphi'li Pythia adlı bir rahibenin kehanet dolu sözlerine ilham
verdiği söyleniyordu. Sorun şu ki, Pythia'nın ilham dolu hezeyanları sıradan
bir insan için kafa karıştırıcı ve tamamen anlaşılmazdı. Dodona'daki yaprakların
hışırtısı ve kaselerin çarpışmasından daha fazla anlam ifade etmiyorlardı. Bu
nedenle, kehanetleri yorumlamak için yine bir grup rahip çağrılmak zorunda
kaldı.
Yorumlama yapılsa bile, Delfi'den gelen bir
kehanet genellikle o kadar belirsizdi ki, soruyu soran kişi kahinin ne tavsiye
ettiğinden asla tam olarak emin olamazdı. Klasik hikaye, MÖ 560-546
yılları arasında hüküm süren ve Delfi tapınağının büyük bir hamisi
olan Lidya Kralı Kroisos ile ilgilidir. Pers İmparatorluğu'na karşı savaşa
girip girmeme konusunda kararsız kaldığında, Delfi'ye elçiler göndererek
tavsiye istedi. Aldığı cevap şuydu:
Kroisos Halys nehrini geçtiği zaman, büyük bir
krallığı yıkacak.
Bu cevap, Kroisos'un zaten yapmak istediğini
yapmasına, yani Perslere saldırmasına olanak sağladı. Böylece Halys Nehri'ni
geçti, yenildi ve krallığını kaybetti. Kroisos, kahinin kendisine ihanet
ettiğini düşündü. Delphi'ye öfkeli bir mesaj göndererek nedenini sordu.
Kahine bu kadar büyük bir lütuf gösterdikten
sonra, kendisine yanlış bir kehanet mi verilmişti? Kahin, mesajın yanlış
olmadığını, çünkü hangi krallığın yıkılacağını belirtmediğini söyleyerek cevap
verdi. "Delfi cevap" terimi, belirsiz herhangi bir cevabı ifade etmek
için kullanılmaya başlandı.
Birçok Yunanlı ve diğerlerinin Delphi tapınağına
duyduğu saygıya rağmen, tapınak skandallardan muaf değildi. Rahipler ve
rahibeler, bir çatışmada bir tarafın lehine veya aleyhine cevaplar vermeleri
için rüşvet alıyorlardı. Daha da utanç verici olanı ise bazı Pythiaların
davranışlarıydı. Başlangıçta, Pythia bölgedeki genç bakireler arasından
seçiliyordu. Ancak bu sözde saf kızların aşk ilişkileri kötü şöhret kazandı.
Sonunda, özellikle çekici bir peygamber kadının sevgilisi tarafından tapınaktan
kaçırılmasının ardından, Delphi'yi kontrol edenler bir değişiklik yapılması
gerektiğine karar verdiler. O zamandan itibaren, Pythialar yaşlı bekar kadınlar
arasından seçilmeye başlandı.
Delphi'nin konumu başlı başına muhteşemdi.
Tapınak yüksek bir kayalığın üzerine kurulmuştu ve oraya ancak dik ve zorlu bir
patikadan uzun bir tırmanıştan sonra ulaşılabiliyordu. Gerekli ritüelleri
yerine getirdikten (ve şüphesiz gerekli ücretleri ödedikten) sonra, hacı bir
soru sorma hakkına sahipti. Genellikle sorular yazılı olarak sorulur ve
cevaplar da yazılı olarak iletilirdi. Soru soranın tapınağın kutsal alanına
girmesine nadiren izin verilirdi.
Tapınağın içinde, çürüyen pitondan çıktığı
söylenen dumanlarla çevrili, Pythia uzun altın bir üçayak üzerinde oturuyordu.
Dumanların tamamen sahne efekti olduğu anlaşılıyor, çünkü arkeologlar tapınağa
doğal gazın girebileceği herhangi bir havalandırma deliği veya çatlak
bulamadılar. Pythia'nın trans hali sahte, kendi kendine oluşturulmuş veya bir
uyuşturucu maddeyle tetiklenmiş olabilir, çünkü transa geçmek için defne
yaprakları çiğnemesi ve kutsal bir dereden su içmesi gerekiyordu. Trans hali...
Yunan vazosunda, Atina'nın efsanevi kralı
Aigeus'un Delphi'deki Pythia halkını ziyaretini tasvir eden bir sahne yer
almaktadır.
Pythia olarak görev yapan bazıları için oldukça
zorlu bir süreçti ve en az birinin, cevaplar için çok fazla baskı altında
kalması sonucu öldüğü bildiriliyor. Cevaplar belirsiz olsa da, Delphi'deki gibi
bir kehanet merkezini ziyaret etmenin duygusal etkisi ezici olmalıydı. Böyle
bir ortamda, insan geleceğe dair doğru bir kehanetten başka bir şey elde
ettiğine nasıl inanabilirdi ki?
Lebadeia'daki kahinlik merkezini ziyaret etmek,
endişeli hacı için daha da zorlu bir deneyimdi. Birkaç gün boyunca kurbanlar
sunup arınma ayinleri yaptıktan sonra, hacı bir çukura girer, dar bir geçitten
sürünerek karanlık bir mağaraya ulaşır ve orada tanrı onunla konuşurdu. Bu
deneyim genellikle çok korkutucuydu.
Hacının tekrar ışığa kavuştuğunda, rahipler onu
Hafıza Tahtına götürene kadar tanrının kendisine ne söylediğini hatırlayamadığı
anlatılır.
Yunanistan'ın Altın Çağı'nın (MÖ beşinci yüzyıl)
büyük filozofları ve yazarları, kehanetlerin değerini sorgulamaya başladılar ve
sonunda çoğu kehanet açıklamalarını tamamen reddetti. Kehanetler halk
üzerindeki etkilerini bile kaybetmeye başladı ve Hristiyanlık çağının ilk
yüzyılında, Delfi'deki büyük kehanet merkezi tek bir Pythia ile idare
edilirken, eski zamanlarda aynı anda en az üç Pythia görev yapıyordu.
İnsanlar kehanetlerin azalmasının nedenleri
hakkında çok fazla spekülasyon yaptılar. Yunan yazar
Plutarch (MS 46-120) bu konuda bir kitap bile yazdı. İleri
sürülen nedenlerden biri, tanrıların insan kötülüğünden tiksinerek soruları
yanıtlamayı bırakmış olmalarıydı. Bir diğeri ise, kehanetleri harekete geçiren
ruhları kontrol eden doğal bir döngünün var olduğu ve ruhların gitmiş olsalar
da bir gün geri dönecekleriydi.
Belki de kahinlerin gerilemesiyle ilgili
anlatılan en etkileyici ve gizemli hikaye, Epeiros yakınlarındaki kıyı
şeridinde seyreden bir denizcinin kıyıdan gelen bir ses duyduğunu anlatır:
"Palodes'e vardığınızda, büyük Pan'ın öldüğünü ilan edin!" Bu orman
tanrısının ölümü, kahinlerin gerilemesinin başlangıcı olarak kabul ediliyordu.
Sebepleri ne olursa olsun, kehanetlere danışma
uygulaması Hristiyanlığın zaferine kadar Roma dünyasında varlığını sürdürdü.
Hristiyan imparatorlar, kalan kehanet merkezlerini ya engellediler ya da aktif
olarak zulmettiler. İlk Hristiyan imparator Konstantin, Delphi'deki kutsal
üçayaklı sehpayı çaldı ve Konstantinopolis'e götürdü; sehpa bugün hala orada
bulunmaktadır. Kehanet merkezlerinin rahipleri ve hamileri sık sık işkence
gördü ve öldürüldü, ancak bu vahşet bile inancı tamamen ortadan kaldıramadı.
Kehanetlerde. Sonunda birkaç kehanet merkezi
Hristiyanlaştı. Özellikle Yunanistan'daki bazı kiliseler, pagan kehanet
merkezleri gibi kehanetler yayınladı. 1920'ye kadar, Amorgos adasındaki Aziz
George Balsamites kilisesindeki rahipler, kehanet akıntısından su alıp suda
yüzen kalıntılardan geleceği tahmin ettiler.
Alametler ve İşaretler
Yunanlılar kahinleriyle ünlü olsa da, erken dönem
Romalılar en çok kehanet ve alamet yorumlamalarıyla tanınıyordu. Kehanet,
insanların işlerinde önemli bir değişikliği önceden haber veriyor gibi görünen
olağandışı herhangi bir olaydır. Alamet ise özellikle güçlü bir kehanettir.
Tarihte kehanetlere güvenen tek halk Romalılar
değildi. Babilliler, kehanetleri yorumlamak için bir dizi özel kural
belirlemişlerdi. Örneğin, " Eğer bir karga bir adamın evine
girerse, o adam dilediği şeyi elde edecektir."
Yunan tarihinin seyri, en muhteşem alametlerden
biri olan ay tutulmasının yorumlanmasıyla değişmiş olabilir. MÖ 415'te
Atinalılar, Syracuse'lu Trèslahd'a karşı bir sefer düzenlediler. Sefer kötü
sonuçlandı ve geri çekilmeye hazırlanırken bir ay tutulması meydana geldi.
Atinalı komutan Nicias bunun kötü bir alamet olduğuna karar verdi ve ayrılışını
geciktirdi. Sonuç olarak ordusunu ve canını kaybetti. Böyle bir alameti
yorumlamanın belirli bir yolu yoktu. Bir tutulma genellikle kötü şans anlamına
geliyordu, ama kimin için? Büyük İskender, belirli bir savaşın arifesinde bir
ay tutulması gözlemlediğinde, adamlarına bunun düşman için kötü bir alamet
olduğunu söyledi. Ertesi gün saldırdı ve kazandı.
Kehanet ve alametlere en çok takıntılı olanlar
Romalılardı. Devlet, bu konuda özel bir ekip görevlendirmişti.
Roma kahinleri veya falcıları, Cato'nun şu sözünü
örneklendiriyor: "Bir falcı başka bir falcıyı görünce neden gülmüyor
acaba!"
Olağanüstü olayları kaydetmek ve yorumlamakla
görevli kahinler vardı.
Kriz zamanlarında garip olaylara dair hikayeler hızla yayılırdı. Tarihçi Livy
( MÖ 59-MS 17), Hannibal'ın İtalya'yı işgali sırasında meydana
geldiği varsayılan yüzlerce alameti listelemiştir:
“Altı aylık, özgür doğmuş bir çocuğun sebze
pazarında ‘Ben zafer kazanacağım’ diye bağırdığı , Forum
Bearum'da ise bir öküzün kendi kendine bir evin üçüncü katına tırmandığı ve
ardından toplanan gürültülü kalabalıktan korkarak kendini aşağı attığı rivayet
edilir. Gökyüzünde hayalet bir donanmanın parladığı görülmüş; sebze pazarındaki
Umut tapınağına yıldırım çarpmış; Lanuvium'da Juno'nun mızrağı kendi kendine
hareket etmiş ve bir karga tapınağa inip yatağına konmuş; Amiternum bölgesinde
insan biçimli ve beyaz giysili varlıklar uzaktan görülmüş, ancak kimse onlara
yaklaşmamıştır.”
Livy'nin kendisi bu tür raporlara oldukça
şüpheyle yaklaşıyordu ve bunların "batıl inançtan kaynaklanan
korku"nun sonucu olabileceğini düşünüyordu.
Roma liderleri, halkın kehanetlere olan inancını
çoğu zaman kendi amaçlarına uygun şekilde yorumlayarak alaycı bir şekilde
istismar ederlerdi. Julius Caesar, düşmanı Büyük Pompey'e karşı bir sefer
düzenlemek için Afrika'ya geldiğinde, tökezleyip yüzüstü yere düştü. Askerler
dehşete kapıldılar, çünkü bu kehanet kesinlikle Caesar'ın davasının başarısız
olacağının bir işaretiydi. Ancak Caesar yerden fırladı ve "Afrika, seni
kucaklıyorum!" diye bağırdı, böylece kehanetin alışılagelmiş anlamını tamamen
tersine çevirdi. Askerler sevinçle karşıladılar ve hızlı bir zaferle yola
koyuldular.
Kehanetlerin gücüne olan inanç, Romalıların
uyguladığı karmaşık kehanet yöntemleri ortadan kalkmış olsa da, Hristiyanlık
dönemi boyunca güçlü bir şekilde devam etti. Kuyruklu yıldız, meteor yağmuru,
güneş tutulması veya salgın hastalık gibi büyük doğal olaylar, dünyanın sonunun
yaklaştığının bir işareti olarak görülüyordu.
Herhangi bir olay bir alamet olarak kabul
edilebilir. 1539'da Piskopos Olas Magnus, dev bir deniz yılanının ortaya
çıkışını bildirdi. Şöyle dedi: "Bu olmaz, ancak yakın zamanda krallıkta
harika bir değişimin habercisidir; yani prensler ölecek veya tahttan
indirilecektir."
^
—7— Saat 11
"Sürgün edilirlerse, yakında büyük savaşlar
başlayacaktır."
Günümüzde bile, kehanetlere ve alametlere olan
inanç binlerce küçük şekilde devam etmektedir. Yolumuza siyah bir kedi çıkarsa,
bunun kötü şansın habercisi olduğuna inanılır. Dört yapraklı yonca bulursak,
bunun iyi şansın işareti olduğuna inanılır. Sabah ayakkabılarımızı bağlarken
bağcığımız koparsa, günün kötü geçeceğine inanılır. Bu örnekler neredeyse
sonsuza kadar çoğaltılabilir.
Günümüzde, kehanetlere olan inancın ardındaki
nedenler hakkında pek düşünmüyoruz. Ancak Yunanlar ve Romalılar, bunları
açıklamak için bütün bir felsefi sistem geliştirdiler. Bu doktrine sempatizm
denir ve evrenin tüm parçalarının bilinmeyen güçler tarafından
birbirine bağlı olduğunu savunur. Bu teoride rastgele veya şans eseri olaylar
diye bir şey yoktur. Evren bir bütündür, büyük ve mükemmel bir tasarımdır.
Felsefe, "Aşağıda ne varsa, yukarıda da o vardır" ifadesiyle
özetlenmiştir. Doktrin Yunanlardan çok daha eskidir, ancak onlar bunu
resmileştirmişlerdir.
MS 400 civarında , Synesios
adında bir adam sempatizm doktrinini mantıksal sınırına kadar taşıdı.
Romalıların...
1724 yılında yayımlanan ve tutulmaların doğal
nedenlerini açıklayan bir broşürün bir bölümü; "Güneş ve Ay tutulmalarının
nedenleri ve doğası hakkında bilgisiz insanların endişelerini azaltmak"
amacıyla yazılmıştır.
İnsanların sık sık kuşların hareketlerini
gözlemleyerek geleceği tahmin etmeye çalıştıklarını gören yazar, kuşların da
zekâları varsa insanların hareketlerini gözlemleyerek geleceklerini tahmin
edebilecekleri sonucuna vardı.
Yapay Kehanetler
Doğal alametlerle ilgili en büyük sorunlardan
biri, ne zaman gerçekleşeceklerini asla bilememenizdir. İstediğinizi elde edip
edemeyeceğinizi anlamak için bir kuzgunun evinize girmesini bekleyemezsiniz.
Tarihin çok erken dönemlerinde insanoğlu bu sorunun üstesinden gelmenin bir
yolunu buldu. Eğer tüm olaylar birbiriyle ilişkiliyse, herhangi bir olay
geleceği tahmin etmek için kullanılabilir. Zarın düşüşü, fincanın dibindeki çay
yapraklarının deseni, ateşten yükselen dumanın şekli, geleceğe dair ipuçları verebilir.
Geleceği tahmin etmek için geliştirilen tekniklerin sayısı ve çeşitliliği
gerçekten şaşırtıcıdır. İşte 19. yüzyılda yayınlanan Horne'un
Yıllığı'nda listelenen birkaç örnek:
Ateşle kehanet (piromansi) ; suyla kehanet
(hidromansi) ; taşlarla kehanet (litomansi ); kura
ile kehanet (kleromansi ) ; külle kehanet
(tefromansi) ; dumanla kehanet (kapnomansi) ; zarla
kehanet (astragalomansi ); un, kepek veya tahılla kehanet
(alfitomansi ); ve mum ve lambalarla kehanet
(lampadomansi ).
Bu kehanet yöntemleri hiçbir zaman geniş bir
popülerliğe sahip olmadı ve çoğu bugün hiç uygulanmıyor. Yapay kehanet
yöntemlerinin arasında en yaygın kullanılanı ise kart falcılığı veya
kartlarla, özellikle de tarot kartlarıyla yapılan kehanettir.
Kart falı prensibi oldukça basittir. Evrende
rastgele veya şans eseri olaylar olmadığı için, deste karıştırıldıktan sonra
kartların nasıl sıralandığı geleceğe dair bir bakış açısı
sunmalıdır. Tamamen sıradan kartlar falcılık için kullanılabilir ve sıklıkla da
kullanılır, ancak tarot destesi daha büyük ve daha mistik bir öneme sahip gibi
göründüğü için daha çekicidir. Tarot destesi geleneksel olarak yetmiş sekiz
karttan oluşur. Kartların elli altısı, normal bir iskambil destesindeki
kartlara karşılık gelir, ancak her renkte dört resimli kart bulunur—kral,
kraliçe, şövalye ve uşak, normalde üç yerine—ve renkler kupa, değnek, pentagram
ve kılıçtır, normalde maça, sinek, kalp ve karo değil.
Tarotun gerçek sırrının, fazladan yirmi iki
kartta yattığı söylenir. Bunlara tarot denir – bu kelime hem fazladan yirmi iki
kart hem de tüm deste için kullanılır – veya büyük arkana. Bu kartlar, Cambaz,
Ölüm, Şeytan, Asılmış Adam ve Yıldırım Çarpmış Kule gibi isimler
taşır. Tarotun çok sayıda versiyonu mevcuttur ve çoğunda büyük arkana
kartları garip resimler taşır ve gizemli sembollerle doludur .
Tarot kartlarının kökeni belirsizdir. Bazıları bunların
Hindistan'dan göçebe çingeneler tarafından Avrupa'ya getirildiğini söyler,
ancak
Tarot kartları, 15. yüzyılın sonlarında
Fransa'nın Marsilya şehrinde hazırlanan bir desteye dayanmaktadır.
Fransız Devrimi döneminde yapılmış tarot
kartlarına örnekler. İmparatoriçe ve İmparator, Büyükanne ve Büyükbaba konumuna
indirgenmiş ve tüm taçlar kaldırılmıştır.
Bunun hiçbir kanıtı yok ve kartlardaki
sembollerin çoğu belirgin bir şekilde Batı kökenli. Kesin olarak bildiğimiz tek
şey, tarot destelerinin on dördüncü yüzyıl civarında Avrupa'da ortaya çıkmaya
başladığı ve o zamandan beri Batılı okültistlerin sayısız ayrıntı eklediğidir.
Tarotun "anlamı" üzerine yüzlerce cilt
kitap yazılmıştır. Bazı okültistlere göre kartlar, eski Mısır'ın bilgelik
tanrısı Thoth kültünün tüm büyülü bilgeliğini içerir. Diğerleri ise
sembollerinde çeşitli sapkın mezheplerin ve gizli toplulukların sahip olduğu
okült bilginin anahtarını bulur. Ancak işin aslı şu ki, kökenleri ne olursa
olsun, tarot kartları temelde falcılık araçlarıdır. Falcı, kartları belirli bir
düzende dizerek geleceği tahmin edebilmelidir. Tarotun ardında eski Mısır
bilgeliği değil, çok daha eski ve evrensel bir yapay kehanet inancı vardır.
Kristal
Küre
Kristal falı, kristalomansi veya
kehanet, kart okuma veya doğal alametlerin yorumlanmasından oldukça farklıdır.
Neredeyse tamamen ilhama dayalı bir kehanettir ve geleceği tahmin etmenin en
eski ve en popüler yöntemlerinden biridir.
Teoride, kristal kürenin kendisinde sihirli veya
özel bir şey olması gerekmez. Sadece falcının dikkatini odaklayabileceği parlak
bir nesnedir. "Kürek okumak" terimi, "belirsiz bir şekilde
görmek" veya "ayırt etmeyi başarmak" anlamına gelen İngilizce
"descry" kelimesinden gelir.
Kehanet yalnızca kristallerle sınırlı değildir.
Antik Mısır'da falcı mürekkep dolu bir havuza bakardı. Afrika'dan Sibirya'ya
kadar şamanlar ve büyücüler berrak su havuzunu kullanırlardı. Antik
Yunanistan'da ve Orta Çağ'da Avrupa'da son derece parlak bir ayna en popüler
olanıydı ve bazı Arap ülkelerinde dikkatler aynaya yönelirdi.
Büyücülerin gelecekteki veya uzak olayları
görmelerini sağlayan sihirli ayna.
1
Parlatılmış bir tırnağa odaklanmak. Yeterli
konsantrasyon sağlandıktan sonra, parlak yüzeyde gelecekteki veya uzak olaylara
dair bir vizyonun belirmesi beklenir. Önemli olan, baktığı nesne değil,
falcının kendisidir.
Ancak hiçbir kehanet yöntemi uzun süre basit
kalmaz ve kehanetle fal bakma kısa sürede ayrıntılı ve hayranlık uyandıran
büyülü ritüellerle çevrelendi. Kristal kürenin kendisinin yaklaşık dört inç
çapında, son derece cilalanmış bir küre olması gerekiyordu. Gerçek kristal en
iyisi olarak kabul ediliyordu, ancak bu hem pahalı hem de bulunması zor olduğu
için genellikle cam kullanılıyordu.
Orta Çağ'da kristal küreye bakmak, ruhları
çağırmanın bir başka yöntemi olarak kabul ediliyordu. Bu gerçekten tehlikeli
olabilirdi, çünkü ruhlarla yapılan her türlü ticaret kınanıyordu.
Kilise tarafından şeytani olarak kabul edilen bu
uygulamayı deneyenler yakılma cezasıyla karşı karşıya kalabilirdi. Kristaldeki
ruhları çağırmak, ayrıntılı hazırlıklar ve önlemler gerektiriyordu. Yirminci
yüzyılın başlarında yazılmış popüler bir anlatıya göre, kristal falcısının
işini nasıl yaptığı şöyleydi:
“Kristalin incelenmesinden hemen önceki birkaç
gün boyunca, [kristal falcısı] sık sık abdest almalı ve dua ve oruçla birlikte
sıkı bir dini disipline uymalıdır. Kristal ve üzerinde durduğu kaide, kutsal
karakterlerle yazılmalı, ayrıca çağrının yapılacağı odanın zemini de kutsal
karakterlerle yazılmalıdır. ... Performansta kullanılan tüm aletler ve
aksesuarlar –kılıç, asa ve pergel, ateş ve üzerinde yakılacak parfüm, ayrıca
kristalin kendisi– asıl törenden önce kutsanır veya 'enerjilendirilir'. ...
Çağrı işlemi sırasında, falcı doğuya döner ve kristalden istediği ruhu çağırır.
Zemine önceden sihirli daireler çizilmiştir ve ruh kovulduktan sonra falcının
bir süre bu dairelerin içinde kalması arzu edilir.”
Kristal küreye bakma modern zamanlarda oldukça
popülerliğini korumuş olsa da, ayrıntılı törenlerin çoğu terk edilmiştir.
Modern kristal küreye bakan kişi genellikle loş bir odada oturur. Kristal bir
masaya yerleştirilir veya elde tutulur ve ardından belki kısa bir dua veya
yakarıştan sonra kristal küreye bakan kişi camda görüntüler görmeye
başlayabilir. Bu sırada kişi trans halinde olabilir, ancak bu gerekli değildir.
Kristalden yansıyan değişen ışık noktalarının, bakanı daha "hassas"
hale getiren bir otohipnoz durumuna yol açtığı düşünülmektedir. Çoğu modern
okült teoriye göre, herkes kristalde görüntüler göremez. Sadece zaten
"psişik yeteneklere" sahip olan kişi görebilir.
Bela Lugosi, "You'll Find Out" filminde
kristal falcısı rolünde.
Kristalomansiyi etkili bir şekilde kullanmak.
Kehanet olgusunu inceleyen psikologlar, bunun
herhangi bir psişik yetenekten ziyade bir dizi psikolojik faktörle ilgili
olduğuna inanıyorlar. Geleneksel olarak, en iyi kehanetçilerin yaygın inanışın
aksine yaşlı çingene kadınları değil, on bir yaşın altındaki gençler olduğunu
belirtiyorlar. Birçok çocuğun "görüntü oluşturma" konusunda yüksek
bir kapasiteye sahip olduğunu, yani boş bir ekrana yeterince uzun süre
bakarlarsa, onlara çok gerçekçi görünen zihinsel bir görüntüyü ekrana
yansıtabildiklerini vurguluyorlar. Bu yetenek doğal görünüyor ve birçok durumda
hayali görüntünün netliği o kadar mükemmel ki, gerçek bir halüsinasyon
oluşturuyor.
Kahinin kristalinde gördüğü görüntüler, ister
halüsinasyon olsun ister olmasın, çoğu zaman anlamı belirsizdir ve
anlaşılabilmesi için yorum gerektirir. Kehanet öyküsünde sıklıkla olduğu gibi,
kahinin gördüğü kehanet görüntülerinin anlamı, ancak kehanet edilen olay
gerçekleştikten sonra netleşir.
II. Kaderde Yazılı
Bilgisayarlar pek çok şey yapmak üzere
programlanmıştır, ancak muhtemelen onlara verilen en tuhaf iş burç yorumu
hazırlamaktır. Astroloji bilgisayarları dünyanın dört bir yanındaki mağazalarda
ve diğer kamuya açık yerlerde çalışmakta ve çok büyük bir iş hacmine sahiptir.
Bilgisayar tarafından hazırlanan burç yorumu, modern teknoloji ile eski
inançların eşsiz bir karışımını temsil etmektedir.
Eski kehanet sanatlarının arasında, gökten
kehanet anlamına gelen astroloji, en iyi şekilde hayatta kalmış ve sadece
hayatta kalmakla kalmayıp, gelişmiştir. Şu anda astroloji, periyodik canlanma
dönemlerinden birini yaşıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'daki
popülaritesi bugün inanılmaz derecede yüksek. Amerika Birleşik Devletleri'nde
yaklaşık bin kişi profesyonel astronom olarak geçimini sağlıyor. Belki de bunun
on katı kadar kişi astrolojiden geçimini sağlıyor. Bugün aya insan
gönderebiliyoruz, ancak birçok insan hala binlerce yıl önce olduğu gibi
kaderlerinin anahtarı olarak yıldızlara bakıyor.
Astroloji, Dicle ve Fırat nehirlerinin vadisi
olan Mezopotamya'da başladı. Burası insan uygarlığının ve birçok kehanet
yönteminin beşiğiydi. Günümüzde gökyüzünün eski insanlar için ne kadar önemli
olduğunu anlamamız zor.
Burç yorumları yapmak üzere programlanmış bir
bilgisayar. Bilgisayar 1040'tan fazla astronomik faktörü inceliyor.
Çoğumuz şehirlerde yaşıyoruz ve zamanımızın büyük
bir bölümünü kapalı mekanlarda geçiriyoruz. Binalarımız ısıtılıp klimalı
olduğundan, gök cisimlerinin en belirgini olan güneşi bile fark etme
olasılığımız azalıyor. Gece gökyüzü genellikle bulutlarla veya modern insanın
teknolojisinin bir yan ürünü olan dumanla örtülüyor ve şehirdeki milyonlarca
yapay ışığın parıltısı yıldızları görmemizi tamamen engelleyebiliyor.
Binlerce yıl önce Dicle-Fırat vadisinde yaşayan
insanların gökyüzünün etkisi ne kadar farklıydı. Bölge tamamen düz ve gökyüzü
son derece berrak. İnsanların çoğu çiftçi ve çoban olarak dışarıda yaşıyor ve
çalışıyordu. Gökyüzünde ilerleyen büyük, yakıcı güneşi son derece iyi
biliyorlardı. Gece gökyüzünü gözlemlemek için daha fazla zamanları vardı. Ay,
her ay görünmezden doğaya doğru ilerleyişiyle...
Tam anlamıyla muhteşem bir manzaraya sahip olmak,
son derece hayranlık uyandırıcı bir şey gibi görünmüş olmalıydı. Sonra
neredeyse sayısız yıldız ve beş gezegen vardı (çıplak gözle görülebilen tek
gezegenler). Bu düzenli gece gösterisine ara sıra görülen kayan yıldızları, çok
daha nadir olan kuyruklu yıldızları ve müthiş ve korkutucu ay ve güneş
tutulmalarını ekleyin. Muhteşem ve ezici olmalıydı ve Babillilerin ve
Kaldelilerin astronom ve astrolog olmaları hiç de şaşırtıcı değil . Nitekim,
"Kaldeli" kelimesi "astrolog" kelimesinin eş anlamlısı
haline geldi.
Bu insanların yıldızları ve diğer gök cisimlerini
güç sembolleri, tanrıların yuvaları veya bizzat tanrılar olarak
onurlandırmalarının nedenini hayal etmek zor değil. Ayrıca gökyüzünün
enginliğini, geçmişin, bugünün ve geleceğin yazılı olduğu devasa bir kitap
olarak görmeye başladılar. Gökyüzünün dikkatli bir şekilde incelenmesi,
gözlemcilere değişen mevsimler hakkında ipucu verecektir. Eğer gökyüzü
mevsimleri tahmin edebiliyorsa, neden ulusların kaderini de tahmin edemesin?
Eski Çinlilerin kendi astrolojik sistemleri
vardı, ancak muhtemelen erken ve kayıtlara geçmemiş bir dönemde Mezopotamya
astrolojisinden etkilenmiş olabilirler. Aynı şey eski Hindistan halkı ve
onların astrolojik sistemi için de söylenebilir. Meksika ve Orta Amerika'nın
büyük medeniyetlerinin astrolojisi, Eski Dünya sistemlerinden bağımsız olarak
gelişmiştir ve belki de tüm tarihte hiçbir halk, Mayalar ve Aztekler kadar
gökyüzünün insan işleri üzerindeki etkisine takıntılı olmamıştır. Ancak modern
astroloji temel fikirlerini Mezopotamya'dan almıştır.
Keldani astrolog-rahiplerinin tek bir müşterisi
vardı, ama o da iyi bir müşteriydi: kralın kendisi. Astrolog, tahminlerini
gökyüzünün o anki görünümüne dayandırıyordu, ancak Keldaniler için gökyüzü
sıradan insanların kaderini göstermezdi.
Günümüz astrologları öncelikle haritalar ve
tablolarla çalışır. Kaldeliler gecelerini gökyüzüne bakarak geçirirlerdi.
Herhangi bir değişiklik – bir bitkinin renginde ve parlaklığındaki görünür
değişiklik, parlak bir meteor, ayın etrafındaki hale – büyük önem
taşıyabilirdi. Kaldeliler gece nöbetlerinde gök cisimlerinin düzenli
hareketleri hakkında önemli miktarda gözlem verisi topladılar.
Hiçbir halk, Kalde astrolojisini Yunanlılardan
daha büyük bir coşkuyla benimsemedi ve ona en çok katkıda bulunan da Yunanlılar
oldu. Astroloji Yunanistan'da popüler hale geldiğinde, Yunanlılar oldukça
gelişmiş bir matematik sistemine sahipti. Bunu, Kalde astrolojisinin temel
kavramlarına eklediler. Yunanlılar ayrıca kişiselleştirilmiş burç yorumunu da
icat ettiler. Kelimenin kendisi "saati izlemek" anlamına gelir.
Yunanlılar demokratik bir halktı ve astrolojiyi herkes için faydalı hale
getirmeye çalışmaları doğaldı. Yunan astrologları, bir insanın kaderini,
doğduğu saatte, hatta dakikada gökyüzünün görünümünü inceleyerek
hesaplıyorlardı. Astroloji uygulaması, MS 2. yüzyılda İskenderiyeli büyük
astronom-astrolog Claudius Ptolemy tarafından resmileştirildi. Ptolemy,
döneminin tüm popüler astrolojik uygulamalarını ve teorilerini
Tetrabiblos veya dört kitap adlı bir eserde topladı. Bu eser,
astrolojinin "İncil'i" olarak kalmaktadır. Ptolemy'nin zamanından bu
yana evren hakkındaki anlayışımızda devrim niteliğinde birçok değişiklik yaşanmış
olsa da, günümüz astrologları hâlâ Ptolemy'nin sistemini kullanmaktadır.
Modern astrolojiyi anlamak için, yüzyıllar
öncesine dayanan evren kavramlarına dayandığını hatırlamalıyız. Astrologların
evreninde dünya merkezdeydi ve diğer gezegenler, güneş, ay ve yıldızlar
dünyanın etrafında dönüyordu.
Astrologun dünyası da düzdü ve gökyüzü de bir
şeye benziyordu.
Dünya'nın üzerinde devasa, ters çevrilmiş bir
kase. Daha sonra evren...
Burada devasa bir küre olarak görülen ,
yarısı suyla dolu olan bu adada, gezegenler, ay ve güneş yıldızlar
arasında düzenli bir yolda ilerliyordu.
Kürenin iç kısmında. Yıldızların konumlarının
birbirlerine göre sabit olduğuna inanılıyordu. Eski çağlarda
Modernizmin ortaya koyduğu uzayın ölçülemez
enginliğiyle karşılaştırıldığında, evren küçük, rahat ve neredeyse kişiseldi.
Avrupa astronomisi.
^ Zodyak veya "yaşam yolu ",
başlangıçta güneşin bir yılda geçtiği yıldız grupları veya takımyıldızlardı.
Yunanlılar zodyağa kesin bir matematiksel boyut verdiler ve onu
on iki eşit bölüme veya "eve " böldüler .
Bu evlerin her biri, o evde "ikamet
ettiği" söylenen belirli bir takımyıldız veya
"burç" adıyla adlandırıldı .*
Çeşitli burçlar bize tanıdık geliyor :
Koç (Aries); Boğa (Gemini); Terazi (Libta);
Akrep (Scorpio); Yay ( Sagittarius ); Oğlak (Capricorn); ve
Balık ( Pisces). Takımyıldızlar veya burçlar "evlerinde"
kalmazlar. Yıl boyunca, evlerin sabit ızgarasına karşı tam bir tur atarlar. Her
burca atanan tarihler , güneşin o belirli evde
"durduğu" tarihlere karşılık geldiği varsayılır.
Zodyak evleri, astrologlar için zor bir sorun
ortaya çıkarır. Astroloji yılı, ilkbaharın başlangıcı olan ilkbahar ekinoksu
zamanında, yani yaklaşık 21 Mart'ta başlar. O zaman güneşin Koç burcunda olduğu
söylenir. Ancak artık öyle değil. Batlamyus, hesaplamalarını MÖ 2. yüzyılda
yaşamış Hipparchus adlı bir Yunan astronomun gözlemlerine dayandırdı ve sonraki
tüm astrologlar hesaplamalarını Batlamyus'a dayandırdılar. MÖ 2. yüzyılda güneş
21 Mart'ta gerçekten de Koç burcundaydı. Ancak astrolojik sistem, ekinoksların
presesyonu olarak bilinen bir olguyu hesaba katmadı.
Dünya ekseni hafif bir yalpalama gösterir ve
dairesel bir yörüngede hareket ederek bir turu tamamlaması 25.800 yıl sürer. Bu
durum gökyüzünün görünümünde bir değişikliğe neden olur. Bu değişiklik o kadar
hafiftir ki, hassas aletler olmadan muhtemelen tek bir nesilde fark edilmez ve
hatta bir yüzyıl kadar sonra bile çıplak gözle bakan biri için neredeyse ihmal
edilebilir düzeyde olur. Ancak Hipparchus'un zamanından bu yana iki bin yıldan
fazla zaman geçti ve şimdi değişiklik oldukça belirgin. Aslında, zodyak tamamen
bir ev kaydı. Şimdi, 21 Mart'ta Güneş Koç burcunun başında durmak yerine, Balık
burcundan geçti ve neredeyse Kova burcunda duruyor.
İlkbahar ekinoksu gününde. Bu, başlamakta olduğu
söylenen ve büyük övgüler alan "Kova Çağı"nın kökenidir.
Astrolojiye sempati duyan bir yazar, “Sorun şu
ki, eski kiracılar taşındı ama isimleri hala kapılarda yazılı,” diyor.
Astrologların büyük çoğunluğu bu değişikliklere pek dikkat etmedi. Onlara göre
21 Mart ile 20 Nisan arasında doğan bir kişi Balık burcunda değil, Koç burcunda
doğmuştur. Eğer astrologlar kitaplarına değil de gökyüzüne baksalardı, son
birkaç yüzyılda doğan tüm Balık burçlarının aslında Koç burcunda olması
gerektiğini; tüm Kova, Balık ve benzeri burçların da aslında Koç burcunda
olması gerektiğini bilirlerdi.
Astrologlar elbette ki, ekinoksların presesyonunu
hesaba katmak için haritalarını ve tablolarını düzeltebilirlerdi, ancak çoğu
bunu yapmamayı tercih etti. Eski sisteme, az da olsa müdahale etmenin, her şeyi
alt üst edebileceğini düşünüyorlar. Aynı nedenle birçok astrolog, yalnızca eski
astrologların çıplak gözle görebildiği beş gezegenin etkilerini hesaplamaya
devam ediyor. Bazıları 1781'de teleskopla keşfedilen Uranüs gezegenini ekledi
ve birkaç güncel kişi Neptün ve Plüton'u da ekliyor, ancak çoğunluk eski
yöntemlere bağlı kalıyor.
Uygun çizelgeler ve tablolar verildiğinde, bir
burç haritası çıkarmak özel bir yetenek gerektirmez, ancak son derece zahmetli
bir iştir. Farklı gezegenler ve takımyıldızlar farklı evlerde ve birbirlerine
göre farklı açılarda bulunur. Tüm bunların ve çok daha fazlasının bir anlamı
olduğu varsayılır. Popüler astrolog Sydney Omarr'a göre, Balık
burcunda doğan erkekler hassas , hayal
gücü yüksek ve neşelidir . Omarr,
AlfierrPlinstem~andT!a^^
İkisi de Balık burcu. Bu, Balık burçları için son
derece gurur verici bir durum. Ancak sadece 19 Şubat ile 21 Mart arasında
doğmuş olmak bile...
Bu, otomatik olarak size bir Einstein veya Caruso
olarak geleceğinizi garanti etmez. Eğer bir kişi Mars Balık burcundayken
doğarsa, Omarr'ın sözleriyle, "belirli bir konsantrasyon eksikliği"
göstermeye meyillidir. Bu, kişinin [bu burç altında doğan kişinin] oldukça
bilinçli bir şekilde 'sulu' olmaya, bir alandan diğerine geçmeye meyilli olduğu
anlamına gelir.
Astrolojinin çeşitli unsurları anlamlarını
nereden aldı? Balık burcunun "hayal gücü yüksek" olduğunu ve Mars'ın
onları "sulu" yaptığını kim keşfetti? Gerçek şu ki, bunu bilmiyoruz.
Herkes, Keldani astrologlarının binlerce yıldır veri topladığını ve bu gözlem
yığınına dayanarak anlamlar atadığını varsayıyor. Ancak bu inancı destekleyecek
en ufak bir kanıt bile yok. Keldani astrolojik verileri, "Şebat ayında gök
gürlerse, çekirge istilası olur" veya "Ayın etrafında hale varsa, ay
yağışlı veya bulutlu olur" gibi kayıtlardan oluşuyor. Bilimin evrimi
tarihi uzmanı Dr. Mark Graubard, çeşitli astrolojik işaretlere verilen anlamı,
eski ve ortaçağ insanlarının çeşitli bitkilere atfettiği tıbbi özelliklerle
karşılaştırıyor. "Evlere, burçlara ve gezegenlere atfedilen tüm güçlerin,
tıpkı adamotu, sarımsak, lahana veya tarçına atfedilen şaşırtıcı tıbbi
özellikler gibi, hayal ürünü olduğunu iddia etmek çok daha mantıklıdır."
Sonuç olarak, astrologlar belirli bir burç
kümesinin ne anlama geldiğinden her zaman emin değillerdi. Yunan astrologları,
Keldani atalarından daha az ayrıntılıydılar. Bir insanın burç haritası hem iyi
hem de kötü alametler içeriyordu. Bir insan hayatı boyunca, yıldızların
konumuna göre belirlenen ve iyi veya kötü sonuçlanabilecek belirli
"hassas" dönemler vardı. Çok karmaşık matematiksel hesaplamalar
gerektiriyordu.
Bir burç haritası hazırlamak ve yorumlamak,
matematiksel olarak kesin bir işlem değildi. Dengelenmesi gereken çok sayıda
farklı unsur vardı ve her birinin anlamı o kadar belirsizdi ki, iyi bir
astrologun müşterileri için tahminlerde bulunabilmesi için bir sanatçının,
neredeyse bir sihirbazın becerisine ihtiyacı vardı. Batlamyus'un kendisi şöyle
demişti: "Bir astrologun vardığı her yargı, sezgisinin ve biliminin sonucu
olmalıdır."
Ptolemy'nin uyarılarına rağmen, burçlara her
zaman belirli anlamlar yükleniyordu. Her burcun vücudun farklı
bir bölümünü yönetmesi gerekiyordu ; Ahır başı , İkizler kolları, Aslan omuzları
ve benzeri bölgeleri koruyordu.
Romalılar, kendi kehanet yöntemlerine sahip
oldukları için astrolojiyi benimsemekte yavaş davrandılar. Roma'da astrolojiye
karşı da büyük bir muhalefet vardı. Her türlü kehanete karşı çıkan hatip ve
devlet adamı Cicero (MÖ 106-43), astrologların geleceği tahmin etmede bu kadar
mükemmel bir yönteme sahip olmalarına rağmen neden bu kadar çok astrologun
kandırıldığını, soyulduğunu ve öldürüldüğünü açıkça sordu. Ayrıca,
astrologların Sezar, Pompey ve Crassus için uzun ve huzurlu bir yaşam
öngördüklerini, ancak üçünün de şiddet sonucu öldüğünü belirtti. Ancak ilk
imparator Augustus ( MÖ 63-MS 14) bu konuyla ilgileniyordu.
Hatta doğduğu burç olan Oğlak burcunun işaretiyle sikke bastırmıştı.
Augustus'un halefi, MS 14-37 yılları
arasında hüküm süren Tiberius, huysuz ve şüpheci bir adamdı.
Saltanatının büyük bir bölümünde Roma'dan uzakta, Capri adasında inzivada
yaşadı. Söylentilere göre, adaya fal baktırmak için astrologlar getirtmiş ve
işleri bittiğinde onları kayalıklardan denize attırmıştı, böylece
düşmanlarından hiçbiri imparatorun geleceği hakkında bilgi sahibi olamayacaktı.
Bir gün, çok zeki bir astrolog olan Thrasyllus, Tiberius'u ziyaret etmeye davet
edildi.
Adadaki inziva yerinde. Thrasyllus,
meslektaşlarının çoğunun başına gelenler hakkında oldukça iyi bir fikre
sahipti. Astrolog ve imparator denize bakan kayalıklar boyunca yürürken,
Thrasyllus aniden büyük bir tehlike olduğunu bağırarak ortalığı karıştırmaya
başladı. İmparator, tehlikede olduğunu düşünerek dehşete kapıldı. Ancak
Thrasyllus, imparatorun güvende olduğunu, asıl tehlikenin kendisinde olduğunu
açıkladı. Tiberius, yürüyüşlerini bitirir bitirmez Thrasyllus'un denize
atılacağını biliyordu ve bunun alışılmadık derecede isabetli bir tahmin
olduğuna karar verdi. Astrologun hayatını bağışladı ve onu sırdaşı yaptı.
-İlk Hristiyanların astrolojiye
karşı tutumu Yahudilerden türemiştir ve Yahudiler astrolojiden nefret
ederdi . Babilliler, İncil zamanlarında İbranilerin komşuları,
düşmanları ve zalimleri olmuşlardı. Şiddetli tek tanrıcı İbranilerin, dinsiz
rakiplerinin uygulamalarına hevesli olmaları pek olası değildi. İbranilerin
tutumu, Yeşaya 47:13'te güçlü bir ironiyle ifade edilir: "Şimdi
astrologlar, yıldız falcıları, aylık kehanetçiler kalksınlar ve seni başına
gelecek bu şeylerden kurtarsınlar."
Sonraki yüzyıllarda, Yunan kültürünü benimsemiş
dünyevi Yahudiler, Yunan kültüründen etkilenen diğer insanlar gibi astrolojiye
dair yorumlar satın aldılar. İskenderiye'nin eğitimli Yahudileri arasında,
özellikle yetenekli astrologlar olarak ün salmış birçok kişi vardı. Ancak yine
de İncil'deki astrolojiye karşı duyulan nefret Yahudi yaşamında güçlü bir
şekilde varlığını sürdürdü ve ilk Hristiyanlar tarafından da benimsendi.
Hristiyanlığı kabul eden Roma İmparatoru I.
Konstantin (MS 280?-337), astrologları başkentinden kovdu. Aziz
Augustinus (MS 354-430), astrolojiye karşı birçok dini itirazı
sıraladı. "Tanrı gezegenleri yarattı ve onları yörüngelerine yerleştirdi
ki, O kendi zamanında dünyayı yönetsinler?"
16. yüzyıla ait astroloji ve astronomiyi konu
alan alegorik çizim.
Bilgelik sonsuza dek emekliye mi çekildi, uykuda
mı kaldı ve işe yaramaz mı oldu? O halde dua ve kurbanın ne faydası var?
Astroloji, Hristiyan dünyasında gerçekten de
büyük bir gerileme yaşadı. Ancak bu gerileme, ona yönelik saldırılardan ziyade,
genel kültür ve okuryazarlık seviyesindeki düşüşten kaynaklanıyordu.
Batlamyus'u okuyabilen ve bir burç yorumu yapmak için gereken matematiği
yapabilen insan sayısı giderek azalıyordu. Roma dünyasını işgal eden barbarlar
ise daha basit kehanet yöntemleriyle ilgileniyorlardı.
Batı Avrupa'da astroloji neredeyse tamamen yok
olurken, Araplar arasında gelişti. Araplar, özellikle astrolojiyi tıp ile
ilişkilendirerek astrolojik bilgiye bazı özgün katkılarda bulundular, ancak
temelde eski gelenekleri yaşattılar. Arap dünyası İslamiyet'i kabul ettiğinde,
astroloji şaşırtıcı bir şekilde bu dönüşümden sağ çıkmayı başardı.
On birinci yüzyıl civarında Batı Avrupa'da
astrolojiye olan ilgi yeniden canlanmaya başladı. Astrologlar genellikle Kilise
ile doğrudan bir çatışmadan kaçınmaya özen gösterirlerdi. Cesur bir astrolog
İsa için bir burç yorumu yaptı ve bu küfür niteliğindeki eylemi nedeniyle
kazıkta yakıldı. Astroloji spekülasyonu için çok daha güvenli bir konu,
dünyanın sonu veya diğer büyük felaketlerin tarihiydi.
1179 yılında, Toledo'lu John olarak bilinen
gizemli bir astrologun yazıları Hristiyan dünyasında gerçek bir paniğe yol
açtı. John, tüm gezegenlerin 1186 yılının Eylül ayında "fırtınalı"
Terazi burcunda bir araya geleceğini öngördü. Gezegenlerin gökyüzünün bir
bölümünde bu şekilde kümelenmesine kavuşum denir. Tahmine göre, dünya şiddetli
fırtınalar ve depremlerle sarsılacaktı.
Bu kehanetin olağanüstü bir etkisi oldu.
Almanya'da insanlar mağaralara kaçtı. İstanbul'da İmparatorluk Sarayı'nın
pencereleri duvarla örüldü ve İngiltere'de Canterbury Başpiskoposu oruç ve dua
zamanı ilan etti. Eylül,
Astrolog, hekim ve matematikçi Jerome Cardan.
1186 yılı geldi geçti, tahmin edilen gezegenlerin
kavuşumu gerçekleşti, ancak fırtınalar ve depremler her zamankinden daha kötü
değildi. Daha sonra astrolojinin savunucuları, ünlü tahminin yanlış olmadığını,
sadece yanlış anlaşıldığını açıklamak için acele ettiler. 1186'da Moğollar
Avrupa'yı işgal etti ve bu, Toledo'lu John'un tahmin ettiği
"fırtına"ydı.
Rönesans döneminde, astroloji de dahil olmak
üzere klasik öğrenimin tüm dallarında genel bir canlanma yaşandı. On beşinci
yüzyıla gelindiğinde astroloji tamamen saygın bir hale gelmiş ve toplumun tüm
sınıfları tarafından açıkça uygulanmaktaydı. Prensler, krallar ve hatta
papalar, önemli işlerin yapılması gereken uygun tarihleri hesaplamaları için
astrologlardan utanmadan yardım istiyorlardı. Üniversitelerde astroloji
dersleri veriliyor ve on beşinci ve on altıncı yüzyılların neredeyse her
bilgini bir tür astroloji eğitimi almıştı.
Astrolojinin ilerleyişi her zaman sorunsuz
olmamış ve bazı önemli başarısızlıklar da ortaya çıkarmıştır. Jerome Cardan
(1501-1576) bunlardan biridir.
Mükemmel bir matematikçi ve oldukça iyi bir
hekimdi, ancak şanssız bir astrologdu. İngiltere Kralı VI. Edward'ın elli beş
yaşında, üç ay ve on yedi günlükken hastalanacağını öngörmüştü. Hastalıklı genç
kral on altı yaşında öldü. Cardan ayrıca kendisinin de yetmiş beş yaşında
öleceğini tahmin etmişti. Bu yaşa ulaştığında ve hala hayatta ve sağlıklı
olduğunu görünce, burç yorumunun doğruluğunu kanıtlamak için intihar ettiği
söylenir.
Cardan'ın genç ortağı Giambattista della Porta
(1535-1615) aynı türden hatalar yapmaya niyetli değildi. Onun mottosu
"yıldızlar yönlendirir, zorlamaz" anlamına gelen " astra
inclinant, non necessitant " idi. Yıldızlar insanlara belirli
yatkınlıklar verirdi, ancak kaderlerini kesin olarak belirlemezdi. Astrologun
görevi, insanların yıldızların yönlendirdiği yatkınlıklarıyla uyum içinde
yaşamalarına yardımcı olmaktı, onlar için kesin bir gelecek öngörmek değil. Bu,
günümüzdeki çoğu astrologun da benimsediği bir görüştür.
Uzun bir süre boyunca Avrupa'da seküler öğrenim,
bir konu hakkında ne söylediklerine bakmak için Yunan ve Roma yazarlarının
metinlerine başvurmaktan ibaretti. Ancak zamanla insanların bu eserlerin evren
hakkında söylediklerinin çoğunun apaçık yanlış olduğu farkına varmaları
başladı. Bu tür bir şüphe, insanlar gökyüzüne tekrar bakmaya başladıkları anda
astrolojiyi de etkilemeye başladı. Astrologların gökyüzünün, Kopernik ve
Galileo gibi kişilerin tanımladığı gökyüzünden çok farklı olduğu açıktı.
Astroloji ve astronomi arasındaki ayrılığın
tarihindeki kilit isimlerden biri Johannes Kepler'di (1571-1630). Kepler, tüm
zamanların en büyük üç veya dört astronomundan biri olarak kabul edilmelidir.
Döneminin diğer astronomları gibi Kepler de astrolojiyle ilgileniyordu.
Aslında, fakir bir adam olduğu ve astrolojinin astronomiden daha iyi para
kazandırdığı için alışılmadık derecede aktif bir astrologdu.
Kepler'in 1608'de çizdiği Wallenstein'ın burç
haritası. Günümüz astrologları burç haritalarını dairesel bir diyagram üzerinde
çiziyorlar.
Ancak çok başarılı bir astrolog değildi. Örneğin,
kısa bir süre Avusturyalı maceracı General Wallenstein'ın hizmetinde bulundu.
Wallenstein için çıkardığı astrolojik harita hala mevcut ve generalin son
rezilliğini ve suikastını öngöremediğini görüyoruz. Kepler'in kendisi de
astrolojik hesaplamaların çoğunun kalitesizliğinden ve düpedüz sahtekarlığından
sık sık şikayet ederdi. Ancak Kepler'in bilimsel dehasının yanı sıra, bir tür
mistik deydi ve astrolojide en azından bir miktar gerçeklik payı olduğuna inanıyordu.
Ancak sonuçta, Kepler gibi astronomların
gözlemleri ve hesaplamaları astrolojinin bilimsel saygınlığını kaybetmesine
neden oldu. 17. yüzyılın sonlarında, Fransa'nın önde gelen üniversitesi ve
Avrupa'nın en saygın eğitim kurumlarından biri olan Sorbonne'dan astroloji
öğretimi yasaklandı. Astroloji Avrupa'da yaygın olarak uygulanmaya devam etse
de, eğitimli kesim arasında artık moda değildi. Bununla birlikte, aynı zamanda
okuryazarlığın genel artışı da bu duruma katkıda bulundu.
Matbaanın yaygın kullanımı, son derece popüler
astrolojik takvimlerin yayınlanması yoluyla astrolojiyi genel halk için daha
erişilebilir hale getirdi. Önceki yüzyılların bilgin astrologları bu
takvimlerdeki tahminleri basitleştirilmiş ve bayağı bulmuş olabilirler, ancak
astrolojinin karmaşık ve incelikli ayrıntılarıyla pek ilgilenmeyen sıradan halk
arasında büyük bir çekiciliğe sahiptiler.
Almanak yapımcılarının daha iyi sınıfına özgü bir
örnek, eserleri 17. yüzyılın ortalarında popüler olan İngiliz William Lilly
idi. Lilly'nin şöhretinin büyük bir kısmı, 1666'da Londra'yı kasıp kavuran
büyük yangını önceden tahmin ettiğine dair inanca dayanmaktadır. Peki gerçekten
öyle miydi? 1648 yılına ait Astroloji Tahminleri'nde şöyle
yazmıştı:
“1656 yılında, İngiltere’nin genel göstergesi
olan Mars’ın apheliumu Başak’ta olacak; bu da şüphesiz İngiliz monarşisinin
yükselen burcu, ancak Krallığın Koç burcudur. Dolayısıyla, Mars’ın bu apsisi
Başak’ta göründüğünde, İngiliz devletinde, monarşisinde ve Krallığında insan
işlerinde tuhaf bir felaketten daha azını kim bekleyebilir? O zaman, ya bu
zamanlarda ya da o yıla yakın bir zamanda veya o zamandan on yıl kadar sonra,
bu krallıkta daha önce hiç görülmemiş tuhaf bir kader devrimi, bu monarşi ve
hükümet için büyük bir felaket ve büyük bir değişim meydana gelecektir; şu anki
koşullar göz önüne alındığında, bu konuda görüşümü belirtme özgürlüğüm veya
cesaretim yok – sadece çeşitli yangınlar ve yıkıcı bir veba nedeniyle Londra
için, denizdeki tüccarları için, karadaki ticareti için, yoksulları için, orada
yaşayan veya özgürlüklerinde bulunan her türlü insan için uğursuz olacağını
söyleyebilirim.”
Ayrıca Lilly, 1651'de bir broşür yayınladığını
iddia etti.
On yedinci yüzyıla ait, kötü bir hasadı işaret
eden "göksel işaretleri" gösteren bir gravür.
"İçinde büyük bir hastalık ve ölümlülüğü
temsil eden bir hiyeroglif oluşturduğunu; burada kefenlenmiş insanların, mezar
kazan kişilerin, türbelerin, tabutların vb. tasvirlerini görebileceğinizi"
belirtmiştir. Sonraki sayfada ise "tabutlardan ve kazmalardan sonra,
alevler içinde yanan büyük bir şehrin tasviri yer almaktadır."
Bu, felaketin en genel türden tahminidir.
Londra'da yangınlar ve veba olacağını tahmin etmek aslında hiç de bir tahmin
sayılmazdı. Yangınlar ve veba, 17. yüzyılda Londra'nın olağan olaylarından
biriydi. Yine de, Parlamento Londra yangınlarının nedenlerini araştırırken,
bazı üyeler astrologun şehri yakma planının bir parçası olup olmadığını merak
ettiler, çünkü felaket hakkında her şeyi önceden biliyor gibiydi. Lilly, tüm
şüphelerden hızla aklandı.
Siyasi çalkantı dönemleri, profesyonel
tahminciler için her zaman tehlikelidir. Tahminleri kazananları desteklerse ne
ala, ama kaybedenleri desteklerse büyük sıkıntıya düşebilirler. Lilly, çoğu
başarılı astrolog gibi, çoğu sorunun her iki tarafında da yer almayı başardı.
Astroloji takvimleri kısa sürede alay konusu oldu
ve muhtemelen astrolojiyle en çok eğlenen kişi, büyük İngiliz hicivci Jonathan
Swift'ti.
Swift'in asıl hedefi, eski bir ayakkabı ustası ve
popüler bir takvim yazarı olan John Partridge'di. Isaac Bickerstaff takma
adıyla Swift, Partridge gibi "alkolik taklitçilere" öfkeli bir
astrolog gibi davrandı. "1708 yılı için tahminler. Ay ve günün, adı geçen
kişilerin ve gelecek yılın büyük olaylarının ayrıntılı olarak anlatıldığı...
İngiltere halkının daha fazla yanıltılmasını önlemek için yazılmıştır"
vaadiyle bir broşür yayınladı.
Swift'in Isaac Bickerstaff broşürlerinden bir
illüstrasyon.
"Sıradan takvim yapımcıları tarafından
dayatılan bir şey."
Partridge hakkında "Bickerstaff"
şunları yazdı: "Kendi kurallarıma göre doğum yıldızına danıştım ve 29
Mart'ta, gece saat on bir civarında, şiddetli bir ateşten kesinlikle öleceğini
buldum."
Swift, bir sonraki adım olarak Partridge'in
adıyla bir broşür yazdı ve Bickerstaff'ın yanlış tahminlerinin kendisine büyük
sıkıntılar yaşattığını iddia etti: "Bundan sonra üç ay boyunca dışarı
çıkamadım, ama birdenbire sokakta biri yanıma geldi. 'Bay Partridge, en son
gömüldüğünüz tabutun parasını henüz ödemedim...' "
Swift, Bickerstaff rolünü tekrar üstlenerek bir
başka broşür yayınladı: "Rahmetli John Partridge'in Tüm Yanlış
İftiralarından ve Hatalı İddialarından Yıldızların Savunması..."
Bazı insanlar şakayı anlamadı ve Bickerstaff
almanakını gerçekmiş gibi kabul etti. Astrolojiye düşman olan Portekiz
Engizisyonu bile bir kopyasını yaktı. Ama Swift'in
Mizah, Partridge'i veya takvim yayınını
öldürmedi. Partridge 1715 yılına kadar yaşadı ve takvimi 19. yüzyılın
başlarında hala yayınlanıyordu.
Astroloji, kamuoyundaki saygınlığında düşüşünü
sürdürerek 1898'de bir Fransız ansiklopedisinde şu sözlerle anılmaya başlandı:
"Halkın safdilliğinden faydalanan dolandırıcılar dışında neredeyse hiç
taraftarı yok ve hatta bunlar bile hızla ortadan kayboluyor." Ancak
makalenin yazarı, zaman zaman konuya olan ilginin yeniden canlanabileceği
konusunda da uyarıda bulundu.
Günümüzde astrolojiye olan ilginin yeniden
canlanması , I. Dünya Savaşı dönemine kadar uzanmaktadır.
O zamanlar çok az gazete düzenli astroloji köşeleri yayınlamaya başlamıştı.
Başlangıçta editörler bu köşeleri, o dönemde popülerleşmeye başlayan bulmacalar
gibi eğlence amaçlı yayınlar olarak gördüler. Astroloji yazıları son derece
popüler oldu ve tirajı büyük ölçüde artırdı; bu nedenle kullanım alanları
genişletildi. Bugün, sendikalı bir astrologun günlük tahminlerini yayınlamayan
bir gazete neredeyse yok denecek kadar azdır.
Birinci Dünya Savaşı dönemi, Amerika'nın en büyük
astroloji yıldızı Evangeline Adams'ı da ortaya çıkardı. 1914'te New York'ta
falcılık yaparken tutuklandı. Falcılık, New York'ta o zamanlar da, şimdi de
yasa dışıdır, ancak yasa nadiren uygulanır. Tutuklanma, bu az tanınan astrolog
için büyük bir şans oldu. Mahkemeye Ptolemy'den başlayarak bir yığın kalın
kitapla geldi ve astrolojinin sadece "falcılık" değil, eski ve saygın
bir sanat olduğunu savundu. Davadaki hakim, argümanıyla ilgilendi ve bir test
istedi. Astrologa oğlunun doğum tarihini, saatini ve yerini verdi, ancak
bunların oğluna ait olduğunu söylemedi. Astrolog kitaplarına baktı, bir burç
yorumu hazırladı ve sundu.
HICKOLAB MU1K1'İN COUIFT^'U
Bir analiz yapıldı. Hakim etkilendi ve astrologun
oğlunu kendisinden daha iyi anladığını belirtti. Evangeline Adams aleyhindeki
dava düştü.
Bu tanıtım, film yıldızı Mary Pickford ve opera
şarkıcısı Enrico Caruso gibi ünlüleri, Evangeline Adams'tan burç yorumu almak
için akın etmeye itti. Hatta kurnaz Wall Street finansçısı J. Pierpont
Morgan'ın bile, ona danışmadan önemli bir adım atmayan sadık bir müşterisi
olduğu söylentileri vardı. Evangeline Adams, 1930'da radyoya çıktı ve anında
başarı yakaladı. Sadece bir ay içinde çok sayıda dinleyiciye ulaştı.
150.000 mektup ve kartpostalda burç yorumu talebi
yer alıyordu. Sonunda federal yetkililer astrologları ve benzer uygulayıcıları
yayınlardan men etti. Evangeline Adams, yasak yürürlüğe girmeden önce öldü ve
bugün de sıkı bir şekilde uygulanmıyor; çünkü televizyon ve radyoda zaman zaman
astroloji programları yayınlanıyor. Evangeline Adams'ın kariyeri boyunca
kanıtladığı şey, astrolojide gerçekten büyük paralar kazanılabileceğiydi.
Savaşın belirsizlikleri, II. Dünya Savaşı
sırasında astroloji işine bir ivme daha kazandırdı. Savaşın son günlerinde hem
Hitler hem de propaganda bakanı Dr. Joseph Goebbels astrolojik haritaları
incelemeye başlamış gibi görünüyor. Haritalar Nazi liderleri için cesaret
verici bir mesaj içeriyordu; çünkü uzun bir dizi ezici yenilgiden sonra,
burçlar Nisan 1945'in sonlarında büyük bir Alman zaferi ve Ağustos ayında barış
olacağını gösteriyordu. Nisan sonlarında hem Hitler hem de Goebbels intihar
etti ve Alman ordusu 7 Mayıs'ta teslim oldu.
Astrolojiye olan ilginin gerçek anlamda artması,
1960'ların sonlarında okült ve mistisizme olan genel ilginin bir parçası olarak
başladı. Astroloji hakkında kitaplar ve dergiler büyük gelir kaynakları olmakla
kalmıyor, aynı zamanda astrolojik motifli posterler, kıyafetler, takılar ve
diğer nesneler için de büyük bir pazar var. Astroloji, hatta bir hit şarkıya
bile ilham kaynağı oldu: Hair müzikalinden "The Age of
Aquarius".
Günümüz astrologlarından bazıları, astrolojinin
aslında bilimsel olduğunu ve bazı bilim dallarındaki öncü çalışmaların eski
astrolojik kavramları desteklediğini iddia ediyor. Ortaçağ simyacılarının
şarlatan olarak nitelendirildiğini, ancak simyacıların "imkansız"
hedeflerinden en az birinin, bir elementi başka bir elemente dönüştürmenin,
modern bilim tarafından başarıldığını belirtiyorlar. Astrologlar, bir gün
kendilerinin de bilimsel öncüler olarak görüleceğini söylüyorlar.
Bazı yaşam süreçlerinin, sanıldığından daha
yakından uzaylı etkilerle ilişkili olması oldukça doğrudur. Bazı yengeç ve
istiridye türlerinin aktivite kalıpları ay tarafından ince bir şekilde
etkilenebilir. İnsan davranışları üzerinde de benzer etkiler olması mümkündür.
Ancak bu tür geçici ve sınırlı sonuçların astrolojinin iddialarını
desteklediğini söylemek, büyük ve tamamen haksız bir abartıdır. Simyanın öncü
çalışmalarına dair iddialar bile abartılıdır. Kimyacılar ve fizikçiler
simyacıların kullandığı yöntemleri kullanmaya devam etselerdi hiçbir şey
başaramazlardı. Simyanın tüm ilkelerini bir kenara bıraktıktan sonra ancak
hedeflerinden birine ulaşabildiler.
Şu anda astrolojinin, son üç yüz yıldır sahip
olduğundan daha fazla bilimsel desteği yok. Dr. Mark Graubard şöyle yazıyor:
“Astroloji varlığını sürdürecek ve muhtemelen gelişecek. Zaman ve uzay ve
yıldız alemlerindeki büyük ilerlemeler onu destekliyor. Ancak egemenliği
gözlemevlerinin dışında, astronomlar topluluğunun dışında olacak. Yeniden
canlanması bilimsel değil, sosyal bir olgudur.”
Astrologlar, bilim insanlarının ne derse desin,
uygulamalarının "işe yaradığını" savunuyorlar. Elbette birçok insan
astrolojinin hayatlarına dair yeni içgörüler kazanmalarına veya geleceklerini
planlamalarına yardımcı olduğuna inanıyor. Ancak bu tür öznel değerlendirmeler
gerçek bir kanıt sayılmaz. Yüzyıllar boyunca hekimler ve hastaları, kan alma ve
bağırsak temizleme yöntemlerinin bir dizi rahatsızlık için mükemmel tedaviler
olduğuna inanmışlardır. Birçok hasta bu tür tedavilerle "iyileştiklerini"
bildirmiştir. Şimdi biliyoruz ki bu tedaviler faydasızdan da öteydi ve şüphesiz
birçok hastayı öldürdü, çok azını iyileştirdi, hatta hiç birini iyileştirmedi.
Astrolojinin tahmin gücünü test etmek zordur
çünkü astrologların verdiği "tahminler" genellikle çok belirsizdir.
Aslında astrologlar kesin tahminlerde bulunmaya
karşı uyarıda bulunuyor ve böyle şeylerin mümkün olmadığını, yapabilecekleri
tek şeyin çeşitli "etkileri" özetlemek olduğunu söylüyorlar.
İlginç bir test, burç yorumunuzu birkaç farklı
astrologa okutmaktır. Bu yazar, burç yorumunu altı farklı, ancak muhtemelen
güvenilir astrologa okutmuştur. Astrologların hiçbiri benim geçmişim veya
karakterim hakkında kapsamlı bilgiye sahip değildi. Sonuç olarak, karakterim,
geçmişim ve geleceğim hakkında oldukça farklı altı yorum ortaya çıktı. Bazı
burç yorumları birkaç temel benzerlik gösterdi; üçü iyi bir dansçı olduğumu
söyledi, oysa değilim. Bunu astrologlardan birine söylediğimde, tam
potansiyelimi kullanırsam iyi bir dansçı olabileceğimi söyledi. Altı burç
yorumu genel olarak altı farklı bireyi tanımlıyor gibiydi; benim veya burç
yorumlarını okuyan arkadaşlarımın görüşüne göre, hiçbiri ben değildim. Burç
yorumlarının hepsi birkaç yıl önce yapılmıştı ve içlerinde yapılan tahminler de
pek işe yaramıyor gibi görünüyor.
Yine de, eğer biri astrolojiye inanmaya
meyilliyse, burç yorumlarını okuyarak nesnel gerçeklikle ilgili görünen şu ya
da bu unsuru bulabilir ve en azından bazı burç yorumlarının doğru olduğunu ve
astrolojinin haklı çıktığını ilan edebilir.
Peki astroloji işe yaramıyorsa, insanlar neden
sürekli astrologlara geri dönüyor? Bu sorunun cevabı basit değil. Astroloji
gibi uzun süredir varlığını sürdüren bir uygulamanın, birçok farklı insan için
birçok farklı anlama geldiği açıktır.
Şu anda astroloji moda. Normalde ilgilenmeyecek
birçok insan, sırf "herkes yapıyor" diye ilgilenmeye başlıyor. Astroloji,
sohbet başlatmak için iyi bir yol. "Ben Balık burcuyum, sen
nesin?" çok daha etkili bir soru.
“Ne güzel bir hava var, değil mi?”
cümlesinden daha ilginç bir açılış •
Astrolojiye inanmayan insanlar bile , sırf
meraktan günlük gazetelerindeki burç yorumlarına bakarlar .
Modern astroloji, geleceği tahmin etmek kadar
karakter analizine de önem verdiğinden, bir astrologla görüşmek kişinin kendisi
hakkında bilgi edinmesinin kolay ve zahmetsiz bir yolu gibi görünüyor. Ayrıca,
aksi takdirde affedilemez davranışlar için bir bahane görevi de görebilir.
William Shakespeare bunu biliyordu, çünkü Kral Lear'da şöyle
der: "...sanki zorunluluktan dolayı kötü adamlar, ilahi zorlamayla
aptallar, gezegenlerin etkisine zorla itaat ederek düzenbazlar ve zina
yapanlarmışız gibi." Felaketlerimizin sorumlusunu "güneşe, aya ve
yıldızlara yüklemek" ne kadar da uygun olurdu.
Ancak bu, resmin sadece bir parçası ve belki de
en önemli parçası değil. İnsanlar bugün astrolojiye her zaman inandıkları bazı
nedenlerle inanıyorlar. Modern bilim, dünya hakkında birçok şeyi açıkladı ve
modern teknoloji, hayatı Keldaniler, Yunanlar, Romalılar veya Rönesans
Avrupalıları için olduğundan daha güvenli ve fiziksel olarak daha konforlu hale
getirdi. Ancak bilim ve teknoloji bize yarın ne olacağını söyleyemez veya iyi
şans ve mutluluğu garanti edemez. Dahası, eski dini ve ahlaki değerlerin çoğu çöktü.
Bazıları için hayat sinir bozucu, tatmin edici olmayan ve amaçsız görünüyor.
Astroloji, inanana hayatını ve tüm evrenin kaderini yönlendiren anlaşılabilir
güçler olduğunu söyleyerek, duygusal boşlukların bir kısmını doldurmaya
yardımcı olabilir. Astroloji, tüm bunları bilimin temel kurallarını ihlal
etmeden yapabilir. Astrolog, çizelgeleri, sembolleri ve karmaşık kurallarıyla,
sonuçlarına yalnızca sezgiyle değil, mantıklı ve objektif bir süreçle
ulaşıyormuş gibi görünür.
Son olarak, çoğu astrolog müşterilerine ne
istediklerini söyler.
16. yüzyıl sonlarına ait bir gök haritasından
Akrep burcu.
duymak istediklerini, açıklamalarını o kadar
belirsiz hale getirerek, herkesin dilediği gibi yorumlayabileceği bir noktaya
getiriyorlar.
Hiçbir astrolog, doğduğunuz burcun karakterinizi
ömür boyu belirleyeceğini iddia etmez. Yine de yüzyıllar boyunca, çeşitli
burçlarla ilişkili olduğu varsayılan genel özelliklerin birçok listesi
derlenmiştir. Sadece eğlence olsun diye kendi doğum tarihinizi bu listeyle
karşılaştırabilirsiniz.
L
( Koç), 21 Mart - 20 Nisan
Koç burcu insanları, burçlarının sembolü olan koç
gibi yaratıcı, maceraperest ve hatta agresiftirler. Olumsuz yönleri ise
dikkatsiz olabilmeleridir. Koç burcu insanlarının mükemmel evlilik partnerleri
oldukları söylenir, ancak genellikle uygun bir eş bulmaları iki veya üç
evlilikten sonra olur. Fiziksel olarak, tıpkı koçlar gibi uzun yüzleri ve
yüksek elmacık kemikleri vardır.
Boğa burcu, 21
Nisan - 21 Mayıs
Boğa burcu genellikle son derece agresif olarak
düşünülür, ancak bu burç altında doğan insanlar genellikle sağlam, pratik ve
agresif olmayan bir yapıya sahiptir. Kararlılık bu burcun en belirgin
özelliğidir. Bir astrologun dediğine göre, Boğa tipi "öfkelenmekte yavaş,
ancak kışkırtıldığında öfkeli"dir. Boğa burcu insanları iyi birer arkadaş
olurlar, ancak oldukça romantik değildirler. Tipik Boğa yüzünü güçlü ve
belirgin hatlar belirler.
İkizler
burcu, 22 Mayıs - 21 Haziran
İkizler burcu bir hava burcudur ve bu nedenle bu
burçta doğan kişiler genellikle havadar, gizemli ve değişken olma
eğilimindedir. İkizler burcu insanları zekidir ancak duygusal olarak soğuk
olabilirler. Aşk konusunda ise İkizler en romantik burçlardan biridir, ancak bu
burçtan insanlar bağlanmaktan hoşlanmazlar.
Farsça bir astroloji kitabından Yay burcu.
Evliliğe yatkındırlar. Ayrıca hassastırlar ve
kolayca incinirler. İkizler burcu insanları uzun yüzleri ve küçük kulaklarıyla
"zarif" bir görünüme sahiptirler.
^Yengeç
burcu, 22 Haziran - 22 Temmuz
Adının aksine, Yengeç burcu evcimen ve anaç bir
burçtur. Yengeç kadınları iyi anneler olurlar. Yengeç aynı zamanda duygusal bir
burçtur ve bu burç altında doğan insanlar son derece hassastır. Bazı
astrologlar, sezgisel ve keşifçi olan ikinci bir Yengeç tipi insan olduğunu
söyler. Byron, Rembrandt ve Rousseau gibi kişiler Yengeç burcu altında
doğmuştur. Fiziksel olarak iki tip Yengeç insanı vardır: uzun ve ince olanlar
ile kısa ve tıknaz olanlar.
Aslan burcu, 23 Temmuz - 23 Ağustos
Aslan burcu, cesur ve dışa dönük kişilerin
burcudur. Bu tür insanlar çok etkili olabilir ve iyi politikacılar ve liderler
olabilirler. Lorenzo de Medici, XIV. Louis ve Napolyon gibi tarihi şahsiyetler
Aslan burcuydu. Aslan burcu insanları aşırı gururludur, bu da özellikle
evlilikte başkalarıyla ilişkilerinde sorunlara yol açabilir. Bu burç altında
doğan kişilerin aslanlar gibi yakışıklı ve gururlu bir görünüme sahip oldukları
söylenir.
Başak burcu, 24 Ağustos - 23 Eylül
Başak burcu, kesinlik ve zekanın burcu olarak
kabul edilir. Her şey mantıklı, düzenli ve hassastır. Başak burcu İsviçre'yi
yöneten burçtur ve bu nedenle İsviçreliler bu kadar mükemmel zanaatkârlardır.
Başak burcu insanları aşk konusunda romantik olmaktan ziyade daha pratik olma
eğilimindedir. Düzenlilik çok önemli olduğu için her zaman çekici bir görünüm
sergilerler. Başak burcu insanlarının narin, ince yapılı yüz hatları ve çok
hızlı hareketleri vardır.
1/ Terazi
(Terazi burcu), 24 Eylül - 23 Ekim
Terazi burcu insanı sosyal, kültürlü ve kibardır.
Belki de En belirgin özelliği, bu tür bir kişinin neredeyse tamamen
saldırganlıktan yoksun olmasıdır. Şiddetsizliğin savunucusu Gandhi, Terazi
burcuydu. Teraziler için bir sorun, muhalefetle karşılaştıklarında karşılık
vermek yerine geri çekilme eğiliminde olmalarıdır. Teraziler ayrıca aşk
ilişkilerine atılmaya meyillidirler, ancak daha sonra karmaşanın içinde
incinirler. Uzun boylu, ince yapılı kişiler genellikle Terazi burcudur.
Akrep
burcu, 24 Ekim - 22 Kasım.
Geleneksel olarak Akrep burcu uğursuz bir üne
sahipti. Hem erotizm hem de ölümle ilişkilendirilen bir burçtu. Hollandalı
baştan çıkarıcı kadın ve casus Mata Hari ile yazar Edgar Allan
Poe Akrep burcunda doğmuştu. Günümüz astrologları ise burcun iyi yönlerini
vurgulayarak, bu burçta doğan kişilerin azim, kararlılık ve keskin gözlem
yeteneğine sahip olduklarını belirtiyorlar. Yoğun ve delici bakışlara sahip
kişiler genellikle Akrep burcudur.
Yay
burcu, 23 Kasım - 21 Aralık
Yay burcu başarı burcudur. Yay burcu insanlarını
sevmek kolaydır ve çevrelerindekilerin saygı ve hayranlığını hızla kazanırlar.
Hem zeki hem de kararlı olan bu burçta doğanlar genellikle doğru kararlar
alırlar. Zorluklar ve başarısızlıklar onlar için sadece bir meydan okuma olur
ve onları daha büyük çabalara teşvik eder.
Oğlak
burcu, 22 Aralık - 20 Ocak
Oğlak burcu, filozofların, bilginlerin ve
tefekkür için yalnızlığı arayan herkesin burcudur. Bir astrologun sözleriyle,
"ince, derli toplu, sakin, zeki ve aynı zamanda melankolik bir mizaca
sahiptir." Oğlaklar aşk konusunda hassas ve neredeyse çekingendir ve
genellikle imkansız derecede romantik hayaller kurarlar. Görünüş olarak
Oğlaklar genellikle ağırbaşlı ve ciddi olma eğilimindedir.
Balık burcu, 16. yüzyılın sonlarına ait bir gök
haritasından.
Kova burcu, Su Taşıyıcısı, 21 Ocak -
19 Şubat
Muhtemelen bu burçla ilişkilendirilen kişilik
tipi konusunda diğerlerinden daha fazla tartışma vardır. Kimileri onu sıradan
bir insan için bir işaret olarak görürken, diğerleri onu özellikle yetenekli
kişiler için bir işaret olarak değerlendirir. Birçok bilim insanı Kova burcunda
doğmuştur. Ancak çoğu astrolog, Kovaların çalışkan ve cömert olma eğiliminde
oldukları konusunda hemfikirdir. Kovalar, iyi profillere sahip olmalarıyla
bilinirler.
Balık burcu, 20 Şubat - 20 Mart
Balık burcu insanları en iyi ihtimalle idealist,
en kötü ihtimalle ise amaçsızca dolaşanlardır. Nazik, utangaç ve hassas
olduklarından, genellikle aktif hayattan uzaklaşırlar. Ayrıca tereddütlü olma
ve sık sık fikir değiştirme eğilimindedirler. Balık burcu altında doğan birçok
ünlü kişi akıl sağlığını yitirmiştir ve astrologlar Balık burcu insanlarını
alkolden uzak durmaları konusunda uyarmaktadır. Bu burç altında doğan bir kişi
iyi bir evlilik partneri olur. Gözlerinde uzaklara dalmış, hayalperest bir bakış
olanlar genellikle Balık burcudur.
Ne Hasta? Sayılar Anlatır
Lise matematik dersi almış herkes, MÖ 6. yüzyılda
yaşamış Yunan matematikçi Pisagor'un adını en azından bilir. Muhtemelen,
"dik üçgenin hipotenüsünün uzunluğunun karesi, kenarlarının uzunluklarının
karelerinin toplamına eşittir" şeklindeki Pisagor teoremini ezberlemeniz
istenmiştir.
Pitagor teoremi, Pitagoras'ın insan bilgisine
yaptığı katkının tamamı değildi. Dünyanın küresel olduğunu öğreten ilk insan
olarak biliniyor. Pitagoras'ın, sabah yıldızı ve akşam yıldızının aslında tek
bir yıldız olduğunu ve hatta bir yıldız değil, Venüs gezegeni olduğunu keşfeden
ilk kişi olduğuna inanılıyor. Ses üzerine yaptığı çalışmalar, antik Yunan
görüşünün modern zamanlarda neredeyse hiç değişmeden kaldığı tek fizik dalının
temelini oluşturdu.
Böylesine bir geçmişle Pisagor, tarihin en büyük
bilim insanlarından biri olma onuruna kesinlikle sahip olabilir. Ancak aynı
derecede, tarihin en etkili sihirbazlarından biri olma iddiasına da sahiptir.
Pisagor'un öğretileri, sayısal falcılık olarak bilinen sihir ve kehanet
uygulamasının başlangıç noktası olmuştur.
Numeroloji, astroloji kadar popüler olmasa da
günümüzde hala birçok takipçiye sahip.
Pisagor'un hayatı ve çalışmaları hakkında çok şey
yazılmıştır, bunların çoğu muhtemelen doğru değildir. Pisagor, takipçileri
tarafından yarı tanrı olarak tapılmış ve ona her türlü harika ve mucizevi
başarı atfedilmiştir. Ancak efsanelerden ve elimizdeki birkaç otantik bilgiden
yola çıkarak bu olağanüstü adamın hayatının bir taslağını oluşturabiliriz.
MÖ 6. yüzyılda Samos adasında doğdu. Mısır ve
Doğu'da eğitim gördüğü, daha sonra Samos'a dönerek öğrendiklerini Yunanlı
hemşerilerine aktardığı söylenmektedir.
Pisagor'un yaşamına dair elimizdeki ilk ve tek
makul derecede kesin tarih, MÖ 529'dur; bu tarihte Samos'tan ayrılarak Güney
İtalya'daki bir Yunan kolonisi olan Krotona'ya gitmiştir. O zamanlar orta yaşlı
bir adamdı.
Pisagor, Krotona'da ünlü "kardeşliğini"
kurdu; bu gizli topluluk, o dönemde Yunanistan'da popüler hale gelen gizemli
dinlere ve kültlere birçok yönden benziyordu. Katılmak isteyenler çeşitli
aşamalardan geçerek inisiyasyondan geçiyorlardı. İlk olarak birkaç yıl
"dinleyici" olarak kalmak zorundaydılar ve Üstadı sadece bir perdenin
arkasından dinlemelerine izin veriliyordu. İç Çember'e yükseltildiklerinde ise
mutlak gizlilik yemini ediyorlardı. Tarikatın ne kadar büyük olduğunu gerçekten
söyleyemeyiz, ancak önemli bir siyasi güce sahip olacak kadar büyük ve
güçlüydü. Pisagorcular Krotona'daki aristokrat grupları desteklediler ve
aristokratlar yenilgiye uğradığında Pisagor şehirden kovuldu ve sürgünde öldü.
Tarikatın kendisi, kurucusunun ölümünden sonra yaklaşık bir yüzyıl daha devam
etti.
Pisagorcular son derece gizli bir yaşam
sürdükleri için inançları hakkında hiçbir fikrimiz yok. Muhtemelen bir şeye
tapıyorlardı.
Yunanistan'ın düzenli Olimpos tanrılarına ek
olarak birkaç Doğu tanrısı da vardı. Ardışık bedenler aracılığıyla reenkarnasyona
inanıyorlardı ve hayvanlara karşı şefkat göstermeyi öğütlüyorlardı*.
Reenkarnasyona inananlar olarak, kötü muamelede bulundukları hayvan bedeninde
kimin ruhunun olduğundan asla emin olamazlardı. Pisagor'un takipçileri arasında
ölçülülük ve soğukkanlılık değerliydi.
Onlara atfedilen bir dizi garip ritüel uygulaması
da bulunmaktadır. Her zaman sandaletlerini önce sağ ayaklarına giymeleri
gerekiyordu, ancak ayaklarını yıkarken sol ayaklarından başlıyorlardı.
Kalktıklarında yatak örtülerini toplayıp yattıkları yerin izini düzeltmeleri
gerekiyordu. Saçlarını veya tırnaklarını kestiklerinde kesilen yerlere
tükürmeleri emredilmişti. Bütün bunlar tuhaf geliyor ve oldukça ilkel büyülü
inançları akla getiriyor; ancak Yunanlılar arasında ilkel büyü, genellikle
gelişmiş felsefeyle karışıyordu.
Eğer Pisagorcular hakkında bilinmesi gereken tek
şey bu olsaydı, diğer birçok gizemli kült gibi sadece tarihsel bir tuhaflık
olarak kalırlardı. Onları farklı kılan şey, sayılara olan takıntılarıydı.
Belki de bu saplantı, Pisagor'un telli çalgıların
davranışı hakkındaki keşifleriyle başladı. Tellerin kısalmasıyla daha yüksek
perdede ses çıkardığını buldu. Dahası, perdenin uzunlukla basitçe
ilişkilendirilebileceğini keşfetti. Örneğin, bir tel diğerinin iki katı
uzunluğundaysa, çıkardığı ses sadece bir oktav daha düşüktü. Buradan hareketle
Pisagor ve takipçileri, "entelektüel atletizm tarihindeki en muhteşem
sonuç çıkarma sıçramalarından biri" olarak adlandırılan şeyi yaptılar.
Pisagorcular, evrendeki her şeyin büyük bir matematiksel tasarımla birbirine
bağlı olduğuna ve geleceği keşfetmek için sadece temel sayısal denklemi
çözmenin yeterli olduğuna inanmaya başladılar.
Geleceği öngörmenin büyülü sanatı, ilişkilerle ilgilidir. Ayrıca, sayıların
kendilerine de mistik özellikler yüklenmiştir.
Pisagor'a numeroloji düşüncesini ilk olarak bir
müzik aletinin titreşen telinin mi ilham verdiğini söyleyemeyiz. Ancak daha
sonraki numerologlar ve okültistler "titreşim" fikrine tutkuyla
sarıldılar. Okült teoride her insan, nesne veya durumun kendine özgü bir
titreşim yaydığı varsayılır. Titreşim hızı, kişinin, yerin veya şeyin temel
karakterini içerir. Bugün iyi veya kötü titreşimler almaktan bahsediyoruz.
Genellikle bu ifade sadece bir "beğenme veya beğenmeme" ifadesidir,
ancak gerçek okültist, diğer kişilerden veya şeylerden gelen titreşimleri
gerçekten hissedebildiğine ve bunların kendi yaydığı titreşimlerle uyumlu olup
olmadığını bildiğine inanır.
19. yüzyılda fizikçiler, ışığın, elektriğin ve
manyetizmanın dalgalar veya dalgalanmalar halinde hareket ettiğini ve tüm
maddelerin moleküllerinin sürekli hareket halinde olduğunu gösterdiler. Bu,
titreşimlerle ilgili gizemli fikri her zamankinden daha popüler hale getirdi.
Ancak okültistlerin titreşimlerinin elektromanyetik spektrumla hiçbir ilgisi
yoktur. Bunlar, Pisagor'un zamanlarına kadar uzanabilecek sesle ilgili bir
analojiye dayanmaktadır. Bir insanın karakteristik titreşimini bularak,
numerolog o insanın karakterini ve kaderini tahmin edebileceğine inanır.
Numeroloji geleceği görmenize nasıl yardımcı
olur? Bu sorunun tek bir cevabı yok, çünkü yüzyıllar boyunca bu uygulama çok
çeşitli karmaşık ve egzotik biçimler almıştır. Ancak numerolojik düşüncenin
nasıl işlediğine dair bir ipucu edinmek için basit bir numerolojik probleme
bakalım.
Her harfi bir sayıya dönüştürüp, toplamı dokuzdan
küçük bir sayıya indirgeyerek kendi adınızın sayısal veya dijital kökünü
bulabilirsiniz. Sadece dokuz rakam vardır;
Numeroloji uzmanına göre, dokuzdan büyük tüm
sayılar temel sayıların tekrarından ibarettir. (Her zaman olduğu gibi,
istisnalar da vardır. Birçok numeroloji uzmanı 11 ve 22 sayılarını dokuz temel
sayı kadar önemli bulmaktadır. Burada numeroloji teorisinin tam bir özetini
vermeye çalışmıyoruz, sadece en basit haliyle nasıl çalıştığını göstermeye
çalışıyoruz.) Bu dijital köke ulaştığınızda, genel olarak ne tür bir insan
olmanız gerektiği ve ne tür bir geleceğe sahip olacağınız konusunda size bilgi
verecektir.
En
azından numeroloji teorisine göre, beklenebilir.
Alfabenin her harfine sayısal bir anlam yüklenmiş
olsa da, numerologlar hangi harfe hangi değerin verilmesi gerektiği konusunda
hiçbir zaman tam olarak hemfikir olmamışlardır. İşte bu yüzden bu konuda farklı
görüşler öne sürüyorlar.
Modern
bir sisteme göre atanırlar:
'
İşte sistemin nasıl çalıştığı, benim adımı örnek
olarak kullanarak açıklayayım.
DANIEL
COHEN
4+1+5+9+5+3
+ 3 + 6 + 8 + 5 + 5 = 54
İsmimdeki tüm harflerin sayısal değerlerini
toplarsak, toplam 54 elde ederiz. Bu, dijital kök olarak kullanılamayacak kadar
büyük bir sayıdır; bu nedenle, onu sadeleştirmek için 5 ve 4 rakamlarını
toplarız ve Daniel Cohen isminin dijital kökü olan 9'u elde ederiz.
Dokuz, numerologlara göre (en azından bazılarına
göre, çünkü bu konularda genel bir görüş birliği olmadığını tekrar vurgulamamız
gerekiyor) oldukça iyi bir sayıdır.
(Yorumlama): “Dokuz, yüksek zihinsel ve ruhsal
başarı sayısıdır. Dokuzlar geniş görüşlü, vizyoner, idealisttir. Romantik,
tutkulu, dürtüseldirler; geniş bir sempatiye ve büyük bir çekiciliğe
sahiptirler. Parlak bilim insanları, öğretmenler ve sanatçılar olurlar.” Bazı
olumsuz özellikleri de vardır; dokuzlar karşı çıkıldığında hoşgörüsüz olabilir
ve bencil ve kibirli olma eğilimindedirler. Sonuç olarak, numeroloji açısından
dokuz, olabileceğiniz en iyi şeylerden biridir.
Ancak bir sorun var. Çoğumuzun takma adı veya
ikinci adının baş harfi var. Adımızın sayısal kökünü hesaplarken takma adımızı
mı yoksa ikinci adımızın baş harfini mi kullanmalıyız? Numerologlar genellikle
bireyin en çok bilinen adını kullanmasını tavsiye eder. Benim durumumda,
arkadaşlarımın çoğu bana Dan diyor. Öyleyse, bu takma adı kullanarak sayısal
kökü hesaplayalım:
DAN COHEN
4 + 1 + 5 + 3 + 6 + 8 + 5 + 5 = 37
Buradaki sayısal değer 37'dir. Üç ve yediyi
toplarsanız on elde edersiniz. Ancak on işe yaramaz. Onun dijital kökünü bulmak
için bir ve sıfırı toplarız ve bir elde ederiz.
Bir rakamına sahip bir kişi, dokuz rakamına sahip
bir kişi kadar takdire şayan değildir. Bir, bölünemeyen bir sayıdır
(numerolojide pek rol oynamayan kesirler hariç). Bu nedenle, bir rakamına sahip
kişiler tek yönlü düşünmeye eğilimlidirler veya daha olumsuz bir ifadeyle, tek
bir amaca odaklanırlar. İyi lider olabilirler, ancak iş birliğine yatkın
değillerdir. Çok hoş insanlar değillerdir ve az sayıda yakın arkadaşları
vardır. Sadece kişisel bir çıkar gördüklerinde arkadaş canlısı ve
sempatiktirler. Genel olarak, "kendi çıkarlarını gözeten"
insanlardır. Yine de, bir olmak en kötü şey değildir.
Sayıları iki olan kişiler genellikle yumuşak
huylu, tatlı dilli ve saldırgan olmayan kişilerdir. İşleri hallettiklerinde
bunu liderlikten ziyade diplomasi yoluyla yaparlar. Genellikle kararsızdırlar.
İki rakamının karanlık tarafı ise acımasız ve aldatıcı olmalarıdır.
Üç daha iyidir, çünkü üçler gerçekten parlar.
Canlı, yetenekli ve genellikle şanslıdırlar. Kusurları ise kendilerini çok
fazla şeye adamaları, işleri ciddiye almamaları ve popülerlik için çok fazla
endişelenmeleridir.
Dört, mükemmel derecede berbat bir sayıdır,
olabilecek en kötü sayıdır. Dörtler, ağırkanlı ve ilham vermeyen kişilerdir.
Onlar hakkında söylenebilecek en iyi şey, ayakları yere basan ve çalışkan
olmalarıdır, ancak dört aynı zamanda başarısızlığın da sayısıdır. Mutlu
tahminler yapmayı tercih eden numerologlar, geleneksel olarak dört ile
ilişkilendirilen kötü özellikleri genellikle göz ardı ederler.
Beşler zeki ama huzursuz ve geleneklere uymayan
kişilerdir. Seyahat etmeyi ve risk almayı severler. Çekici olsalar da,
düşüncesiz de olabilirler. Beşlerin aktif bir cinsel yaşamları olduğu söylenir.
(Popüler bir numeroloji sistemine göre, "seks" kelimesinin
harflerinin toplamı da beştir.)
Altı rakamına sahip kişiler uyumlu, nazik ve
dengelidir. Genellikle geleneksel ve biraz sıkıcı olma eğilimindedirler. Zekâ
eksikliklerine rağmen oldukça başarılı olabilirler.
Yedi rakamı, bilginleri, mistikleri ve
okültistleri temsil eder. Ciddi ve zekidirler, ancak çok neşeli değillerdir.
Ayrıca genellikle çok mutlu da değillerdir.
Sekizler dünyayı görmüş geçirmiş, güçlü,
dayanıklı ve pratik insanlardır. Başarıya ulaştıklarında bu zekâ ve şansla
değil, sıkı çalışma ve azimle olur. Kişisel olarak çekici değillerdir. Sekiz
büyük başarının sayısı olduğu gibi, büyük başarısızlığın da sayısıdır.
Bu tür bir karaktere karşı birçok mantıksal
itiraz vardır ^ $ ^ 67
Numeroloji ile analiz ve falcılık. Açık olan bir
şey, bize verilen isim üzerinde hiçbir kontrolümüzün olmamasıdır. İsmimiz,
görünüşe göre, tamamen şans eseri ortaya çıkıyor. Ancak numerologlar,
astrologlar ve kehanete inanan diğer herkes için hiçbir şey şans eseri olmaz.
Pisagorcular reenkarnasyona inanıyordu ve çoğu modern numerolog da aynı görüşü
paylaşıyor. Dolayısıyla, numerolog için bir çocuğun karakteri esasen doğumdan
önce, muhtemelen önceki yaşamlarında şekillenir. Hayatının temel olayları da önceden
belirlenmiştir. Bir bireyin özgür irade eylemiyle hayatının önceden belirlenmiş
seyrini ne kadar önemli ölçüde değiştirebileceği, ne numerologların ne de
kehanete inanan diğer kişilerin kesin bir şekilde cevaplayabildiği bir sorudur.
Çocuğun ebeveynleri, bilinçaltında, çocuklarının zaten oluşmuş karakterini ve
kaderini ifade edecek bir isim seçmeye yönlendirilirler. Bir isim seçimle veya
koşullar nedeniyle, örneğin bir kadın evlendiğinde, değiştirildiğinde, bu
tesadüfi bir olay değildir. Bu, büyük bir planın parçasıdır ve amacı,
numerolojinin doğru kullanımıyla sezilebilir.
Bir ismin dijital kökünden karakter ve kader
analizi, dediğimiz gibi, numerolojinin yalnızca bir biçimidir ve son derece
basit bir biçimidir. Çok popülerdir, ancak hiçbir gerçek numerolog, sadece
isminizin dijital kökü dört diye hayatınızın başarısız olacağını söylemez;
tıpkı iyi bir astrologun sadece doğduğunuz burcu bilerek kaderinizi tahmin
edemeyeceği gibi. Numeroloji uygulamasının sonsuz varyasyonları vardır. ■
Pisagor teorilerinin yanı sıra, modern numeroloji
üzerindeki en büyük etkiyi muhtemelen Yahudi mistik, büyülü ve okült
yazılarının bir derlemesi olan Kabala (veya Cabala) oluşturmaktadır.
Hristiyanlık çağının ilk yüzyıllarında Yahudiler, büyük ölçüde hak etmedikleri
halde, büyük bir üne kavuştular.
On altıncı yüzyıldan kalma bir çizimde, elinde
bir Yahudi Kabbalist'in tuttuğu görülüyor.
Hayat ağacı.
Büyücüler. Bu itibarın büyük bir kısmı sadece
iftiradan ibaretti. Yahudiler, kötü büyücüler oldukları bahanesiyle sık sık
zulüm gördüler. Ancak Yahudilerin de, tarihteki diğer tüm halklar gibi,
büyücüleri vardı. Eğitimli ve sık sık seyahat eden yabancılar olarak Yahudiler,
bazı sihir dallarını Hristiyanlardan daha özgürce uygulayabiliyorlardı.
Ortaçağda birçok Hristiyan prens, şeytanları kovmak veya geleceğini öğrenmek
için bir Yahudi büyücüye başvurmaktan çekinmedi.
Yahudiler tarafından icat edilen veya uyarlanan
okült ve büyülü bilgilerin çoğu, kökeni belirsiz İbranice kitaplardan oluşan
Kabala'da toplandı. Kabala'nın en eski kitabı , Tanrı'nın dünyayı
İbranice alfabesine dayanarak nasıl yarattığını anlatan Yaratılış
Kitabı'dır . (Birçok modern sayı sistemi...)
(Özetleri, tahminlerini İngiliz alfabesinden
ziyade İbrani alfabesine dayandırır.) Oluşum Kitabı'nın, Roma'ya
karşı Yahudi isyanının liderlerinden biri olan bilgin Haham Akiba tarafından
ikinci yüzyılın başlarında yazıldığı söylenir. Kitap muhtemelen o kadar eski
değildir. Daha büyük olasılıkla, altıncı yüzyılın sonlarında yazılmış ve daha
sonra o dönemin yaygın bir uygulaması olarak ünlü önceki bilgine atfedilmiştir.
Herq, Kabbalistik numerolojinin nasıl çalıştığına
bir örnektir. İbrani alfabesi yirmi iki harf içerir. Tanrı, altı günlük
yaratılış süresince yirmi iki şey yarattı: ilk gün şekilsiz madde, melekler,
ışık, üst gökler, yer, su ve hava; ikinci gün gökyüzü; üçüncü gün denizler,
tohumlar, otlar ve ağaçlar; dördüncü gün güneş, ay ve yıldızlar; beşinci gün
balıklar, su sürüngenleri ve uçan yaratıklar; ve altıncı gün vahşi hayvanlar,
evcil hayvanlar, kara sürüngenleri ve insan. Bu, yedinci yüzyıl Kabbalisti Sevillalı
İsidor tarafından derlenen bir listeye göre böyledir.
Numeroloji uzmanına göre, yirmi iki İbrani harfi
var olan her şeyi temsil eder ve yirmi iki sayısı kutsaldır. Numerolojiden
etkilenen yazarlar, eserlerini genellikle yirmi iki bölümden oluşturmuşlardır.
Yeni Ahit'teki Vahiy Kitabı yirmi iki bölümden oluşmaktadır. Aziz
Augustinus'un Tanrı Şehri adlı eseri yirmi iki kitaptan
oluşmaktadır. 19. yüzyıl okültisti Eliphas Levi'nin Doktrin ve Ritüel
adlı eserinin her cildinde yirmi iki bölüm bulunur ve kötü şöhretli Satanist
Aleister Crowley, Büyü Teorisi ve Uygulaması adlı kitabını yirmi
iki bölümden oluşturmuştur. Ayrıca bir tarot destesinin büyük arkanasında yirmi
iki kart vardır ve kartlar genellikle Kabbalistik semboller taşır.
En önemli Kabbalistik eser olan İhtişam
Kitabı'nın, 2. yüzyılda yaşamış bir hahamın vahiyleri olduğu söylenir.
19. yüzyıl Fransız okültist ve Kabalist Eliphas
Levi'ye göre, Süleyman'ın Büyük Sembolü.
Kitabın yazarı Shimeon ben Yochi'dir, ancak
kitabın derlenmesi ve muhtemelen en azından kısmen yazılması, 1275 civarında
İspanyol Kabbalistik bilgin Moses de Leon tarafından yapılmıştır.
Kabala'nın dili inanılmaz derecede
anlaşılmazdır. İhtişam Kitabı'nda "kazıların
kazıları... devasa bir yılan biçiminde" diye okuruz; "kuyruğu başının
içindedir. Pullarında şişlikler vardır. Tepesi kendi yerindedir. Ama başı büyük
denizin suları tarafından kırılmıştır. İki taneydi. Bir oldular..."
Kabala'nın, ondan aklı başında çıkabilen hiçbir
insanın olmadığı, yarı şaka yarı ciddi bir şekilde söylenmiştir. Elbette
Kabalistik ifadelerin ardındaki anlam (eğer varsa) çeşitli yorumlara açıktır.
Birçok Kabalistik bilgin, eserin doğru anlaşıldığında Tanrı'nın dünya için
planını ortaya çıkarabileceğine inanırken, doğru yorumun ne olduğu konusunda
çok az kişi hemfikir olmuştur.
Kelimelerin anlamı şöyle olmalıdır. Ancak
Kabala'nın incelenmesi, Yahudi tarihinde kehanetle ilgili en ilginç olaylardan
birine yol açmıştır.
Kabala'daki bazı pasajları yorumlayarak, birçok
doğulu Yahudi, Mesih'in 1648 yılında ortaya çıkacağı ve bu gelişin her türlü
mucizeyle birlikte gerçekleşeceği sonucuna varmıştı. O yıl, İzmirli genç bir
Kabala bilgini olan Sabbatai Zevi, Mesih olduğunu ilan etti ve mucize
göstermemesine rağmen büyük bir takipçi kitlesi topladı. İzmir'in önde gelen
hahamları bu açıklamadan dehşete düştüler ve Sabbatai'yi şehirden sürgün
ettiler. Sonraki birkaç yıl boyunca, büyük Yahudi topluluklarının bulunduğu
Yakın Doğu'daki yerlere seyahat ederek Mesihliğini ilan etti ve daha fazla
takipçi topladı. Bu sıralarda Hristiyan dünyası, İkinci Gelişin 1666'da
gerçekleşeceği inancıyla sarsılmıştı ve Sabbatai de bu tarihi benimsemiş gibi
görünüyor.
Kabala'nın kehanetlerine göre, Yahudilerin Kutsal
Topraklara dönebilmeleri için önce İstanbul'daki Sultan'ın tahttan indirilmesi
gerekiyordu. Bu nedenle, 1666 yılının başlarında Sabbatai ve bir grup takipçisi
bu görevi yerine getirmek için İstanbul'a doğru yola çıktı. Bu çılgınca bir
plandı ve karaya iner inmez, maceradan çok şaşkınlığa uğrayan Türk yetkililer
tarafından tutuklandılar.
Sabbatai'nin tutuklanması takipçileri için bir
şok oldu; hapsedilmiş bir Mesih, bekledikleri şey değildi. Yine de şöhreti
yayılmaya devam etti ve Amsterdam ve Hamburg'a kadar uzanan yerlerde Yahudiler,
Mesih Sabbatai Zevi tarafından yakında kendilerine iade edileceğine inandıkları
Kutsal Topraklara dönmek için evlerini ve mallarını sattılar.
Sabbatai hapishanede giderek artan sayıda mümin
tarafından ziyaret ediliyordu ve bu durum Türk yetkililer için oldukça büyük
bir sorun teşkil ediyordu.
Sayılar Ne Anlatıyor?
Yetkililer onu öldürürlerse bir şehit
yaratacaklardı. Bu yüzden Sultan, Sabbatai'ye bir seçenek sundu: İslam'a
geçerse serbest bırakılacaktı. Şaşırtıcı bir şekilde, Sabbatai teklifi kabul
etti. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu, Sabbatai'nin iddiasına inananlar için
yıkıcı ve tamamen beklenmedik bir darbe oldu. Birçoğu tiksintiyle Sabbatai
hareketinden uzaklaştı. Diğerleri Sabbatai'nin izinden giderek İslam'a geçti.
Ancak önemli bir kısmı Sabbatai'nin gerçekten Yahudi Mesih olduğuna inanmaya
devam etti. İslam'a geçmenin Tanrı'nın Yahudiler için planının gerekli bir
parçası olduğunu göstermek için ustaca ve karmaşık açıklamalar ortaya atıldı.
Bir kehanetin başarısız olduğunu, en ezici kanıtlarla karşı karşıya
kalındığında bile kabul etmeyi reddetmek, tarih boyunca oldukça yaygındır.
Modern Yahudilerin Kabala'ya karşı tutumu
belirsizdir. Yahudi bilginlerin bir kesimi tarafından hâlâ ciddi olarak
incelenmektedir, ancak çoğunluk onu otantik Yahudi geleneğinin sınırlarında bir
şey olarak görmektedir. On altıncı yüzyıldan itibaren Kabala, birçok Hristiyan
okültist tarafından benimsenmiştir. Bugün "gizli sırlara" erişimi
olduğunu iddia eden hiçbir tarikat lideri, Kabala'nın gizemlerine en azından
kısaca değinmekten kaçınamaz.
Eski ve Yeni Ahit'in birçok bölümü, Kabala'nınki
kadar anlaşılması güç bir dilde yazılmıştır ve numerologlar yüzyıllardır bu
pasajları numerolojik anlamları temelinde açıklamaktan büyük keyif almışlardır.
İncil numerologlarının en popüler uğraşı, dünyanın sonu için bir tarih
belirlemektir. Hristiyanlık çağının başlangıcından beri, muhtemelen bir
yerlerde birilerinin, Mesih'in yeryüzüne döneceği ve bildiğimiz dünyanın
sonunun geleceği yılı ilan etmediği tek bir yıl bile yoktur.
Kabbalistik öğretiyi gösterdiği iddia edilen bir
diyagram.
Sonuç olarak, bu tür tahminler o kadar sık
yapılıyor ki, insanların bunlara karşı şüpheci yaklaşacağını
düşünebilirsiniz; ancak yine de bu tahminler geniş bir takipçi kitlesi buluyor.
İncil ile bağlantılı olarak kullanılan ikinci
popüler numerolojik uygulama ise "canavarlaştırma" idi. Kutsal
Kitap'ın en anlaşılmaz kitaplarından biri olan Vahiy Kitabı'nda, adı geçmeyen
bir kişiye Büyük Canavar unvanı verilir ve bilinmeyen bir nedenle 666 sayısı
atanır. Vahiy yazarının canavar olarak kimi kastettiğini gerçekten bilmiyoruz,
ancak İmparator Nero iyi bir tahmin olabilir.
Son derece gizemli 666 sayısı, sayıbilimciler
için karşı konulmaz bir çekim merkezi olmuş ve bu sayıyı düşmanlarına yüklemek
için büyük çaba sarf etmişlerdir. Reformasyon dönemindeki din savaşları
sırasında, Lutherci ve Katolik sayıbilimciler, birbirlerinin kiliselerinin
liderlerini "cezalandırmak" için sırayla harekete geçmişlerdir.
Michael Stifel adlı bir Lüterci matematikçi,
hedef olarak Papa X. Leo'yu seçti. Şu denklemi kurdu:
. LEO DECIMUS = LEO X
Denklemden, Roma sayı sisteminde geçen tüm
harfleri aldı: LDCIMV X. (U harfleri V olarak yazılıyordu.) Roma rakamları Arap
rakamlarına dönüştürüldüğünde 50, 500, 100, 1, 1000, 5, 10'a eşitti. Bu da
1666'ya denk geliyordu ki bu, ölümcül sayıya oldukça yakın bir sayıydı. Ancak
Stifel'in zekası burada bitmedi. Amacının canavardan "gizemi"
kaldırmak olduğunu söyledi, bu yüzden toplamdan 1000 çıkardı; Roma rakamı M,
1000'i ve aynı zamanda gizemi temsil ediyordu. "Gizem" ortadan
kalkınca, Papa Leo X "Vahiy Kitabı'ndaki Canavar olarak ortaya
çıktı."
Katolik numerolog Peter Bung, Martin Luther'in
ismiyle biraz daha fazla sorun yaşadı. İsmin yarısını Latinceleştirerek
"Martin Lutera" haline getirdi ve ardından harfleri numaralandırmak
için karmaşık bir sistem kullanarak istediği 666 sayısına ulaştı.
Birinci Dünya Savaşı'na kadar, numerologlar hâlâ
rakiplerini "ezmekle" meşguldüler. Amerikalı bir numerolog, Almanya
İmparatoru Wilhelm'in savaş ilan ettiğinde 666 aylık olduğunu bulmuştu. Bugün
numerolojinin bu tür uç örnekleri geniş bir takipçi kitlesine sahip değil,
ancak bu, sayıların doğaüstü bir öneme sahip olduğu fikrinin popülaritesini
kaybettiği anlamına gelmez.
Genel halkla açıklık.
Herhangi bir şaşırtıcı olay, bu olayın numeroloji
yoluyla nasıl tahmin edilebileceğini göstermek için bir grup numeroloğu ortaya
çıkarır. İnsanlı Ay uçuşu Apollo 13 neredeyse felaketle sonuçlanıyordu ve
numerologlar 13'ün çok uğursuz bir sayı olduğunu hemen belirttiler. Ayrıca bu
talihsiz uçuşla bağlantılı birçok başka 13 rakamı da buldular.
Muhtemelen modern Amerikan tarihinde Başkan John
F. Kennedy'nin suikastı kadar şok edici bir olay olmamıştır. Doğal olarak,
burada da numerologlar büyük bir önem buldular. Kennedy ve Lincoln isimlerinin
her ikisi de yedi harf içerdiğinden, Başkan Kennedy'nin suikastı ile Başkan
Lincoln'ün suikastı arasında numerolojik bir bağlantı gördüler. Suikastçıların
isimleri olan Lee Harvey Oswald ve John Wilkes Booth'un her ikisi de on beş
harf içermektedir. Başkan Kennedy'nin suikastından sonraki aylarda, normalde numeroloji
gibi konularla ilgilenmeyen birçok insan, bu numerolojik
"bağlantının" önemini ciddi olarak tartıştı.
Kennedy ve Lincoln suikastları arasındaki
bağlantıyı kurmak için, numerologlar kuralları değiştirmek ve sadece öldürülen
başkanların soyadlarını ve suikastçıların tam adlarını kullanmak zorunda
kaldılar, ancak bu onları hiç rahatsız etmedi. Numerologların dünyasında
tesadüf diye bir şey olamaz.
Sayıbilimciler kendilerini sadece yazılı
sayılarla sınırlamazlar. Sayıbilimin büyük bir kısmı şeyleri ölçmekle ilgilidir
ve sayıbilimcilerin fanatik bir bağlılıkla ölçtüğü şey Mısır'ın Büyük
Piramidi'dir. Bu, piramitoloji adı verilen bütün bir bilim veya sözde bilim
haline gelmiştir.
Mısır'da çeşitli boyutlarda ve farklı koruma
durumlarında çok sayıda piramit bulunmaktadır. En büyük ve en iyi korunmuş üç
piramit, Kahire'nin hemen dışındaki Giza Ovası'nda yer almaktadır. Ancak
Piramit bilimcilerine göre Mısır'da sadece bir
piramit vardır, o da Büyük Piramit. Yüzyıllar boyunca Mısır, gizem ve büyünün
doğduğu yer olarak kabul edildi. Büyük Piramit, Masonlar ve Gülhaçlılar gibi
birçok kült ve gizli topluluğun sembolizminde önemli bir yer tutuyordu.
Piramitoloji, asıl olarak 1859'da Londra'lı bir
yayıncı olan John Taylor'ın "Büyük Piramit: Neden İnşa Edildi? Ve Kim İnşa
Etti?" adlı kitabını
yayınlamasıyla başladı. 1859'da bile piramidin neden ve kim
tarafından inşa edildiği konusunda hiçbir gizem olmamalıydı. Antik çağlardan
beri gelenek, piramidin MÖ 2900 civarında hüküm süren Firavun Khufu veya Keops
için bir mezar olarak inşa edildiğini savunuyordu. Ancak Taylor, fanatik bir
Hristiyandı ve putperest, putlara tapan Mısırlıların böylesine muhteşem bir
anıt inşa etmiş olabileceği düşüncesinden rahatsızdı. Taylor, piramidin
İncil'deki atalardan biri, belki de Nuh'un kendisi tarafından, ilahi emirler
altında tasarlanmış olması gerektiğine karar verdi. Taylor, "Gemiyi inşa
eden kişi, tüm insanlar arasında Büyük Piramidin inşasını yönetmek için en
yetkin kişiydi" diye yazdı.
Taylor, kanıt olarak piramidin ölçümlerini
gösterdi ve bunun eski Mısırlıların sahip olabileceğinden çok daha büyük bir
bilimsel bilgi sergilediğini iddia etti. Taylor, anıtın yüksekliğini tabanının
kenarının iki katına bölerseniz, pi'nin (bir dairenin çapının çevresine
oranı) oldukça yakın bir değerini elde edeceğinizi belirtti. Pi'nin değeri, piramidin
inşa edilmesinden birkaç bin yıl sonra Yunan matematikçiler tarafından ilk kez
belirlenmiştir.
Taylor Mısır'ı hiç ziyaret etmedi ve eğer bu
takıntısı İskoçya Kraliyet Astronomu Charles Piazzi Smyth'i etkilememiş
olsaydı, kitabı muhtemelen unutulup gidecekti. Smyth Mısır'ı ziyaret etti ve
aylarca Büyük Piramit'in etrafında sürünerek vakit geçirdi.
Titizlikle ölçümler yapıyordu. Vardığı sonuç,
piramidin Taylor'ın bile şüphelenmediği gerçekleri içerdiğiydi. Smyth'e göre,
piramit "eski Yunanlılar arasında bu tür şeylerin son derece çocuksu
başlangıcından neredeyse 1500 yıl öncesine ait, şaşırtıcı derecede doğru bir
yüksek astronomik ve coğrafi fizik bilgisi ortaya koyuyordu."
Smyth ve takipçilerinin tanımladığı sayısal
korelasyonlar ilk bakışta şaşırtıcı görünüyor. Ama gerçekten öyle mi? Smyth'in
takipçilerinden biri, piramidin ölçümlerinde bulunan tüm beşleri anlattıktan
sonra şöyle diyor: "Bu yoğun beşlilik tesadüfi
olamazdı."
Bilim yazarı Martin Gardner, bu parodide
numerologların tekniklerini onlara karşı kullandı: “Sadece eğlence olsun
diye, Dünya Yıllığı'nda Washington Anıtı hakkındaki gerçeklere
bakarsanız, önemli miktarda beş rakamı bulacaksınız. Yüksekliği
555 fit ve 5 inçtir. Tabanı 55 fit karedir ve pencereler tabandan 500 fit
uzaklıkta yer almaktadır. Tabanı 60 ile (veya bir yıldaki ay sayısının beş
katıyla) çarparsanız, size 3.300 verir ki bu da tepe taşının tam ağırlığıdır.
Ayrıca 'Washington' kelimesi tam olarak on harften oluşur (iki kere beş). Ve
tepe taşının ağırlığı tabanla çarpılırsa, sonuç 181.500 olur; bu da saniyede
mil cinsinden ışık hızının oldukça yakın bir tahminidir...”
Piramit uzmanlarının Büyük Piramidin kökeni
hakkındaki spekülasyonları ne kadar büyüleyici ve olasılık dışı olsa da, burada
bizim için önemsiz bir konudur. Daha önemlisi, Smyth'in hemşehrisi Robert
Menzies'in teorilerini benimseyip geliştirmesidir. Menzies'in fikrine göre,
piramidin iç geçitlerinin doğru ölçümü, tarihin, geçmişin, bugünün ve geleceğin
harika bir taslağını sunuyordu. Geçitlerin düzeni, taş üzerine işlenmiş bir tür
alegoriydi.
Piramitologlara göre, tarih MÖ 4004 yılında
Adem'in yaratılışıyla başladı. 'Mapkind, İnen Geçit ile sembolize edildiği
gibi, İsa'nın zamanına kadar aşağı doğru devam etti. Bu, İnen Geçit ile Çıkan
Geçit'in birleşmesiyle işaretlendi. Hristiyan olmayanlar İnen Geçit'ten
cehennemi temsil eden yeraltı odasına doğru ilerlerken, Hristiyanlar Büyük
Galeri adı verilen daha büyük bir geçide doğru yukarı çıktılar. Büyük Galeri,
piramitologlara göre Kralın Mezarlık Odası'na götürüyor.
Piramitologların Büyük Piramidin iç yapısını ve
iç geçitlerin kehanetsel anlamını gösteren diyagramı.
Özü itibariyle, İkinci Gelişin ihtişamını temsil
ediyordu.
Smyth, Büyük Galeri'yi ölçerek İkinci Geliş'in
1882 ile 1911 yılları arasında bir zamanda gerçekleşeceğini hesapladı. Bu yirmi
dokuz yıllık dönemin, İkinci Geliş'ten önce aşırı bir sıkıntı dönemi olacağına
inanıyordu. Smyth 1900 yılında öldü, bu yüzden kehanet niteliğindeki
kronolojisinin işe yaramayacağını asla göremedi.
Smyth'in kitapları, "kafir"
Mısırlılardan hoşlanmayan ve "bilimin" nihayet İncil'in kelime
anlamıyla yorumlanmasının doğru olduğuna dair kanıt sağladığını görmekten
memnun olan Hristiyan köktenciler arasında büyük bir çekiciliğe sahipti.
Piramitolojiye ilgi duyanlardan biri de
Pensilvanyalı bir giyim üreticisi ve vaiz olan Charles Taze Russell'dı.
Russell, sonunda Yehova Şahitleri'ne dönüşen bir örgüt kurdu; bu örgüt bugün
Amerika'da en hızlı büyüyen dini mezheptir. Russell ve diğer birçok
piramitolog, Büyük Piramidin İkinci Gelişin 1914'te gerçekleşeceğini
gösterdiğine inanıyordu. Birinci Dünya Savaşı'nın patlak verdiği yıl olduğu
için, kehanetin doğru olacağı bir süre için öyle görünüyordu. Ancak İkinci
Geliş tahmin edildiği gibi gerçekleşmeyince, birçok kişi mezhepten ayrıldı.
Russell'ın halefi Yargıç JF Rutherford, piramitolojiden tamamen vazgeçti ve
sonunda Büyük Piramidin aslında Şeytan tarafından ilham edildiğini iddia etti.
Kehanete gerçekten inanan çoğu insan gibi,
piramit bilimciler de başarısızlıktan nadiren cesaretlerini kaybederlerdi,
çünkü her zaman yeniden hesaplayıp yeni kehanetler ortaya koyabilirlerdi.
Smyth'in zamanında Büyük Piramidin gerçek ölçüleri bilinmiyordu. Kesin bir
ölçüm standardı olmadığı için, piramit bilimciler bir tane, daha doğrusu
"piramit inç" gibi bölümler kullanarak birkaç tane icat ettiler. Bir
zamanlar bu ülkede ölçüm sistemimizi "kutsal" ölçüye uygun hale
getirmek için bir hareket vardı.
"Piramit standartları"nı oluşturmak ve
Fransız Devrimi'nin bir ürünü olan "ateist ölçü sistemi" ile mücadele
etmek için ortaya çıkmıştır.
İronik bir şekilde, piramitolojinin gerilemesine
en çok katkıda bulunan kişi, aslında Smyth'in destekçilerinden biriydi. Adı
William Flinders Petrie idi. Petrie, on üç yaşındayken Smyth'in eserini ilk kez
okumuş ve teorilerin doğru olup olmadığını kendi gözleriyle görmek konusunda
kararlıydı. Petrie profesyonel bir haritacı oldu ve yirmi altı yaşında ölçüm
aletleriyle dolu kutularla Mısır'a doğru yola çıktı. Yıllarca tek bir amaca
odaklanmış bir tutkuyla ölçümler yaptı ve hesaplamalar gerçekleştirdi, ancak Smyth'in
aksine Petrie ön yargılarla kör olmamıştı. Smyth'in mucizevi korelasyonları,
Petrie'nin dikkatli ölçümleri karşısında birer birer çöktü. Petrie nihayet
piramitler üzerine anıtsal eserini yayınladığında, "güzel teoriyi öldüren
çirkin küçük gerçeğe ulaşacak kişinin kendisi olacağını" hiç tahmin
etmediğini belirtti. 1920'lerden beri piramitolojinin popülaritesi azaldı,
ancak hiçbir zaman tamamen ortadan kaybolmadı.
Piramitoloji adı verilen bu ilginç olguyu en iyi
özetleyen kişi, İngiliz filozof ve matematikçi Bertrand Russell'dır:
“Büyük Piramidi inceleyen ve onun gizemli
sırlarını çözmeye çalışan insanları da beğeniyorum. Bu konuda birçok harika
kitap yazıldı, bunlardan bazıları yazarları tarafından bana sunuldu. Büyük
Piramidin, söz konusu kitabın yayınlanma tarihine kadar dünyanın tarihini her
zaman doğru bir şekilde tahmin etmesi, ancak bu tarihten sonra güvenilirliğinin
azalması ilginç bir gerçektir. Genellikle yazar, çok yakında Mısır'da savaşlar,
ardından Armageddon ve Deccal'in gelişini bekler, ancak bu zamana kadar o kadar
çok kişi Deccal olarak tanınmıştır ki, okuyucu istemeyerek de olsa şüpheciliğe
yönelir.”
IV Başlar, Eller
ve El Yazısı
Fizyonomi, frenoloji, el falı, grafoloji—bir
kişinin karakterini ve geleceğini dışsal fiziksel işaretlerden yola çıkarak
tahmin etmeye çalıştığımız tuhaf "bilimler" veya "sanatlar"
için tuhaf isimler. Falcı, bir adamın burnunun şeklinden, elindeki çizgilerden
veya T harflerini nasıl çizdiğinden anlam çıkarmaya çalışabilir.
Bu dört uygulamadan fizyonomi muhtemelen en
eskisidir. Fizyonominin eski Yunanlılar tarafından uygulandığını biliyoruz.
Konuyla ilgili olarak Yunan filozof Aristoteles'e ( MÖ 384-322) atfedilen
bir eser vardır, ancak birçok belge yanlışlıkla Aristoteles'e
atfedilmiştir ve bu da muhtemelen onlardan biridir.
Fizyonominin temel fikri oldukça basittir. Bir
kişinin yüz özelliklerinin karakterini ortaya koyduğu varsayılır. Çoğu
fizyonomi, bir insanın yüzünden geleceğini okumayı amaçlamaz, ancak bu tür
karakter analizi ile falcılık arasındaki çizgi incedir. Bir insanın ne olduğunu
biliyorsak, ne yapacağını da tahmin edebiliriz. Modern astroloji, geleceği
tahmin etmek kadar karakter analiziyle de ilgilenir.
Çoğumuz, uzun süre hasta veya mutsuz hisseden bir
kişinin hasta ve mutsuz görünmesinin muhtemel olduğu konusunda hemfikiriz.
Çok gülen bir oğulun gözlerinin etrafında neşe
kırışıklıkları oluşabilir ve genel olarak neşeli görünebilir. Ancak fizyonomi*
çok daha derin bir analiz yapmaya çalışır. 1 ,
Aristoteles'in incelemesinde karakterin hayvan
benzerliğine göre şekillendiği belirtilir. Eğer bir kişi katıra benziyorsa,
katır gibi davranacaktır. Tavşanlar ve geyikler ince tüylü ve ürkek, yaban
domuzları ve aslanlar ise kalın tüylü ve cesur olduklarından, ince tüy
ürkekliğin, kalın tüy ise cesaretin işareti olarak kabul edilmiştir.
Hayvanlara benzeme fikri kaba ve gülünç görünse
de şaşırtıcı derecede kalıcıdır. 19. yüzyılın ortalarında, James W. Redfield
adlı bir adam, tamamen hayvan benzerlikleri teorisine dayanan Karşılaştırmalı
Fizyonomi adlı bir kitap yazdı . Redfield'e göre her ulusun ve
ırkın kendine özgü bir hayvanı vardı. Britanya'nın sembolü olan John Bull, bu
fizyonomist için boş bir temsil değildi; İngiliz erkeklerinin gerçekten
boğalara, İngiliz kadınlarının ise ineklere benzediğine inanıyordu. Çoğu
fizyonomist...
Hayvanlar arasındaki benzerlik teorisini gösteren
on altıncı yüzyıla ait çizimler.
Geleceği Öngörmenin Büyülü Sanatı, daha incelikli, ancak aynı derecede yanlış
teoriler de kullanmıştır.
Bu sanat, fiziksel özelliklerin ve bunların
temsil etmesi gereken kişilik özelliklerinin büyük listelerinin oluşturulduğu
Rönesans döneminde gerçekten gelişti. Bu Rönesans fikirlerinden bazıları bugün
hala bizimle birlikte, ancak çoğu insan nereden geldiklerini bilmiyor. Örneğin,
entelektüeller anlamında "yüksek alınlılar" deriz. Bunun ardındaki
mantık, kubbe şeklinde büyük alınlara sahip kişilerin büyük beyinleri
barındıracak büyük beyin kafataslarına sahip olmaları ve bunun da onları daha
zeki kılmasıdır. Ancak fizyonomistler bir özelliğin anlamı konusunda her zaman
hemfikir değildi. Bir tanesi şöyle yazmıştı: "Yüksek alınlılar tembel ve
cahildir, eğer alınları etli ve kaygan ise öfkelidirler."
16. yüzyılda tanınmış matematikçi, hekim ve
astrolog Jerome Cardan, fizyonomiyi astrolojiyle ilişkilendirmeye çalıştı. Bu
girişim, göründüğü kadar mantıksız değildi, çünkü vücudun farklı bölümlerinin
farklı astrolojik işaretler tarafından "kontrol edildiği" varsayımı
uzun zamandır yaygındı. Cardan, bu uygulamasına metoposkopi adını
verdi. En büyük önemi alın kırışıklıklarında buldu. Her
kırışıklığın belirli bir gezegene ait olduğu söyleniyordu. En basit haliyle
metoposkopi, Mars'ın derin bir kırışıklığına sahip bir adamın savaşçı bir adam
olduğunu savunuyordu, ancak Cardan'ın önerdiği yorumların çoğu çok daha
karmaşıktı. Cardan'ın " Göksel Fizyonomi" adlı kitabı zamanında
çok popülerdi, ancak astrolojinin popülaritesinin arttığı günümüzde bile
metoposkopi yeniden canlandırılmadı.
Fizyonominin son büyük kuramcısı, 18. yüzyılın
sonlarında yaşamış din adamı ve yazar Kasper Lavater'dı. Lavater, bireysel
özelliklere değil, daha çok genel bir yapıya odaklanmıştı.
ALIN ÇİZGİLERİNDE KARAKTER VE KADER
Jerome Cardan'ın Göksel Fizyoloji adlı
eserinden metoposkopi örnekleri.
Anomi.
Yüz ifadesinin verdiği genel izlenim. Ahlaki
gelişmeye derinden inanan iyimser bir adam olduğu için, karakter
değerlendirmeleri genellikle iyimser ve ahlaki açıdan geliştiriciydi. Bu da
tipik bir örnek:
“Kişi iş hayatına oldukça uygun. Yüzünün üst
kısmı hesaplama ve derin düşünme ifadesi taşıyor. Şiirden ziyade geometriye
daha yatkın. İyimser ama zevkin işine karışmasını engelleyecek kadar kararlı
değil.”
Lavater'den sonra, saygın yüz hatları neredeyse
tamamen ortadan kalktı.
Barthelemy Kodları Fizyognomi'den diyagramlar şunları
gösteriyor: (160) Mükemmel bir bünyeye sahip bir erkek ve bir kadın. (161)
Şehvet düşkünü, kararsız ve şehvetli bir adamın gözleri. (162) Gururlu ve
kendini beğenmiş bir adamın göz kapakları. (163) Barışçıl, sadık ve zeki bir
adamın gözleri. (164) Ateşli bir bünyeye sahip bir erkek ve bir kadın. (165)
Kibirli ve yalancı insanların burunları. (166) Zeki bir adamın ve saf bir
adamın gözleri. (167) Meraklı ve kibirli kişilerin burunları.
Tek bir alan hariç. Erkekler, bir suçlunun onu
sıradan insanlardan ayıran bir tür işaret veya belirti taşıması gerektiğine
inanmaya devam ettiler. Bugün bile insanlar hala "suçlu tipi"nden
bahsediyor. Birbirine yakın gözler, gür kaşlar, kalın sakallar ve küçük kulak
memeleri, bir zamanlar "suçlu tipi"nin kesin işaretleri olarak
tanımlanmıştır. İtalyan kriminolog Cesare Lomboroso (1836-1909), büyük ölçüde
bir adamın kulağının şeklini yorumlamaya dayanan ayrıntılı ve popüler bir suçlu
tipleri teorisi geliştirdi. Son zamanlarda, suçluluk, kulak şekliyle
ilişkilendirilmiştir.
Yüzdeki benlerin konumuna bakarak bir kişinin
karakterini ve kaderini nasıl tahmin edebileceğinizi gösteren grafik.
Kromozomların alışılmadık bir dağılımının da
belirli bir vücut tipini ortaya çıkardığı öne sürülmüştür. Ancak bu teoriyi
destekleyen kanıtlar şu ana kadar yetersizdir ve çoğu bilim insanı tarafından
henüz kabul görmemiştir.
1800'lü yıllarda, Lavater'in kendine özgü
fizyonomisini açıkladığı sıralarda, Avusturyalı bir anatomist olan Dr. Francis
Joseph Gall, dışsal fiziksel işaretlerle karakteri analiz etmenin benzersiz
ancak tamamen bilimsel görünen bir yolunu ortaya koydu. Dr. Gall,
pratiğine organoloji adını verdi, ancak bu alan
frenoloji adıyla ünlendi .
Dr. Gall, kariyerine seçkin bir anatomist olarak
başladı. Sinir Sisteminin Anatomisi ve Fizyolojisi adlı eseri, o
dönemde otorite kabul edilen bir kitaptı. Araştırmaları sırasında, bir hastanın
beyninin belirli bir bölgesindeki bir hasarın konuşma bozukluğuna yol açtığını
gözlemledi. Yaklaşık aynı dönemde, hayvanlarla yapılan deneyler, beynin belirli
kısımlarının tahrip edilmesinin bazı fiziksel fonksiyonların kaybına yol
açtığını gösterdi. Bu çok temel anatomik gözlemlerden yola çıkarak, Dr. Gall
frenolojiye büyük bir sıçrama yaptı.
Dr. Gall ve takipçileri, bir kişinin kişiliğinin
bir dizi bağımsız zihinsel "yeteneğin" toplamı olduğuna
inanıyorlardı. Dahası, bu "yeteneklerin" her birinin beynin ayrı bir
bölümünde bulunduğunu savunuyorlardı. "Yetenek" ne kadar güçlü
olursa, onu kontrol eden bölge de o kadar büyük olurdu. Ayrıca, Dr. Gall ve
takipçileri, kafatasının dış yapısının beynin hatlarına tam olarak uyduğuna
inanıyorlardı. Bu nedenle, örneğin, olağanüstü büyük bir umut
"yeteneğine" sahip bir adamın bu durumu, umudun merkezini örtmesi gereken
kafatası bölgesinde bir çıkıntı olarak yansıyacağını düşünüyorlardı.
Yaşayan beynin yapısı ve işlevi hakkında hâlâ
bilmediğimiz çok şey var. Ancak bazı şeylerin farkındayız.
YAN BAŞ ARKA BAŞ ÖN BAŞ
Frenolojik bir şema
Görme ve konuşma gibi işlevler beynin belirli
bölgelerinde lokalizedir, ancak modern araştırmalarda Dr. Gall'ın sevgi veya
ilgi gibi genel özelliklerin beyinle bağlantılı olduğu yönündeki tuhaf fikrini
destekleyen hiçbir şey yoktur.
Merak duygusunun beyinde tek bir noktada yer
aldığı veya tek bir özellik olduğu iddiası da mevcuttur. Dahası, kafatasının
dış yapısının beynin kıvrımlarını hiçbir şekilde kopyalamadığını biliyoruz. Dr.
Gall'ın zamanında bile teorilerinin saçmalığı çoğu bilim insanı için apaçık
ortadaydı. Ancak doktor frenolojiye fanatik bir şekilde bağlıydı ve güçlü bir
propagandacı olduğunu kanıtladı. Avrupa'yı dolaşarak konferanslar verdi ve
genellikle eğitimli ve sosyal olarak önde gelen kişiler arasından taraftarlar
topladı. Frenoloji yıllarca zenginler arasında bir moda olarak kaldı.
Dr. Gall'ın yardımcısı Dr. Johann Casper
Spurzheim, akıl hastanelerinde ve hapishanelerde frenoloji gösterileri yapma
konusunda uzmanlaşmıştı. Frenoloji ile "suçlu tipi" teşhis etmek
kolaydı, çünkü hırsızlık için bir çıkıntı ve cinayet için bir çıkıntı vardı.
Bulduğu bir mahkumda, hırsızlık, cinayet ve iyilikseverlik için iyi gelişmiş
çıkıntıların alışılmadık bir kombinasyonu vardı. Dr. Spurzheim'e göre, bu adam,
tahmin ettiği gibi, yaşlı bir kadını soymuş, boynuna ip geçirmiş, ancak
iyilikseverliği sayesinde onu boğmaktan kurtulmuştu.
Dr. Gall 1828'de Paris'te öldü. Otopside
kafatasının normalden iki kat daha kalın olduğu ortaya çıktı; bu durum,
eleştirmenlerinin birçoğunun acımasız yorumlar yapmasına neden olan bir merak
konusuydu. Teorileri tamamen yanlış olsa da, Dr. Gall, döneminin bilgilerini
karakter analizine uygulamaya yönelik dürüst bir girişimde bulunmuştu.
Ölümünden sonra, frenoloji daha az zeki ve genellikle daha az vicdanlı kişiler
tarafından devralındı. Bazı dürüst insanlar 19. yüzyıl boyunca frenoloji
uygulamaya devam etse de, büyük ölçüde şarlatanların alanı haline geldi. Bugün
frenoloji tablosu, kristal küre ve el tablosuyla birlikte, karnaval falcıları
için birer aksesuar olarak hizmet vermektedir.
El falı, yüz özelliklerine bakarak kehanette
bulunma bilimidir.
El , frenolojiden daha eskidir ve
bugün büyük bir geri dönüş yapmaktadır . Uygulamaları belirsizdir,
ancak uygulayıcılarına kadar kayıtlara göre eski Hindistan'ın Brahmanları
tarafından biliniyordu.
(2 Aristoteles'in, altın harflerle yazılmış konuyla ilgili bir
inceleme bulduğunda el
falını keşfettiği söylenir . Anlatıya göre, Aristoteles daha sonra bu
eseri öğrencisi İskender'e sunmuştur.)
Büyük. Daha sonraki dönemlerde bu eserin Hispanus
tarafından Latinceye çevrildiği söylenir. El falı tarihinin bir başka
versiyonunda ise bu bilginin Hindistan'da öğrenen gezgin çingeneler tarafından
Avrupa'ya getirildiği belirtilir.
Her halükarda, erken Orta Çağ'da zaten Latince,
Yunanca ve Arapça dillerinde el falı üzerine kitaplar vardı. Şimdi ise konuyla
ilgili literatürün miktarı şaşırtıcı derecede fazla (el falı bir zamanlar avuç
içindeki çizgileri yorumlamaya yönelik nispeten basit bir girişim olabilir),
ancak şimdi çok daha karmaşık bir şeye dönüştü . Kuralları
kavraması zor ve genellikle çelişkili. Biz sadece bu popüler falcılık biçiminin
genel bir resmini
verebiliriz.
Çeirogmoni, ellerin şeklinin incelenmesidir ve çeirogmoni
, ellerin şeklinin karşılaştırmalı incelenmesidir.
(Daha spesifik özellikler; parmakların şekli,
tırnaklar vb.) Her ikisi de kişinin genel karakterini okumayı amaçlar ve iki
kelime sıklıkla birbirinin yerine kullanılır. El falının en popüler biçimi
kriomansidir.
■^^ _ _ .,o — d |L . ,--ta^ X ^meAjMMO*- *4W»HW p^» 1 ^^Trt-inKast*.^ .1 ^C ~*i^i '” ' '-- -v^
Avuç içi çizgilerinin, incelenen kişinin
karakterini ve geleceğini ortaya koyduğuna inanılır.
Çeiropsi birçok yönden eski moda fizyonomiye çok
benziyor. Kalın, kısa parmaklı ellere sahip bir adamın acımasız ve pek zeki
olmadığı düşünülür. Daha zarif şekilli ellere sahip olanlar ise daha az zeki
olarak kabul edilir.
Eller sanatsal olarak sınıflandırılabilir.
Düğümlü ellere sahip erkeklerin felsefi olduğu, uzun ve ince ellere, sivrilen
parmaklara ve badem şeklinde tırnaklara sahip olanların ise psişik olduğu
düşünülür. Parmaklara astrolojik isimler verilir. Birinci parmak Jüpiter'in
parmağı, ikincisi Satürn'ün parmağı ve benzeri. Bu isimlerin el falcısı için
astrolojik bir "anlamı" olabilir veya olmayabilir.
Başparmakların çok şey anlattığına inanılır.
Ağır, soğan şeklinde veya topuz başparmaklı olanların acımasız, mantıksız ve
genellikle suçlu olduğu, esnek eklemli başparmaklı olanların ise kararsız
olduğu düşünülür.
"Tepeler"e yüklenen anlamlar biraz daha
az açıktır. Bu arada, tepeler, parmakların ve
başparmağın tabanında ve elin yan tarafında bulunan küçük etli
yastıkçıklardır . Tepelerin de astrolojik isimleri vardır. Her
parmağın altındaki tepeye o parmağın adı verilir; başparmağın altındaki tepeye
Venüs tepesi denir. Mars ve Ay tepeleri, toplam yedi tepeyi tamamlamak için
sayılır.
Bir
el. (Tüm ellerin yedi adet belirgin çıkıntısı yoktur.)
Bazı durumlarda tepecikler, adlandırıldıkları
burçlarla doğrudan ilişkili gibi görünse de, yorumlama oldukça belirsizdir.
Örneğin, Venüs tepeciği açıkça aşk tepeciğidir. Bununla birlikte, bir yoruma
göre, "Bu tepecik genellikle şarkıcıların, müzisyenlerin ve sanatçıların
ellerinde belirgindir. Venüs tepeciği, elin geri kalanının da iyi gelişmiş
olması durumunda sahip olunması gereken mükemmel bir işarettir."
Sol
ve sağ ellerimiz tam olarak aynı değildir ve falcı için farklı anlamlar ifade
ederler. Sol elin kalıtsal eğilimleri, sağ elin ise deneyimlerin sonuçlarını gösterdiği
söylenir . Bu nedenle,
falcılık amacıyla "okunması" en muhtemel olan el sağ eldir.
— Avuç içi okuyucusunun okuyabileceği birçok çizgi vardır. El ile ön
kolu bilekte ayıran çizgiler, sağlık, zenginlik ve mutluluk çizgileri olarak
bilinir. Hayat çizgisi, avuç içindeki merkezden başlayıp
başparmağın tabanından geçerek neredeyse bileğe kadar uzanır. Dar ama derin
kazınmış hayat çizgisi en iyisidir, çünkü uzun ve sağlıklı bir yaşamı gösterir.
Hayat çizgisinin tepesine yakın bir yerdeki kırık, erken ölümü göstermelidir,
ancak modern avuç içi okuyucuları , diğer modern falcılar gibi , böylesine vahim bir tahminde bulunmak istemezler.
Bir avuç içi okuyucusu şöyle yazıyor: "Hayat çizgisi tamamen kırılmışsa,
kırık yerinde kare oluşturan onarımlara veya küçük çizgilere bakın."
Avuç içindeki ana çizgiler.
"Bu bir koruma karesidir ve gösterilen
hastalık veya kazadan kurtulacaksınız." Bazıları, yaşam çizgisinin yaşam
süresini değil, "yaşam gücünü" gösterdiğinde ısrar eder. Tüm el
falcıları, yaşam çizgisini okurken eldeki diğer çizgilerin de dikkate alınması
gerektiği konusunda uyarıda bulunur.
^ThjeZbggcT^, yaşam çizgisinin hemen üzerinde yer
alır ve avuç içindeki dış tarafa doğru uzanır. Zeka ve genel " zihinsel
yönelim" gibi şeyleri yönettiğine inanılır. Parmakların altındaki ilk uzun
çizgi, duyguları yöneten kalp çizgisidir . Gelecek olayları en
doğru şekilde tahmin ettiğine inanılan çizgi (olLfale) ,
ikinci parmağın altındaki bir noktadan avuç içindeki düz bir şekilde aşağı
doğru uzanır. Ne yazık ki,
Her
elde bir kader çizgisi bulunur. Kesin bir yorumla, kader çizgisinin olmaması
başarısızlık anlamına gelmelidir. Bununla birlikte, çoğu modern el falı uzmanı,
kendi yöntemleriyle bunu rahatlıkla yorumlayabilmektedir.
Bu
uğursuz işaretin etrafında. Ayrıca evlilikle ilgili çizgiler de var.
Çocuklar ,
sezgi ve çeşitli diğer nedenler . Çizgilerin tam sayısı ve
anlamları, falcıdan falcıya değişir.
El
falcıları , çeşitli yüzlere atfedilen anlamların —
Elin
şekilleri, birikmiş kadim bilgeliğin sonucudur.
Ancak
bunu destekleyecek hiçbir kanıt yok. Anlamlar, geleneksel halk inanışlarına
dayanarak atanmış gibi görünüyor ve
El falcısının Napolyon'un sol eline ait çizimi.
El falcısının ihtiyaçlarına uyacak şekilde
değiştirilir veya uzatılırlar.
Astroloji ve diğer birçok kehanet biçiminde
olduğu gibi, dikkate alınması gereken çok sayıda faktör vardır ve elin farklı
özelliklerine verilen ağırlık ve anlam o kadar genel ve o kadar değişkendir ki,
bir avuç içinden neredeyse her türlü yorumlama yapılabilir. Sonuç olarak, el
falı, herhangi bir kural veya bilgi kümesine değil, sezgi ve ilhama dayanır.
Günümüzde bazı el falcıları uygulamalarını
"bilimsel" olarak haklı çıkarmaya çalışıyor. Bazıları, bir şekilde
daha doğru olduğu teorisiyle, doğrudan müşterinin avucundan değil, sadece avuç
içi izlerinden çalışıyor. Belki de kişiliğin bazı özellikleri eldeki
kırışıklıklara yansıyor olabilir, ancak el falcıları bunu bilimsel olarak
kanıtlamaktan çok uzaktalar.
El yazısından karakter okuma sanatı olan
grafoloji, el falından çok daha saygın bir alandır. Grafoloji, polis ve
mahkemeler tarafından belgelerin orijinalliğini belirlemek için sıklıkla
kullanılan el yazısı analizi türüyle karıştırılmamalıdır. Her birimizin son
derece bireysel bir yazma şekli vardır. Harfleri farklı şekilde oluştururuz,
farklı açılardan yazarız vb. Bir uzman, bir bireyin yazısını diğerinden ayırt
edebilmelidir, ancak pratikte uzmanlar sıklıkla aynı fikirde değildir ve
sahtekarlar tarafından kandırılmışlardır. Bu nedenle, bu çok basit biçimde
bile, el yazısı analizi kesin bir bilim olmaktan uzaktır.
Grafolog ise bir kişinin tüm karakterinin el
yazısında yansıyabileceğine inanır. Grafolog geleceği gördüğünü iddia etmese
de, birçoğu bir kişinin farklı koşullar altında nasıl tepki vereceğini
söyleyebildiğini öne sürer.
Yazı, el yazısı ve zihin gibi alanlarda faaliyet
gösteren şirketler,
çeşitli pozisyonlar için başvuranları değerlendirmek amacıyla grafologlar işe
almıştır. Grafologun görevi, başvuranın el yazısını analiz etmek ve şirkete iş
için gerekli niteliklere sahip olup olmadığını bildirmektir; yani grafoloji
gerçek anlamda tahmin işine giriyor.
Grafoloji, on yedinci yüzyılın başlarında
İtalya'da başlamış gibi görünüyor. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Parisli
Rahip Jean-Hippolyte Michon, döngülerin şekli, "t" haçlarının boyutu,
"i" noktalarının konumu vb. gibi ayrıntılı bir "işaretler"
kümesi geliştirdi; bunları belirli zihinsel özelliklerle ilişkilendirdi.
Rahibin işaretlerinin ve diğer erken dönem teorilerinin çoğu bugün terk edilmiş
olsa da, yerlerine yenileri gelmiştir.
Genel anlamda grafoloji muhtemelen işe yarıyor.
Özensiz bir el yazısına sahip bir kişinin başka konularda da özensiz olması
muhtemeldir; buna karşılık, takıntılı derecede düzenli bir el yazısı, takıntılı
derecede düzenli bir kişiliği gösterebilir. Adını son derece kişiselleştirilmiş
bir şekilde imzalayan kişi, daha geleneksel bir imza kullanan kişiden
muhtemelen daha gösterişlidir. Ancak el yazısı ve kişilik arasındaki bu
korelasyonlar mantıklı görünse de, bunları destekleyecek yeterli istatistiksel
kanıt gerçekten yok.
Grafoloji oldukça karmaşık hale gelebilse de,
çoğunlukla özensiz el yazısı ile özensiz kişilik arasındaki gibi oldukça açık
paralellikler kurmakla ilgilidir. İşte bazı örnekler: Küçük harf kullanan
kişilerin özgüveni düşüktür; harfler arasındaki düzensiz boşluk değişken bir
yapıyı gösterir; n veya m harflerinin vuruşları genişse, bu savurgan bir kişiyi
gösterir; alttan açık harfler ikiyüzlü bir yapıyı gösterir.
Grafoloji uzmanları analizleri için etkileyici
görünen argümanlar ortaya koyabilirler, ancak gerçekte hiçbir şeyi
kanıtlayamazlar.
Bu ve diğer tüm karakter okuma biçimlerindeki
zorluklardan biri, bir kişinin karakterinin anlaşılması güç bir nicelik
olmasıdır. Diyelim ki el yazısı analizi bir kişinin "sevgi dolu"
olduğunu gösteriyor. Bir kişi ailesi tarafından sevgi dolu, komşuları
tarafından ortalama derecede arkadaş canlısı olarak görülebilir, ancak iş
rakipleri tarafından soğuk ve duygusuz olarak değerlendirilebilir. İyi
arkadaşlar bile belirli bir özelliğin bir bireye uygulanıp uygulanmadığı
konusunda sıklıkla anlaşmazlığa düşerler. Herhangi birinin kişiliğine yeterince
derinlemesine bakarsanız, her olası özelliğin bazı kanıtlarını bulmanız
muhtemeldir*. Katı bir cimri bir zamanlar cömertlik belirtileri göstermiş
olabilir. Bu, grafologun el yazısının cimrinin temelde cömert bir doğaya sahip
olduğunu, ancak olumsuz koşullar nedeniyle cömertlik özelliğinin gömüldüğünü
gösterdiği sonucuna varmasına olanak sağlayabilir.
Şu anda grafoloji, orta derecede saygın
sayılabilecek bir konumda bulunuyor. Elbette, yan tezgahta ürünlerini satan
falcılar ve kristal falcılarından daha iyi olmayan bir sürü eğlence amaçlı
grafoloji uzmanı var. Ancak aynı zamanda, konuyu inceleyen, genellikle tanınmış
üniversitelerde ders veren ve grafolojiyi bilimin kenarından bilimsel ana akıma
taşıyacak türden kanıtlar derlemeye çalışan bir dizi ciddi, dürüst ve zeki
insan da mevcut.
Modern grafoloji, Dr. Gall'ın yaşamı boyunca
frenolojinin bulunduğu noktada duruyor. Ancak grafologlar, frenologlar kadar
bilimsel kanıt sunmada başarılı olamazlarsa, bu konu saygınlığını kaybedecek ve
nihayetinde safdillerin ve onları istismar edenlerin tekelinde kalacaktır.
V
Her Şeyi Gören Ölüler
Ölülerle
iletişim kurma büyüsü! Bu kelime bile uğursuz geliyor kulağa.
Ölülerle iletişim kurma büyüsü, kara büyülerin en
karanlığı, en uğursuz, en tehlikeli ve en gizlisi olarak kabul ediliyordu.
Bazıları için ise ölülerle iletişim kurma büyüsü, kara büyünün tek
biçimiydi .
Kelimenin kendisi, Yunanca
"nekros" (ölü) ve
" manteia" (kehanet) kelimelerinden
gelir . Dolayısıyla, nekromansi, ölüler aracılığıyla kehanet
uygulamasıdır. Korkutucu bir uygulama olarak düşünülmesine şaşmamalı.
Tarihin büyük bölümünde insanoğlu, her zaman
rahat olmasa da, ölülerle yakın bir ilişki sürdürmüştür. Çoğu halk, ölülerin
hayalet veya ruh biçiminde yeryüzünde dolaştığına ve zaman zaman yaşayanlarla
konuşabildiğine veya başka şekillerde temas kurup onları etkileyebildiğine
inanmıştır.
Bazı halklar ölüleri kutsal kabul etmiş, bazıları
ise onları görmezden gelmeye çalışmıştır; ancak çoğu insan ölülerin ruhlarından
korkmuştur. Yaşayanlar ve ölüler arasındaki herhangi bir temas doğal olmayan ve
dolayısıyla özellikle yaşayanlar için tehlikeli bir durumdu.
Bu nedenle çoğu insan ölülerin huzur içinde
yatmasına razıydı; çünkü onları rahatsız etmek, doğal düzeni bozmak ve felakete
davetiye çıkarmak anlamına geliyordu. Ancak ölülerin ruhlarının da var olduğuna
inanılıyordu.
Geleceği tahmin etme gücü de dahil olmak üzere
çeşitli doğaüstü güçler. Bu ele geçirilmesi zor hazinenin peşinde, her zaman
karanlık ve tehlikeli nekromansi işine girmeye hazır birkaç kişi olmuştur.
Ölülerle iletişim kurma sanatı çok eski bir
geçmişe sahiptir. Muhtemelen astroloji ve diğer birçok kehanet sanatının
anavatanı olan Mezopotamya'da başlamıştır. Başladığı dönemde ölülerle iletişim
kurma sanatı oldukça saygın bir uygulamaydı. Babilliler, ölülerle iletişim
kurmaktan sorumlu özel bir rahip sınıfı oluşturmuşlardı. Asur büyücüleri
genellikle "Ölen Ruhu Dirilten" unvanını taşıyorlardı.
Günümüze ulaşan en eski edebi eser Gılgamış
Destanı'dır. Yaklaşık altı bin yıl önce Mezopotamya'da
yazılmıştır. Destan, kahraman Gılgamış'ın bir tanrının yardımıyla ölü arkadaşı
Ea-Gani'yi çağırdığı bir büyücülük olayını anlatmaktadır.
Antik Yunanlılar zaman zaman hayaletlerden
rahatsız olurlardı, ancak çoğunlukla ölülerin ruhları ait oldukları yerde, yani
yeraltı dünyasında veya Limbo'da kalırlardı. Bu nedenle, Yunanlılar için
nekromansi, ölüleri diriltmek değil, ölüler diyarına gidip onlara sorular
sormak anlamına geliyordu.
Şüphesiz ki, ölülerle iletişim kurma (nekromansi)
ile ilgili en ünlü Yunan öyküsü, MÖ 700 civarında yazılmış olan
Homeros'un Odysseia'sında yer almaktadır. Kahraman
Odysseus, yolculuklarından ne zaman nihayet eve döneceğini öğrenmek
istemektedir. Ona, yakın zamanda ölmüş olan büyük Thebanlı kahin Tiresias'ın
ruhuna sormak için yeraltı dünyasına inmesi tavsiye edilir. Ölülerin hepsi
geleceği görme gücüne sahip değildi, ancak ölüm bile büyük Tiresias'ı kehanet
yeteneğinden mahrum edememişti.
Eski İbraniler, tüm kehanetlerin doğrudan
Tanrı'dan, peygamberlik rüyaları yoluyla veya ilahi ilham almış peygamberlerin
sözleri aracılığıyla gelmesi gerektiğine inanıyorlardı. İbranilerin hoşgörüsü
yoktu.
Komşularının uyguladığı çeşitli kehanet
yöntemlerine karşı bir tepki gösterdiler. Ölülerle iletişim kurma (necromancy)
yöntemi, Tanrı'ya karşı en büyük hakaret gibi göründüğü için özellikle
iğrençti. Yine de, ölülerle iletişim kurma da dahil olmak üzere tüm kehanet
yöntemleri, İbrani tarihinin erken bir döneminde yaygın olmalıydı. İncil
zamanlarında, bunları ortadan kaldırmak için yoğun çabalar sarf edildi. Ancak
hiçbir zaman tamamen yok olmadılar. Bu, Kral Saul ve Endor'un
"cadısı" hakkındaki İncil öyküsünde açıkça görülmektedir. (Bu durumda
"cadı", sihir veya kehanet uygulayan herkesi ifade ediyor gibi
görünüyor.)
Filistilerle yapılacak belirleyici bir savaşa
hazırlanan Kral Saul, Tanrı'nın kendisine savaşın nasıl sonuçlanacağına dair
bir işaret vermesini umuyordu. "Saul Rabbe danışınca, Rab ona ne rüyalarla
ne de peygamberler aracılığıyla cevap vermedi."
Kral, Endor'da büyücülükle ünlü bir kadına
danıştı. Kendisi bu tür uygulamaları ölüm cezasıyla yasaklamış olmasına rağmen
bunu yaptı. Büyücü, peygamber Samuel'in ruhunu çağırdı ve kehaneti korkunçtu:
İsrailoğulları yenilecek ve Kral Saul ile oğulları ölecekti. Ertesi gün morali
bozulan kral, ordusunu kehanet edilen yenilgiye götürdü. Oğulları savaşta
öldürüldü ve kral umutsuzluğa kapılarak kendi kılıcıyla kendini bıçakladı.
Hristiyanlar da Yahudiler gibi ölülerle iletişim
kuranlara karşı daha dostane değildi. Ölülerin ruhlarının cennete veya
cehenneme gitmesi, yeryüzünde oyalanmaması gerekiyordu. Ölülerin bedenleri ise
Kıyamet Günü'nde dirilişlerini beklemek üzere toprağa bırakılmıştı. Herhangi
bir sihirbazın veya cadının, ne kadar güçlü olursa olsun, ölüleri
diriltebileceği fikri, ortodoks Hristiyanlar için tamamen akıl almazdı. İsa
Lazarus'u diriltmişti, ama hiçbir ölümlü insan Rab'bi taklit edemezdi.
Din adamları genel olarak ölülerle iletişim
kurmanın yalnızca Şeytan'ın yardımıyla yapılabileceği konusunda hemfikirdi ve
bunu denemeye kalkışan herkes cezalandırılacaktı.
Şeytanla iş birliği içindeydi. Tüm ruhların bir
şekilde iblis olduğu varsayılıyordu.
Ancak diğer tüm kehanet biçimleri gibi, ölülerle
iletişim kurma da yetkililer tarafından göz ardı edilebilir. William
Shakespeare'in çağdaşı ve Kraliçe Elizabeth'in büyük gözdesi olan John Dee'nin
durumunu ele alalım. Dee'nin kendisi hiçbir şekilde ölülerle iletişim kuran bir
büyücü veya sihirbaz değildi. Geniş ilgi alanlarına sahip bir bilgin olup,
denizcilik ve keşiflerle çok ilgileniyordu. Ama her şeyden önce, Dee büyü ve
okültizmle ilgileniyordu. Ancak ne kadar çok çalışırsa çalışsın, "yeteneğe"
sahip değildi; kendisi bir kahin değildi. Bu yüzden sonunda, ünlü bir büyücü,
kehanetçi (kristal falcısı) ve ölülerle iletişim kuran Edward Kelly'nin (veya
Kelley'nin) hizmetlerinden yararlanmak zorunda kaldı.
Kelly'nin kötü bir şöhreti vardı; sihirbazlar
zaten hiçbir zaman en saygın insanlar arasında yer almazdı. Rezil kariyeri
boyunca bir noktada, Kelly'nin kulakları sihir yüzünden değil, sahtecilik
yüzünden ceza olarak kesilmişti. O zamandan beri, kulaksızlığını gizleyen ve
ona ciddi ve kahin bir görünüm kazandıran kapüşon benzeri bir şapka takıyordu.
Kelly'nin rivayet edilen ölülerle iletişim
kurma maceralarından biri , John Weever tarafından yazılan on yedinci yüzyıldan
kalma "Antik Cenaze Anıtları" adlı kitapta şöyle
anlatılmıştır :
“Ölülerden gelecekteki olaylar hakkında bilgi
edinmek için yapılan bu şeytani sorgulama, adı geçen Kelley tarafından
uygulamaya konmuştur. Kelley, bir gece Lancaster ilçesindeki Walton-le-Dale
parkında, Paul Waring (bu karanlık işlerdeki yol arkadaşı) ile birlikte, soylu
bir genç beyefendinin hayatındaki bazı olayları ve ayrıca Şeytan'ın öngörüsüyle
ölümünün şeklini ve zamanını öğrenmek için Cehennem Alayı'ndan bazılarını
çağırmıştır...”
Anlatı, iki büyücünün nasıl olduğunu anlatmaya
devam ediyor.
Edward Kelly ve bir ortağı ölüleri diriltiyor.
Yeni
gömülmüş bir cesedi mezardan çıkardı ve büyülü sözler kullanarak cesedin
"adı geçen beyefendi hakkında garip kehanetler" vermesini sağladı.
Sevimsiz
Kelly kısa süre sonra saygıdeğer Dee'nin paha biçilmez ortağı oldu; paha
biçilmez çünkü Kelly olmadan Dee...
Geleceği Öngörmenin Büyülü Sanatı , geleceği tahmin edemediği için kristal küresi
bulanık kaldı ve ruhlar görünmedi.
Kelly sayısız melek çağırmıştı, ancak en kalıcı
yaratımı Madimi adında genç bir kızın ruhuydu. Dee'nin kendisi, aşırı derecede
saf olsa da, dürüst bir adam gibi görünüyordu. Kendisi hiçbir zaman Madimi'yi
veya Kelly'nin diğer yaratımlarından herhangi birini gördüğünü veya duyduğunu
iddia etmedi. Bu ruhlar kendilerini yalnızca Kelly'ye görünür kılıyordu. Dee
genellikle bir köşeye oturur ve ruhların, Edward Kelly aracılığıyla kendisine
söylediklerini yazardı.
Kelly böylece iki tür nekromansi uyguladı. Biri,
ruh çağırma seansları düzenleyip bedensiz ruhları çağırmayı, diğeri ise bir
cesedi canlandırmayı içeriyordu. İkisinden de cesedi canlandırmak daha karanlık
bir büyüydü. Bir cesedi canlandırmak için nekromansçı her zaman ayrıntılı ve
çoğu zaman oldukça iğrenç ritüeller kullanırdı.
Kelly'nin mezarlıktaki faaliyetlerinin
açıklaması, tüm süreci oldukça hafif gösteriyor; ceset yalnızca büyülerle
canlandırılıyor. Ancak bir nekromantın çalışma şekli genellikle böyle değildi.
Nekromansi bir sihirdi ve temel sihir prensibi "benzer benzeri
üretir"dir. Bu nedenle, ölüleri kontrol etmek için nekromantın ölümün
aurasını çağırması gerekir. Nispeten sakin bir ritüelde bile, nekromant ve
yardımcılarının törenden birkaç gün önce küflü mezar kıyafetleri giymeleri
gerekiyordu. Her şey hazır olduğunda, nekromant ve ekibi gece yarısı bir
mezarlığa giderdi. Yardımcıları, baldıran otu ve afyon gibi maddeleri yakan
meşaleler taşıyordu. Bu maddelerin halüsinasyonlara neden olabilecek dumanlar
yaydığı dikkate değerdir. Ardından gelmesi beklenen ölülerin diriltilmesi,
meşalelerden çıkan uyuşturucu dumanların yarattığı bir yanılsama olabilir.
Tabut topraktan çıkarıldı ve açıldığında büyücü
cesede sihirli değneğiyle üç kez dokundu ve bir büyü sözü söyledi. Bu tür
durumlarda kullanılabilecek birçok sihirli formülden biri şudur:
“Kutsal Diriliş ve lanetlenmişlerin ıstırapları
vesilesiyle, [merhumun adı] ruhuna sesleniyorum ve emrediyorum ki, ebedi azap
tehdidi altında taleplerime cevap ver ve bu kutsal törenlere itaat et. Berald,
Beraoald, Balbin, Gab, Gabor, Agaba, kalk, kalk, sana emrediyorum ve
buyuruyorum.”
Formül Hristiyan terimleriyle ifade edilse de,
özünde pagan bir uygulamadır. Bununla birlikte, Hristiyanlık ölülerle iletişim
kurma geleneğini yumuşatmış veya en azından biraz temizlemiş gibi görünüyor.
Bunun aksine, Roma İmparatoru Nero (MS
37-68) döneminde yaşamış bir yazar olan Lucian'ın nekromansi
hakkında söylediklerine bakabiliriz. Lucian, Büyük General Pompey'in oğlu
Sextus Pompey'in geleceğin kendisi için neler sakladığını görmek istediğini ve
bu yüzden bir nekromantın hizmetlerinden yararlanmaya karar verdiğini anlatır.
Sextus Pompey şöyle demiştir: "Olimpiyat tanrılarına hizmet eden
kahinlerin ve peygamberlerin bilmeceli cevaplar vermesi yeterli olsa da,
ölülerle görüşmeye cesaret eden bir adam gerçeği duymayı hak eder." Bu
durumda nekromant, açık bir mezarda yaşayarak ölülerle iyi ilişkiler kuran,
özellikle iğrenç bir yaşlı kadın olan Erichtho'ydu.
Kadın, ciğerleri sağlam olan taze bir ceset
istedi. Eski cesetlerin, diye yakındı, "sadece anlamsızca
ciyaklıyorlar." Uygun bir ceset bulunduğunda, Erichtho, diğer şeylerin
yanı sıra, kuduz köpeklerin köpüğünden, bir vaşakın bağırsaklarından ve cesetle
beslenmiş bir sırtlanın hörgücünden oluşan bir iksir hazırladı. Bu karışım, ölü
adamın göğsündeki bir deliğe döküldü. Ardından Erichtho, kulakları sağır eden
bir büyü okumaya başladı.
On altıncı yüzyıldan bir sihirbaz bir iblisi
çağırıyor.
BEN
Büyü tamamlandığında bir hayalet belirdi, ancak
önce cesede girmeyi reddetti. Bunun üzerine Erichtho onu cehennemin tüm
güçleriyle tehdit etti ve sonunda hayalet cesede girdi, ceset de sıçrayarak
kendisine yöneltilen soruları yanıtladı. Ödül olarak ceset küle dönüştürüldü,
böylece bir daha asla büyücülükte kullanılamayacaktı.
Neyse ki, cesetleri canlandırma ve onlara gelecek
hakkında sorular sorma girişimleri hiçbir zaman özellikle popüler olmamıştır.
Modern zamanlarda bu tür girişimler neredeyse tamamen gözden düşmüştür. Birkaç
modern Satanist, sihir yoluyla ölüleri dirilttiklerini iddia eder, ancak bu tür
iddialar hayal ürünü kurgu alanına girer; aslında cesetleri canlandırma
hakkındaki tüm iddialar kurgu olarak kabul edilmelidir.
Ölülerin ruhlarını çağırmayı içeren ikinci tür
nekromansi, çok daha yaygın olarak denenmiştir. Ancak bu bile nekromansi
uygulayıcısı için zorlu ve tehlikeli bir iş olabilirdi. Ruhların kendisine
zarar vermesini önlemek için ayrıntılı büyülü hazırlıklar yapması gerekiyordu.
Ölülerin ruhlarıyla yüzleşme hazırlıkları genellikle şu şekildeydi:
Şeytan
çağırmak için kullanılanlara neredeyse tamamen benziyorlar.
Ölülerin çağrılmasının gerçekleşeceği yer son
derece önemliydi. Yirminci yüzyılın başlarında yaşamış İskoç okültist Lewis
Spence, “ya siyahla kaplı ve sihirli bir meşale ile aydınlatılmış yeraltı bir
mahzen; ya da sık bir ormanın veya çölün ortasında, ya da birkaç yolun
kesiştiği geniş, ıssız bir ovada, ya da eski kalelerin, manastırların,
kiliselerin vb. kalıntıları arasında, ya da deniz kıyısındaki kayalıklar
arasında, özel bir mezarlıkta veya gece saat on iki ile bir arasında, ya ayın
çok parlak parladığı ya da gök gürültüsü, şimşek, rüzgar ve yağmur
fırtınalarıyla unsurların alt üst olduğu herhangi bir ciddi, melankolik yerde;
çünkü bu yerlerde, zamanlarda ve mevsimlerde ruhların ölümlü gözlere daha az
zorlukla kendilerini gösterebildikleri ve bu temel dış dünyada en az acıyla
görünür kalabildikleri iddia edilmektedir” diye önermiştir.
Ölüm diriltici adam, uygun derecede kasvetli bir
yer seçtikten sonra...
19. yüzyıldan kalma kaba bir çizim, bir büyücünün
ölüleri dirilttiğini gösteriyor.
Cer, yere sihirli bir daire çizdi ve
"üzerine Tanrı'nın kutsal isimleri yazıldığında, gücü o kadar artar ki,
hiçbir kötü ruh onu aşamaz veya doğaları gereği bu kutsal isimlere karşı
duydukları antipati nedeniyle sihirbaza veya arkadaşına zarar veremez."
Ölüleri diriltme uzmanı ve yardımcıları daha
sonra çemberin içine girdiler ve böylece korunarak sihirli büyüler okumaya
başladılar. Kullanılabilecek sayısız büyü vardı ve bunların hepsi Hristiyan ve
pagan unsurlarının karışık bir karışımını içeriyordu. "...ve şu anda,
cehennem ruhları, görünür hale gelmelerinin habercisi olarak garip ve korkunç
sesler, ulumalar, titremeler, parlamalar ve en korkunç çığlıklar ve bağırışlar
çıkarıyorlar."
Açıkçası, ruhları çağırma ritüelleri o kadar
karmaşık ve zordu ki, denenmesinden çok hakkında konuşuluyordu. Girişim
başarısız olduğunda, büyücü için başarısızlığın ritüelin yanlış yapılmış bir
bölümünden kaynaklandığını iddia etmek oldukça kolaydı.
Ancak, ölülerden gelecek hakkında bilgi almak
için daha kolay ve yaygın bir yöntem vardı. Bir cesedi canlandırmaya veya bir
ruhu görünür kılmaya gerek yoktu. Bu yöntem, ölülerin bir "medyum"
"aracı" vasıtasıyla konuşmasına izin vermeyi içeriyordu. "Ele
geçirilme" fikri, yani yaşayan bir kişinin bedeninin dışarıdan bir şey
tarafından -bir tanrı, bir iblis veya bir ruh- "ele geçirilebileceği"
veya kontrol edilebileceği fikri, eski ve yaygın bir fikirdir.
Birçok yerde "cin çarpması" yaşayan
kişi ilahi ilham almış olarak kabul ediliyor ve cin çarpması halindeyken
yaptığı her türlü peygamberlik sözü son derece ciddiye alınıyordu. Ancak
Hristiyan Avrupa'da cin çarpması kötü bir şey olarak görülüyor ve "cin
çarpması yaşayan" kişi bir şeytanın pençesinde talihsiz biri olarak
değerlendiriliyordu. Yine de bu görüş yaygın değildi.
Evrensel olmasına rağmen, son derece duygusal
ibadet biçimlerini benimseyen çok sayıda küçük Hristiyan mezhebi vardı. Bu tür
ayinler sırasında ibadet edenler veya mezhep lideri coşkuya kapılabilir ve
kendilerini Tanrı'nın ruhu tarafından "ele geçirilmiş"
hissedebilirlerdi. Bu gibi zamanlarda peygamberlik sözleri yaygındı.
18. yüzyılın sonlarında, "hipnotizmin
babası" olarak anılan Franz Anton Mesmer'in takipçileri, insanları trans
haline sokmakla meşguldüler. Bu trans halindeki kişilerden en azından bazıları,
ölülerin ruhları tarafından ele geçirilmiş gibi davranmaya ve kehanetlerde
bulunmaya başladılar.
Bundan biraz daha önce, bu dünya ile son derece
organize olmuş devasa bir ruhlar dünyası arasında kolay ve düzenli temas fikri,
Emanuel Swedenborg adlı bir adam tarafından popülerleştirilmişti. Swedenborg,
elli altı yaşına kadar seçkin bir bilim insanı ve büyük bir bilgi birikimine
sahip bir kişi olarak biliniyordu. İsveç Kraliçesi onu soylu sınıfına
yükseltmişti. Ancak, bir dizi rüya veya
Ruhlar
dünyasını ziyaret ettiğini iddia eden filozof Emanuel Swedenborg.
Geleceği Görme Büyüsü adlı eserinde Swedenborg, düzenli olarak ruhlar diyarına
yolculuk yaptığını ve ölülerle konuştuğunu iddia etmeye başladı.
Arkadaşları onun delirdiğini düşündüler ve
muhtemelen haklıydılar. Ama Swedenborg bağırıp çağırmadı. Ruhlar hakkında sakin
ama ısrarcı bir şekilde konuştu. Yirmi yıl boyunca birbiri ardına devasa ve
okunması zor kitaplar yazdı. Bu yüzden herkes onu rahat bıraktı.
Ancak zamanla Swedenborg, bir peygamber veya
kahin olarak ün kazanmaya başladı. Geleceğe dair tüm bilgilerinin ölülerin
ruhlarıyla yaptığı konuşmalardan geldiğini iddia etti. Swedenborg'un üç yüz mil
uzakta yanan bir yangını tarif ettiği, İsveç Kraliçesi'ne ölen kardeşinden
gizli bir mesaj ilettiği ve kendi ölüm gününü doğru bir şekilde önceden
bildirdiği söyleniyordu. Bu iddiaları destekleyen kanıtlar yetersiz ve çoğu
zaman çelişkili olsa da, bugün bile bazıları Swedenborg'u bir peygamber olarak
görüyor.
Swedenborg'un 1772'de seksen bir yaşında
ölümünden sonra, hayranları onun öğretilerine dayalı bir din kurdular. Bu dinin
günümüzde hala takipçileri var, ancak sayıları hiçbir zaman çok fazla olmadı.
Bununla birlikte, Swedenborg'un ruhlar dünyası hakkındaki fikirlerinin etkisi,
Swedenborgcu kiliselere mensup olanların sayısının çok ötesine uzanmıştır.
Swedenborg hayattayken, dünyada ruhlarla
konuşabilecek tek kişinin kendisi olduğunu, çünkü diğer insanların kötü ruhlar
tarafından aldatılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ısrarla savundu. Ancak
ruhlar dünyasına büyücülüğün tüm o sihirli saçmalıklarına gerek kalmadan
ulaşılabileceği fikri yaygınlaştı.
"Cin çarpması," manyetizma ve
Swedenborgculuk gibi tüm bu fikirler Amerika'ya getirildi ve modern
spiritüalizm olarak bilinen o egzotik hareketi oluşturmak üzere bir araya
geldi.
Pek çok kişi öncelikle Amerika'ya gelme amacı
gütmüştü.
Yeni Dünya'nın uçsuz bucaksız topraklarında, dini
özgürlük ve küçük, duygusal Hristiyan mezhepleri dünyanın hiçbir yerinde
olmadığı kadar gelişti. Bizim amacımız açısından bunların en önemlisi
Şakerlerdi. Şakerler, 1774'te İngiltere'den Amerika'ya göç eden
"Anne" Ann Lee'nin takipçileriydi. İki yüzyılı aşkın süren bir
topluluk ağı kurdular; hatta günümüzde bile çok yaşlı birkaç Şaker hala
hayatta. Amerika Birleşik Devletleri'nde kurulmuş en başarılı topluluktular ve
el sanatları ve mimarileri haklı olarak ünlüdür.
Şakerler için tüm cinsellik "bedensel
şehvet"ti ve tamamen bekâr bir yaşam sürüyorlardı. Dahası, sade bir yaşam
ve sıkı çalışmaya inanıyorlardı. Şaker topluluklarında, ne kadar masum olursa
olsun, her türlü eğlence kesinlikle yasaktı. Ancak Şakerlerin bir çıkış noktası
vardı: dans ve diğer bedensel hareketleri içeren ve zaman zaman oldukça
şiddetli hale gelen dini ayinleri. Bu uygulamadan dolayı mezhep, önce alay
konusu olan, ancak sonunda gururla benimsedikleri Şaker adını aldı. Bu ayinler
sırasında ibadet edenler genellikle kendilerini kaybeder ve Tanrı'nın ruhu
tarafından "ele geçirilmiş" gibi davranırlardı. Ayrıca ilhama da
büyük inançları vardı. Bir ayin sırasında, Tanrı'nın iradesiyle
"ilham" alan herkes konuşma yapabilirdi.
1830'ların sonlarında bu ibadet yeni bir boyut
kazandı. Hareketin kurucuları uzun zaman önce ölmüştü, ancak aniden
"ruhlarının" topluluğun kendinden geçmiş üyelerinin
"araçları" aracılığıyla yeniden konuştuğu görüldü. "Ruhlardan"
çok sayıda şarkı, şiir ve diğer ilham verici yazılar alındı. Ayrıca kehanet
mesajları da gönderdiler ve Şaker "araçlarının" Lafayette'in ölümünü,
telgrafın icadını, 1848 Avrupa devrimlerini ve daha fazlasını önceden
bildirdiği iddia edildi.
Köleliğin Kaldırılması Bildirgesi ve Lincoln'ün
suikastı.
Bu heyecan Şakerleri sardığı sıralarda, az sayıda
hipnozcu (o zamanlar mesmerist olarak adlandırılıyorlardı) Amerika Birleşik
Devletleri'nin doğusunda seyahat ederek hipnoz gösterileri yapıyor veya dersler
veriyordu. 1843'te, gezgin bir hipnozcu New York, Poughkeepsie'yi ziyaret etti.
Hipnoz ettiği kişilerden biri de fakir bir ayakkabı satıcısı olan Andrew
Jackson Davis'ti. Davis, hipnoz için özellikle iyi bir denekti ve daha sonra
birçok yerel hipnozcu onu denek olarak kullandı. Sonunda, Davis yavaş yavaş hipnoz
haline girmeye başladı.
kendisi.
1844'te Davis, antik Romalı hekim Galen'in ve
Emanuel Swedenborg'un ruhlarının göründüğü bir vizyon gördü.
Genç Davis'e görevinin gizemli bir şeyi yaymak
olduğunu söylediler.
Felsefe alanında büyük bir devrimin olacağını
kehanet ettiler.
Amerika Birleşik Devletleri'nde manevi bir
değişim yaşanacaktı, ancak bundan önce büyük bir toplumsal karışıklık olacaktı.
On altı yıl sonra İç Savaş patlak verdi, ancak ruhların bahsettiği şeyin bu
olmadığı anlaşılıyor. Davis, evrenin geleceği hakkında belirsiz kehanetler
içeren çok uzun kitaplar yazdı. Kitaplarının ruhlar tarafından dikte edildiğini
iddia etti. Bu kitaplar
Kendi dönemlerinde çok popülerdiler.
Yeni nekromansi akımının patlamasının asıl
kıvılcımı 1848'de atıldı. Rochester'dan yaklaşık yirmi mil uzaklıktaki küçük
Hydesville, New York kasabasında, Fox kardeşler adlı iki genç kız, vuruşlar
veya tıkırtılar yoluyla ruhlarla iletişim kurduklarını söylediler. Kızlar
ruhlara bir soru sorar ve ruhlar da masaya vurarak cevap verirdi—evet için bir
vuruş, hayır için iki vuruş. Kısa süre sonra vuruşlar yerini doğrudan sesli
iletişime bıraktı. Ruhlar medyumun kontrolünü ele geçirir ve onun aracılığıyla
konuşurlardı. (Çoğu medyum kadındı.) Bir diğer yaygın yöntem ise...
İletişim
yöntemi, ruhların medyumun elini yönlendirdiği otomatik yazıydı. Birkaç yıl
içinde dünyanın her yerinden insanlar medyumlarla görüşmeye başladı.
Bu hareket spiritüalizm olarak bilinmeye başladı.
Birçok ortodoks dindar insan spiritüalizmden dehşete düştü. Medyumların ya
şeytanlar tarafından ele geçirildiğini ya da eski ve dinsiz bir uygulama olan
ölülerle iletişim kurma (nekromansi) ile uğraştığını düşünüyorlardı.
Spiritüalistler ise nekromansi suçlamasına karşı çıktılar. Nekromansinin,
ruhları kötü ve şeytani varlıklar olarak gösteren kara bir sanat olduğunu
ısrarla savundular. Spiritüalizmin ise korkunç büyüyü içermediğini ve ruhlar
tarafından iletilen mesajların genellikle yüce ve dini bir tonda olduğunu iddia
ettiler. Doğrusu, spiritüalizm geleneksel nekromansinin korkunçluğunun aksine
neşeliydi. Nekromanslar genellikle ölülerden kasvetli kehanetler alırken,
spiritüalistler çok daha iyimser kehanetler aldılar. Ancak katı bir yorumla,
ölülerle konuşmak nekromansi ise, modern spiritüalizm kesinlikle nekromansiydi.
Spiritüalizm uzun bir süre oldukça popülerdi ve
spiritüalist seanslar (ölüleri çağırmak amacıyla yapılan toplantılar) hala
düzenleniyor. Ancak yıllar içinde birçok medyumun sahtekar olduğu ortaya çıktı.
Modern spiritüalizmi gerçekten başlatan Fox kardeşler bile, yaptıkları
konuşmaları uydurduklarını itiraf ettiler. Daha sonra bu itirafı reddettiler,
ancak spiritüalizm genel olarak kötü bir üne kavuştu.
Günümüzde ölülerle iletişim kurma girişimlerinin
çoğu eğlenceli ve hiç de ciddi değil. Belki siz de bir Ouija tahtası
kullandınız veya en azından birini gördünüz. İsmi egzotik bir Doğu ruhundan
alınmış gibi görünse de, kökeni çok daha sıradan. Fransızca "evet"
anlamına gelen " oui" ve Almanca
"evet" anlamına gelen " fa" kelimelerinin
birleşmesinden oluşmuş bir isim. Ouija tahtası "Evet Evet
tahtası" olarak çevrilebilir.
Modern Ouija tahtası, ölülerden veya diğer
ruhlardan mesaj almak için kullanılan uzun bir cihaz serisinin en sonuncusudur.
Günümüzde yaygın olarak kullanılan tahta, üzerine alfabenin harflerinin
basıldığı, son derece cilalanmış bir tahta parçasıdır. Tahtanın kendisinden
daha önemli olan ise, küçük üç ayaklı bir masaya benzeyen plan-chette'dir.
Ouija tahtasını iki kişi kullanır. Tahtayı
aralarına alarak otururlar ve parmaklarını hafifçe planchette'in üzerine
koyarlar. İçlerinden biri ruhlara bir soru sorar. Ardından planchette hareket
etmeye başlar ve tahtadaki harfleri işaret ederek cevabı heceler.
Parmaklarını planchette'in üzerine koyan iki
kişiden hiçbirinin onu itmesi gerekmiyor. Tüm hareketlerin ruhlar tarafından
yönlendirildiği söyleniyor. Ancak gerçekte, insanlar planchette'i hareket
ettiriyorlar, çoğu zaman ne yaptıklarının bilincinde olmadan.
Eğer daha önce Ouija tahtasıyla çalıştıysanız ve
sorularınıza verdiği cevaplardan etkilendiyseniz, bu size de ilginç gelebilir.
Amerika Birleşik Devletleri'nde patenti alınmış,
alkollü içeceklerle iletişim kurmak için kullanılan iki cihaz.
İstemsiz kontrolün bu açıklaması kabul edilmesi
zor bir açıklama. Yine de o kadar çok kez test edildi ki, ne kadar hayal
kırıklığı yaratıcı görünse de, bu sonucu reddetmek zor.
1890'larda spiritüalizm çılgınlığı İngiltere'ye
ulaştıktan hemen sonra, büyük fizikçi Michael Faraday, masa döndürme
fenomeninden yeterince etkilenerek bu olayı araştırmaya başladı. Bu,
spiritüalizmin ilk dönemlerinde ruhlarla iletişim kurmanın popüler bir
yöntemiydi. Bir grup insan, ellerini hafifçe masanın üzerine koyarak bir
masanın etrafına otururdu. Biri bir soru sorar ve soruya cevaben masa hareket
etmeye başlardı. Ouija tahtası, bir zamanlar popüler olan masa döndürme
uygulamasının sadece bir gelişmiş halidir.
Kapsamlı bir dizi deneyden sonra Faraday şu
sonuca vardı: “Benim için açık bir nokta şudur ki, taraflar bunu şiddetle
isteseler de, masayı sıradan mekanik güçle hareket ettirmeyi amaçlamazlar ve
buna inanmazlar. Masanın ellerini çektiğini söylerler; önce masa hareket eder
ve onlar da onu takip etmek zorundadırlar.” Faraday, “yanlışlık davasına iyi
niyetle tanıklık edenlerin” sayısına şaşırdığını ifade etti.
VI. Hayaller
Gerçekleşir mi?
Mısır'ın Büyük Sfenksi'nin ön pençeleri arasında
bir stel, yani yazıtlı bir taş levha bulunur. Bu levha, yaklaşık MÖ 1420
yılında Firavun IV. Thutmose tarafından dikilmiştir. Stel, firavunun
tahta çıkmadan kısa bir süre önce gördüğü bir rüyayı anlatır. Kraliyet iktidarı
için birçok rakip vardı ve IV. Thutmose olacak olan prens, davasının zafer
kazanacağından hiç emin değildi. Bu tür iktidar mücadelelerinde kaybedenlere
genellikle sert davranılırdı, bu yüzden prensin geleceği konusunda büyük bir
endişesi olmalıydı. Yazıtta belirtildiği gibi, tanrı Harmachis-Chepera Re-Tenu
ona rüyasında göründü ve eğer sfenksin etrafına yığılan kumu temizlerse, Mısır
tahtını ona vereceğini vaat etti. Bu yapıldıktan sonra, prens hızla
rakiplerinden kurtuldu ve firavun oldu.
Bu, kehanet içeren bir rüya hakkında bilinen en
eski hikayelerden biridir. Kehanete inananlar tarafından sıklıkla alıntılanır.
Ancak ne yazık ki, muhtemelen doğru değildir. Thutmose'un rüyası neredeyse
kesinlikle psişik olmaktan çok politikti. Thutmose IV, kraliyet ailesiyle
doğrudan akrabalığı olmayan ve tahta güçlü bir hak iddiasında bulunmayan bir
gaspçıydı. Meşruiyetini tesis etmek için denedi
Tahtı gasp etmesinin tanrı tarafından emredilmiş
gibi görünmesini sağlamak. Bu tür siyasi-dini propaganda eski Mısır'da
yaygındı. İlk Thutmoslardan biri, bir alayda taşınan tanrı heykelinin yanından
geçerken "eğilmesini" sağlamıştı. Bunun ilahi lütfun bir işareti
olduğu ve taht üzerindeki iddiasını güçlendireceği düşünülüyordu.
Thutmose IV'ün gerçekten böyle bir rüya görüp
görmediği veya sadece uydurup uydurmadığı burada önemli değil. Önemli olan,
iktidarı gasp etmesini haklı çıkarmak için kehanet içeren bir rüyayı bahane
olarak seçmiş olmasıdır. Kehanet içeren rüyalar, eski Mısır halkı ve modern
zamanlara kadar birçok halk tarafından çok ciddiye alınmıştır. Bugün bile,
rüyalar ve rüya görme hakkındaki fikirlerimiz büyük ölçüde değişmiş olsa da,
birçok insan hala rüyaların bize geleceğe dair bir bakış açısı verdiğine inanma
eğilimindedir. Hala rüyaların gerçekleştiğinden bahsediyoruz ve modern psişik
araştırmacılar tarafından toplanan kehanetlerin veya gelecekteki olayların
önceden görülmesine dair örneklerin çoğu rüyalarda alınmıştır.
Kehanet içeren rüyalar fikrinin nasıl ve nereden
kaynaklandığı bilinmiyor. Ancak bu inancın altında yatan düşünce, uykunun ruhu
veya canı zaman ve mekân içinde yolculuk etmeye ve Tanrı veya tanrılarla
konuşmaya özgür kıldığı fikri gibi görünüyor. Rüyaların bu yolculukların bir
hatırası olduğuna inanılıyordu. Hristiyanlık çağının ilk yüzyılında yaşamış
Romalı-Yahudi tarihçi Josephus, yaygın olarak kabul gören bu fikri şu sözlerle
ifade etmiştir:
"Söylediklerimin doğruluğunu en açık şekilde
kanıtlamak için uyku halini örnek vereyim: Ruhlar, beden onları rahatsız
etmediğinde, kendilerine güvenerek ve Tanrı ile ittifak kurarak O'nunla
konuşarak en tatlı huzuru bulurlar; böylece her yere giderler ve birçok
geleceği önceden görürler."
Antik Yunanlılar kehanet içeren rüyalara büyük
önem verirdi ve kehanet içeren rüyaların çok özel bir biçimini geliştirdiler.
Asklepios Kültü. Asklepios, Yunan tıp tanrısıydı.
Tanrıya adanmış tapınaklarda, bir hastalıktan şifa arayan kişilerin uyumak için
gittikleri özel bölmeler vardı. Uyurken, Asklepios'un rüyalarında onlara
görünmesi beklenirdi. Tanrının daha sonra ya uyurken hastalıklarını
iyileştireceği ya da rüyalarında bir tedavi önereceği düşünülürdü.
İyileştiklerine inananlar, iyileşmelerini genellikle bir taş tablete
kaydederlerdi ve bu tabletlerin birçoğu modern bilim insanları tarafından
bulunup tercüme edilmiştir. İşte tipik bir örnek: Sakat bir adam sedyeyle
tapınağa getirildi. Rüyasında tanrının koltuk değneğini kırdığını ve ona bir
merdivene tırmanmasını emrettiğini, sonra da sadece kısmen tırmandığında onu
korkaklıkla azarladığını gördü. Ertesi sabah adam uyandı ve merdivene tırmandı.
Yunanistan'da başlayan bu kült, tüm Akdeniz
dünyasına yayıldı. Popülaritesinin zirvesinde, tıp tanrısına adanmış dört yüz
kadar tapınak vardı. Bu kült, yüzlerce yıl boyunca popülaritesini korudu.
Tıp tarihçileri arasında Asklepios kültünün
hastalıkları iyileştirmedeki etkinliği konusunda önemli tartışmalar
yaşanmıştır. Birçoğu kültün tamamen bir aldatmaca olduğuna ve rüya yoluyla
iyileşmeye dair birçok mucizevi tanıklığın, dikkatsiz rahipler tarafından saf
hastaları kandırmak için uydurulmuş kurgular olduğuna inanmaktadır.
Ancak Asklepios Kültü'nün kayıtlarını inceleyen
diğerleri, bunun gerçekten de bir gerçeklik payı taşıdığına inanıyor. Emma J.
ve Ludwig Edelstein çifti, kültün kayıtları üzerinde kapsamlı bir çalışma
yaparak bunun basit bir sahtekarlık olamayacağı sonucuna vardılar. Edelstein
çifti, "Eski çağ insanları kandırmak o kadar kolay değildi" diyor.
"Dünyanın dört bir yanındaki yüzlerce yerde her gün sergilenen bir maskeli
oyunun" gerçekten de bir sahtekarlık olabileceğini hayal etmekte zorlanıyorlar.
Geleceği
öngörme sihirli sanatı yüzyıllar
sonra asla tespit edilemez, şüphelenilemez veya en azından ima
edilemezdi."
Bu iyileşmeler rüyalarda nasıl bu kadar mucizevi
bir şekilde önceden tahmin edilebilmişti? Edelstein'lar, iyileşen
rahatsızlıkların çoğunun organik rahatsızlıklardan ziyade sinirsel
rahatsızlıklar olabileceğine işaret ediyor. Felç, sağırlık ve körlük bazen
duygusal sarsıntıların sonucudur. Eğer hasta kültün inancına derinden
inanmışsa, bu inancın kendisi duygusal rahatsızlığı iyileştirmek için yeterli
olmuş olabilir.
Duygusal olmayan hastalıklar söz konusu olduğunda
bile, gerçek bir inanan kutsal mekânda geçirdiği bir geceden büyük bir
rahatlama hissedebilir. Sonuç olarak, kendini gerçekten daha iyi hissedebilir.
Ayrıca, kendiliğinden iyileşen birçok hastalık da
vardır. Eski zamanlarda, doktorlar günümüzdekilerden çok daha az şey bildikleri
için, şu veya bu vakayı umutsuz olarak nitelendirmekte aceleci davranırlardı.
Bu tür bir teşhis, doktoru zor bir vakayı tedavi etme sorumluluğundan
kurtarırdı. Böylece, doktorlar tarafından "umutsuz" olarak
nitelendirilen birçok hasta, tıp tanrısının tapınağını ziyaret ettikten sonra
kendiliğinden iyileşebilirdi. Bu hastalar muhtemelen zaten iyileşirlerdi, ancak
bu tesadüfün sorumlusu kesinlikle Asklepios olurdu.
Sonuç olarak, yalnızca başarıları biliyoruz.
Asklepios tapınağını ziyaret eden ve iyileşmeyenler hiçbir anıt yazıtı
bırakmadılar. Tıp tanrısı Asklepios'u rüyasında görmek ve onunla uyumak için
tapınağa girenlerin yüzde kaçı gerçekten iyileşti? Hiçbir fikrimiz yok, ancak
kültün bunca yüzyıl boyunca güçlü kalmasını sağlayacak kadar çok iyileşme
vakası olmuş olması kesin gibi görünüyor.
Hristiyanlık, Asklepios kültüne olumlu bakmadı.
Dördüncü yüzyılda Hristiyan İmparator Konstantin, Aegae'deki tanrı tapınağını
yıktırdı ve ondan kalan sütunları birkaç mil ötede bir Hristiyan kilisesi inşa
etmek için kullandı. Ancak
Kutsal bir yere gidip uyuyarak rüyada iyileşme
fikri, Asklepios kültünün yok olmasıyla ortadan kalkamayacak kadar derinden kök
salmıştı. Orta Çağ boyunca hastalar, Tanrı'nın onları rüyalarında
iyileştireceğine dair umut ve inançla kiliselere gidip uyuyorlardı.
Hristiyanlıkta bu uygulamaya "kuluçka" deniyordu. Bazı kiliseler,
iyileştirmeleriyle o kadar ünlü oldular ki, özel rahiplerin düzenli olarak
gittiği özel kuluçka bölümleri inşa ettiler. Dünyanın bazı bölgelerinde,
özellikle Asklepios'un memleketi Yunanistan'da, Hristiyan kiliselerinde kuluçka
uygulaması bu yüzyılın başlarında hala devam ediyordu ve Yunanistan'ın bazı
kırsal bölgelerinde, Asklepios kültünün ilk ortaya çıkışından iki bin yıldan
fazla bir süre sonra bile bugün hala uygulanıyor olabilir.
Hastalıkları iyileştirme girişimi ile kehanet
içeren rüyalar arasındaki bir diğer ilişki, "tıbbi durugörücü" olarak
adlandırılabilecek şifacı tipinde bulunabilir. Bazı ilkel toplumlarda, büyücü
veya şaman, hasta bir adamın hastalığının seyrini tahmin etmek ve tedavi reçete
etmek için transa geçerdi. Modern Batı toplumlarında ise, hipnotizmin babası
Franz Anton Mesmer'in takipçileri, 18. ve 19. yüzyıllarda tıbbi durugörücü
fikrini popülerleştirdiler. Bu ilk hipnotistler, trans halindeyken veya uyurken
hastalıkları teşhis eden ve tedavi reçete eden bazı deneklere sahipti. Tıbbi
durugörücülerden bazıları oldukça ünlü oldu. 19. yüzyıl Amerikalı peygamberi
Andrew Jackson Davis yıllarca tıbbi durugörücü olarak çalıştı. Daha yakın
zamanlarda, Virginia Beach, Virginia'dan Edgar Cayce, transa geçerek veya
uyuyarak kendisine gelen insanların hastalıklarını teşhis ederek önemli bir üne
kavuştu. Daha da önemlisi, hem Davis hem de Cayce hızla daha genel kehanetlere
yöneldiler ve geleceğe dair tahminlerde bulunmaya başladılar.
Geleceği, dünyayı ve hatta tüm evreni önceden
görmenin sihirli sanatı . Her ikisi de
son derece popüler oldu ve geniş ve sadık takipçi kitlelerine sahip oldu.
Edgar Cayce gibi bir adamın tıbbi kehanetleri ve
reçeteleri ne kadar doğru? Günümüzdeki birçok takipçisi, başarı oranının
inanılmaz olduğunu iddia ediyor. Peygamberin 1944'teki ölümünden sonra,
çocukları onun öğretilerini incelemek ve yaymak için bir vakıf kurdu. Grup,
Cayce'nin şifa "okumalarının" kayıtlarını tuttu ve bunlar birçok
olağanüstü başarıyı gösteriyor gibi görünüyor.
Ancak doktorlar, Cayce gibi tıbbi medyumların
bildirdiği "iyileşmelere" hiç itibar etmiyorlar. Asklepios
tapınaklarındaki hasta-rüya görenler gibi, Edgar Cayce'nin birçok müşterisinin
psikosomatik rahatsızlıklardan muzdarip olabileceğini, zaten
iyileşebileceklerini veya şifacıyı ziyaret etmekten yalnızca geçici bir
psikolojik rahatlama elde edebileceklerini belirtiyorlar. Cayce'nin
"başarıları" üzerinde çok zaman harcanırken,
"başarısızlıkları" göz ardı ediliyor.
Cayce ve benzerlerinin eleştirmenleri, herhangi
bir tedavi yönteminin etkinliğine dair kayıt tutmanın son derece zor ve
karmaşık bir iş olduğunu da açıklıyorlar. Bilgisayarların, en yeni
istatistiksel tekniklerin ve en titiz ve eksiksiz kayıt tutma yöntemlerinin
yardımıyla bile, doktorlar genellikle belirli bir tedavinin veya ilacın
gerçekten etkili olup olmadığı konusunda hemfikir olamıyorlar. Cayce
takipçilerinin övündüğü "tedavilerin" "ayrıntılı kayıtları"
aslında hikaye ve tanıklık koleksiyonlarından başka bir şey değil ve tıp
peygamberinin etkinliğini kanıtlamada tamamen değersiz. Her sahtekar doktor ve
patentli ilaç satıcısı, kendi ilaç markasına dair bir sürü "tanıklık"
üretebilmiştir.
Kehanet olarak kabul edilen bazı rüyalar oldukça
açık ve anlaşılır niteliktedir. Bu da tipik bir örnektir:
“Rüyamda St. Louis'deki A. Amcamın çok hasta
olduğunu gördüm. Onu yatağında hareketsiz yatarken gördüm. Yüzü bana dönük
değildi ama onun yatak odası olduğunu biliyordum. Yatağın etrafında sessizce
konuşan insanlar vardı. Ne söylediklerini duyamadım ama endişeli görünüyorlardı.
Bir hafta sonra St. Louis'den A. Amcamın önceki gece öldüğünü bildiren bir
telgraf aldık.”
Çoğumuzun muhtemelen sonradan "gerçek"
olduğu ortaya çıkan, yani rüyalarımızda gördüğümüz şeylerin gerçekleştiği
rüyalar gördük. Ancak genellikle bu tür rüyalar, zaten olmasını umduğumuz veya
korktuğumuz şeyleri yansıtır. Bu durumda rüyayı gören kişi, A. Amca'nın ağır
hasta olduğunu zaten biliyordu.
Rüyalar çoğu zaman hiç de açık ve net değildir.
Rüyalar, ya da en azından uyandığımızda hatırladıklarımız, karmaşık ve anlamsız
imgelerle dolu görünür. Yazar, uçan bir atın sırtında götürüldüğü bir rüyayı
canlı bir şekilde hatırlıyor. Bu tür bir rüya geleceği tahmin etmek için
kullanılacaksa, yorumlanmalıdır.
Yunanlılar rüya yorumuna oneiromanti, yani
rüyalarla kehanet adını vermişlerdir. Ancak rüyaları yorumlayan tek halk
Yunanlılar değildi. İbraniler arasında, astroloji veya diğer kehanet
yöntemlerinden farklı olarak oneiromanti, Tanrı'nın insanlarla uykularında sık
sık konuştuğu için son derece saygın ve uygun kabul ediliyordu.
Eski Ahit, peygamberlik rüyalarıyla dolu
hikayeler içerir. Abimelek'in rüyasında Tanrı "gece bir rüyada" onu
ziyaret etmiş ve İbrahim'in bir peygamber olduğunu söylemiştir. Yusuf'un
Firavun'un yedi semiz inek, yedi zayıf inek, yedi iyi mısır başağı ve yedi kötü
mısır başağı gördüğü rüyasını yorumladığı bilindik hikaye de vardır. Daniel
Kitabı, bazıları son derece belirsiz olan bir dizi rüya anlatımı içerir.
16. yüzyıla ait, Yusuf'un Firavun'un rüyasını
yorumlamasını gösteren
çizim. M
BEN
Çok çeşitli yorumlara açık. Sayılar kitabında Rab
şöyle diyor: “Aranızda bir peygamber varsa, ben Rab kendimi ona bir görümde
bildireceğim ve onunla bir rüyada konuşacağım.”
Yeni Ahit'te de peygamberlik rüyalarından
bahsedilir. Yusuf'a rüyasında karısının hamile olduğu söylenir ve daha sonra
çocuğun hayatı "gece görülen rüyalar" sayesinde iki kez kurtarılır.
İbranilerin rüya yorumlama konusunda bir üne
sahip oldukları anlaşılıyor. Bu durum, Eski Ahit'teki Firavun'un rüyaları
öyküsünde açıkça görülmektedir. Firavun'un bilge adamlarından, kahinlerinden ve
sihirbazlarından hiçbiri, yedi iyi ve yedi kötü inek ve mısır başakları
hakkındaki rüyasını anlamlandıramamıştır. Firavun'a, rüya yorumlama sanatında
yetenekli olduğu söylenen İbrani tutsak Yusuf'tan bahsedilmiştir.
Yusuf Firavun'un huzuruna getirildiğinde,
"Firavun'un rüyası tektir: Tanrı Firavun'a ne yapacağını
göstermiştir" diye açıkladı. Yusuf, Mısır'ın yedi hükümdara sahip
olacağını da belirtti.
Yıllarca süren bol hasatın ardından yedi yıl
süren kıtlık gelmişti. Yusuf, Mısırlıları yedi bereketli yılda yiyecek
biriktirmeleri konusunda uyardı; böylece kıtlık yıllarına dayanabilecekleri bir
rezervleri olacaktı. Firavun'un rüyasını yorumlaması sonucunda Yusuf, Mısır
valisi oldu ve bolluk yıllarında biriktirilen yiyecek stokları sayesinde Mısır,
kıtlık yıllarını atlatmayı başardı.
Yüzyıllar boyunca, görünüşe göre doğru çıkan
sayısız kehanet rüyası hikayesi kaydedilmiştir. Başarısız olanlar genellikle
unutulur, ancak MÖ 5. yüzyılda yaşamış Yunan tarihçi Herodot tarafından
kaydedilen muhteşem bir kehanet fiyaskosu vardır. Hikaye, Yunanistan'ı işgal
etmeyi planlayan Pers kralı Xerxes ile ilgilidir. Kralın amcası Artaban, işgali
akıllıca bulmamış ve onu vazgeçirmeye çalışmıştır. Xerxes tereddüt etmiş, ta ki
bir gece rüyasında tanrısal bir figür ona görünüp işgali teşvik edene kadar. Ertesi
gece aynı güçlü figür rüyasında görünmüş ve işgal hemen gerçekleştirilmezse
Xerxes'in yok edilmesini tehdit etmiştir. Korkuya kapılan Pers kralı, amcasına
kraliyet yatağında uyumasını emretmiş ve gerçekten de tanrısal figür Artaban'ın
rüyasında görünmüş, hala Yunanistan'ın işgalini istemiştir. Böylece saldırı
başlatılmış ve feci şekilde başarısız olmuştur. Bir Yunan olan Herodot,
hikayenin gerçek bir temeli olup olmadığına çok fazla aldırmadan, Persler için
olumsuz hikayeler anlatmayı severdi. Ancak bu başarısız kehanet öyküsünün de,
başarılı kehanet öykülerinin çoğu kadar sağlam bir temeli vardır.
Yıldızlarla yapılan kehanete uygulanan nispeten
katı yorumlama sistemi, rüya yorumcuları tarafından hiçbir zaman kurulamadı.
Yıldızlar tahmin edilebilir kalıplarda hareket ederken, rüyaların içeriği
değişken ve anlaşılması güçtür. Rüya sembolleri kitapları...
Rüyalar ve onların varsayılan anlamları, eski
Yunanlılardan beri popüler olmuştur. Bu kitaplardan ilki, Roma
İmparatoru Hadrianus döneminde (MS 117-138) yazan Efesli
Artemidoros'un Oneirokritika adlı eseridir . Ancak bu
kitap, rüya yorumcularına pek yardımcı olmamış olabilir, çünkü Artemidoros'a
göre herhangi bir rüyanın yüz farklı anlamı olabilirdi.
Rüya sembollerini yorumlamaya yönelik kitaplar
günümüzde hala yaygın olarak bulunabilmektedir ve genellikle "Eski
Çingene Rüya Kitabı", "Mısır Rüya Kitabı" veya "Pers
Rüya Kitabı" gibi başlıklar altında satılmaktadır. Bu
kitapların Çingeneler, Mısırlılar veya Perslerle hiçbir ilgisi yoktur. Çoğu
zaman bölgesel folklor derlemeleridir veya sadece kitabın yazarı tarafından
oluşturulmuş semboller ve anlamlarının listeleridir.
Semboller oldukça basit ve sağduyulu olabilir.
Örneğin, fırtına rüyası öfke veya diğer rahatsız edici duyguları gösterirken,
bahar rüyası parlak ve mutlu olaylara işaret eder. Diğer kitaplar ise bariz
sembolleri tersine çevirir; cellat rüyası büyük onurları, kürk manto rüyası ise
kasvetli bir geleceği ifade eder. Farklı yerlerden veya farklı zamanlardan
kitaplar aynı sembole zıt anlamlar verebilir. 19. yüzyıldan kalma bir İngiliz
rüya yorumlama kitabı, meşe ağacı rüyasının uzun ve müreffeh bir yaşam anlamına
geldiğini söylerken, aynı dönemde İsviçre'de yayınlanan bir kitap meşe ağacı
rüyasının kişisel bir felaketi gösterdiğini belirtmiştir.
Yazar Richard Lewinsohn, Avusturya'da satılan bir
dizi rüya yorumlama kitabını inceledi ve şu sonuca vardı: "...Rüya
sembolleri genellikle astrolojik 'işaretlerden' çok daha kasvetlidir. Rüya
görenlere nadiren hangi kaçınma önlemini almaları gerektiği söylenir. Rüya
yorumlama kitapları sadece bir durumu tanımlar ve okuyucunun bununla en iyi
şekilde başa çıkmasına bırakır."
Kumarbazlar, özellikle de sayı oyunları
oynayanlar için, rüya yorumu kitapları ve listelerinden oluşan özel bir
kategori oluşturulmuştur. Bu listelerde yumurta rüyası 36 sayısını temsil
edebilirken, yağmur rüyası 72 sayısını temsil edebilir. Rüya sembolü ile temsil
ettiği sayı arasındaki ilişki tamamen gizemlidir, çünkü bu kitapların anonim
derleyicileri yorumlarına nasıl ulaştıklarına dair hiçbir ipucu vermezler.
Çeşitli psişik araştırma kuruluşları tarafından
sıradan insanlardan toplanan kehanet içeren rüya anlatımları çok daha
önemlidir. Bu oldukça tipik bir örnektir: J. Connon Middleton adlı bir İngiliz
iş adamı, bir okyanus gemisiyle transatlantik yolculuk rezervasyonu
yaptırmıştı. Planlanan kalkıştan yaklaşık on gün önce, geminin "denizde,
omurgası yukarıda ve yolcuları ile mürettebatı etrafında yüzerek"
yüzdüğünü rüyasında gördü. Ertesi gece aynı rüyayı gördü. Middleton, bu
rüyaların kendisini "rahatsız" ve "çok depresif, hatta
umutsuz" hissettirdiğini söyledi. Birkaç gün sonra, iş nedenleriyle
seyahatini ertelemesi gerektiğini bildiren bir telgraf aldıktan sonra
rezervasyonunu iptal etti. Seyahat planlarını değiştirdikten sonra ailesine ve
arkadaşlarına rüyalarını anlattı. Daha sonra iki arkadaşı da aynı sıralarda bir
gemi kazası rüyası gördüklerini söylediler.
Middleton'ın binmesi planlanan gemi
Titanic'ti . 14 Nisan
1912'de saat 23:40'ta Kuzey Atlantik'teki ilk seferinde Titanic bir
buzdağına çarptı ve üç saat içinde battı. Bu felakette 2206 yolcu ve
mürettebattan 1500'den fazlası hayatını kaybetti.
Titanik'in batmasından sonra, İngiliz Psişik
Araştırma Derneği ve benzeri kuruluşlar, Middleton gibi, kendilerinin psişik
güçlere sahip olduğuna inanan kişilerden gelen çok sayıda anlatımla karşı
karşıya kaldılar.
Felaketi bir rüyada görmüş veya olacaklar
hakkında başka bir tür önsezisi olmuştu. Yirminci yüzyılda hiçbir olay,
Titanik'in batması kadar çok kehanet içeren rüya ve felaket önsezisi anlatımına
yol açmamıştır .
Hem tanınmış hem de tanınmamış kişilerin kehanet
içeren rüyaları olmuştur. Başkan Lincoln'ün, suikasta uğramasından sadece
birkaç gün önce kendi suikastını rüyasında gördüğü söylenir.
Bu gibi vakalar ne kadar çarpıcı olsa da, kehanet
içeren rüyaların gerçekliğini kanıtlamaya pek yardımcı olmuyorlar. Bu tür
rüyalar her zaman kehanet gerçekleştikten sonra bildirilir. Bu, Middleton'ın
veya Titanik hakkında kehanet içeren rüyalar bildiren diğerlerinin yalan
söylediği anlamına gelmez . Felaket rüyaları yaygındır. Bu
rüyanın "gerçekleşmesi" tamamen tesadüfün sonucu olabilir. Başkan
Lincoln'ün hayatı sık sık tehdit edilmişti ve suikast olasılığını hayal etmek
için özel güçlere kesinlikle ihtiyacı yoktu. Rüyaları hatırlamak da son derece
zordur ve "kehanet" içeren rüya görenlerin, nihayetinde olanlara daha
yakın bir şekilde uyması için orijinal rüyalarına bilinçsizce ayrıntılar
eklemiş olmaları mümkündür.
1927'de Londra'da kehanet rüyaları üzerine son
derece ilginç bir kitap yayınlandı. Kitabın adı " Zamanla Bir
Deney" idi. Yazarı, İngiltere'nin ilk pilotlarından ve uçak
üreticilerinden biri olan J.W. Dunne idi. Dunne, kitabında kehanet rüyalarıyla
ilgili otuz yıllık deneyimini, sansasyon yaratma amacı gütmeden, sade bir dille
kaydetti.
Dunne'ın hatırladığı ilk tuhaf rüya 1889'da
gerçekleşti. Bir otelde kalıyordu ve rüyasında bir garsonla doğru saat
konusunda tartıştığını gördü. Rüyasında Dunne, saatin sabah 4:30 olduğunu
söylerken, garson ise...
Öğleden sonra saat dört buçuktu. Dunne uyandı ve
saatine baktı. Saat dört buçukta durmuştu. Önceki öğleden sonra da saat dört
buçukta durduğunu ve bunu bilinçaltında hatırladığını, hatta rüyasında
gördüğünü varsaydı. Yatak odasında saat olmadığı ve doğru zamanı
belirleyemediği için, saati sıfırlamadan kurdu. Ertesi sabah aşağı indiğinde,
saatini doğru ayarlayabilmek için en yakın saate yöneldi. Tamamen şaşkın bir
şekilde, saatinin sadece birkaç dakika geri kaldığını gördü; bu da yaklaşık
olarak rüyanın kendisi ile saati kurduğu an arasındaki süreye eşitti. Dunne o
zaman, saatinin o sabah dört buçukta, tam da zaman konusunda bir tartışmayı
rüyasında gördüğü anda durduğunu fark etti.
Bu şaşırtıcı bir rüya değildi; kehanet
niteliğinde bir rüya olarak nitelendirilebilecek bir şey de değildi, ancak bu,
JW Dunne'ın kehanet rüyaları gören bir kişi olarak kariyerinin sadece
başlangıcıydı.
O andan itibaren Dunne, rüyalarında büyük küçük
her türlü gelecekteki olayı önceden gördüğüne inanmaya başladı. Belki de en
çarpıcı kehanet rüyasını 1902'de Güney Afrika'da İngiliz Ordusu ile savaşırken
gördüğünü iddia etti. İzole edilmiş karakolunda posta ve gazeteler ona ancak
ara sıra ulaşıyordu.
Dunne bir gece "olağanüstü canlı ve oldukça
tatsız bir rüya" gördüğünü söyledi. Ayaklarının altındaki zeminin
çatlamaya başladığı bir adada duruyordu. Çatlaklardan "yukarı doğru buhar
püskürüyordu." Adanın "bir volkan nedeniyle yakın bir tehlike
altında" olduğunu fark etti.
Rüyasında Dunne nefes nefese, "Ada! Aman
Tanrım, her şey havaya uçacak!" diye haykırdı. Adanın dört bin sakininin
tahliye edilmezlerse öleceğini hissetti. Bu rüya adası Fransızlar tarafından
yönetiliyordu ve
Uyandığı anda Dunne, bir belediye başkanına
yalvardığını hayal etti: "Dinleyin! Eğer... olmazsa dört bin kişi
öldürülecek..."
Bir sonraki gazete partisi geldiğinde, Daily
Telegraph'ın manşetlerinde
" Martinique'de Yanardağ Felaketi" yazıyordu
. Bu, yirminci yüzyılın en kötü doğal afetlerinden biri olan Pelee
Dağı'nın patlamasıydı. Martinique, Fransız kontrolündeki bir ada olmasına
rağmen, ölenlerin toplam sayısı Dupne'nin hayal ettiği gibi 4.000 değil,
40.000'di.
Bu konuda şöyle yazdı: “Öldürüleceği varsayılan
insan sayısı, rüya boyunca iddia ettiğim gibi 4.000 değil, 40.000'di. Bir
sıfırla yanılmıştım. Ama gazeteyi okuduğumda, aceleyle o sayıyı *4.000 olarak
okudum; ve daha sonra hikayeyi anlatırken, basılı rakamın 4.000 olduğunu hep
söyledim; ve on beş yıl sonra paragrafı kopyalayana kadar bunun gerçekte 40.000
olduğunu bilmiyordum.”
Dunne, rüyasından önce gerçekleşen Pelee Dağı'nın
patlamasını gerçekten önceden gördüğüne inanmıyordu. Aksine, rüyası felaketle
ilgili gazete haberini okuyacağının bir önsezisi gibiydi. Felaketle ilgili
haberi rüyasından birkaç gün sonra okudu.
Dunne, gelecekteki veya uzak olayları rüyasında
görme yeteneğini yalnızca kendisine özgü bir yetenek olarak görmüyordu.
Herkesin aynı yeteneğe sahip olduğuna, yeter ki bunun farkında olması
gerektiğine inanıyordu. Dunne'a göre, yapılması gereken tek şey, uyandıktan
hemen sonra rüyaları kaydetmekti; aksi takdirde rüyalar unutulur veya
bozulurdu. Sistemini küçük bir akraba ve arkadaş çevresine öğrettikten sonra,
Dunne onların da rüyalarında geleceği görebildiklerini iddia etti.
Dunne'ın kitabı anında büyük bir başarı yakaladı.
İddia ettiği gibi kehanet içeren rüyalar gördüğüne dair hiçbir kanıt yoktu,
ancak insanlar...
İnsanlar onun sözlerine inanmaya meyilliydi.
Sonuçta o, bilimsel veya en azından teknik eğitim almış saygın bir adamdı.
Mistik veya okültist değildi, aksine bu garip olayları basit ve açık bir
şekilde ortaya koyan, aklı başında bir adamdı.
1922'de İngiliz Psişik Araştırma Derneği,
Dunne'ın rüya sistemine dayalı bir dizi deney yapmaya karar verdi. Testler
tamamen başarısız oldu. Test edilen deneklerin hiçbirinde kehanet içeren
rüyalar gördüklerine dair en ufak bir kanıt bile bulunmadı. Dunne'ın kendisi
gönüllü olarak test denekliğine katıldığında bile sonuçlar son derece cesaret
kırıcıydı. Test döneminde gördüğü on yedi rüyadan sadece biri bir şekilde
kehanet olarak nitelendirilebilir ve bu rüyanın gerçekte olanlarla uyumlu hale
getirilmesi için büyük bir yorumlama ve zorlama gerekiyordu.
Dunne'ın 1949'daki ölümünden sonra, dul eşi özel
notlarını yayınladı. Bu notlar, J.W. Dunne'ın, iddia ettiği gibi basit ve katı
bir gerçekçi olmadığını ortaya koydu. O, Tanrı ve meleklerin kendisine geleceği
gösterdiğine inanan bir mistik ve vizyonerdi. Notlarında, saatle ilgili
orijinal rüyasında onu uyandıran ve saatine bakmasını rica eden bir melek
korosunun olduğu belirtiliyor. Bu, orijinal anlatımında özenle gizlediği bir
gerçekti.
Elbette, Dunne'ın rüyalarının tam olarak
düşündüğü gibi, geleceğe dair önseziler olmadığına dair hiçbir kanıt yok. Ancak
rüya sisteminin başarısızlığı ve kontrollü deneylerdeki kişisel başarısızlığı,
yetenekleri konusunda ciddi şüpheler uyandırıyor.
Rüyalarıyla ilgili oldukça mistik fikirleri, onu
rüyalarının doğru ve dürüst bir aktarıcısı olmaktan alıkoymaz. Ancak bu
fikirler, rüyalarını yorumlarken daha az mantıklı bir yaklaşım sergileme
olasılığını artırır. Kehanet içeren rüyalar gördüğünü iddia eden mistikler
yaygındır. Dunne'ın eserlerinin büyük bir bölümü de bu türdendir.
Geleceği Öngörmenin Büyülü Sanatı adlı eserin
çekiciliğinin sebebi,
kendisini bilimsel eğilimli bir adam olarak tasvir etmesiydi.
Kehanet (veya durugörü) rüyalarının doğruluğunu
test etmeye yönelik bir başka girişim, 1932'de Harvard Psikoloji Kliniği'nin
iki üyesi Henry A. Murray ve Dr. Wheeler tarafından yapıldı. Mart 1932'de,
pilot kahraman Charles A. Lindbergh'in bebek oğlu kaçırıldı. Polis, kaçıranın
kim olduğunu veya bebeğe ne olduğunu bilmiyordu. Kaçırma haberi Amerika
Birleşik Devletleri'nde en çok konuşulan haberdi. Bebeğin kaybolmasından birkaç
gün sonra, Harvard psikologları, olayla ilgili herhangi bir rüya anlatımı isteyen
bir gazete haberi yayınladı. Yaklaşık 1300 kişi, rüyalarını göndererek çağrıya
yanıt verdi. Sonunda çocuk ölü bulundu ve bir hendeğe gömüldü. Alınan binden
fazla rüya anlatımından sadece yedisi, Lindbergh olayının trajik sonucunu bir
şekilde tanımlıyor gibiydi. Bu küçük yüzde, kitlelerin geleceği ortaya koyan
rüyalar görebileceği fikrini pek desteklemiyordu.
Ancak daha da önemlisi, rüyalara ve rüya görmeye
yönelik tutumumuz yirminci yüzyıl boyunca belirgin bir şekilde değişti. 1900
yılında, o zamanlar Viyana Üniversitesi'nde nöroloji profesörü olan Sigmund
Freud, rüyalar üzerine bir dizi konferans verdi. Aynı yılın ilerleyen aylarında
ise Rüyaların Yorumu adlı bir kitap yayınladı.
Freud'a göre rüyalar, gelecekte olacakların
geceleyin görülen anlık görüntüleri değil, geçmişin yansımalarıdır. Freud
rüyaları yorumlarken, bir kişinin rüyadan önce başına gelenleri öğrenmeyi
umuyordu, rüyadan sonra başına gelecekleri değil.
Freud şöyle yazmıştır: "Kehanet
niteliğindeki rüyaların, öngörülerle ilgili olmaları anlamında var
olduklarından şüphe duyulamaz."
Geleceğe dair; ancak şüpheli olan, bu yapının
gerçek gelecekteki olaylarla kayda değer ölçüde örtüşüp örtüşmediğidir. İtiraf
etmeliyim ki, bu durumda tarafsızlık ilkem beni terk etti. Zekice hesaplamadan
başka herhangi bir zihinsel çabanın gelecekteki olayları ayrıntılı olarak
öngörebilmesi, bir yandan bilimsel beklentilere ve yaklaşımlara çok fazla
aykırıdır, diğer yandan ise eleştirmenlerin bunu haksız bir varsayım olarak
reddetmemesi için eski ve iyi bilinen insan istekleriyle çok yakından
örtüşmektedir. Bu nedenle, çoğu raporun güvenilmezliğini, safdilliğini ve
inanılmazlığını, duygusal olarak tetiklenen hafıza tahrifatlarının olasılıkları
ve ara sıra meydana gelen tesadüflerin kaçınılmazlığıyla yan yana koyarsak,
gerçek kehanet rüyalarının hayaletinin yok olmasını bekleyebiliriz. Şahsen,
daha az önyargılı bir görüş oluşturmama neden olabilecek hiçbir şey yaşamadım.”
Günümüzde çoğu psikolog ve psikiyatrist temelde
Freud'un görüşüne katılıyor: Rüyalar bize rüya görenin geleceği nasıl hayal
ettiğini veya dilediğini anlatabilir, ancak geleceğin gerçekte nasıl olacağı
hakkında hiçbir şey söylemez.
Son birkaç on yılda bilim insanları rüyalar ve
rüya görme hakkında çok daha fazla şey öğrendiler. Örneğin, rüyanın olağanüstü
bir olay olmadığını, aksine her birimizin her gece düzenli bir şekilde birkaç
kez rüya gördüğünü öğrendiler. Uyuyan bir kişinin başına elektrotlar takarak,
bilim insanları tam olarak ne zaman rüya gördüğünü tespit edebildiler. Çoğu
zaman rüyalar uyanmadan önce veya hemen sonrasında unutulur. Rüyalar
unutulmadığında ise eksik hatırlanır. Bilinçsizce, yarı unutulmuş bir rüyayı
daha anlamlı, mantıklı veya heyecan verici hale getirmek için ayrıntılar
eklemeye çalışırız. Bu süreç "ikincil detaylandırma" olarak bilinir.
Uyku laboratuvarında uyku ve rüya düzenlerini
belirlemek için kullanılan ekipmanlar.
"Söylev." Uyandıktan bir iki saat
sonra, hatırladığımız rüya tamamen değişmiş olabilir. Ancak uyuyan kişi
rüyasının ortasında uyandırılıp ne rüya gördüğü sorulduğunda, rüyasını oldukça
iyi hatırlayabilir.
Dünyanın dört bir yanındaki rüya
laboratuvarlarında binlerce gönüllü üzerinde testler yapıldı. Cihazlar rüya
gördüklerini gösterdiğinde uyandırılıyorlar ve rüyalarını yatak başındaki bir
teyp kaydediciye anlatmaları isteniyor. Bu deneyler sırasında yüz binlerce rüya
kaydedildi. Bu rüyaların çoğu, deneklerin hayatından, genellikle oldukça
sıradan olaylardan oluşan parçalardan oluşuyor. Rüyalar, gerilimlerimiz ve
duygularımız için bir tür emniyet supabı görevi görüyor gibi görünüyor; ancak
bilim insanları, rüyaların tam işlevini anlamaktan hala çok uzaktalar.
Hayatımızda rüya görmenin önemine dair birçok
kayıt var. Yine de, tüm bu kayıtlarda, rüyalarımızda geleceğe dair bir bakış
açısı elde ettiğimize dair eski fikri destekleyen hiçbir şey yok.
Dikkat çekici bir istisna, New York,
Brooklyn'deki Maimonides Tıp Merkezi'ndeki Rüya Laboratuvarı'nda yapılan
deneylerdir. Laboratuvarın başındaki Dr. Montague Ullman ve Dr. Stanley
Krippner, uzun zamandır duyularüstü algılama (ESP) ile ilgilenmektedirler. Bazı
deneylerde Dr. Ullman ve Krippner, ertesi sabaha kadar gerçekleşmeyecek
olayları rüyalarında gören denekler bulduklarına inanmaktadırlar. Malcolm
Bessent adlı genç bir İngiliz medyumla yapılan özellikle çarpıcı bir dizi
testte, deneyciler standart rüya izleme tekniklerini kullandılar. Deney şuydu:
Kayıtlar uyuyan denek üzerindeki beyin
aktivitesini göstermektedir.
Rüyanın içeriğinin, rüyayı gören kişi dışında
sadece bir kişi tarafından bilinebileceği şekilde düzenlenmişti; o kişi de
ekipmanı fiilen çalıştıran kişiydi.
Ertesi sabah, genellikle tanınmış bir tablo olmak
üzere, rastgele bir resim seçilir ve bu resim etrafında bir dizi canlandırma
oluşturulurdu. Bessent, bunları izlemeden önce resimden veya canlandırmalardan
habersizdi. Daha sonra resim ve canlandırmalar kaydedilen rüyalarla
karşılaştırıldı. Dr. Krippner ve Dr. Ullman, bazı rüyalar ile daha sonraki
olaylar arasında şaşırtıcı bağlantılar bulduklarına inanıyorlardı.
Bu deney serisinin öne çıkan noktalarının özeti
kesin bir sonuca varıyor gibi görünüyor. Ancak, tam metnin okunması biraz
farklı bir izlenim veriyor. Genellikle uzun ve karmaşık bir rüya
açıklamasındaki sadece bir kelime veya ifade, seçilen resme karşılık geliyor.
Yine de, oldukça fazla yorumlama gerekiyor. Eğer zaten kehanet içeren rüyalara
inanıyorsanız, bu deneyler sizi etkileyecektir. İnanmıyorsanız, fikrinizi
değiştirmeyeceklerdir. Maimonides testleri, ne kadar ilginç olsalar da, modern
rüya araştırmalarının büyük çoğunluğu tarafından desteklenmeyen izole
örneklerdir.
Modern araştırmaların çoğunun eski kehanet rüyası
geleneğini desteklediği tek alan, rüyalar sırasında hastalık teşhisi koymakla
ilgilidir. Bir hastanın rüyasında gördüğü ve daha sonra klinik muayenede ortaya
çıkan bir hastalıkla ilgili birçok vaka kaydedilmiştir. Bu tür
"tahminler" tamamen sıradan süreçlerin sonucu olabilir. Uykudayken,
uyanıkken fark edilmeyen küçük ağrı ve sızılar veya diğer semptomların farkına
varılabilir. Bu semptomlar rüyalara dahil edilebilir. Bazen yaklaşan bir
hastalıktan korkarız, ancak bu korkuyla bilinçli olarak yüzleşemeyiz. Hatta
semptomlar hakkındaki bilgimizi bile bastırırız.
Uyku sırasında, psikolojik savunmalarımız
zayıfladığında, bu korkular bir rüyada yüzeye çıkabilir. Yine de, Asklepios
kültüyle tanınan Yunanlılar, sonuçta tamamen yanılmamış olabilirler.
Ancak bu, kehanet içeren rüyalara olan inancı
beslemek için yetersiz bir gerekçedir. Yine de bu inanç devam etmekte ve psişik
araştırma kuruluşları, kehanet içeren rüyalar gördüklerine inanan insanlardan
hâlâ anlatımlar toplamaktadır. Bu anlatımların bazıları oldukça şaşırtıcı ve
sıradan yollarla açıklanamaz görünmektedir. Bunları bildirenler genellikle
zeki, samimi ve görünüşte dürüst insanlardır. Tüm bu anlatımlar,
hayalperestliğin, seçici hafızanın ve saf tesadüfün sonucu mudur? Belki de
öyledir. Ancak bir rüyada geleceğe baktığına gerçekten inanan biri, tüm
istatistiklerden ikna olmayacak, kehanet içeren rüya diye bir şeyin olmadığını
söyleyen psikologların ve diğer bilim insanlarının bilgili görüşlerinden de
etkilenmeyecektir.
18. yüzyıl Fransız yazarı ve filozofu Voltaire,
kehanet içeren rüyalara karşı insan tutumunu çok güzel özetlemiştir:
"Gerçekleşen rüyalar, kimsenin şüphe
duymayacağı kehanetlerdir; gerçekleşmeyen rüyaların ise hiçbir önemi yoktur.
Gerçekleşen bir rüya, gerçekleşmeyen yüz rüyadan daha etkilidir."
VII. Peygamberlik Armağanı
Tarihin en ünlü peygamberleri, kehanetleri ve
işaretleri yorumlamada veya burç yorumları yapmada yetenekli olanlar değildi.
En büyük şöhret, Tanrı'dan veya doğaüstü bir güçten "peygamberlik
armağanı" almış olan kişilere aitti. Çoğu zaman bu "armağan"
tamamen iyi bir lütuf değildi.
Yunan mitolojisine göre, Truva Kralı Priam'ın
kızı Cassandra'ya tanrı Apollo tarafından kehanet yeteneği verilmişti.
Karşılığında Apollo'yu sevmesi gerekiyordu, ancak sevmedi. Bu yüzden Apollo
intikamını aldı. Cassandra'dan tek bir öpücük istedi ve dudakları onunkilere
değdiğinde, ikna etme gücünü elinden aldı. Böylece Cassandra her zaman geleceği
tahmin edebiliyordu, ancak kimse ona inanmıyordu. Her zaman kasvetli ve
sevilmeyen şeyler söylediği için nefret ediliyor ve sonunda öldürülüyordu.
Cassandra elbette kendi cinayetini önceden görmüştü, ancak bunu önleyecek gücü
yoktu.
Yunan mitolojisinden bir başka peygamber de
Thebes'in kör kahini Tiresias'tı. Mitlere göre, Tiresias'tan bir keresinde
tanrı Zeus ile karısı Hera arasındaki bir tartışmayı çözmesi istenmişti.
Tiresias, Zeus'un daha haklı olduğunu söylediğinde,
Öfkelenen Hera onu kör etti, ancak Zeus ona uzun
ömür ve kehanet yeteneği vererek karşılığını verdi.
Eski Ahit peygamberleri doğrudan Yehova
Tanrısı'ndan ilham almışlardı. Ancak İbraniler arasında peygamberlerin
üstünlüğü uzun sürmedi. Hristiyanlık döneminde, ilahi ilham almış bir peygamber
olduğunu iddia eden herkes aşırı şüphe ve hoşnutsuzlukla karşılandı. Böyle bir
peygamber şanslıysa, kendi mezhebini kuracak kadar takipçi kazanabilirdi. Bunun
iyi bir örneği, Mormon Kilisesi'nin ilham almış kurucusu Peygamber Joseph
Smith'tir. Peygamber şanssızsa, sapkın veya cadı ilan edilip idam edilebilirdi.
1884'te Joseph Smith'in kendisi, Illinois, Carthage'da öfkeli bir kalabalık
tarafından öldürüldü.
Ortaçağ efsaneleri, kehanet yeteneğinin Tanrı'dan
değil Şeytan'dan geldiği fikrini yansıtıyordu. Kral Arthur'un öykülerindeki
Merlin, bir büyücü olmasının yanı sıra bir peygamberdi. Merlin hakkındaki
mitler, Hristiyanlık öncesi dönemlere kadar uzanabilir ve Merlin başlangıçta
eski bir Kelt tanrısı olabilir. Merlin'in şöhreti kesinlikle Britanya Adaları
ile sınırlı değildi. Doğumu ve yaşamına dair en eski anlatım, Robert de
Bosron'a atfedilen ve 1498'de Paris'te basılan "Hayat, Kehanetler
ve Mucizeler (Merlin'in)" adlı Fransızca bir kitapta yer
almaktadır. Kitap, Merlin'in babasının bizzat Şeytan olduğunu ve Merlin'in
doğduğu anda konuştuğunu belirtir. Merlin'in ilk kehaneti, erdemli genç bir
kadın olan annesine, birçok düşman komşusunun tahmin ettiği gibi, doğum
sırasında ölmeyeceğine dair güvence vermekti. Bölgedeki bir yargıç bu
olağanüstü olayı duydu ve hem anneyi hem de çocuğu huzuruna çağırdı. Bunu
yaptılar ve genç peygamberi sınamak için yargıç ona kendi babasını tanıyıp
tanımadığını sordu. Bunun üzerine bebek Merlin berrak bir sesle şöyle cevap
verdi: "Evet, babam Şeytan'dır; ve onun gücüne sahibim ve geçmişi, şimdiyi
ve geleceği biliyorum."
" Geleceği öngörmenin sihirli sanatı ." Yargıç, bu korkunç çocuğun hiçbir şekilde
taciz edilmemesi gerektiğine ihtiyatlı bir şekilde karar verdi.
Merlin'e birçok kehanet atfedilmiştir, ancak
başarılı olanların tamamı, kehanet edilen olay çoktan gerçekleştikten çok sonra
yazılmıştır. Yaklaşık 800 yılında yazılan Britanyalıların Tarihi adlı
bir kitap , Merlin'in iddia edilen kehanetlerinden bazılarını içerir.
Bunlar, kitabın yazıldığı zamana kadar tamamen doğrudur. Kitabın yazıldığı
zamandan önceki olaylar için Merlin'in kehanetleri pek işe yaramaz. Yazar,
Merlin'in Britanya Adaları'nın yerli Britanyalılar tarafından yeniden
fethedileceğini öngördüğünü belirtir. O zamanlar Britanyalılar ile işgalci
Saksonlar arasında bir savaş hala devam ediyordu ve Britanyalıların zafer
kazanma ihtimali en azından az da olsa vardı. Ancak on ikinci yüzyılda, başka
bir yazar Merlin'in Britanyalıların nihai yenilgisini öngördüğünü belirtir,
çünkü o zamana kadar Britanyalılar ayrı bir halk olarak neredeyse varlıklarını
yitirmişlerdi.
Büyük Merlin için bile "kehanet
yeteneği" pek bir işe yaramamış gibi görünüyor. Kötü kalpli Nimue'nin
sonunda onun yıkımına yol açacağını önceden görmüştü. Yine de, kaderinden
habersizmiş gibi sakin bir şekilde onunla olan aşk ilişkisine devam etti.
Kasandra, Tiresias ve Merlin, hepsi de mit ve
efsane peygamberleridir. Eski Ahit peygamberleri, şüphesiz tarihsel şahsiyetler
olsalar da, bizler tarafından tam olarak tanınmıyorlar. Hayatları, eylemleri ve
kehanetleri hakkındaki anlatılar, peygamberlerin kendi yaşamlarından yıllar
sonra yazıya dökülmüştür.
Gelin, eski çağlardan günümüze kadar tarihin en
tanınmış dört peygamberinin kehanetlerine daha yakından bakalım. Her ne kadar
tüm peygamberler ve kehanet öyküleri kaçınılmaz olarak mucize öyküleriyle
çevrili olsa da, doğrulanabilir gerçekleri mit, efsane, varsayım ve
söylentilerden olabildiğince ayırmaya çalışacağız.
Michelangelo tarafından çizilen Cumae Sibyl'i.
Sibyller
Sibyller, kehanetleri yüzyıllarca Roma
İmparatorluğu'nun politikalarını etkileyen bir grup kahin kadındı. Kökenleri
antik çağlara dayanmaktadır; Sibyller diye bireylerin gerçekten var olup
olmadığından bile emin değiliz. İnsanlar Sibyller hakkında yazmaya
başladığında, tarihleri zaten umutsuzca karışmıştı. Ancak şunu biliyoruz ki,
Romalılar tarafından büyük saygı gören, Sibyllere atfedilen kehanet kitapları
vardı. Sibyller Roma'da o kadar popülerdi ki, Roma İmparatorluğu
Hristiyanlaştığında bile birçok insan Sibyllerin kehanetlerine inanmaya devam
etti. Hristiyanlık döneminde Sibyller, edebiyatta sıklıkla önemli bir yere
sahipti ve
Eski Ahit peygamberlerinin sanatına bir nebze
benzeyen bir sanat.
Bu yarı tarihsel kahin kadınların en bilineni,
modern Napoli şehrinin yakınlarındaki bir mağarada yaşadığı söylenen Cumaean
Sibyl'dir. Antik Cumae'nin bulunduğu yerde, Napoli'nin yaklaşık altı mil
batısında, mağarayı veya daha doğrusu bir dizi mağara ve tüneli hala
görebilirsiniz.
Efsanelere göre, Cumaean Sibyl'e tanrı Apollon
tarafından bir dilek hakkı verilmişti. Elindeki kum taneleri kadar yıl yaşamayı
dilemişti. Ancak sonsuz gençlik dilemeyi ihmal ettiği için çok yaşlanmış ve
güçsüz düşmüştü. Her zamanki gibi, peygamber ya da peygamber kadın kendi
kaderinden kaçamaz.
Diğer kehanet sözleri gibi, Cumaean Sibyl'in
kehanetleri de son derece karışık ve çözülmesi zordu. Kehanetlerini palmiye
yapraklarına yazdığı, ancak rüzgarın yaprakları dağıttığı ve toplandıklarında
bir daha asla düzgün bir şekilde düzenlenemedikleri söylenirdi.
Bu kehanet koleksiyonlarının Roma'nın ve Latin
ırkının gelecekteki tüm tarihini içermesi gerekiyordu. Özellikle ilginç bir
hikaye, başlangıçta dokuz Sibylline Roma tarihi kitabının olduğunu anlatır.
Peygamber kadın bunları, Roma'nın son kralı Gururlu Tarquinius'a ( MÖ
534-510) çok yüksek bir fiyata teklif etti . Adına yakışır şekilde,
Tarquinius ilk başta fiyatı ödemeyecek kadar gururluydu; bunun üzerine
peygamber kadın kitaplardan üçünü ateşe attı ve kalan altısını aynı fiyata
teklif etti. Tarquinius şok oldu ama yine de reddetti, bu yüzden Sibyl değerli
kitaplardan üçünü daha ateşe attı ve son üçünü de aynı fiyata tekrar teklif
etti. Bu sefer Gururlu Tarquinius ödedi.
Muhtemelen, sözleri ve eylemleri bu efsaneye
ilham veren gerçek bir peygamber kadın veya peygamber kadınlar grubu vardı.
Sibyller. Bu teorik bireyin veya grubun Sibylline
kitaplarını da yazıp yazmadığı açık bir sorudur. Efsaneye göre Roma'da saklanan
kitaplar, Tarquinius'un Cumaean Sibyl'den satın aldığı kitapların aynısıdır ve
efsaneler doğru olabilir.
Kökenleri ne olursa olsun, Sibylline kitapları
büyük hazineler olarak kabul ediliyordu ve Roma'daki Capitol binasının altında
saklanıyordu. Sadece ulusal acil durum zamanlarında, on beş rahipten oluşan
özel bir kurul tarafından ve ancak Senato'nun emriyle okunabiliyorlardı.
Sibylline kitaplarının orijinal setinin MÖ 83'te Capitol binasının yakılmasıyla
yok edildiğine inanılıyor, ancak daha sonra çeşitli kaynaklardan yeni bir
koleksiyon oluşturuldu. Sibylline kitaplarına en son resmi olarak MS 363
yılında danışıldı.
Roma yasalarına göre, Sibylline kitaplarına
erişim son derece kısıtlıydı; bu değerli ciltlere izinsiz bakmanın cezası
ölümdü. Yine de Sibylline kitaplarının birçok kopyası Roma'nın zengin özel
vatandaşlarının elinde bulundu. Bu kitapların son eksiksiz kopyasının, beşinci
yüzyılın başlarında Batı Roma İmparatorluğu'nu kontrol eden Alman paralı asker
Flavius Stulicho tarafından yakıldığına inanılıyor.
Yine de, Sibylline kehanetinin parçaları veya
Sibylline kehaneti olduğu iddia edilen metinler günümüzde de mevcuttur. Bu
materyallerin çok azı, hatta hiçbiri, Roma'da saklanan orijinal kitaplara kadar
uzanmamaktadır. İskenderiye'deki Helenleşmiş Yahudiler, Sibylline
kehanetlerinin büyük bir kısmını toplamış ve taklit etmişlerdir ve günümüze
ulaşanların çoğu İskenderiye Yahudi cemaati aracılığıyla elden ele geçmiştir.
İşte Sibylline kitaplarına atfedilen tipik bir kehanet:
“Tanrı'nın Krallığı iyi insanların üzerine
gelecektir; çünkü her şeyin kaynağı olan yeryüzü, insanlara en iyi ve sonsuz
meyveleri verecektir... ve şehirler şunlarla dolu olacaktır:
İyi insanlar olacak ve tarlalar verimli olacak,
yeryüzünde savaş olmayacak, kargaşa olmayacak, yeryüzü depremle inlemeyecek,
savaşlar, kuraklık, kıtlık, meyveleri mahvedecek dolu olmayacak; fakat
yeryüzünün tamamında büyük bir barış olacak ve bir kral diğeriyle dostluk
içinde yaşayacak, çağın sonuna kadar...
Bu parlak kehanet, Yahudiliğin dünya dini haline
gelmesini ve kusursuz adaletin hüküm süreceği bir dönemi öngörüyor. Açıkçası,
kehanet gerçekleşmedi. Bu tür bir "kehanet", onu uyduran Yahudilerin
umutlarını ve arzularını yansıtıyordu. Daha sonra Hristiyanlar, Mesih'in ikinci
gelişini ve Hristiyanlığın nihai zaferini anlatan "Sibylline"
kehanetleri ürettiler.
Anne Shipton
Sibyl hikâyeleri gibi, İngiliz kahin Mother
Shipton'ın hikâyeleri de tarih ve efsane arasında bir yerde, belirsiz bir
topraktan geliyor. 1488 civarında Yorkshire'da doğduğu ve 1561'deki ölümüne
kadar bu bölgede yaşadığı söyleniyor. Kızlık soyadının Ursula Southill olduğu
belirtiliyor. Yaklaşık yirmi dört yaşında Toby Shipton adında bir marangozla
evlendi ve York'un yaklaşık dört mil kuzeyindeki Skipton köyüne yerleştiler.
İri yapılı, son derece çirkin ama çok dindar bir kadın olarak tanımlanıyordu.
Peygamber kadın, VIII. Henry'nin hükümdarlığı
döneminde yaşamış ve o çalkantılı dönemde birçok güçlü kişinin düşüşünü ve
idamını önceden bildirdiği rivayet edilmiştir. Kralın en güçlü bakanı Kardinal
Wolsey'nin tutuklanacağına dair kehanetinin sayısız anlatımı mevcuttur. İşte
bunlardan biri:
Kardinal Wolsey ikametgahını York'a taşımayı
planladığında, kadın onun şehre asla ulaşamayacağını açıkladı. Kardinal, durumu
araştırmak için maiyetinden üç lordu kılık değiştirerek gönderdi.
Anne Shipton'ın kulübesi
Böyle bir tahminde bulunup bulunmadığını öğrenmek
ve eğer bu tahmininde ısrar ederse onu tehdit etmek için... Beasly adında bir
rehberin önderliğindeki hizmetkarlar kapıyı çaldılar.
"İçeri buyurun Bay Beasly ve sizinle
birlikte üç soylu lord," dedi Rahibe Shipton.
"Ardından onlara kibarca davrandı ve
önlerine yulaf ezmeli bisküvi ve bira koydu."
"Dediler ki, 'Kardinal asla York'u
görmemeli.'"
"Hayır," diye yanıtladı, "T, onu
görebileceğini ama asla ona yaklaşmayacağını söyledi."
"Onlar da şöyle yanıt verdiler: 'O
geldiğinde seni mutlaka yakacaktır.'"
"'Eğer bu yanarsa,' dedi Rahibe Başrahibe,
'L de yanacaktır.'"
"Ardından keten mendilini ateşe attı, on beş
dakika kadar alevlerin içinde bıraktı ve yanmadan çıkardı."
(Bu arada, Henry VIII döneminde peygamberlere
yönelik yakma tehdidi boş bir tehdit değildi. Henry, bazı girişimlerinde
başarısız olacağına dair kehanetlerde bulunan birkaç peygamberi yakmıştı.)
"Onu hayranlıkla izleyen ziyaretçilerden
biri, onun hakkında ne düşündüğünü sordu."
"O da şöyle cevap verdi: 'Efendim, zamanı
gelecek, sen de benim kadar alçalacaksın; işte bu gerçekten de büyük bir
alçaklık.'"
(Bu olayda soruyu soran kişi, Wolsey'nin
destekçisi ve daha sonra halefi olan Thorias Lord Cromwell'di. Cromwell sonunda
gözden düştü ve Henry tarafından idam edildi.)
Kardinal Wolsey, Cawood'a vardığında,
Rahibe Shipton, Kardinal Wolsey ile buluşuyor.
Kale kulesine çıktı ve sekiz mil uzaktaki York'u
seyrederken oraya vardığında cadıyı mırıldanacağına yemin etti. Ancak
merdivenlerden inmeden önce Kral'dan gelen bir mesaj derhal orada bulunmasını
gerektiriyordu ve Londra'ya giderken hastalandı ve Leicester'da öldü.
Bu kehanetler, onlara atfedilen tarih olan
1530'da yapılmış olsaydı oldukça dikkat çekici olurdu. Ancak kehanetlerin en
eski kaydı -hatta Anne Shipton'ın en eski yazılı kaydı- 1641'de yayımlanan bir
broşürde yer almaktadır; elbette ki, öngörülen tüm olaylar zaten
gerçekleşmişti.
1641'den sonraki yıllarda Shipton efsanesi ve
kehanetleri muazzam bir şekilde büyüdü. Sürekli yeni kehanetler
"keşfediliyordu". 1684'te "Anne Shipton'ın Hayatı ve
Ölümü " adlı bir oyun ortaya çıktı. Burada, Anne Shipton,
Merlin gibi, Şeytan'ın soyundan gelen biri olarak tanımlanıyordu.
Rahibe Shipton'ın en kapsamlı "hayat
öyküsü" ve kehanetleriyle ilgili öykülerin çoğunun dayandığı eser, S.
Baker tarafından yazılmış ve 1794'te yayınlanmıştır. Baker'a göre, Rahibe
Shipton kendi ölüm saatini doğru bir şekilde önceden bildirmiş ve "yetmiş
yaşını aşmışken, 1571 yılında büyük bir huzur içinde "
ölmüştür. Clifton ve Skipton köyleri arasında, üzerinde şu yazıtın bulunduğu
bir anıtın dikildiği söylenmektedir:
İşte yalan söylememiş olan o kadın,
Yeteneği defalarca sınanmıştır, kehanetleri
yaşayacak ve adı daima canlı kalacaktır.
Ne yazık ki, bu anıt, eğer gerçekten var olduysa,
çok uzun zaman önce yok olmuştur.
Shipton kehanetlerinin en esrarengiz olanı elli
yıl sonrasına ait olanıydı.
Yedi satırlık basit bir kafiyeli şiir. İlk olarak
1447'de basıldığı ve 1641'de yeniden yayınlandığı söyleniyor. Anne Shipton'ın
da 1488'de doğduğu varsayıldığından, ilk yayın tarihi bazı sorunlar yaratıyor.
Aslında, ünlü kafiyeli şiir ilk olarak 1862'de Charles Hindley tarafından
derlenen bir Shipton kehanetleri kitabında ortaya çıktı. O zamanlar şiir
oldukça heyecan yaratmıştı. Aşağıdaki alıntıdan nedenini görebilirsiniz.
At arabaları atsız gidecek, kazalar dünyayı
kederle dolduracak...
Etrafımda dünya düşünceleri bir göz açıp
kapayıncaya kadar uçup gidecek...
Tepelerden adamlar at sürecekler
Yanlarında ne at ne de eşek olacak, Su altında
insanlar yürüyecek, binecek, uyuyacak, konuşacak. Havada ise insanlar
görülecek, Beyaz, siyah, yeşil giysiler içinde;
Suyun içindeki demir yüzer, tıpkı tahta bir kayık
gibi... Ateş ve su mucizeler yaratır, İngiltere sonunda bir düşman kabul eder.
Dünya 1881'de sona erecek.
Kehanet, dünyanın sonunu ve İngiltere'nin
başarılı bir şekilde işgalini açıkça ıskalamıştı. Ancak geri kalan tahminler,
on altıncı yüzyılda yaşamış bir köylü kadın tarafından yapılmış olsaydı tamamen
fantastik olurdu. Ne yazık ki, Hindley, şiiri kendisinin kısa bir süre önce
yazdığını itiraf ederek tüm hikayeyi mahvetti.
Hindley, Mother Shipton'ın kehanetlerini içeren
kitabını yayınladı. Hindley, "atsız taşıtların" yayılmasıyla birlikte
meydana gelecek çok sayıda trafik kazası hakkında oldukça zekice bir tahminde
bulunmuş gibi görünse de, diğer tahminleri 19. yüzyılın ortalarındaki bir insan
için çok da şaşırtıcı değildi.
Nostradamus
Tüm peygamberler arasında, tartışmasız en ünlüsü
Michel de Nostradame, daha çok Nostradamus olarak bilinir. Dört yüzyıldan fazla
bir süre önce ölmüş olmasına rağmen, neredeyse herkes Nostradamus hakkında bir
şeyler bilir veya en azından adını duymuştur. Küçük ama özverili bir grup
akademisyen bugün bile kehanetlerini büyük bir hevesle inceliyor. Her yıl,
Nostradamus'un kendi geleceğimiz için öngördüklerini aydınlatmayı amaçlayan
yorumlarıyla ciltler dolusu eser ortaya koyuyorlar.
Nostradamus konusunda, Sibyl'ler veya Rahibe
Shipton'a kıyasla daha sağlam bir zemindeyiz, çünkü böyle bir kişinin gerçekten
var olduğunu biliyoruz. Aslında, Nostradamus hakkında oldukça fazla şey
biliyoruz.
Michel, 14 Aralık 1503'te Fransa'nın Provence
bölgesindeki Saint-Remy'de doğdu. Ailesi, Michel'in doğumundan iki yıl önce
zorla Hristiyanlığa dönüştürülmüş, varlıklı ve eğitimli Yahudilerdi. Zeki ve
dikkatli bir çocuktu ve iyi bir eğitim aldı. Döneminin diğer eğitimli
erkeklerinin çoğu gibi astroloji okumuş olsa da, gençliğinde kehanete özel bir
ilgi göstermedi.
1525 yılında Nostradamus'a tıp uygulama lisansı
verildi. Güney Fransa'daki birçok kasabada oldukça başarılı oldu. Agen
kasabasında, adı kaybolmuş olsa da "yüksek mevkide, çok güzel ve çok
sevimli" olduğu söylenen bir kadınla evlendi. Bu evlilikten bir oğlu ve
bir kızı oldu.
Üç yıl sonra Nostradamus'un karısı ve çocukları
öldü.
Nostradamus
Veba salgını baş gösterdi. Hastalar, kendi
ailesini kurtaramayan bir doktordan aniden şüphe duymaya başladılar. Daha da
kötüsü, Nostradamus, kehanetlerde bulunduğu için değil (çünkü henüz böyle bir
şey yapmamıştı), Meryem Ana'nın bronz bir heykeli hakkında aşağılayıcı bir
yorum yaptığı iddiasıyla Engizisyon'un şüphesi altına girdi. 1538'de
Toulouse'daki Engizisyon'un huzuruna çıkması emredildi, ancak tatsız ve
muhtemelen tehlikeli bir deneyimle yüzleşmek yerine yola koyuldu ve 1538'den
1544'e kadar çoğunlukla Güney Fransa'da dolaştı. Kehanet yetenekleriyle ilgili
ilk efsaneler, bu altı yıllık dolaşma dönemine dayanmaktadır. Sonunda, zengin
bir dul olan Anne Ponsarde Gemelle ile evlendiği küçük Salon kasabasına
yerleşti. Salon'da Nostradamus, öncelikle zenginler için kozmetik ürünler
üretmekle meşguldü, ancak herkes tarafından sevilen bir kişi değildi. 16.
yüzyılın ortaları, şiddetli dini nefretlerin ve büyücülüğe karşı felç edici bir
korkunun yaşandığı bir dönemdi. Yahudilikten Hristiyanlığa geçen ve şüphelenen
Nostradamus...
Beklenen Huguenot sempatizanı, büyük bir
düşmanlıkla karşılaştı. Gezginlik yıllarında giderek artan büyülü çalışmalara
olan derin ilgisi, komşuları arasındaki itibarını iyileştirmekten çok uzaktı.
Tiksintiyle, Nostradamus, "barbarlar" olarak nitelendirdiği kişiler
arasında tıp pratiğinden giderek uzaklaştı ve büyü ve astroloji çalışmalarına
daha da derinlemesine daldı.
1550 yılına gelindiğinde, kehanet işine tamamen
kendini adamış ve ilk almanağını yayınlamıştı. Kehanetlerle dolu almanaklar o
günlerde, tıpkı günümüzdeki astroloji dergileri gibi popülerdi ve Nostradamus
kısa sürede almanak derleyicisi olarak önemli bir ün kazandı.
Açıkça görüldüğü üzere, Nostradamus sadece bir
takvim derleyicisi olmakla yetinmemiş ve çok daha iddialı bir projeye
girişmiştir. Her biri dört satırdan oluşan (dörtlük) kehanet dizeleri
yazmıştır. Bunlardan yaklaşık bin tanesini Yüzyıllar adı verilen on kitapta
toplamıştır . Yüzyıllar , sonraki iki
bin yıl veya özellikle 3797 yılına kadar olan kehanetleri içerecekti. İlk baskı
1555'te yayımlanmış, ancak tam baskıları 1557'ye kadar basılmamıştır.
İlhamla yazılmış kehanet metinlerinde tipik
olduğu üzere, Yüzyıllar (Centuries) anlaşılması güç, neredeyse
kavranamaz bir dille kaleme alınmıştır. Halktan karışık tepkiler almıştır.
Doktorlar ve astrologlar Nostradamus'u mesleklerini lekelemekle suçlarken,
filozoflar onun önermelerine itiraz etmiş, ancak en çok öfkelenenler ise şiirinin
sefil kalitesini kınayan şairler olmuştur. Nostradamus'un en sadık ve eleştirel
olmayan hayranları bile onun bir şair olarak meziyetlerini savunamamıştır.
Ancak, o dönemde hüküm süren Fransız kralı II.
Henry'nin sarayında, Yüzyıllar (Century) serisi oldukça
popülerdi. Özellikle astrologların büyük bir hamisi olan Kraliçe Catherine de
Medici tarafından çok seviliyorlardı.
Nostradamus'un Kraliçe Catherine'e Fransa'nın
gelecekteki hükümdarlarını gösterdiği rivayet edilen sihirli ayna.
Sihirbazlar ve gezgin mucize tüccarları.
Catherine'in Nostradamus'tan çocuklarının geleceğini tahmin etmesini istediği
söylenir. Tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz; sansasyonel bir anlatıma göre,
Nostradamus, Catherine'e çocuklarının geleceğini bir aynada gösteren melek
Anael'i çağırdı. Oğullarından üçü kral olacaktı, ancak saltanatları hem kısa
hem de trajik olacaktı. Bu oğullar, saltanatlarının her yılı için bir kez
aynanın önünden geçtiler, ancak geçit töreni uzun sürmedi. Sonra Catherine'in
nefret ettiği damadı Navarra Kralı Henry, daha sonra Fransız tahtına IV. Henry
olarak geçecek olan Henry, aynada belirdi ve yirmi üç tur attı ve Fransız
Devrimi'ne kadar Fransa kralları olarak kalacak olan soyundan gelenler
görünmeye başlayınca Catherine o kadar bunalıma girdi ki seansı iptal etti.
Ayna sahnesi dramatik ama pek olası değil. Daha
büyük olasılıkla Nostradamus sadece kraliyet çocukları için burç yorumları
yapmıştır. Geleceği görme yeteneğine sahip olsa bile, Catherine'e bu
kadar karamsar bir kehanet vermiş olması son derece şüphelidir. Hükümdarlar
kendilerine kötü haber veren peygamberlerden hoşlanmazlardı ve Nostradamus
kehanetlerini her zaman kendisine karşı kullanılmayacak kadar belirsiz yapmaya
özen gösterirdi. Sadece Catherine'in oğullarının kral olacağını tahmin etmiş
olabilir ki bu da bir yere kadar doğruydu.
Nostradamus'un en ünlü kehaneti görünüşe göre
Kral II. Henry ile ilgiliydi, ancak kralın bunu kendisiyle ilişkilendirip
ilişkilendirmediği konusunda hiçbir fikrimiz yok. Aslında, Nostradamus'un
dörtlüğü yazarken gerçekten II. Henry'yi aklında tutup tutmadığı veya kralın
adının olaylar geliştikten sonra kehanete dahil edilip edilmediği konusunda da
hiçbir fikrimiz yok.
Kehanet, Birinci Yüzyıl'ın 35. kıtasında
yer almaktadır ve şöyledir:
Genç aslan yaşlı olanı yenecek, teke tek dövüşte:
Gözlerini altın bir kafese kapatacak: İki filo birleşecek, sonra da acımasız
bir ölümle ölecek.
1 Temmuz 1559'da Kral Henry, İskoç Muhafız
Birliği Komutanı Kont de Montgomery, Gabriel de Lorges ile bir turnuvada
yarışıyordu. İki binicinin mızrakları çarpıştı ve parçalandı. Montgomery
mızrağını bir saniye geç bıraktı ve sivri ucu kralın miğferini delerek sol
gözüne saplandı. Henry attan düştü ve yaklaşık on gün sonra acı içinde öldü.
Peygamberin oğlu Sezar tarafından yazılan bir
biyografiye göre, halk kehaneti bir lanetle karıştırdı ve Nostradamus'u kukla
olarak yaktı; Kilise ise yakmayı uygun görmedi.
Peygamberin kendisini bile tehdit ediyordu. Ancak
Catherine onun dostu olarak kaldı ve aslında Nostradamus gerçek bir tehlikede
görünmüyordu.
Nostradamus, saygın ve varlıklı bir adam olarak
Salon'a döndü. Sık sık kınanmasına rağmen, özellikle kraliçe olmak üzere
Fransa'nın önde gelen isimleri ve diğer ülkelerin soyluları tarafından da sık
sık danışılıyordu.
Peygamber 1566 yılının ortalarında hastalandı ve
1 Temmuz'da yatağının başındaki bir arkadaşına, "Güneş doğarken beni canlı
bulamayacaksın" dedi. Gerçekten de o gece öldü. Nostradamus vasiyetinde,
Salon'un kaba insanlarının cesedine basmaması için dik olarak gömülmeyi
arzuladığını belirtti.
Kendi döneminde ne kadar ünlü ise, Nostradamus'un
şöhreti ölümünden sonra da artmaya devam etti. Yüzyıllar adlı
eseri günümüze kadar aralıksız olarak yeniden basıldı, tercüme
edildi ve yorumlandı. Nostradamus'un peygamberlik kariyeri hakkında ne
söylenebilir?
Kehanetlerine dair birçok hikaye—örneğin,
Catherine de Medici'nin çocuklarının kaderine ilişkin kehaneti—kanıt
yetersizliği nedeniyle bir kenara bırakılmalıdır. Bu tür hikayeler her
peygambere atfedilir. Nostradamus'un kısa vadeli ve nispeten spesifik tahminlerde
bulunduğu takvimleri, ondan önce ve sonra gelen yüzlerce peygamberin derlediği
takvimlerden daha iyi değildi. Dolayısıyla Nostradamus'un kehanet yeteneğine
dair iddialar, yüzyıllara dayanmalıdır .
Ne yazık ki, Yüzyıllar'da yer alan kehanetler hiç de net değil.
Nostradamus hiçbir zaman belirli bir şeyin belirli bir kişiye belirli bir
tarihte olacağını söylemez. Belirli isimler yok, çok az belirli tarih var ve
hatta yerler bile en genel şekilde veriliyor. Kehanetlerde de bir düzen yok.
II. Henry'nin kör edilmesi ve ölümüyle ilgili ünlü dörtlük I. Yüzyıl'da
yer alıyor. Bir diğer dörtlük ise...
Nostradamus, 1666'da yayımlanan kehanetlerinin
derlemesinin ön sayfasından bir resim.
Kralın kazasından hemen sonraki olaylarla ilgili
olduğu düşünülen bölüm, III. Yüzyılda ortaya çıkar. Aradaki
dörtlüklerin çoğu, gelecekteki veya Fransa'dan çok uzak olaylara atıfta
bulunduğu şeklinde yorumlanmıştır.
Daha önce alıntılanan dörtlükte, II. Henry'den
hiç bahsedilmediğini görebilirsiniz. Daha sonraki yorumcular, onun "yaşlı
olan" olduğunu varsaymışlardır. Kralın gözleri altın bir kafeste kör
edilmemişti, ancak yorumcular altın kafesin, kralın siperli miğferinin şiirsel
bir sembolü olduğunu varsaymışlardır; bu miğfer de bir bakıma kafese
benzemektedir. Henry'nin iki gözü de kazada kör edilmemişti, sadece biri. Küçük
bir ayrıntı, diyebilirsiniz ve peygambere biraz şiirsel özgürlük tanınmalı.
Belki de öyle. Ama dörtlükte bahsedilen "iki filo" nedir? Bunu
gerçekten kimse bilmiyor, ama
Yaygın bir yoruma göre Nostradamus aslında iki
kırık kastetmişti ve kral kırık mızraktan iki ayrı yara almıştı. Sorun şu ki,
"kehanet" ancak olaydan sonra anlam kazanıyor.
Henry II ile ilgili ikinci ünlü kehanet, Üçüncü
Yüzyıl'ın 55. kıtasında yer alır . Burada peygamber,
Fransa'yı yöneten "tek gözlü bir adamdan" bahseder. Kralın kazası ile
ölümü arasındaki on gün boyunca Henry II "tek gözlü bir adamdı" ve
Fransa'yı yöneten tek tek gözlü kraldı. Ama bir kıtada "gözleri" kör
edilmişken, diğerinde nasıl "tek gözlü bir adam" olabilir?
Nostradamus'un yorumcuları tutarlılığa pek önem vermezler.
Tüm bu karmaşıklıklara, çeviri zorluklarını ve
Nostradamus'un kendi döneminde bile eski moda sayılan bir Fransızca türüyle
yazdığını da eklemelisiniz. Sonuç olarak, yoruma açık muazzam bir alan ortaya
çıkıyor. Yüzyıllar boyunca, yeterince yorumlama
yaparsanız, akla gelebilecek her duruma uyan bir kehanet bulabileceğinizi
söylemek abartı olmaz.
Nostradamus'un dörtlüklerinden bazı enerjik
yorumcuların çıkarabildikleri neredeyse inanılmaz. İşte üstadın daha karmaşık
tahminlerinden biri:
Çatal iki sütun üzerinde durduğunda, altı yarım
boynuz ve altı açık makasla: Kurbağaların varisi olan çok güçlü Lord, o zaman
tüm dünyayı kendisine boyun eğdirecektir.
İşte bir yorum: “İlk iki satır bir tarihi
gösteriyor. Çatal (V) iki sütun tarafından desteklendiğinde, bin sayısını ifade
eden Roma rakamı M'yi oluşturur. Altı yarım boynuz CCCCCC'dir, yani altı yüz
rakamını; altı açık makas ise XXXXXX'i oluşturur.
Altmış. Başka bir deyişle, 1660 yılında, sembolü
kurbağa olan (tıpkı Capet Hanedanı'nın zambakları ve Bonaparte'ın arıları gibi)
Merovenjlerin varisi, Fransa'nın büyük Lordu, dünyanın en büyük hükümdarı
olacak."
Bütün bunların, 1660'ta İspanyalı Marie Therese
ile evlenen ve daha sonra Avrupa'nın en güçlü hükümdarı haline gelen XIV.
Louis'nin bir öngörüsü olması gerekiyordu.
Nostradamus'un yorumcuları, dörtlüklerini bir
olayla ilişkilendirme konusunda son derece zekice davranmışlardır; hem de olay
gerçekleştikten sonra. Ancak Nostradamus'u yorumun yapıldığı zamandan önceki
zamanlara bir rehber olarak kullanmaya çalıştıklarında büyük bir hata
yapmışlardır. Her zamanki gibi, yorumcular kendi amaçlarına uygun tahminler
ortaya koymuşlardır.
Nostradamus'la ilgilenen ve Napolyon'un
takipçileri olanlar, Yüzyıllar adlı eserinde Napolyon'un
İngiltere'yi fethedeceğine ve uzun ve barışçıl bir saltanat süreceğine dair
kehanetler bulmuşlardı. Yanılmışlardı.
Napolyon döneminde Fransız monarşisinin
destekçileri olan Nostradamus takipçileri, Bourbon Hanedanı'nın yeniden tahta
geçeceğini doğru bir şekilde öngördüler. Ancak 19. yüzyıl boyunca Bourbonların
sürekli geri döneceğini tahmin etmeye devam ettiler. Bazıları hala Fransa'da
yeni bir kralın yükselişini bekliyor.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Fransız
Nostradamus uzmanları, üstadın Fransa'nın zaferini öngördüğünü görürken, Alman
uzmanları ise Yüzyıllar adlı eserde Alman zaferinin açıkça yazılı
olduğunu düşünmüşlerdir. İkinci Dünya Savaşı sırasında da aynı
şey olmuş ve yine Fransızlar haklı çıkmıştır. Ancak savaşın oldukça tuhaf bir
hal aldığını görmüşlerdir. Bir uzmana göre, Nostradamus, Fransız zaferinin,
daha sonra İspanya ve İtalya'yı Fransa'ya ilhak edecek olan V. Henry adında
eski bir Fransız hükümdarı tarafından yönetileceğini öngörmüştür.
Kesin Nostradamusçular dışında, kehanete
inananların çoğu, Nostradamus'un kehanetin gücüne dair tatmin edici bir kanıt
sunmak için çok fazla yoruma açık olduğunu kabul eder. Yine de, dörtlüklerinde
birkaç düzine oldukça şaşırtıcı kehanet bulunduğunu söylerler. Nostradamus'un
daha şüpheci araştırmacıları bu sayıyı önemli ölçüde azaltırlar. Yazarlar L.
Sprague ve Catherine de Camp, Nostradamus'un kehanetleri ve yorumları üzerine
bir çalışma yapmış ve Yüzyıllar'daki 996 dörtlükten yalnızca birinin " önsezi
inancını destekleyebileceğini" bulmuşlardır.
Fossan şefinin boğazında kist olacak.
Açık ve gri tazıların lideri tarafından:
Bu olay, 13 Şubat'ta Aslan burcundaki Satürn'ün
de içinde bulunduğu Tarpeian Dağı'ndakiler tarafından gerçekleştirildi.
De Camp ailesi şu yorumu yapıyor: "13 Şubat
1820'de, Fossano Lordu unvanını taşıyan Berry Dükü'nün, kraliyet av köpeği
eğitmeni olan Louvel adlı bir adam tarafından ölümcül şekilde bıçaklanması
oldukça dikkat çekicidir."
Buna rağmen, de Camp ailesi bundan etkilenmedi.
"Bin şüpheli atış arasında tek bir isabetin çok güçlü bir kanıt olduğunu
düşünmüyoruz." Nişancılar, yeterince atış yaparsanız mutlaka bir şeyi
vuracağınız konusunda hemfikir.
Eğer Nostradamus iddia ettiği gibi gerçek bir
peygamberse ve sadece rastgele tahminlerde bulunan biri değilse, neden
kehanetlerini bu kadar örtülü bir dille yazmak zorunda kaldı? Nostradamus'un,
"hükümdarların, mezheplerin ve dinlerin kehanetleri o kadar
beğenmeyeceğini ve kınayabileceklerini" söyleyerek kasten belirsiz
davrandığı rivayet edilir. Bir hükümdar için felaket kehanetinde bulunan
peygamberin kendisinin de çoğu zaman felakete uğradığı ve birçok sevilmeyen
kehanet kitabının bastırıldığı doğrudur. Ama neden böyle olmasın?
Ölümünden çok sonra gerçekleşecek olaylar
hakkında daha spesifik bilgiler verebilir miydi? Eğer kimse kehanetlerden bir
şey anlamayacaksa, bir peygamber neden kehanetlerde bulunma zahmetine girsin
ki?
Bazı peygamberler—Delphi'deki Pythia iyi bir
örnektir—kendilerinden geçmiş haldeyken, uyuşturucu etkisi altındayken veya
histerik bir durumdayken kehanetlerde bulunurlardı. Diğer peygamberler ise
geleceğe dair ipuçlarını rüyalarında veya vizyonlarında gördüklerini iddia
etmişlerdir. Bu gibi durumlarda, kehanet sözleri anlaşılır bir şekilde karışık
veya belirsiz gelebilir. Ancak Nostradamus'un Yüzyıllar'ı yazdığı sırada
kendinden geçmiş halde veya başka olağandışı bir zihinsel durumda olduğuna dair
hiçbir gösterge yoktur ; bu nedenle karışıklık ve belirsizlik
daha da açıklanması zor bir durumdur.
Nostradamus'un, "Yazılarım, ölümümden sonra
gelenler ve anlamımı kavrayanlar tarafından daha iyi anlaşılacaktır"
dediği rivayet edilir. Ancak gördüğümüz gibi, Nostradamus şimdi de eskiden
olduğu kadar iyi anlaşılmıyor.
Jeane Dixon
Modern peygamberlerin belki de en bilineni
Washington'lu "kahin" Jeane Dixon'dır. Nostradamus gibi Jeane Dixon
da esas olarak siyasi tahminleriyle tanınır, ancak Fransız kahinin aksine Bayan
Dixon hiçbir zaman kehanetten bir iş yapmamıştır.
“Kahine” lakaplı Jeane Pinckert, 1918 yılında
Wisconsin, Medford'da doğdu. Ailesi Santa Rosa, Kaliforniya'ya taşındıktan
sonra “kehanet yeteneğine” sahip olduğunu öğrendi. Arkadaşı Ruth Montgomery
tarafından yazılan bir biyografiye göre, Bayan Dixon sekiz yaşındayken, avucuna
bakıp “Bu küçük kız çok ünlü olacak. Kehanet yeteneğiyle kutsanmış olduğu için
dünya çapındaki değişiklikleri önceden görebilecek. Daha önce hiç böyle avuç
içi çizgileri görmemiştim!” diyen bir çingeneyle karşılaştı . Yaşlı çingene ,
saygı göstergesi olarak kıza bir kristal küre verdi.
Jeane Dixon bugünlerde geleceği tahmin etmek için
birçok yöntem kullanıyor. Kristal küresine bakıyor. Burç yorumları hazırlıyor.
Düzenli olarak yayınlanan bir astroloji köşesi yazıyor, ya da en azından adı
orada geçiyor. El falı ve hatta kart okuyor. Ancak en kapsamlı kehanetleri ona
vizyonlar veya kehanet içeren rüyalar yoluyla geliyor. Ayrıca düzenli olarak
telepati yoluyla başkalarının düşüncelerini ve duygularını algıladığını
söylüyor.
Jeane'nin kehanet kariyeri, Washington DC'de
varlıklı bir emlakçı olan James Dixon ile evlenene kadar gerçekten ivme
kazanmamıştı. Başlangıçta kehanetlerini sadece arkadaşlarıyla paylaşıyordu,
ancak arkadaşları arasında Washington'da birçok zengin ve etkili insan olduğu
için, sıra dışı yeteneğinin haberi yayıldı. Sosyal toplantılarda kristal küre
ve el falı bakmaya başladı. Çok sayıda muhabir var.
Washington'da yaşıyordu ve tahminlerine dair
haberler gazetelerde yer alıyordu. Sendikalı siyasi köşe yazarı Ruth Montgomery
ile olan dostluğu da her yıl Jeane Dixon'ın gelecek yıla dair tahminlerinin
Amerika Birleşik Devletleri genelindeki gazetelerde yayınlanmasını sağlıyordu.
Yine de, aynı miktarda tanıtım alan düzinelerce peygamber var.
Jeane Dixon, 1956'da Başkan John F. Kennedy'nin
suikastını, suikasttan yedi yıl önce ve Kennedy'nin başkan seçilmesinden dört
yıl önce tahmin ettiği iddiasıyla ulusal çapta üne kavuştu. Bu tahmin o kadar
ünlü ki, yakından incelemek yerinde olabilir.
Jeane Dixon'ın iddiasının kilit noktası,
tahminini yazılı olarak yapmış olmasıdır. Şaşırtıcı veya beklenmedik herhangi
bir olaydan sonra, olayı önceden tahmin ettiklerini ilan eden birçok kendini
peygamber ilan eden kişi ortaya çıkar. Ne yazık ki, tahminlerini kimseye
söylemediler veya sadece arkadaşlarına ve akrabalarına anlattılar. Ancak Jeane
Dixon'ın tahmini popüler bir yayında yer aldı.
Ulusal çapta dağıtılan Pazar eki Parade'in 13 Mayıs 1956 tarihli sayısında Jack
Anderson'ın şu sözleri içeren bir makalesi yer alıyordu: "1960 seçimlerine
gelince, Bayan Dixon bunun işçi sınıfının hakimiyetinde geçeceğini ve bir
Demokrat tarafından kazanılacağını düşünüyor. Ancak o, suikasta uğrayacak veya
görevdeyken ölecek, ancak bu mutlaka ilk döneminde olmak zorunda değil."
Tahminde John F. Kennedy'nin adı geçmiyordu, 1960
seçimleri hiçbir şekilde "işçi sınıfının egemenliğinde" değildi ve
başkanın ölüm zamanı açıkça belirtilmemişti. Suikast fikri bile belirsiz
bırakılmıştı. Yine de bu, şaşırtıcı derecede doğru bir tahmin gibi görünüyor.
Ama değil. Parade makalesinde yer alan
"tahmin", herhangi bir batıl inançlı kişi tarafından da
yapılabilirdi.
Jeane Dixon'ın yanı sıra birçok kişi de 1960'ta
seçilen başkanın suikasta kurban gideceğini veya görevdeyken öleceğini tahmin
etmişti.
Amerika'da "ölümcül 20" batıl inancı
vardır. Bu, 1840'tan beri yirmi yıllık aralıklarla seçilen her başkanın ya
suikasta kurban gittiği ya da görevdeyken öldüğü olağanüstü gerçeğine
dayanmaktadır. Ölüm zinciri, 1840'ta seçilen ve görevdeyken ölen William Henry
Harrison ile başlar. 1860'ta seçilen Abraham Lincoln suikasta kurban gitti.
1880'de seçilen James A. Garfield da suikasta kurban gitti. 1900'de seçilen
William McKinley de aynı şekilde suikasta kurban gitti. 1920'de seçilen Warren
G. Harding görevdeyken öldü. 1940'ta seçilen Franklin D. Roosevelt de
görevdeyken öldü. Ve elbette, 1960'ta seçilen ve suikasta kurban giden John F.
Kennedy var. İnsanlar, Harding'in zamanından beri "ölümcül döngü"den
bahsediyor ve başkanların ölümünü veya suikasta kurban gitmesini tahmin
ediyorlardı.
Bu yirmi yıllık döngüde seçilen ve görev
sürelerini tamamlayan tek iki başkan, 1800'de seçilen Thomas Jefferson ve
1820'de seçilen James Monroe'dur. "Ölümcül 20" döngüsünde seçilmeyen
ve görevdeyken ölen tek başkan ise 1848'de seçilen ve 1850'de ölen Zachary
Taylor'dır.
İlk bakışta "ölümcül 20" döngüsü, bir
başkanın suikastına dair herhangi bir tahminden bile daha şaşırtıcı görünüyor.
Ancak daha yakından incelendiğinde, döngünün işe yaraması için biraz sayısal
manipülasyonun gerekli olduğu anlaşılıyor. 1860'ta ilk kez seçilen ve 1864'te
yeniden seçilen Abraham Lincoln, ikinci döneminde suikasta kurban gitti.
William McKinley de ikinci döneminde suikasta kurban gitti, ancak o ilk olarak
1864'te seçilmiş ve 1900'de yeniden seçilmişti. Lincoln, ilk dönemine dayanarak
döngüye dahil edilebilirken, McKinley ancak ikinci dönemine dayanarak dahil
edilebilir.
FDR ise daha da büyük bir sorun teşkil ediyor.
İlk olarak 1932'de seçildi ve yirmi yıllık döngüye ancak üçüncü döneminde,
1940'ta girdi. Dördüncü döneminin başında öldü.
Bu şekilde bir dizi ölümün gerçekleşme
olasılığını hesaplamak zordur. Bir başkan her zaman suikastçılar için başlıca
hedeftir ve bu iş bir insanın sağlığı için zorlayıcıdır. Suikasta uğrayan
başkanların yanı sıra, hem FDR hem de Harry Truman, başarısız suikast
girişimlerinin hedefi olmuşlardı. Theodore Roosevelt de öyleydi, ancak bu,
başkanlığı bıraktıktan ve yeniden seçilmek için başarısız bir şekilde
yarışırken gerçekleşti. Woodrow Wilson ve Dwight D. Eisenhower, başkanlık
dönemlerinde kritik derecede hastalandılar. Bir matematikçi, "ölümcül
20" döngüsüne karşı olasılığın yaklaşık yüz bir olduğunu hesapladı; uzun
bir olasılık, ancak astronomik değil. Jeane Dixon'ın "ölümcül 20"
batıl inancından habersiz olması pek mümkün değildi. O sadece başkalarının
yıllardır söylediğini tekrarladı: 1960'ta seçilen adam suikasta uğrayacak veya
görevdeyken ölecekti.
1956 tarihli makalesinde yaptığı tek gerçek
tahmin, 1960'ta bir Demokrat'ın seçileceğiydi. Bu tahmininde doğru çıkma
olasılığı %50'ydi. Ancak burada bile durumu oldukça bulandırdı. Ruth
Montgomery'nin Haziran 1960'ta yayınlanan köşe yazısında Bayan Dixon'ın şu
sözleri aktarılıyor: "Başkanlık sembolü doğrudan Başkan Yardımcısı
Nixon'ın başının üzerinde," ancak "Cumhuriyetçi Parti gerçekten
harekete geçip her türlü çabayı göstermezse, bu sembol devrilecektir."
1960'ta bir Demokrat'ın kazanacağına dair daha önceki tahminini unutmuş muydu?
Daha sonra, Kennedy, Nixon'ı son derece az bir farkla yendiğinde, Bayan Dixon
Demokratların seçimi çaldığını söyledi.
Peki ya Bayan Dixon'ın diğer tahminleri?
Nostradamus belirsiz ve muğlak bir dil kullanırken, Bayan Dixon genellikle çok
daha açık ve net bir dil kullanır.
Daha spesifik olmak gerekirse, 1953'te Rusya'nın
İran'ı işgal edeceğini, 1958'de Çin'in dünyayı savaşa sürükleyeceğini ve 1964'e
kadar hem Rusya'nın hem de Çin'in tek bir adam, "esmer tenli, kısmen
Doğulu" tarafından yönetileceğini öngörmüştü. Bu ve basılı olarak
yayınlanan diğer birçok tahmininin hiçbiri gerçekleşmedi.
Tüm bilinmezliğine rağmen, Nostradamus en azından
tüm önemli kehanetlerini Yüzyıllar adlı tek bir eserde
toplamıştı. Bayan Dixdn ise kehanetlerini gazete köşe
yazılarında, kitaplarında, makalelerinde, konuşmalarında ve radyo ve televizyon
röportajlarında bolca dağıtıyor. Çoğu zaman bir kehanet diğeriyle çelişiyor
gibi görünüyor. Bunun mükemmel bir örneği, 1960 başkanlık seçimlerini bir
Demokratın kazanacağı kehaneti ve daha sonra Başkan Yardımcısı Nixon'ın
kazanacağı kehanetidir.
Jeane Dixon'a atfedilen en şaşırtıcı tahminlerin
çoğu, özel olarak arkadaşlarına veya artık hayatta olmayan kişilere verilen
tahminlerdi. Bu tür tahminler, kehanetle ilgili en büyük belirsizliklerden
birine her zaman maruz kalır: Tahmin edilen olay gerçekleşene kadar kamuoyuna
açıklanmazlar.
Jeane Dixon, tarihin başlangıcına kadar uzanan
kadim bir peygamberler silsilesinin son temsilcisidir. Peygamberliğin gücüne
derinden inananlar Jeane Dixon'a da inanmaya meyillidir; şüpheci veya ikna
olmamış olanlar ise şüpheci ve ikna olmamış kalmaya devam eder.
Bazı insanların geleceği görebildiğine dair
kanıtın, kendini peygamber ilan edenlerin rastgele sözlerinden gelmeyeceği
açıktır. Eğer "peygamberlik yeteneği" gerçekten varsa, gücünün daha
kontrollü bir ortamda test edilmesi gerekecektir. Bir sonraki bölümde, kehaneti
laboratuvarda inceleme girişimine odaklanacağız.
VIII. Laboratuvardaki Kehanet
Delphi'deki dumanla dolu tapınaktan, Pythia'nın
anlaşılmaz kehanetlerini haykırdığı yerden, iki kişinin sessizce oturduğu,
birinin durmadan kartları çevirdiği, diğerinin ise uzun bir kağıda tahminlerini
yazdığı, üniversitedeki ıssız bir odaya kadar çok uzun bir yol var. Yine de
birçok kişi, kehanetin gerçekliğinin ya kanıtlanacağı ya da çürütüleceği yerin
tam da böyle steril bir laboratuvar ortamı olduğunu düşünüyor.
Kehanet, kendiliğinden ve kontrolsüz deneyim
dünyasından laboratuvara geçtiğinde, daha doğru bir şekilde önsezi olarak
adlandırılır. Önsezi yeteneğinin varlığını kanıtlamak veya çürütmek oldukça
kolay gibi görünür. İnsanlara, deste iyice karıştırıldıktan sonra kartların
hangi sırayla düşeceğini tahmin edip edemeyeceklerini test edin. Çok sayıda
insanı test edin ve eğer hiçbiri kartları tahmin etmede özel veya şansın
üzerinde bir yetenek göstermezse, önsezi yeteneğinin var olmadığı sonucuna
varılabilir. Bununla birlikte, düzenli olarak şansı "aşma" yeteneğini
gösteren tek bir kişi bile bulunursa, önsezi yeteneğinin varlığı kanıtlanmış
sayılabilir.
Her şey o kadar basit görünüyor ki, insan sorunun
cevabının kolay olduğunu düşünebilir.
Bu mesele birkaç yıl içinde kesin olarak
çözülebilirdi. Ancak öyle olmadı. Yaklaşık yarım yüzyıldır dünyanın farklı
yerlerinde bu tür testler yapılıyor. Sorunu çözmek bir yana, tartışma ateşini
daha da alevlendirdiler .
Önsezi üzerine yapılan laboratuvar çalışmaları,
psişik araştırma veya parapsikoloji olarak adlandırılan, belirsiz ve iyi
tanımlanmamış bir alanın parçasıdır. Parapsikologlar birçok şeyi incelerler;
zihin okuma veya telepati, uzak yerlerde olup bitenleri görme yeteneği veya
durugörü, insan zihninin veya iradesinin tek başına fiziksel bir nesneyi
etkileyebilme olasılığı, psikokinezi veya PK ve ölümden sonra hayatta kalma
olasılığı en sık araştırılanlardır. Genellikle kabul edilen insan duyularının
(duyularüstü algılama veya ESP) ötesinde görünen herhangi bir yetenek veya
modern bilimsel maddi dünya kavramına uymayan herhangi bir fenomen,
parapsikologların dikkatini çekme olasılığı yüksektir.
Psişik araştırmalar bir asırdan fazla süredir
devam ediyor. Psişik araştırmalarla ilgilenenler, en başından beri kehanet veya
önsezi gücüne işaret eden deneyimlerin kayıtlarını topladılar. Ancak gerçek
laboratuvar testleri 1930'lara kadar başlamadı ve neredeyse tesadüfen başladı.
Olay, Kuzey Carolina, Durham'daki Duke
Üniversitesi Parapsikoloji Laboratuvarı'nda gerçekleşti. (Artık doğrudan
üniversiteyle ilişkili olmayan) laboratuvar, dünyada tanınmış bir üniversitenin
kampüsünde parapsikolojinin ciddi olarak incelendiği nadir yerlerden biri
olması nedeniyle benzersizdi. Laboratuvarın başında, oldukça sıra dışı bir
geçmişe sahip genç bir bilim insanı olan Dr. Joseph Banks Rhine bulunuyordu.
Dr. Rhine botanik alanında bir diplomaya sahipti,
ancak botanik hiçbir zaman yaygınlaşmamıştı.
Bu onun en büyük ilgi alanıydı. Başlangıçta din
adamı olmayı hedeflemişti, ancak dini görüşleri oldukça alışılmadık olduğu ve
ilahiyat okulunu dar ve yetersiz bulduğu için bilime yöneldi. Rhine'ın
hayatının yönü, Sherlock Holmes'ün yaratıcısı ve hevesli bir spiritüalist olan
Sir Arthur Conan Doyle'un bir konferansını dinledikten sonra değişti. Rhine'a
ve hayatı boyunca bu ilgi ve çalışmayı paylaşan eşine göre, spiritüalizm
çalışması, insanın ölümsüz ruhu, kaderi, hatta insanın tüm ruhsal doğası
hakkında ortodoks dinin verebildiğinden daha somut bilgiler sunabilirdi. Rhine,
Harvard Üniversitesi psikoloji bölümünden Dr. William McDougal'a yazdı. Harvard
psikoloji bölümü birkaç yıldır gayri resmi bir psişik araştırma merkeziydi.
Üniversiteden psikologlar ve öğrencileri, çeşitli ruhani medyumların
iddialarını araştırmakla meşguldü. Araştırmaların sonuçları çoğunlukla tamamen
olumsuzdu, ancak ilgi devam ediyordu. McDougal, psişik araştırmalar için daha
fazla fonun bulunduğu Duke Üniversitesi'ne geçtiğinde, Rhine de ona katıldı.
Ve nihayetinde Parapsikoloji Laboratuvarı'nın
başına geçti.
Rhine deneylerine başlamadan önce, çoğu psişik
araştırmacı "profesyonel" duyarlı kişilerle, yani medyumlar, zihin
okuyucular ve "özel yeteneklere" sahip olduklarını söyleyen ve
genellikle bu "yetenekleri" sergileyerek geçimini sağlayan diğer
kişilerle çalışmıştı. Bu çalışmanın sonuçları sonsuz hayal kırıklığı ve hüsran
oldu, çünkü profesyonellerin birçoğunun düpedüz sahtekar veya zihinsel olarak
rahatsız bireyler olduğu ortaya çıktı. Rhine öncelikle sıradan insanlarla çalışmaya
karar verdi. Genellikle deneklerini Duke'taki öğrenciler arasından seçti. Ve
Rhine, parapsikoloji çalışmalarında istatistiksel yöntemlerin kullanımını
yaygınlaştırdı.
Rhine'ın temel deney aracı, ESP veya Zener
kartları (erken dönem çalışma arkadaşı KE Zener'in adını taşıyan) olarak
adlandırılan bir desteydi. Kartlar yirmi beşli paketler halinde geliyordu.
Kartların yüzleri, beş kalın baskılı sembol arasında eşit olarak bölünmüştü:
artı işareti veya çarpı, yıldız, daire, üç dalgalı çizgi ve kare. Tamamen şans
eseri, bir kişi, deste iyice karıştırıldıktan sonra yirmi beş karttan beşinin
yerini tahmin edebilmeliydi. Eğer denek beşten önemli ölçüde daha fazla kart
tahmin ederse, o zaman belki de "başka bir şey" söz konusuydu.
Elbette, desteyi tek bir kez veya hatta birkaç düzine kez taramak istatistiksel
olarak hiçbir şey ifade etmez. Tamamen şans eseri bir kişinin tüm desteyi doğru
tahmin etmesi mümkündür. (Böyle bir serinin gerçekleşme olasılığı düşük olsa
da, olabilir.) Ancak, bir kişi tüm desteyi doğru tahmin etmeye devam ederse
veya çok sayıda denemede yirmi beş karttan ortalama altı veya yedisini doğru
tahmin ederse, deneyci önemli sonuçlar elde ettiğine inanmakta haklıydı.
Rhine'ın önsezi deneylerindeki kilit isim, Duke
Üniversitesi'nde ilahiyat öğrencisi olan Hubert E. Pearce'dı. Pearce
Telepatiyi test etmek için basit bir ESP deneyi.
Soldaki ajan bir kartı incelerken, algılayan kişi puanlama kağıdında sembolü
işaretlemeye çalışır.
Rhine'ın konferansını dinledikten sonra yanına
giderek ailesinin psişik yeteneklere ne kadar ilgi duyduğunu anlattı. Rhine,
Pearce'tan deneylerine katılmasını istedi ve Pearce kabul etti. Pearce, 1933
yılının başlarında bazı gayri resmi telepati testlerine katıldı. Bu tür
deneylerde "ajan" olarak adlandırılan bir kişi, ilahiyat öğrencisinin
karşısında oturup kartları çeviriyordu. Pearce'ın, ajanın hangi karta
baktığını, muhtemelen telepati yoluyla veya zihnini okuyarak tahmin etmesi
gerekiyordu. Pearce genellikle yirmi beş karttan onunu doğru tahmin ediyordu,
bu da şans eseri beklenenden yaklaşık iki kat daha fazlaydı. Bu nedenle, daha
ayrıntılı testler için mükemmel bir denek gibi görünüyordu.
Ağustos 1934'te Rhine, "Kampüs Mesafesi
Serisi" adını verdiği ve Pearce'in Rhine'ın asistanı olan ve o zamanlar
Duke'ta yüksek lisans öğrencisi olan JG Pratt tarafından test edildiği için
daha çok Pearce-Pratt deneyi olarak bilinen deneye başladı. Pratt'ın o zamanlar
fizik binasında bir ofisi vardı. Her testin yapılacağı sabah Pearce, Pratt'ın
ofisine gelir ve ikisi saatlerini senkronize ederdi. Ardından Pearce...
Avluyu geçip kütüphaneye gitti ve rafların
arasındaki küçük bir çalışma kabinine oturdu. Önünde bir not defteri vardı.
Pratt'in ofisi ile kütüphane kabini arasındaki mesafe yaklaşık yüz
metreydi .
Yıllar sonra Pratt, deneyin nasıl geçtiğini şöyle
anlattı: “Bir deste ESP kartı seçtim, iyice karıştırdım, kestim ve oturduğum
kart masasının sağ köşesine yüzü aşağı bakacak şekilde yerleştirdim. Testin
başlaması için kararlaştırılan saatte, destenin en üstteki kartını aldım ve
bakmadan masanın ortasındaki bir kitabın üzerine yüzü aşağı bakacak şekilde
koydum. Bir dakika sonra o kartı aldım ve hala yüzü aşağı bakacak şekilde ve
kendimden habersiz, masanın sol köşesine koydum ve hemen desteden bir sonraki
kartı kitabın üzerine yerleştirdim.”
“Bu şekilde ilerleyerek, yirmi beş kartı birer
birer masanın ortasındaki kitabın üzerine yerleştirdim. Tüm kartlar kitap
üzerindeki sırasını tamamladıktan sonra, yirmi beş kartın kullanım sırasına
göre kaydını tuttum.”
Hubert Pearce, kütüphanedeki çalışma odasında
tahminlerini birer dakikalık aralıklarla kaydediyordu.
Başka bir seride, Pearce ve Pratt arasındaki
mesafe yaklaşık iki yüz elli yardaya çıkarıldı. Her iki seride de (toplamda
yetmiş dört koşu) Pearce, şans seviyesinin oldukça üzerinde skor üretti.
Mesafe, Pearce'ın skor üretme yeteneğinde hiçbir fark yaratmıyor gibi
görünüyordu. Deneyciler, bu tür bir koşu serisinin tamamen şans eseri
gerçekleşme olasılığının astronomik olduğunu hesapladılar
(10.000.000.000.000.000.000.000'da 1). Neredeyse kesinlikle "başka bir
şey" işin içindeydi.
Rhine ve ortakları, bu durumda "başka bir
şeyin" durugörü, yani uzak olayları görme yeteneği olduğunu varsaydılar.
Pearce, Pratt'ın zihnini okuyamazdı çünkü Pratt bunu yapmamıştı.
Kartları görmüştü. Ancak bu bir önsezi testi
değildi, çünkü Pearce'in tahmin ettiği hedef kart, Pratt'in masasının
ortasındaki kitabın üzerinde, yüzü aşağıya dönük şekilde tek başına duruyordu.
O, gelecekte ne olacağını değil, şu anda ne olduğunu tahmin ediyordu.
Ardından Rhine, deneyi bir adım daha ileri
götürmeye karar verdi. Pearce'ın duyularüstü yetenekleri mesafeyi aşabiliyorsa,
belki zamanı da aşabilirdi. Bu nedenle, Pearce'tan deste karıştırılmadan önce
ESP kartlarının sırasını yazması istendi . Gelecekteki bir noktada
kartların hangi sırada olacağını tahmin etmesi gerekiyordu. Pearce bu testlerde
oldukça iyi performans gösterdi, tıpkı durugörü testlerinde olduğu gibi.
Parapsikologlar beklenmedik bir ikilemle karşı
karşıya kaldılar. Gerçekten Pearce'ın geleceği görme yeteneğini mi test
ediyorlardı, yoksa bu durumda "başka bir şey" önsezi değil de
psikokinez miydi? Belki de, Pearce tahminlerini yazarken, kartların gelecekteki
sırasını tahmin etmek yerine, bir şekilde -elbette bilmeden- etkiliyordu diye
düşündüler. Rhine'ın "devasa bir karıştırma çılgınlığı" olarak
hatırladığı şekilde, olası psikokinez etkilerinin üstesinden gelmek için
kartlar binlerce kez karıştırıldı ve yeniden karıştırıldı. Deneyciler mekanik
cihazlara başvurdular. Kullandıkları cihazlardan biri elektronik olarak çalışan
bir kart karıştırıcıydı, diğeri ise mekanik olarak altı zar atıyordu ve
zarların toplamı kartların sırasını belirlemek için kullanılıyordu. Rhine ve
arkadaşları, bu yöntemlerle "psişik karıştırma" olasılığını etkili
bir şekilde ortadan kaldırdıklarını ve saf önseziyi test ettiklerini
düşündüler. (Ancak, zihnin kartların hareketlerinin yanı sıra karıştırma
makinelerinin hareketlerini de etkileyip etkileyemeyeceği merak konusu.) Fakat
önsezi testlerinin PK tarafından olası kirlenmesi, deneycilerin büyük endişesi
değildi.
En büyük sorun buydu. Parapsikologların yapması
gereken şey, bilim camiasını, önsezi veya psikokinezi gibi ESP diye bir şeyin
gerçekten var olduğuna ikna etmekti.
Kampüs Uzaktan Eğitim Serisi tamamlandıktan kısa
bir süre sonra, Pearce'ın duyularüstü yetenekleri ortadan kaybolmuş gibi
görünüyordu. Bir gün onu çok üzen bir mektup aldı ve sonrasında duyularüstü
algılama testlerindeki performansı ancak şans seviyesinde kaldı.
İngiltere'de, Londra Üniversitesi'nde matematik
öğretmeni olan Dr. SG Soal da psişik araştırmaların istatistiksel
olanaklarından etkilenmişti. Psişik Araştırmalar Derneği'nden Bayan KM Goldney
ile birlikte Dr. Soal, birçok farklı kişiyle uzun bir dizi telepati kart tahmin
testi gerçekleştirdi. 1930'larda Soal ve Goldney, saatlerce süren sıkıcı bir
çalışmayla tahminlerin uzun kayıtlarını derlediler. 1939'a gelindiğinde, Soal
testlerinden tamamen hayal kırıklığına uğramıştı. Bulduğu hiçbir şey sonuçları
desteklemiyor gibiydi.
Rhine'ın Amerika'da elde ettiği sonuçlardan
şüphelenen Soal, Rhine'ın testlerinin bir şekilde hatalı olup olmadığını açıkça
sorguladı. Daha sonra başka bir psişik araştırmacı, Soal'a "yer değiştirme
etkisi" olarak adlandırdığı bir olgudan bahsetti; yani denek, hedef kartı
tahmin etmek yerine, hedef kartın hemen önündeki veya hemen arkasındaki kartı
tahmin ediyordu. Soal, istatistiklerini bu ışık altında yeniden inceledi ve bu
"yer değiştirme etkisini" sergiliyor gibi görünen iki denek buldu.
İkisinden, profesyonel fotoğrafçı Basil Shackleton, en ilginç ve en başarılı
olanıydı.
Shackleton, 1936'da Seal'ın deneylerini okumuş ve
matematikçiye kendini sınanmak için değil, psişik yeteneklerini kanıtlamak için
sunmuştu; çünkü bu yeteneklere sahip olduğundan kesinlikle emindi.
İlk başta, fotoğrafçı Soal üzerinde hiçbir
izlenim bırakmamıştı. Ancak Shackleton'ın kart tahmininde görünen "yer
değiştirme etkisi"nin keşfedilmesinden üç yıl sonra, tekrar test edildi.
Bu testler, parapsikoloji çalışmalarında şimdiye kadar yapılmış en ayrıntılı
testler arasındaydı. Üç kişi aktif olarak yer aldı: "Algılayan" kişi
olan Shackleton; deneyci, genellikle Soal; ve seri boyunca ajan olarak görev
yapan bir dizi farklı kişi. Soal, standart ESP kartları yerine, üzerinde hayvan
resimleri olan kartlar kullandı: bir fil (E), bir zürafa (G), bir aslan (L),
bir pelikan (P) ve bir zebra (Z). Beş kart karıştırıldı ve ajanın önüne yüzleri
aşağı bakacak şekilde yerleştirildi; ajan, kendisine talimat verilene kadar
yüzlere bakmamalıydı. Kartlar tamamen Shackleton'ın görüş alanından
gizlenmişti. Deneyci daha sonra rastgele sayılar tablosuna baktı ve birden beşe
kadar numaralandırılmış bir dizi karttan birini kaldırdı. Bu kart, ajana
önündeki beş karttan hangisini alması gerektiğini gösterdi. Numara kartı Shackleton'dan
da gizlenmişti.
İki tür ESP kartı var: Soal'ın kullandığı hayvan
kartları ve Rhine'ın kullandığı sembol
kartları .
Bu işlem yapılırken Shackleton'ın karttaki
hayvanın adını yazarak tahminini kaydetmesi gerekiyordu. Ancak burada da
Shackleton tam olarak beklendiği gibi davranmadı. Ajanın baktığı kartı düzenli
olarak kaydetmek yerine, tekrar tekrar seçilecek bir sonraki kartı tahmin etti.
Burada önsezi yeteneğinin iş başında olduğu
görülüyordu, ancak deneyciler Shackleton'ın geleceği gerçekten görmek yerine
rastgele sayılar listesini durugörü yoluyla görüp görmediğini merak ettiler. Bu
nedenle rastgele sayılar yerine renkli fişlerden oluşan bir torba kullanıldı.
Her bir renk, ajanın önünde yüzü aşağı dönük duran beş hayvan kartından birini
temsil ediyordu. Deneyci elini torbaya sokup bir fiş çektiğinde, bu ajana o
renge atanmış kartı alması için sinyal veriyordu. Fişler, rastgele sayılar, kartlar—Basil
Shackleton için pek bir fark yaratmamış gibiydi; bir sonraki kartı tahmin
etmede şansın üzerinde puanlar almaya devam etti.
Bu tür testlerin kesin olarak ortaya koymuş
olması gerekirdi gibi görünüyor.
Kehanet veya önsezi yeteneğinin gerçekliği.
Birçok psişik araştırmacı bu yeteneğe sahip olduklarına inanıyor. Ancak
tartışma henüz bitmiş değil .
Rhine'ın testlerinin sonuçlarını ilk kez
yayınladığı 1930'ların ortalarından itibaren eleştirmenler ona saldırdılar.
Özellikle duyusal ipuçlarına veya açıkça hileye karşı koymak için deneylere
koyduğu kontrolleri sert bir şekilde eleştirdiler. Rhine, eleştirmenlerinin
haklı noktalara değindiğini kabul etti ve kontrolleri sıkılaştırmaya çalıştı.
Pearce-Pratt serisi zamanına gelindiğinde, Rhine kontrollerinin tamamen yeterli
olduğuna inanıyordu.
Rhine'ın ilk deneylerini eleştirenler arasında SG
Soal'ın kendisi de vardı. Kendi kapsamlı test serisine başlamasının
nedenlerinden biri, Rhine'ın yöntemlerinin yeterince titiz olmadığına ikna
olmasıydı. Ancak Soal da kısa sürede şiddetli eleştirilerin hedefi oldu.
Belki de Seal'ın çalışmalarına -hatta tüm ESP
araştırmalarına- vurulan en acı darbe, 1955'te Minnesota Üniversitesi Tıp
Bölümü'nde araştırma görevlisi olan George R. Price'ın ESP alanındaki önde
gelen araştırmaları analiz edip son derece olumsuz bir sonuca varmasıyla geldi:
"Parapsikologlar hakkındaki görüşüm,
birçoğunun yazım ve istatistiksel hatalara ve duyusal ipuçlarının kasıtsız
kullanımına dayandığı ve açıklanamayan tüm olağanüstü sonuçların kasıtlı
sahtekarlığa veya hafif derecede anormal zihinsel durumlara bağlı
olduğudur."
Eleştiriler can yakıcıydı, özellikle de Price'ın
gerek gözlem yapanlar gerekse deneyciler tarafından yapılmış olabilecek
sahtekarlık olasılığına çok ağır bir şekilde vurgu yapması nedeniyle.
Parapsikoloji araştırmalarının bir diğer ısrarcı
eleştirmeni ise Galler Üniversitesi'nden psikolog Profesör Mark Hansel'dir.
Profesör Hansel, yıllarca makaleler ve tartışmalar aracılığıyla eleştirilerini
dile getirmişti. Sonunda, tüm bunları 1966'da yayınlanan "ESP, a
Scientific Evaluation" (Ekstra Duyusal Algılama: Bilimsel Bir
Değerlendirme) adlı kitabında topladı . Price gibi Hansel de,
önemli sonuçların çoğunu açıklamak için büyük ölçüde sahtekarlık olasılığına
dayanıyordu.
1960 yılında Hansel, Rhine'ın deneylerinin,
özellikle de Pearce-Pratt serisinin yapıldığı yerleri incelemek için Duke
Üniversitesi'ni ziyaret etti. Oradayken, araştırma ekibinin üyelerinden W.
Saleh'ten bir deste ESP kartını incelemesini istedi. Hansel ise tahminlerini
kaydetmek için koridordaki bir odada oturdu. Hansel şöyle dedi: “[Saleh],
Pratt'ın Pearce ile yaptığı deneyler sırasında kullandığına benzer bir yöntem
kullanarak, kartları bir kağıda kaydetmeli ve kapısını kapalı ve kilitli
tutmalıydı. Ben de Saleh'in odasına gizlice girdim ve bir sandalyeye çıkıp
aralıktan bakarak kartları gördüm.
Kapının üst kısmındaydım. Onları net bir şekilde
görebiliyordum ve 25 denemede 22 isabet elde ettim. Saleh'in masası kapıdan
yaklaşık 5 metre uzaklıktaydı ve ona söyleyene kadar ne yaptığımı hiç tahmin
etmedi.
“İkinci bir testte, masanın üzerinde
yazdıklarının izini almak için bir emici kağıt bulunan bir odada kartları
kaydetmesini istedim. Daha sonra, yazdıklarının emici kağıt üzerindeki
izlerinden kartların kimliklerini okudum. Ancak bu sırada Saleh, onunla dalga
geçilmesinden bıkmıştı. Bana yanlış bilgi vermek için emici kağıdı kullanarak
dikkatlice ikinci bir liste yazmıştı. Bununla birlikte, bu testlerden,
durumdaki diğer faktörler olasılığı ortadan kaldırmadığı sürece, kartların
bilgisine her iki yöntemle de ulaşılabileceği açıktı.”
Hansel'in kitabı parapsikologlardan büyük tepki
çekti. Parapsikologlar, Hansel'in dürüst insanların güvenilirliğini haksız yere
sorguladığını ve daha da önemlisi birçok gerçeği yanlış aktardığını söylediler.
Ancak Hansel, duruşunu koruyarak karşı saldırıya geçti. Tartışma son derece
karmaşık ve duygusal bir hal aldı.
Burada tüm argümanları ve karşı argümanları tek
tek ele almak çok sıkıcı olurdu. Zaten tartışma çözümsüz, çünkü büyük ölçüde
insanların yıllar önce yaşananlar hakkındaki hafızasına bağlı. Bununla
birlikte, şüphecilerin inceledikleri ünlü testlerin hiçbirinde hile yapıldığını
kanıtlayamadıklarını söylemek doğru olur. Öte yandan, parapsikologlar da birisi
yeterince istese hile yapılamayacağını kanıtlayamadılar.
Sonuç olarak, bazı parapsikologlar bile
şüphecilerin argümanlarının daha haklı olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar.
Bu, bir kişinin suçlu olduğu kanıtlanana kadar masum olduğu fikriyle çelişiyor.
Ancak bilimsel bir test, bir deneyle aynı kurallara göre işlemez.
Mahkeme. Test sonuçlarının tahrif edilmesi, çoğu
insanın hayal ettiğinden çok daha yaygın bir şekilde bilim alanında
görülmektedir ve parapsikoloji alanı bilinen sahtekarlıklarla doludur. Tüm
alanlardaki bilim insanları, bir deneyde sahtekarlık ve hata olasılığı varsa,
deneyin kesin sonuç vermediğini varsayarlar. Şüpheleri gidermenin en iyi yolu,
başka birinin veya daha iyisi, birkaç başka kişinin aynı deneyi aynı koşullar
altında tekrarlaması ve aynı sonuçları almasıdır. Görünüşte kesin sonuç veren
birçok deneyin, başkaları tarafından başarıyla tekrarlanamadığında yanlış
olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle, parapsikolojide veya herhangi bir başka
bilim dalında yapılan son testlerin sonuçlarını kesin sonuç olarak kabul etme
konusunda çok dikkatli olmalıyız. Genellikle, daha sonraki araştırmalar
orijinal deneylerde ciddi hatalar olduğunu ortaya koymaktadır.
Deneysel bilimde tekrarlanabilir bir deney
kesinlikle şarttır. Ancak laboratuvarda önsezi ve diğer ESP etkilerini test
eden parapsikologlar, yeterli ve tekrarlanabilir bir deney
geliştirememişlerdir. Bir süre sonra Hubert Pearce'ın yetenekleri kaybolmuş gibi
görünmüş ve Rhine ve ortakları dışında hiç kimse tarafından başarılı bir
şekilde test edilememiştir. Soal'ın en iyi deneklerinden Basil Shackleton da
benzer bir yetenek kaybı yaşamış ve o da başkaları tarafından başarılı bir
şekilde test edilememiştir. ESP üzerine yapılan son otuz yıllık araştırmada, bu
iki "yıldızın" yerini alabilecek kimse bulunamamıştır.
Parapsikologlar, incelemeye çalıştıkları fenomenlerin "elde
edilemezliği" hakkında düzenli olarak yorum yapmaktadırlar. Rhine, ESP'yi
"kaydedilen en değişken yetenek" olarak nitelendirmiştir.
Son yıllarda parapsikologlar başka bir yaklaşım
denediler. İnsan hatası ve sahtekarlık kaynaklarını ortadan kaldırmak için
çalışmalarında makinelere güvenmeye başladılar. Amerika Birleşik Devletleri
Hava Kuvvetleri tarafından yürütülen bir deneyde, VERITAC adı verilen bir cihaz
kullanıldı. Bu cihaz rastgele sayılar üretiyor.
Katılımcılardan sayıları tahmin etmeleri
istenmişti. Ne yazık ki, deney çok kısa sürdü ve anlamlı bir sonuç elde
edilemedi.
Benzer şekilde, Dr. Helmut Schmidt, deneklerin
bir dizi ışığın hangisinin bir sonraki yanıp söneceğini tahmin etmesi gereken
deneyler gerçekleştirdi. Işıkların yanıp sönmesi elektronik bir
rastgeleleştirme cihazı tarafından kontrol ediliyor. Dr. Schmidt, önemli
sonuçlar elde ettiğine inanıyor, ancak eleştirmenler ışıkların gerçekten
rastgele bir şekilde yanıp sönüp sönmediğini sorguluyor. Eğer rastgele yanıp
sönmüyorlarsa, elde ettiği şansın üzerindeki küçük sonuçlar anlamsız olurdu.
Şimdiye kadar hiç kimse deneyi tekrarlayamadı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, kart testleri
Pythia'nın ilham dolu söylemlerinden çok uzakta. VERITAC ve Dr. Schmidt'in
yanıp sönen ışıkları ise daha da uzakta; kehanete inanan birçok kişi için çok
uzakta. Başlangıçta bu laboratuvar testleri, psişik araştırmalarda neredeyse
herkes tarafından coşkuyla desteklendi, ancak testler beklenen kesin sonuçları
vermeyince hayal kırıklığı baş gösterdi. Rhine'ın kendisi de katı kontrollerin
ESP etkisini bozduğunu iddia etti. Bugün birçok kişi, ne önsezi ne de varsayılan
diğer duyularüstü yeteneklerin laboratuvarda asla yeterince kanıtlanamayacağı
sonucuna isteksizce varmıştır.
Kehanet örneklerinin çoğu kendiliğinden ve
dramatik olaylardır. Bir kahin başkan suikastı görür, bir iş adamı batan bir
gemi rüyası görür veya herhangi birimiz bir akrabamızın veya arkadaşımızın
ciddi hastalığı hakkında bir önseziye sahip oluruz. Bu örneklerin hepsinde
güçlü bir duygusal unsur vardır. Laboratuvar testlerini eleştirenler, başarısız
olmalarının nedeninin duygunun eksikliği olduğunu söylerler; güçlü duygunun bir
şekilde kehaneti mümkün kılan enerjiyi serbest bıraktığına inanırlar. Laboratuvar
araştırmalarının kartları ve makineleri hiçbir duygu üretmez ve
Medyum Gerard Croiset ve Hollandalı bir polis
müfettişi. Croiset, medyum güçlerini kullanarak birçok suçu çözdüğünü iddia
ediyor.
Asla olmayacak. Henüz kimse bu güçlü duygusal
unsuru laboratuvar araştırmalarına dahil etmenin bir yöntemini geliştiremedi.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, profesyonel
peygamberler veya duyusal yeteneklere sahip kişiler, katı bir şekilde kontrol
edilen testlere tabi tutulmayı sevmezler. Duyarlı yeteneklere sahip kişiler,
kontrollerin onlara duyusal ötesi güçlerini veren hassas güç dengesini
bozduğunu ve bu tür testlerde duygusal ve insani unsurların eksik olduğunu
söylerler. Şüpheciler ise, profesyonellerin testleri sevmemesinin nedeninin,
testler dikkatlice kontrol edilirse, duyarlı yeteneklere sahip kişinin hiçbir
özel yeteneğe sahip olmadığını gösterecek olmaları olduğunu söylerler.
Ancak, ünlü Hollandalı duyarlı kişi Gerard
Croiset, parapsikoloji ve önseziyle ilgilenen birçok kişinin son derece önemli
bulduğu bir başarıya imza attı. Kehanet konusunu laboratuvarda bırakmadan önce,
her ne kadar bir konferans salonunda gerçekleşseler de, "sandalye
testleri"nden bahsetmeden geçemeyiz.
Croiset yıllarca Utrecht Üniversitesi'nde öğretim
üyesi olan Profesör WHC Tenhaeff ile çalışmıştı ve sandalye deneylerini
geliştiren de Profesör Tenhaeff'ti. Testler gerçekten oldukça basit. Croiset
çok sayıda örnek veriyor.
Derslerin planlanmasında, Croiset, bir dersin
biletleri henüz alınmadan önce, ders salonundaki belirli bir sandalyede
oturacağını düşündüğü kişiyi bir ses kayıt cihazına kaydeder. Dersin ardından,
Profesör Tenhaeff veya yardımcıları, sandalyede oturan kişiyle görüşerek, o
kişinin Croiset'in tarifine ne kadar uyduğunu değerlendirirler.
1961 yılında Profesör Tenhaeff, çok sayıda
sandalye deneyinin sonuçlarını içeren önsezi üzerine bir kitap yayınladı. En
çarpıcı vakalardan biri, Haziran 1953'te Almanya'nın Pirmasens şehrindeki bir
lisede verilen bir dersle ilgilidir. Dersten önceki öğleden sonra Croiset,
toplantı salonunun oturma planını aldı ve hedef olarak yetmiş üç numaralı
sandalyeyi seçti. Otuz yaşlarında, "sıklıkla angora yününden yapılmış bir
yelek giyen" bir kadını tarif etti, ancak beyaz bir bluz giydiğini
belirtti. Yanında Churchill'e benzeyen bir adam gördüğünü söyledi. Kırmızı bir
binanın yakınında, "önünde yüksek sütun destekleri olan" bir yerde
yaşadığını söyledi. Bir şarküteride "bir rahatsızlık" geçirdiğinden,
bir sepet meyve aldığından veya aradığından bahsetti. "Özellikle bir kutu
hurmanın farkındayım." Sağ ayak başparmağında hafif bir enfeksiyon olup
olmadığını sordu. Croiset daha genel nitelikte birkaç başka noktaya da değindi.
Croiset o akşam dersliğe girdiğinde Profesör
Tenhaeff'e tarif ettiği kadının orada olduğunu söyledi.
Geleceği Öngörmenin Büyülü Sanatı adlı
konferans salonundaydı,
ancak yetmiş üç numaralı sandalyede değil; ondan iki sandalye ötede oturuyordu.
Croiset'in tahminini yaptıktan sonra konferansın oturma düzeni değiştirilmişti.
Beyaz bluzlu kadın ertesi gün sorguya alındı.
Otuz iki yaşındaydı ve angora yününden bir yeleği vardı. Hatta konferansa
yeleğiyle gitmeyi düşünmüş, ancak çok sıcak olacağına karar vermişti. Patronu,
insanlara Churchill'i hatırlatabilecek şişman ve neşeli bir adamdı. Kırmızı bir
binanın yakınında yaşamıyordu, ancak yaklaşık on yıl önce, Croiset'in kırmızı
bina tanımına bir şekilde uyan bir mezarlık şapelinde bir cenaze törenine
katılmıştı. Sık sık meyve kutuları sergileyen bir şarküterinin karşısında çalışıyordu,
ancak özellikle bir kutu hurma hatırlamıyordu. Son zamanlarda sol ayağında (sağ
ayağında değil) bir enfeksiyon geçirmişti, ancak araştırmacılar bunun
başparmağında olup olmadığını tespit edemediler.
Tenhaeff ve diğer bazı parapsikologlar bu tür
deneylerin sonuçlarından oldukça heyecan duyuyorlar. Ancak sandalye
deneylerinin eksiklikleri apaçık ortada. Croiset sandalyeyi tamamen ıskaladı ve
odaya girdikten sonra kendi tanımına uyan bir kişiyi seçmiş olabilir. Beyaz
bluzlu otuz yaşında bir kadın pek de alışılmadık bir figür değil. Bu konferansa
katılan iki yüz elli orta sınıf Alman arasında bu tanıma uyan birkaç kadın
olabilir. Angora yelek doğrudan isabet olarak sayılabilir, ancak yine de angora
yün yelekler nadir değildi. Croiset'in diğer tahminlerine gelince, doğrudan
isabet yok, ancak önemli sayıda kıl payı ıskalama var. Bununla birlikte, bunun
Croiset'in en başarılı testlerinden biri olduğunu vurgulamalıyız; çoğu zaman
tahminleri çok daha isabetsizdir.
Testler Ren nehrine göre daha çarpıcı ve ilgi
çekici olsa da
Soal'ın kart testlerinde olduğu gibi, bu testler
de kart testlerinde mümkün olan matematiksel hassasiyetten yoksundur. Kehanet
ve önseziye şüpheyle yaklaşanlar, sandalye deneylerinin tamamını çok genel, çok
belirsiz, sahtekarlığa ve iş birliğine çok açık ve çok çeşitli farklı yorumlara
açık oldukları gerekçesiyle reddederler.
Şu anda kehanet kayıtlarına büyük ilgi var.
Bunlar, biri New York'ta, diğeri Londra'da olmak üzere, geleceğe dair sezgileri
olduğunu düşünen kişilerin tahminlerini dosyaya kaydedebilecekleri merkez
ofislerdir. Gördüğümüz gibi, çoğu kehanet açıklamasının sorunu, tahmin edilen
olay gerçekleştikten sonra bilinmesidir. Kehanet kayıtları, daha sonra
gerçekleşen olaylar hakkında birkaç çarpıcı tahmin aldıklarına inanıyor. Ancak
yine de, tahminlerin hiçbiri kesin değildi ve hepsi büyük ölçüde yorum
gerektiriyordu. Her zamanki gibi, tahmin ancak olay gerçekleştikten sonra
netleşti. Yine de, gelecekte olacak önemli bir şey hakkında güçlü bir sezginiz
veya önseziniz olduğunu düşünüyorsanız, bunu şu adrese gönderebilirsiniz:
Merkezi Kehanet Kayıt Merkezi
Kutu 482
Times Meydanı İstasyonu
New York, New York 10036
İşte sonuç bu. Yıllarca süren zekice ve yorucu
testlere rağmen, kehanetin gücü -eğer gerçekten varsa- hâlâ gizemini koruyor.
Kehanet iddiası hakkında yapılabilecek tek adil değerlendirme, kanıtlanmamış
olduğudur. Ve eğer, psişik araştırmalarla ilgilenen birçok kişinin şu anda
inandığı gibi, kehanet katı laboratuvar koşulları altında asla sırlarını açığa
çıkarmayacaksa, bu iddianın muhtemelen kanıtlanamaz kalacağı sonucuna da
varmalıyız.
Seçilmiş Bir
Kaynakça i'
Metinde belirtildiği gibi, kehanet ve falcılığın
çeşitli yönleri hakkında yazılmış kitap sayısı gerçekten şaşırtıcı. Bu
kitapların çoğu, popüler bir konuyu istismar etme girişimlerinden ibarettir.
Aşağıda, konu hakkındaki farklı görüşleri temsil eden kitaplar listelenmiştir.
Yazar, bu kitaplardaki görüşlerin hatta gerçeklerin tamamına kesinlikle
katılmasa da, bunlar, tam inançtan tam şüpheciliğe kadar değişen tutumların iyi
temsilcileri olarak tavsiye edilebilir.
Appel, Benjamin. İnsan ve Büyü. New
York: Pantheon, 1966.
Genç okurlar için "büyülü düşünme"yi
açıklayan birinci sınıf bir kitap.
Cavendish, Richard. Kara Sanatlar. New
York: Putnam's, 1967.
Görünüşte "kara büyü" hakkında olsa da,
bu iyi yazılmış kitap astroloji, numeroloji ve tarot hakkında da birçok şey
içeriyor.
Cohen, Daniel. Uzay Çağının
Mitleri. New York: Dodd, Mead, 1967. Kehanet, astroloji ve diğer
güncel inançlara dair oldukça şüpheci bir değerlendirme.
Batıl
İnanç. Mankato,
Minnesota: Creative Education Press, 1971.
İnsanlığın tuhaf inançlarını konu alan, bol
resimli, genç okurlar için hazırlanmış bir kitap.
De Camp, L. Sprague ve Catherine. Ruhlar,
Yıldızlar ve Büyüler. New York: Canaveral Press, 1966.
Astroloji, kehanet ve daha birçok konuyu ele
alan, canlı ve şüpheci bir anlatım.
Diamond, Edwin. Rüyaların Bilimi. New
York: Doubleday, 1962. Kehanet rüyaları hakkında ilginç bilgiler içeren, rüya
araştırmalarına dair popüler bir eser.
Ebon, Martin. Çağımızda Kehanet. New
York: New American Library, 1968.
Bugüne kadar yazılmış en iyi kehanet yanlısı
kitaplardan biri. Parapsikoloji Vakfı'nın uzun süredir çalışanı tarafından
yazılmıştır.
Festinger, Leon, Riecken, Henry W. ve Schacter,
Stanley. Kehanet Başarısız Olduğunda. Minneapolis:
Minnesota Üniversitesi Yayınları, 1956.
Kehanetlerde bulunan uçan daire tarikatının iç
yüzünü anlatan, büyüleyici, komik, dokunaklı ve biraz da korkutucu bir öykü.
Forman, Henry James. Kehanetin
Öyküsü. New York: Farrar and Rinehart, 1936.
Kehanete güçlü bir şekilde inanan birinden ilginç
bir açıklama.
Gardner, Martin. Bilim Adına Modalar ve
Yanılgılar. New York: Dover, 1957.
Bu kitapta piramitoloji, grafoloji, telepati
araştırmaları ve daha birçok konu detaylı bir şekilde inceleniyor.
Garrett, Eileen J. Kehanetin Anlamı ve Anlamsızlığı. New
York: Farrar, Straus and Giroux, 1950.
Yazar, modern zamanların en başarılı
medyumlarından biriydi ve kehanet hakkındaki görüşleri büyük ilgi uyandırıyor.
Gauguelin, Michel. Astrolojinin Bilimsel
Temeli. New York: Stein and Day, 1965.
Astroloji uzun zamandır Fransa'da popülerdir ve
bu Fransız yazar, bu uygulamanın iyi araştırılmış bir savunmasını sunmaktadır.
Glass, Justine. Geleceği
Öngördüler. New York: Putnam's, 1969. Yazar, kehanetle ilgili
olumlu yönleri vurgularken olumsuz yönlerini göz ardı ediyor, ancak kitap canlı
bir okuma sunuyor.
Hansel, CEM ESP, Bilimsel Bir
Değerlendirme. New York: Scribners, 1966.
ESP araştırmalarına dair mevcut en kapsamlı
eleştiri.
Jastrow, Joseph. İnsan İnançlarında Hata
ve Tuhaflık. New York: Dover, 1962.
Bir psikolog, okült inançları son derece
eleştirel bir bakış açısıyla
inceliyor. 5
Jennings,
Gary. Kara Büyü, Beyaz Büyü. New York: Dial, 1965.
Genç okurlar için sihir ve diğer tuhaf şeyleri
ele alan, iyi yazılmış bir inceleme.
Johnson, PC. Psişik Araştırma. New
York: Funk and Wagnails, 1955. Psişik araştırmanın gerekliliğine dair kısa bir
özet.
Leoni, Edgar. Nostradamus: Yaşamı ve
Edebiyatı. New York: Nosbooks, 1961.
Ünlü
peygamber hakkında yazılmış en iyi şarkılardan biri.
Lewinsohn, Richard. Bilim, Kehanet ve
Tahmin. New York: Harper, 1961.
İnsanoğlunun geleceği görme çabalarının iyi bir
tarihçesi.
Lind, Ingrid. Astroloji ve Sağduyu. Londra:
Hodder and Stoughton, 1962.
Bir astrolog, bu son derece açık ve kısa kitapta
mesleğini anlatıyor.
Mackay, Charles. Olağanüstü Popüler
Yanılgılar ve Kalabalıkların Çılgınlığı Üzerine Anılar. Boston:
LC Page, 1932.
İlk olarak 1841'de yayımlanan bu kitap, insan
aptallığının incelenmesinde bir dönüm noktasıdır.
Montgomery, Ruth. Peygamberlik
Armağanı. New York: William Morrow, 1963. •
Jeane Dixon hakkında yazılan bu övgü dolu kitap,
büyük bir satış başarısı yakalayarak onu ulusal bir figür haline getirdi.
Pollack, Jack Harrison. Kahin
Croiset. New York: Doubleday, 1964.
' J
Hollandalı
"kahin"in hayranlık dolu ve eleştirel olmayan bir biyografisi.
Pratt, J. Gaither. Parapsikoloji, ESP'ye
İçeriden Bir Bakış. Doubleday, 1964.
Tarihin en önemli telepati deneylerinden
bazılarında yer almış bir adamın yazdığı kitap.
Rawcliffe, DH. Gizemli ve Doğaüstü
Olaylar. New York: Dover, 1959.
Bir psikolog, sözde doğaüstü olayların çok
çeşitli yönlerini inceliyor.
Rhine, JB, Duyular Ötesi Algı. Boston:
Bruce Humphries, 1964.
Zihnin
Yeni Dünyası. New
York: William Sloan, 1953.
Rhine,
Louisa. Hayatta ve Laboratuvarda ESP. New York:
Macmillan, 1967.
Öncü parapsikolog ve eşinin, yaşam boyu
çalışmalarına dair birinci elden anlatımları.
Soal, SG ve Bateman, F. Telepatide Modern
Deneyler. Londra: Faber and Faber, 1954.
İngiltere'nin
önde gelen parapsikoloğu çalışmalarını anlatıyor.
Spence, Lewis. Okültizm
Ansiklopedisi. New York: University Books, 1960.
Tuhaf şeylerin birçoğuna inanan bir adam
tarafından, her türlü tuhaf şeyin listelenmesi ve açıklanması.
Spraggett, Allan. Açıklanamayanlar. New
York: Yeni Amerikan Kütüphanesi, 1967.
Okült inançlara sahip birinin yazdığı en iyi
kitaplardan biri.
Sugrue, Thomas. Bir Nehir Var. New
York: Henry Holt, 1942.
"Uyuyan peygamber" olarak bilinen Edgar
Cayce'nin birçok biyografisi arasında en iyisi.
Tompkins, Peter. Büyük Piramidin
Sırları. New York: Harper and Row, 1971.
Piramitlerle ilgili tüm tuhaf teoriler bu güzel
hazırlanmış kitapta açıklanıyor.
West, DJ, Günümüzdeki Psişik
Araştırmalar. Londra: Gerald Duckworth, 1954. Uygulamalı bir
psişik araştırmacı, alanına yakından bakıyor.
İndeks
Abimelek,
rüyası, 123
İbrahim,
123
Adams,
Evangeline, 50-52
ABD
Hava Kuvvetleri, 178
Simyacılar,
52, 53
Büyük
İskender, 19, 91
Almanaklar
astrolojik,
46, 48-50
Nostradamus,
151,154
Alphitomancy,
24
Sinir Sisteminin Anatomisi ve Fizyolojisi (Gall), 88
Antik Cenaze Anıtları
(Weever),
102
Anderson,
Jack, 161
Cevap,
Delfi, 16
Apollo,
138.142
Apollo
13 (insanlı ay uçuşu), 76
Kova
burcu, 60
'Aquiba,
Haham, 70 ,
Koç,
56
Aristoteles,
82, 83, 91
Artaban,
125
Efesli
Artemidoros, 126
Asklepios,
Kültü, 118-121,137
Astragalomancy,
24
Astroloji Tahminleri (Lilly), 46
Astroloji, 8^ 9, 11, 30-60, 82, 84, 149, 151, 160
Aziz
Augustinus, 40, 70
Augustus,
38
Otomatik
yazı, 113
Baker,
S., 147
“Canavarca”,
74-75
Berry,
Dük, 158
Bessent,
Malcolm, 135-136
Bickerstaff, Isaac. Ayrıca bkz. Swift,
Jonathan.
Kuşlar,
geleceği tahmin etme konusunda, 23
Kara
büyü, 99, 104
Kemikler,
kahin, 11
Oluşum Kitabı, 69-70
İhtişam Kitabı, 70-71
Booth,
John Wilkes, 76
Bosron,
Robert de, 139
Bourbonlar,
157
Bridget,
Anne, 10,11
İngiliz Psişik Araştırma Derneği, 127,131
Bung,
Peter, 75
Kabala. Bkz
. Kabala
Sezar,
Julius, 21, 38
Kamp,
Catherine de, 158
Kampüs
İçi Uzaktan Eğitim Serisi, 169-172
Kanser,
58 ,
Oğlak,
59
Cardan,
Jerome, 43-44, 84
Kartlar
tarot,
9, 11, 24, 26
Zener
(İspanyolca), 168-172
Kart
falı, 24
Caruso,
Enrico, 36, 51
Cassandra,
138, 140
Cayce,
Edgar, 121-122
Göksel Fizyonomi (Cardan), 84
Yüzyıllar (Nostradamus),
151, 153
159.164
Sandalye
deneyleri, 180-183
Cheirogmony,
91
Elomansi,
91
Cheiropsy,
91
Mesih. İsa
Mesih'e bakın .
Cicero,
38
Tanrı Şehri (Aziz Augustinus), 70
Kehanet,
166,170,174
Medyumlar,
tıp, 121
Karşılaştırmalı Fizyonomi (Kırmızı)
alan),
83
Konstantin I, 18, 40,120
Kopernik, 44
Crassus, 38
Kroisos,
Kral, 15-16
Croiset,
Gerard, 180-182
Cromwell,
Thomas Lord, 146
Crowley,
Aleister, 70
Kristalomansi,
26-29.160
Asklepios
Kültü, 118-121,137
Cumaean
Sibyl, 142
Daniel,
Kitabı, 123
Davis,
Andrew Jackson, 112.121
Dee,
John, 102-104
Delphi,
kehanet merkezi, 15-18,159,165
Delfi
cevabı, 16
“Yer
değiştirme etkisi,” 173
Dixon,
Jeane, 159-164
Öğreti ve Rithal (Levi), 70
Dondona,
Yunanistan, kehanet merkezi, 12,15
Doyle,
Sir Arthur Conan, 167
Annenin Rüya ve Kehanet Kitabı
Bridget, 10,11
Rüya Laboratuvarı (Brooklyn, NY), 135-136
Rüyalar, kehanet, 117-137, 159, 160, 179
Duke
Üniversitesi, 166-172,176
Dunne,
JW, 128-132
Güneş
tutulmaları, alamet olarak, 19, 21
Edelstein,
Emma J., 119-120
Edelstein,
Ludwig, 119-120
Edward
VI, Kral (İngiltere), 44
Einstein,
Albert, 36
Eisenhower,
Dwight D., 163
Endor,
101. yüzyılın "cadısı"
Gılgamış Destanı, 100
Erichtho,
105-106
Zamanla Deney
Yap, An (Dunne),
128
Duyularüstü algılama (ESP), 160, 166, 168,
169-183
Faraday,
Michael, 116 “Ölümcül 20” batıl inancı, 162-163
Tilki
kardeşler, 112.114
Özgür
irade, 7
Freud,
Sigmund, 132-133
Galen,
112
Galileo,
44
Gall,
Francis Joseph, 88-90, 98
Gardner,
Martin, 78
Garfield,
James A., 162
İkizler, 57-58
Giambattista
della Porta, 44
Goebbels,
Joseph, 52
Goldney,
Bayan KM, 172
Grafoloji,
82, 96-98
Graubard,
Mark, 37, 53.
Büyük
Piramit, 76-81
El
yazısı. Bkz. Grafoloji.
Hansel,
Markos, 176-177
Harding,
Warren G., 162
Harrison,
William Henry, 162
Haruspikler,
20
Harvard
Psikoloji Kliniği, 132
Henry II, Kral (Fransa), 151, 153,
154,155,156
IV.
Henry, Kral (Fransız), 152
VIII. Henry, Kral (İngiltere), 144, 146-147
Hepatoskopi,
12
Herodotos,
125
Hindley,
Charles, 148-149
Hipparchus,
35
Hispanus, 91
Britanyalıların Tarihi, 140
Hitler,
Adolf, 52
Homer,
100
Horne'un Yıllığı, 23
Burçlar. Bkz. Astroloji
Sezgiler,
179,183.
Hidromansi,
24
Hipnotizma,
112, 121
I Ching, 11
“Kuluçka,”
121
Düşlerin
Yorumu (Freud),
132
Sevillalı
Isidor, 70
Jefferson,
Thomas, 162
Yehova
Şahitleri, 80
İsa
Mesih, 42, 73, 79, 101,144
Toledo'lu
John, 42, 43
Josephus, 118
Kabala
(Cabala), 68-73
Kapnomancy,
24
Kelly (Kelley), Edward, 102-104
Kennedy,
John F., 76,161,162
Kepler,
Johannes, 44-45
Kleromancy,
24
Krippner,
Stanley, 135-136
Laboratuvar,
kehanet, 165-183
Lampadomancy,
24
Lavater,
Kasper, 84-85, 88
Lazarus,
101
Lebadeia,
kehanet merkezi, 17
Lee,
“Anne” Ann, 111
Leo,
58
Papa
X. Leo, 175
Levi,
Eliphas, 70
Lewinsohn,
Richard, 126
Terazi,
58-59
Lilly,
William, 46-48
Lincoln,
Abraham, 128,162
Litomansi,
24
Livy,
20-21
Lomboroso,
Cesare, 87
XIV.
Louis, Kral (Fransa), 157
Lucian,
105
Luther,
Martin, 75
Sihir,
siyah, 99, 104
Kuram ve Pratikte Büyü (Crowley), 70
Maimonides Tıp Merkezi (Brooklyn, NY), 135-136
Masonlar, 77
McDougal, William, 167
McKinley, William, 162
Tıbbi medyumlar, 121
Medici, Catherine de, 151-153,154
Ortamlar, 108, 112, 113, 167, 168
Menzies, Robert, 78
Merlin, 139-140
Mesmer,
Franz Anton, 109,121
Hipnotizma,
110
Metoposkopi,
84
Michon,
Jean-Hippolyte, 97
Middleton,
J. Connon, 127, 128 ,
Zihin
okuma, 166,169
Monroe,
James, 162
Montgomery,
Ruth, 159,161,163
Morgan,
J. Pierpont, 51
Moses
de Leon, 71
Murray,
Henry A., 132
Napolyon,
157
Ölülerle
iletişim kurma, 99-108
Nero,
74
Nicias,
19
Nixon,
Richard, 163,164
Nuh,
77
Nostradamus,
149-159,163,164
Numeroloji,
61-81
Odysseia (Homeros),
100
Olas
Magnus, Piskopos, 21
Omarr,
Sidney, 36-37
Kehanetler,
19-26
yapay,
23-26
astroloji
ve, 37
Oneirokritika, 126
Rüya
Büyüsü, 123
Kahin
kemikleri, 11
Kehanetler,
12-19,159, 165
Organoloji,
88
Oswald,
Lee Harvey, 76
Ouija
tahtası, 114.116
El
falı, 82, 90-96,159,160
Parapsikoloji,
8, 165-183
Parapsikoloji
laboratuvarı, 166-172
Partridge,
John, 48-50
Pearce,
Hubert E., 168-172, 176,178
Pearce-Pratt deneyi, 169-172, 175, 176
Petrie,
William Flinders, 81
Frenoloji,
82, 88-90
Fizyonomi,
82-88
Pickford,
Mary, 51 *
Balık
burcu, 60
PK. Psikokineziye bakınız
.
Plutarch,
18
Pompey,
Sextus, 105
Pompey
Büyük, 21, 38,105
Alametler, 19-22
“Cin
çarpmasına maruz kalmış” kişiler, 108, 110, 111
Pratt,
JG, 169-171,176
Önsezi,
8,158,165-183
Önceden
belirlenmişlik, 7
Önsezi
kayıtları, 183
Price,
George R., 176
Kehanet
hediye, 138-164
laboratuvarda,
165-183
Psikik
araştırma, 165-183
Psikokinez
(PK), 166, 171-172
Ptolemaios,
Claudius, 33, 35, 38, 42
Piramitoloji,
76-81
Ateş Büyüsü, 24
Pisagor, 61-64
Pisagor teoremi, 61
Pisagorcular, 62-63, 68
Pythias, 15-18,159
Redfield*
James W., 83
Kayıtlar,
önseziler, 183
Yeniden
doğuş, 63, 68
Araştırma,
psişik, 165-183
Vahiy
Kitabı, 70, 74
Ren,
Joseph Banks, 166-171, 173,
175,176,178,179,182
Ren
Nehri, Bayan Joseph Banks, 167
Roosevelt,
Franklin D., 162,163
Roosevelt,
Theodore, 163
Gülhaçlılar, 77
Russell,
Bertrand, 81
Russell,
Charles Taze, 80
Rutherford,
JF, 80
Sabbatai
Zevi, 72-73
Yay
burcu, 59
Saleh,
W., 176-177
Samuel
(peygamber), 101
Kral
Saul, 101
Akrep,
59
Kehanet,
26-29,
Ruh
çağırma seansları, 114
Gizli
topluluklar, 62, 77
Kahinler,
141-149,159-164,179
Shackleton,
Basil, 173-174,178
Shafers,
111-112
Shakespeare,
William, 55
Shimeon
ben Yochi, 71
Shipton,
Anne, 144-149
Sibyller,
141-144
Smith,
Joseph, 139
Smyth,
Charles Piazzi, 77-78, 80, 81
Soal,
SG, 172-173,175-176,178,183
Spence,
Lewis, 107
Spiritüalizm,
110,113-116,167
Sprague,
L., 158
Spurzheim,
Johann Casper, 90
Stifel,
Michael, 75
Stulicho,
Flavius, 143
Swedenborg,
Emanuel, 109-110,112
Swedenborgculuk,
110
Swift,
Jonathan, 48-49
Sempati,
22
Synesios,
22
Masa
döndürme, 116
Tarot
kartları, 9, 11, 24, 26
Gururlu
Tarquinius, 142,143
Boğa,
57
Taylor,
John, 77-78
Taylor,
Zachary, 162
Telepati,
166, 169, 172
Tenhaeff,
WHC, 180-182
Tephromancy,
24
Tetrabiblos (Ptolemy), 33
Thrasyllus,
38, 40
Thutmose
IV, 117-118
Tiberius,
38, 40
Tiresias,
138-139,140
Titanik (gemi),
127-128
Truman,
Harry, 163
Ullman,
Montague, 135-136
VERITAC,
178-179
Başak,
58 I
Voltaire,
137
Wallenstein,
General, 45
Waring,
Paul, 102
Washington
Anıtı (Washington,
DC),78
Weever,
John, 102
Wheeler,
DR, 132
Wilhelm,
Kaiser, 75
Wilson,
Woodrow, 163
Wolsey,
Kardinal, 144-147
Yazma. Otomatik
yazma bölümüne bakınız ;
Grafoloji
Xerxes,
125
Zener,
KE, 168
Zener
kartları, 168
Zodyak,
34-35
