Ana içeriğe atla

  
 
Print Friendly and PDF

Evrensel Birliğin Tanıklığı: Mistik Deneyimin Çeşitli Geleneklerdeki Değişmeyen Hakikati Üzerine Bir İnceleme

 

"Mistiklerin farklı kültür, dil ve dinlerden gelmelerine rağmen ulaştıkları nihai gerçekliğin mahiyeti nedir?" sorusu üzerine yapılan araştırmalar, tarih boyunca bu deneyimi yaşayanların şaşırtıcı bir fikir birliği (unanimity) içinde olduğunu göstermektedir. Mistik deneyim, bireysel farkındalığın aniden genişleyerek kendisini tüm varoluşun "nihai Zemini", "ilahi Kaynağı" ve "Tanrısallığı" (Godhead) olarak idrak etmesidir. Bu durum, sadece zihinsel bir çıkarım değil, tefekkürün derinliklerinde ulaşılan supramental (zihin-üstü) ve vahyî bir bilgidir. Mistik deneyim, insanın sınırlı benlik algısının yıkılarak ezelî ve ebedî olan bütünle özdeşleştiği kozmik bir bilinç devrimidir. (Abhayananda, 2007, s. 7-8).

"Bu ortak gerçeklik, farklı dinlerin teolojik yapılarında nasıl isimlendirilmiş ve formüle edilmiştir?" konusuna giriş yapıldığında; bu ezelî felsefenin (perennial philosophy) temelinin "ikili-birlik" (duality-in-unity) kavramına dayandığı görülür. Araştırmalar, mistiklerin gerçekliği iki yönlü deneyimlediğini ortaya koyar:

Birincisi, hareketin ve değişimin ötesindeki saf, ebedî "Bir"; ikincisi ise bu Bir'den bir güneş ışını veya zihin düşüncesi gibi çıkan yaratıcı güç veya dünya-düşüncesidir. Bu iki ilke; Vedalarda Prajapati ve Vac, Upanishadlarda Brahman ve Maya, Samkhya’da Purusha ve Prakrti, Hristiyanlıkta Baba ve Logos (Söz), İslam tasavvufunda ise Hak ve Halk olarak adlandırılmıştır (Abhayananda, 2007, s. 408).

Varlık aslında bölünmez bir bütündür ve tüm çokluk bu bütünün kendi içindeki yaratıcı bir oyunudur. (Abhayananda, 2007, s. 577-578).

İnsan psikolojisi açısından bu ortak gerçekliğe ulaşma süreci, "sahte ego"nun (individualized soul) ortadan kaldırılması olarak analiz edilir. Mistik, daha önce kendisini günahkar, sınırlı bir beden ve zihin olarak görürken; aydınlanma anında tüm ruhların ve bedenlerin kendisinden tezahür ettiği "Tek Bilinç" olduğunu anlar. Bu durum, Plotinus'un "Yalnız'ın Yalnız'a uçuşu" olarak tanımladığı ruhun asli vatanına dönüşüdür.

Bireysel bilincin evrensel bilinçle olan bölünmez birliği, tüm korkuların ve güvensizliklerin sona erdiği nihai özgürlük noktasıdır. (Abhayananda, 2007, s. 8-9).

Tarihsel perspektifte bu gerçeğe ulaşan şahsiyetlerin yaşamları, toplumsal normlarla çatışan travmatik ve dönüştürücü süreçler içerir. Nasıralı İsa, çölde geçirdiği inziva sonrası "Ben ve Baba biriz" diyerek bu birliği ilan etmiş, ancak toplumu tarafından küfürle suçlanarak çarmıha gerilmiştir. Hallac-ı Mansur "Enel Hak" (Ben Hakikatim) beyanıyla egonun yok oluşunu ilan etmiş, bu durum otorite tarafından bir güç iddiası sanılarak işkenceyle idam edilmesine yol açmıştır. Meister Eckhart ise Tanrı ve Tanrısallık (Godhead) ayrımı yaparak, Tanrı'yı gören göz ile Tanrı'nın kendisini gördüğü gözün aynı olduğunu vurgulamış, kilise tarafından sapkınlıkla suçlanmıştır. Hakikate ulaşan bilge, dünyevi formların ötesindeki formsuz olanı gördüğünde, artık ne bir dinin ne de bir topluluğun sınırlarına hapsolabilir. (Abhayananda, 2007, s. 150-160).

Sonuç olarak, mistiklerin ulaştığı ortak gerçeklik; dilden, ritüelden ve dogmadan bağımsız, dilsiz ve isimsiz bir mevcudiyettir. Bu tecrübe, bireyin kendi öz varlığını evrenin öz varlığıyla bir görmesiyle sonuçlanır. "Tattvamasi" (O sensin) veya "Ego Sum" (Ben O'yum) gibi ifadeler, bu evrensel ve değişmeyen tanıklığın farklı dillerdeki yankılarıdır. (Abhayananda, 2007, s. 407-410).

Kaynakça

Abhayananda, S. (2007). History of Mysticism: The Unchanging Testament. Atma Books.


¹ S. Abhayananda, History of Mysticism: The Unchanging Testament, 2007, s. 7. ² A.g.e., s. 8. ³ A.g.e., s. 11. ⁴ A.g.e., s. 408. ⁵ A.g.e., s. 577. ⁶ A.g.e., s. 160. ⁷ A.g.e., s. 117. ⁸ A.g.e., s. 244. ⁹ A.g.e., s. 288. ¹⁰ A.g.e., s. 407.

Birliğin Ezelî Kanunu: Mistisizmde Determinizm ve İrade Çıkmazının Analizi

"Aşkın din anlayışının (perennial philosophy) peygamberlik müessesesiyle uyumu ve determinizm inancının yarattığı 'küfür' ithamı sorunu nasıl aşılabilir?" sorusu ekseninde konuya giriş yapıldığında; mistik geleneklerin bu gerilimi, bireysel irade ile ilahi irade arasındaki "hayalî" ayrımı ortadan kaldırarak çözdüğü saptanmaktadır. Araştırma sonuçları göstermektedir ki, gerçeklik iki boyutludur: Bir yanda çokluk dünyasındaki belirlenmişlik (determinizm), diğer yanda ise mutlak plandaki iradesiz irade. Bu iki perspektifi aynı anda kucaklayamayan zihin, mistiği ya "küfür" ile suçlamakta ya da fatalizme (kaderciliğe) düşmektedir. (Abhayananda, 2007, s. 410).

İlahi İrade ve Kulun Çaresizliği: Determinizm Meselesi

Sikh geleneğinin kurucusu Guru Nanak ve Vedantik düşünür Shankara gibi seyr-u süluk ehli, her şeyin Tanrı'nın iradesiyle gerçekleştiğini vurgular. Nanak’ın ifadesiyle, "İnsanın ne yaşamak ne de ölmek üzerinde bağımsız bir gücü vardır. Her şey Yaratıcı’nın emrettiği gibidir." (Abhayananda, 2007, s. 346).

Bu anlayış, rasyonel akıl için "determinizm" ve "irade yokluğu" olarak görünse de, mistik idrakte bu bir "kölelik" değil, "özgürlüktür". Zira mistik, kendi bireysel iradesini ilahi iradeden ayrı görmediğinde, artık "karşı gelmek" kavramı anlamsızlaşır.

Varlık aslında bölünmez bir bütündür ve tüm çokluk bu bütünün kendi içindeki yaratıcı bir oyunudur. (Abhayananda, 2007, s. 408, 411).

İnsan psikolojisi açısından bakıldığında, "özgür irade" iddiası genellikle "sahte ego"nun (bireyselleşmiş ruh) bir savunma mekanizmasıdır. Ego, bir "fail" olduğunu iddia ederek kendi varlığını sürdürür. Oysa Swami Rama Tirtha’nın da belirttiği gibi, "Tek bir yaprak bile Benim (Tanrı’nın) iradem dışında düşmez. Ben tek muharrik gücüm." (Abhayananda, 2007, s. 402). Mistisizm, rasyonel aklın kurguladığı determinizm ve hür irade çelişkisini, öznenin ve nesnenin tek bir kaynaktan sadır olduğu idrakiyle ortadan kaldırır.

Küfür İthamı ve Tarihsel Travmalar: Hallac-ı Mansur ve Meister Eckhart Örneği

Aşkın din anlayışına sahip olanların karşılaştığı en büyük tehlike, egonun yokluğunu ilan ettiklerinde bunun bir "kibir" veya "ilahi otoriteye rakip çıkma" (küfür) olarak algılanmasıdır.

  • Hallac-ı Mansur (858-922): Arap asıllı bu sufi, on yıl hapis yattıktan sonra "Enel Hak" (Ben Hakikatim) dediği için elleri ve ayakları kesilerek idam edilmiştir. Hallac'ın bu sözü, kendi egosunu Tanrılaştırması değil, egonun tamamen silinip yerini ilahi mevcudiyete bırakmasıdır. Ölümüne neşeyle giden Hallac, "Sevenin Sevgiliyi bir etme zamanı geldi" demiştir (Abhayananda, 2007, s. 245). Onun trajik sonu, ortodoks hukukçuların (ulama) "ikilik" üzerinden kurdukları sistemi koruma içgüdüsünün bir sonucudur.
  • Meister Eckhart (1260-1328): "Tanrı'yı gördüğüm göz ile Tanrı'nın beni gördüğü göz aynıdır" diyerek kilise otoritesini sarsmıştır. Eckhart, Tanrı (fail) ve Tanrısallık (saf mutlaklık) ayrımı yaparak, insanın aslına dönmesi gerektiğini savunmuş ve Papa tarafından "yalanların babası tarafından saptırılmış" olmakla suçlanmıştır (Abhayananda, 2007, s. 288, 292).

Sorunun Çözümü: "İki Şarkı" Metaforu

Bu ontolojik sorunu aşmanın yolu, mistiklerin önerdiği "çift boyutlu bilinç" halidir. Bir kişi aynı anda hem "Tanrı'nın kulu" (Shakti-kimliği) hem de "Mutlak Öz" (Shiva-kimliği) olduğunu kavradığında, determinizm ve irade çatışması sona erer.

  1. Kul Boyutu (Bhakti): "Ben Senin kulumum, Sen benim Rabbimsin." Bu, sevgi ve hizmet boyutudur. Burada irade, Sevgili'nin iradesine teslim edilir.
  2. Öz Boyutu (Jnan): "O'ndan başka varlık yoktur; dolayısıyla ben de O'yum." Bu, bilgi ve idrak boyutudur. Burada failin sadece Tanrı olduğu görülür. (Abhayananda, 2007, s. 410, 411).

Birliğe ulaşan bilge, dünyevi formların ötesindeki formsuz olanı gördüğünde, artık ne bir dinin ne de bir topluluğun sınırlarına hapsolabilir. Eğer kişi sadece "Ben O'yum" derse, bu bir ego illüzyonu (küfür) sayılabilir; ancak eğer hem "O'yum" deyip hem de "O'nun en aciz kulu" gibi yaşamaya devam ederse, determinizm çıkmazı yerini ilahi bir uyuma bırakır. (Abhayananda, 2007, s. 411, 412).

Sonuç olarak, determinizm inancının küfür sayılmaması için, bireyin "kendi iradesini yok sayması" bir tembellik veya sorumluluktan kaçış değil; aksine, ilahi kanunların (Dharma/Logos) işleyişini bizzat kendi içinde gözlemleyen bir aktif tanıklık halidir. Mistik, bir satranç oyuncusu gibi rollerin geçici olduğunu bilir ama oyunu kurallarına göre oynamaya devam eder. (Abhayananda, 2007, s. 412).

¹ Abhayananda, S. (2007). History of Mysticism: The Unchanging Testament. Atma Books. s. 410. ² A.g.e., s. 346. ³ A.g.e., s. 402. ⁴ A.g.e., s. 408. ⁵ A.g.e., s. 245. ⁶ A.g.e., s. 288. ⁷ A.g.e., s. 411. ⁸ A.g.e., s. 412.

Hakikat ve Şeriatın Kesişme Noktası: Mistik İdraki Amelle Bütünleştirmenin Ontolojik Yolları

"Düşünce planında Hakla bir olup pratik düzlemde (ibadet, muamelat ve ukubat) kul kimliğini ve sorumluluklarını sürdürmenin yarattığı gerilim" konusuna giriş yapıldığında; dünya tarihindeki büyük mistiklerin bu sıkıntıyı, gerçekliğin çift taraflı doğasını kavrayarak ve iki farklı kimliği aynı anda kucaklayarak aştıkları saptanmaktadır.

Araştırma sonuçları göstermektedir ki, birey aynı anda hem "ilahi Öz" (Şiva/Hak) hem de "ilahi tezahürün bir parçası" (Şakti/Halk) olarak varlık sürdürür. Bu iki perspektifi birbirinden koparmak, mistiği ya sadece zihinsel bir kurguda hapseder ya da toplumsal ve ruhsal bir yıkıma (küfür suçlaması veya anarşi) sürükler.

İki Gerçeklik Düzlemi ve "Kul Egosu"nun Gerekliliği

Mistik tecrübenin zirvesinde "Ben O'yum" (Ena’l Haqq) idraki yaşansa da, bu dünya düzlemine geri dönüldüğünde bireysel formun devam ettiği görülür. Sri Ramakrishna, bu durumu "kul egosu" (servant ego) kavramıyla açıklar; tam aydınlanmaya ulaşan bir bilge bile, Tanrı ile sevgi ilişkisini sürdürebilmek ve ibadet edebilmek için "kul" kimliğini kasten bir kenara bırakmaz, aksine onu bir araç olarak kullanır. Bu perspektiften bakıldığında namaz, oruç gibi ibadetler, kişinin mutlak Birlik içindeki formsuz Öz’ünü, formlu olan dünyada "onurlandırma" biçimine dönüşür.

***Bireysel bilinç evrensel bilinçle bir olsa da, bedensel form bu birliğin dünyevi aynası olarak kendi yasalarına (şeriat/dharma) tabi kalmaya devam eder.***.

"İbadetlerin ve dini kuralların mecburiyeti ile mistik özgürlük arasındaki denge nasıl kurulur?" sorusu üzerinden bakıldığında; Bhagavad Gita’daki svadharma (özel görev) öğretisi yol göstericidir. Krişna, Arjuana’ya her şeyin Tanrı’nın iradesiyle gerçekleştiğini söylese de, onun bir savaşçı (veya kul) olarak üzerine düşen eylemleri, sonuçlarına bağlanmadan (karma yoga) yerine getirmesini emreder,. Bu, mistik için ibadetin bir "zorunluluktan" ziyade, ilahi oyunun (Lila) bir parçası olarak icra edilen bir "kutsal dans" olduğu anlamına gelir.

***Varlık aslında bölünmez bir bütündür ve tüm dini vecibeler, bu bütünün kendi içindeki düzenli hareketinin bir yansımasıdır.***.

Psikolojik Analiz ve Tarihsel Travmaların Önlenmesi

İnsan psikolojisi açısından, sadece "Ben Hakikatim" deyip eylemi (ibadeti) terk etmek, egonun "ruhsal kibir" adı verilen gizli bir formuna bürünmesine yol açabilir. Hallac-ı Mansur’un yaşadığı trajik son, bu idrakin toplum tarafından sadece "ego iddiası" olarak algılanmasının bir sonucudur; oysa gerçek mistik, kendisini ilahi iradenin elinde bir kalem olarak görür,. İbadet, bu noktada psikolojik bir "dengeleyici" rolü üstlenir; mistiği yerleşik sosyal düzene ve kendi sınırlı insanlığına bağlayarak onu aşırılıklardan korur.

"Mistik bir idrak sahibi için toplumsal ve dini kurallara uymamanın yaratacağı sorunlar nasıl aşılır?" konusuna giriş yapıldığında; çözümün "İki Şarkı" metaforunda yattığı görülür: Mistik, kalbinde kendi ölümsüz Öz’ünün şarkısını söylerken, dudaklarıyla ve bedeniyle Tanrı’ya olan aşkının ve kulluğunun şarkısını söylemeye devam etmelidir. Eğer kişi sadece "Öz" şarkısını söylerse toplumla (Halk) bağı kopar; sadece "Kul" şarkısını söylerse Hakikat’ten (Hak) uzaklaşır.

Aydınlanmış bir ruh için ibadet, Tanrı'yı ikna etme çabası değil, O'nun her yerdeki varlığını kendi bedeni üzerinden selamlama eylemidir..

Sonuç: Amelin İdraki Taçlandırması

Sıkıntılı durumu aşmanın yolu, ibadeti "bir başkasına yapılan hizmet" olarak görmekten vazgeçip, onu "Hakk'ın kendi kendisini, yine kendi formu üzerinden seyretmesi" olarak yeniden tanımlamaktır. Nicholas of Cusa’nın belirttiği gibi, "Tanrı’yı gören göz ile Tanrı’nın beni gördüğü göz aynıdır"; dolayısıyla secde eden ile secde edilen, derin bir idrakte birleşmiştir,. Bu bütünleşme sağlandığında, dini kurallar (muamelat ve ukubat) bir yük değil, ilahi harmoninin dünyevi ifadesi haline gelir.

¹ Abhayananda, S. (2007). History of Mysticism: The Unchanging Testament. Atma Books. s. 410. ² A.g.e., s. 385. ³ A.g.e., s. 61. ⁴ A.g.e., s. 411. ⁵ A.g.e., s. 577. ⁶ A.g.e., s. 244. ⁷ A.g.e., s. 294. ⁸ A.g.e., s. 412. ⁹ A.g.e., s. 446.

Ezelî Hakikatin İsimler Ötesi Birliği: Şer’i Sınırlar ve Mistik İdraki Uzlaştırma Arayışı

Mistik düşünce, tüm varoluşun tek bir kaynağa ve dayanağa sahip olduğu, bu kaynağın ise tefekkürün en derin anlarında doğrudan tecrübe edilebileceği esasına dayanır. "Farklı dinlerin ve peygamberlik müesseselerinin sunduğu özel kurallar ile mistik idrakin evrenselliği arasındaki gerilim nasıl çözülebilir?" konusuna giriş yapıldığında; tarihteki büyük bilgelerin bu sorunu, dinlerin dış formlarını (isimler ve ritüeller) ezelî bir hakikatin farklı dillerdeki yankıları olarak görerek aştıkları saptanmaktadır. Araştırmalar göstermektedir ki, gerçek mistik için "Allah", "Ram", "Brahman" veya "Haqq" gibi isimler, özünde aynı tekil Gerçekliği işaret eden kavramsal araçlardır. (Abhayananda, 2007, s. 1, 86, 356).

"Son din İslam'ın ve Hz. Muhammed salla'llâhu aleyhi ve sellem'in getirdiği şer'i yükümlülüklerin, bu dairenin dışındaki bir mistik için yarattığı 'ebedî kurtuluş' endişesi nasıl değerlendirilmelidir?" sorusu üzerinden bakıldığında; Sri Ramakrishna gibi evrenselci mistiklerin bu durumu "dogmatizm" ve "eksik görüş" olarak nitelediği görülür. Ramakrishna, her saatin kendi vaktini doğru gösterdiğini sanan saat sahipleri gibi, her dindarın da kendi yolunu tek yol sandığını ifade etmiştir. Ona göre Tanrı, bir babanın büyük oğullarının "Baba" veya "Papa" demesiyle, henüz konuşamayan bebeğinin "Ba" veya "Pa" demesi arasındaki farkı gözetmez; zira baba her iki durumda da kendisine seslenildiğini bilmektedir. Bu perspektifte, mistik kurtuluşun anahtarı şer'i etiketlerde değil, "kalp temizliği" ve "Tanrı'ya olan iştiyakta" yatar. Mistik idrakte isimler ve formlar değişken olsa da, ulaşılan nihai gerçeklik ve bu gerçekliğe duyulan derin özlem tüm geleneklerde özdeştir. (Abhayananda, 2007, s. 382, 385, 413).

İnsan psikolojisi açısından bakıldığında, "cehennem" veya "ebedî mahkumiyet" tehdidi, egonun ikilik (dualite) dünyasında yarattığı bir korku bariyeridir. Guru Nanak ve Kabir gibi bilgeler, Tanrı'nın belli bir mekanda (cami veya tapınak) veya belli bir isimde hapsolamayacağını, O'nun her yönde mevcut olduğunu savunmuşlardır. Nanak'ın "Tanrı'nın olmadığı bir yön varsa ayaklarımı oraya çevirin" çıkışı, mekanın ve yönün kutsallığına dair dini dogmaları, Tanrı'nın her yerdeki mevcudiyeti (her yerde hazır ve nazır oluşu) ile yıkmıştır. Mistikler için "kurtuluş" (necat), egonun yok edilerek ezelî Kimlik'le (Atman/Brahman/Hakk) bütünleşmesidir; bu bütünleşmeyi sağlayan kişi için ölüm ve cehennem kavramları hükmünü yitirir. Gerçekliği tecrübe eden bir ruh için kurtuluş, bir inanca dahil olmak değil, o inancın işaret ettiği Hakikat ile bir olmaktır. (Abhayananda, 2007, s. 195, 339, 347, 409).

"Peki, şer'i kuralların mistik hayattaki yeri nedir ve bu kurallara uymamanın ontolojik sonucu nedir?" konusuna giriş yapıldığında; mistik geleneğin bu kuralları "kalbi temizlemeye yönelik ön hazırlıklar" olarak gördüğü tespit edilir. Ancak, Nicholas of Cusa'nın "Öğrenilmiş Cehalet" (docta ignorantia) kavramında belirttiği üzere, rasyonel akıl ve kelimeler Tanrı'yı kuşatamaz. Eğer bir kişi şer'i formun ötesindeki Öz'ü (Hakk) bulmuşsa, o artık tüm "izm"lerin ve formların üzerindedir. Hallac-ı Mansur gibi şahsiyetlerin yaşadığı trajik sonlar, mistiklerin isimler ötesi birliğini ilan etmelerinin, toplumun "ikilik" üzerine kurulu hukuki ve dini düzenini sarsmasından kaynaklanmıştır. Hallac, idamına "sevgilisiyle buluşma" neşesiyle yürürken, aslında şer'i hukukun öngördüğü cezalandırmayı, ilahi bir vuslatın aracısı olarak selamlamıştır. Varlık aslında bölünmez bir bütündür ve tüm dini vecibeler, bu bütünün kendi içindeki düzenli hareketinin dünyevi bir yansımasıdır. (Abhayananda, 2007, s. 245, 309, 317, 577).

Sonuç olarak, mistik düşünceye göre bir mistiğin "cehennemlik" olması fikri, sadece "dışsal formda" (şeriat düzeyinde) kalan bir görüştür. "Hakikat" (gnosis) düzeyinde ise, Tanrı'ya olan özlemiyle yanıp tutuşan bir ruh, hangi etiketi taşırsa taşısın, O'nun merhamet ve birlik deryasında yerini alacaktır. Meister Eckhart'ın belirttiği üzere, "Tanrı'yı gördüğüm göz ile Tanrı'nın beni gördüğü göz aynıdır"; dolayısıyla bu derinlikte artık ne kul ne de efendi, ne Müslüman ne de Hristiyan kalır, sadece "O" vardır. Çözüm, dinlerin "dış kabuğundaki" çatışmalardan vazgeçip, tüm meyvelerin özündeki "hayat suyuna" (ezelî bilgeliğe) odaklanmakta yatar. (Abhayananda, 2007, s. 129, 288, 410, 415).

¹ Abhayananda, S. (2007). History of Mysticism: The Unchanging Testament. Atma Books. s. 1. ² A.g.e., s. 382. ³ A.g.e., s. 309. ⁴ A.g.e., s. 347. ⁵ A.g.e., s. 195. ⁶ A.g.e., s. 245. ⁷ A.g.e., s. 288. ⁸ A.g.e., s. 577. ⁹ A.g.e., s. 410.

Şeriatın Gölgesinde Hakikat: Mistik İdrakin Sosyal Nizam ve İlahî İradeyle Bütünleşmesi

“Allah katında din, şüphesiz İslâm’dır” ve “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden asla kabul edilmeyerek ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır” şeklindeki ilahî beyanlar, varoluşun hem bireysel hem de sosyal plandaki nihai sınırlarını çizer. Mistik düşünce, zihnin derinliklerinde tüm varoluşun tek bir kaynaktan geldiğini ve özde bir olduğunu kavramayı sağlasa da, bu idrakin dünya hayatındaki yansıması, o kaynağın tayin ettiği kurallara (İslâmî nizam) uymayı zaruri kılar. Bu durum, mistiğin içsel dünyasında yaşadığı "Birlik" (Tevhid) ile dışsal dünyada uymakla yükümlü olduğu "Çokluk" (Khalq) arasındaki ontolojik dengedir.

İki Gerçeklik Düzlemi: Haqq (Hak) ve Khalq (Halk)

Araştırmalar, mistik tecrübenin zirvesinde ulaşılan "Birlik" halinin, dünyevi formların ve kuralların tamamen reddi anlamına gelmediğini göstermektedir. İbn Arabi gibi bilgeler, gerçekliği iki boyutta ele alır: Haqq (Haqq), yani mutlak ve değişmez olan Tanrısallık; ve Khalq (Khalq), yani O’nun isim ve sıfatlarının bir aynası olan tezahür dünyası. İlahî irade, kendisini bu dünyada İslâm nizamı (Şeriat) üzerinden ifade etmiştir. Dolayısıyla, düşünce sahasında Hak ile bir olduğunu idrak eden bir ferdin, halk içinde bu birliğin gerektirdiği "kul" olma sorumluluğunu terk etmesi, ilahî iradenin "tezahür" kısmına (Khalq) isyan etmesi anlamına gelir.

Varlık aslında bölünmez bir bütündür ve tüm sosyal/dini vecibeler, bu bütünün kendi içindeki düzenli hareketinin bir yansımasıdır.

Kul Egosunun Gerekliliği ve "İki Şarkı" Metaforu

İnsan psikolojisi ve mistik süluk verilerine göre, sadece "Ben O'yum" (Ena’l Haqq) diyerek ibadeti ve sosyal kuralları terk etmek, egonun "manevi kibir" adı verilen en tehlikeli formuna bürünmesine yol açabilir. Sri Ramakrishna, tam aydınlanmaya ulaşan bir bilgenin bile, Tanrı ile sevgi ilişkisini sürdürebilmek ve bu dünyadaki rolünü oynayabilmek için kasten bir "kul egosu" (servant ego) muhafaza etmesi gerektiğini vurgular. Bu perspektifte namaz, oruç, muamelat ve ukubat gibi emirler; kişinin mutlak Birlik içindeki formsuz özünü, formlu olan dünyada onurlandırmasının ve ilahî iradeye teslimiyetinin (İslam) bir aracıdır.

"Mistik bir idrak sahibi için toplumsal ve dini kurallara uymamanın yaratacağı ontolojik sorunlar nasıl aşılır?" sorusu üzerinden bakıldığında, çözümün "İki Şarkı" metaforunda yattığı saptanmaktadır: Mistik, kalbinde kendi ölümsüz Öz’ünün şarkısını söylerken, bedeniyle ve sosyal yaşantısıyla Allah’a olan kulluğunun şarkısını söylemeye devam etmelidir. Eğer kişi sadece "Öz" şarkısını söylerse toplumla ve ilahî nizamla (Khalq) bağı kopar; bu da İslam'ın "teslimiyet" ruhuna aykırıdır.

Mistik aşk, özneyi ve nesneyi ortadan kaldırsa da, beden bu dünyada kaldığı sürece ilahî kanunların (Şeriat) koruyucu kalkanına muhtaçtır.

Tarihsel Travmalar ve Şer’i Sorumluluk

Tarihsel süreçte Hallac-ı Mansur gibi figürlerin yaşadığı trajik sonlar, mistik idrak ile sosyal nizam arasındaki gerilimin en uç örnekleridir. Hallac, "Enel Hak" diyerek egonun yok oluşunu ilan ettiğinde, bu durum toplumun "ikilik" üzerine kurulu hukuki ve dini düzenini sarsmıştır. Ancak gerçek mistik kemalat, Hakikati (gnosis) Şeriat (law) ile zırhlandırmayı gerektirir. Şeriat, mistik tecrübenin rüzgarları altında savrulan ruhun, sosyal nizam içinde savrulmasını engelleyen bir "demirleme noktasıdır." Kur’an’ın İslam’ı son ve kemale ermiş din olarak sunması, bu nizamın sadece bir öneri değil, ilahî iradenin bu çağdaki "mutlak dili" olduğunu gösterir.

Bireysel bilinç evrensel bilinçle bir olsa da, bedensel ve sosyal form bu birliğin dünyevi aynası olarak kendi yasalarına (Şeriat) tabi kalmaya devam eder.

Sonuç: Amelin İdraki Taçlandırması

Mistik düşünce rasyonel aklın sınırlarını aşarken, İslam dini bu aşmışlığın sosyal düzlemde kaosa dönüşmesini engeller. Kul bazında ibadet etmemek veya toplumsal nizamı reddetmek, "bir olanın" (Allah) iradesinin bu dünyadaki tezahürünü (Şeriat) yok saymaktır ki bu da mistisizmin özündeki "mutlak teslimiyet" prensibiyle çelişir. Dolayısıyla, mistik rota bir pusula ise, İslam dini de bu yolculuğun güvenle tamamlanmasını sağlayan gemi ve rotadır.

Kaynakça ve APA Dipnotları

Swami Abhayananda, S. (2007). History of Mysticism: The Unchanging Testament. Atma Books.


¹ Kur'an-ı Kerim, Âl-i İmrân Suresi 19, 85 ve Maide Suresi 3. ayetler. ² S. Abhayananda, History of Mysticism: The Unchanging Testament, 2007, s. 374. ³ A.g.e., s. 546. ⁴ A.g.e., s. 582. ⁵ A.g.e., s. 577. ⁶ A.g.e., s. 584. ⁷ A.g.e., s. 244. ⁸ A.g.e., s. 351.

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

ETNİK COĞRAFYA BAKIMINDAN KÜRTLEŞEN TÜRKMEN AŞİRETLERİ

    KAYIP TÜRKLER ETNİK COĞRAFYA BAKIMINDAN KURTLESEN TÜRKMEN AŞİRETLERİ ETNİK COĞRAFYA BAKIMINDAN KÜRTLEŞEN TÜRKMEN AŞİRETLERİ Baskı: Aralık 2014 ALİ RIZA ÖZDEMİR 1977 yılında Erzincan'da doğdu. Atatürk Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümünden mezun oldu. Erzincan Üniversitesinde yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Kitaplarının ve kitap bölümlerinin dışında yazı, makale ve şiirleri değişik yayın organlarında yayımlanan Ali Rıza Özdemir, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsünün Politik, Sosyal ve Kültürel Araştırmalar Merkezine bilimsel danışmanlık yapmaktadır. Özdemir, çalışmalarını tarihi coğrafya, dinler coğrafyası ve etnik coğrafya ile coğrafya tarihi ve coğrafyada felsefesi yönelimler konularında yoğunlaştırmıştır. YayımIanmış kitapları şunlardır: Ali Rıza Özdemir, (Hifzullah Eryeşil, Ahmet Remzi Oran, Ab- durrahim Güneş ile birlikte), Beyaz Kent: Siirt, Siirt Valiliği Yayınları, Ankara, 2007. Ali Rıza Özdemir, Kart Kurt Sesleri Arasında Kaybolan Gerçek: Kür...

YEZİDİLİĞİN YOKEDİLMESİ ÜZERİNE BİLİMSEL SAHTEKÂRLIK

  Yezidiliği yoketmek için yapılan sinsi uygulama… Yezidilik yerine EZİDİLİK kullanılarak,   bir kelime değil br topluluk   yok edilmeye çalışılıyor. Ortadoğuda geneli Şafii Kürtler arasında   Yezidiler   bir ayrıcalık gösterirken adlarının   “Ezidi” olarak değişimi   -mesnetsiz uydurmalar ile-   bir topluluk tarihinden koparılmak isteniyor. Lawrensin “Kürtleri Türklerden   koparmak için bir yüzyıl gerekir dediği gibi.” Yezidiler içinde   bir elli sene yeter gibi. Çünkü Yezidiler kapalı toplumdan yeni yeni açılım gösteriyorlar. En son İŞİD in terör faaliyetleri ile Yezidiler ağır yara aldılar. Birde bu hain plan ile 20 sene sonraki yeni nesil tarihinden kopacak ve istenilen hedef ne ise [?]  o olacaktır.   YÖK tezlerinde bile son yıllarda     Yezidilik, dipnotlarda   varken, temel metinlerde   Ezidilik   olarak yazılması ilmi ve araştırma kurallarına uygun değilken o tezler nasıl ilmi kurullardan ...

Ahmad al-Ghazali, The Metaphysics of Love

  Ahmad al-Ghazali, Remembrance, and the Metaphysics of Love JOSEPH E. B. LUMBARD For Alexis “Love is not love which alters when it alteration finds, or bends with the remover to remove.” Acknowledgments This book derives from a doctoral dissertation submitted to Yale University’s Department of Religious Studies. I am deeply indebted to my dissertation advisor, Gerhard Bowering, who first suggested this topic and saw the project through to completion. I must also thank Seyyed Hossein Nasr, under whom I completed an MA thesis on Abu Hamid al-Ghazali and who first introduced me to the fields of Islamic Studies and Sufi Studies. Beatrice Gruendler served as a meticulous reader for the dissertation and provided the overall structure that I have maintained in the final book. As a reader for the dissertation, William Chittick provided many excellent suggestions. His thorough critique of the revised manuscript many years later was invaluable. Neither the dissertation nor thi...
Arşiv Keşif Ağı: