Hazırlayan: Dilâver SELVÎ
ÖNSÖZ
Allah Teâlâ’ya sonsuz hamd ve senâ olsun. Rahmet
peygamberi Hz. Muhammed Efendimize salât ve selâm olsun. O’nun âl, ashâb ve
etbâından Allah râzı olsun.
“Meşhur Tefsir Litaratüründe Tasavvufa Bakış” konulu bu çalışmamız, isminden
de anlaşılacağı üzere; her iki saha itibâriyle alanı çok geniş bir konudur.
Meselenin bir yönü, bütün derinliği ile tasavvufa, diğer yönü bütün genişliği
ile tefsir sahasına bakmaktadır. Her iki sahada pek çok eser yazılmıştır,
fakat, tesbit edebildiğimiz kadarıyla, tasavvufun temel konularının tefsirlerde
karşılaştırmasını yapan müstakil bir çalışma örneği mevcut değildir. Bu, bizim
işimizi zorlaştırmıştır. Biz, bütün imkanlarımızı kullanarak, bu alanda, bu
muhtevâda bir tedkikin gereğini yapmaya çalıştık. îlk örneklerin, tesbit ve
te’sis zorluğu yanında bir önemli özelliği; kendi sahasındaki müteâkib
çalışmaların daha verimli olmasına zemin hazırlamasıdır. Bizim ümidimiz de
budur.
Çalışmamızda, tasavvufun ana meselelerini ve
müessesenin rüknü mesâbesinde gördüğümüz konularını tetkik mevzuu yaptık ve
çalışma şu çerçeve dâhilinde yürütüldü.
Giriş bölümünde, tasavvufun ta’rifi, tanımı,
kökü, târihî süreç içerisindeki gelişmesi, müesseseleşmesi, İslâmî ilimler
içindeki yeriyle, sûfinin kimliği incelendi. Ayrıca, tasavvufun kaynağı
tartışmalarına değinilip değerlendirilmesi yapıldı.
Birinci bölümde, tasavvufî terbiyenin merkezinde
bulunan “veli” ve onun temsil ettiği “velâyet” makâmını, bu
makâmı temsil edenlerin sınıf ve derecelerini, velâyetin hatminin olup
olmadığını ve hatm-i velâyeti ne manaya geldiğini tetkik ettik.
Bütün bölümlerde, önce ehl-i tasavvufun o konudaki
görüş ve anlayışlarını özetledik. Bunun için, ulaşabildiğimiz kadar, tasavvufun
meşhur temel eserlerine mürâcaat ettik. Bu arada, şûfilerin ilgili konu için
delil gösterdikleri âyet ve hadisleri tesbit ettik. Ulaşabildiğimiz kadarıyla,
hadislerin tahririni yaptık ve sihhatı üzerinde münâkaşa edilen hadislere
dikkat çektik. Peşinden, öncelikle bu âyetlerden haraketle, konuyu, meşhur
rivâyet ve dirâyet tefsirlerinde tetkik ettik. Bu arada, tefsirlerin
birbirinden nakil ve istifâdesini tesbit edebilmek amacıyla, her iki sahanın
meşhur tefsirlerini târih sırasına göre inceledik ve genelde bu tertibe riâyet
ettik.
Sonuçta, sûfîlerin görüşlerini ve ilgili
âyetlerden istidlallerini müfessirlerin yaklaşımlarıyla karşılaştırıp; o
konudaki ortak ve ayrıldıkları noktalan tesbite çalıştık. Kendi
değerlendirmemizde mu’tedil davranmaya, tasvip ve tenkitlerimizi bir delile
dayandırmaya çalıştık ve müşkil veya tutarsız gördüğümüz noktalara dikkat çektik.
İkinci bölümde, irşadla görevli bir velinin Hz. Peygamber
(s.a.v)’e vâris olup onun adına ümmeti terbiyeyi üstlenmesinin şekil ve
boyutlarını, sebep, şart ve sonuçlannı inceledik. İlgili nasslann, sûfi ve
müfessirlerce nasıl anlaşıldığını ve vardıklan sonuçlann birbiriyle uyum veya
uyumsuzluğnu araştırdık. Bu arada, “intisab”, “inâbe”, “el alma”, “şeyh
edinme”, “tarikata girme” şeklinde ifâde edilen tasavvuf yoluna sülûkun
esası ve örneği görülen “bey’at” hâdisesini, delil, şekil, çeşit, edeb,
usûl, şart ve sonuçlarıyla inceleyerek; ehl-i tasavvufun tatbikatını bunlarla
değerlendirdik.
Üçüncü bölümde, her meşrebe göre farklı bir tatbikâtı olan “seyr
u sülük” ele alındı. Burada daha çok, bu terbiye işini üstlenen mürşidin,
Hz. Peygamber (s.a. v)’e vekâleten yürüteceği bu işe nasıl ehil olup ehliyet
kesbedeceği, gerçek bir vârisin ve hak dâvetçisinin vasıflan incelendi.
Sûfîlerin ve müfessirlerin yaklaşımları değerlendirildi.
Yine aynı bölümde, insan terbiyesinde mühim bir
yeri olan ve ehl-i tasavvufun sâlik için farz mesâbesinde gördüğü “sâlihlerle
sohbet” ve bunun neticeleri incelendi. Bu arada, sûfilerce bir nevi’ rûhî
ve kalbî sohbetten ve beraberlikten ibâret görülen, fakat bazı kesimlerce
şiddetle tenkid edilen “râbıta” konusu ele alındı. Sûfîlerin bu konudaki
görüşleri, gösterdikleri deliller ve müfessirlerin bunlara yaklaşımı
değerlendirildi.
En son alarak, müfessirlerin “mücâhede”, sûfîlerin
“seyr u sülük” ismini verdikleri ve “cihad-ı ekber” gördükleri
manevî terbiyenin sonucunda ulaşılan neticelere değinildi; “sülûkun
meyveleri” başlığı altında, “mârifetullah ve tevhid”, “ilm-i ledünn” ve
“kerâmet” konulan işlendi. Tevhid konusu işlenirken, üzerinde en çok
tartışılan “vahdet-i vücûd” anlayışı, genişçe ele alındı; bu anlayışı
savunanlann görüş ve delilleri, müfessirlerin yaklaşımlanyla değerlendirildi.
Yukanda belirttiğimiz gibi; tasavvufun alanı ve
konulan bunlarla sınırlı değildir. Tasavvufun her bir konusu, müstakil bir
çalışma mevzuu olabilecek durumdadır. Aynı şekilde, her bir tefsir, “tasavvuf’
veya “insan eğitimine bakışı” yönüyle tek başına inceleme konusu
yapılabilir. Bu çalışmada bizim yaptığımız; tasavvuf! terbiyede temel
gördüğümüz esaslann, ona delil gösterilen nasslarla uyumunu tesbit ve sûfilerce
bu nasslardan yapılan istidlallerin, meşhur müfessirlerin yaklaşımlan ile
kısaca kontrolü olmuştur. Konular işlenirken, imkan ölçüsünde, her iki sahanın
temel eserlerine ulaşılmaya çalışılmıştır.
Bütün tarikatların ortak paydası durumunda olan,
tevbe, zühd, sabır, şükür, zikir, tevekkül, haşyetullah, aşk-muhabbet, nzâ gibi
temel esaslar, nasslann açık beyânı ile her mükellefe farz kılınmış ameller
olduğundan, çalışmamızda özel olarak konu edilmemiştir. Tasavvufî terbiyede,
sâlikin özel hâl ve seyrini ifâde eden ıstılahlar da -temel ıstılahlar hâriç-
tetkik hârici tutulmuştur.
Çalışmamızda verilen târihler, hicrî ve milâdî
vefat târihleridir. Kısaltmalar ayrı bir sayfada gösterilmiştir.
Burada, çalışma boyunca bize, geniş tecrübesi ve
hoşgörüsü ile huzurlu bir çalışma ortamı hazırlayan muhterem hocam Prof. Dr.
Ali Özek Bey’e ve müracaatlarımızda samimi yardımlarını hiç esirgemeyen
sayın Prof. Dr. Yakub Çiçek Bey’e candan teşekkürlerimi sunarım.
Dilâver SELVİ.
GİRİŞ
TASAVVUFUN TA’RÎF, TÂRİH VE TEMEL PROBLEMLERİ
HAKKINDA
GENEL BİLGİLER
Tasavvufun ana ve özel konularına girmeden önce,
onun kendi ıstılahındaki ta’rifini ve tarihî seyri içindeki gelişimini, tarikat
disiplini içindeki müesseseleşmesini genel hatlanyla belirtmemiz uygun
düşecektir. Tasavvuf kavramının açıklığa kavuşturulması, tasavvuf ilmini ve
disiplinini daha açık şekilde anlamamıza imkan verecektir.
Hemen şunu belirtelim ki; bugüne kadar tasavvufla
ilgili olarak pekçok şey yazılmış ve yayınlanmıştır. Konuyla ilgili olarak
klasik çalışmalara ilâveten, müslüman müellifler yanında bilhassa çağımızdaki
müsteşriklerin çalışmaları göze çarpmakta ve bu çalışmalar oldukça geniş ve
sistemli görülmektedir. 1 Pek çok klasik ve modem çalışmanın geniş ve detaylı
olarak ele aldığı tasavvufla ilgili genel konulan özet hâlinde vermek
istiyoruz. Önce, tasavvufun ta’rif ve mâhiyeti ortaya konacak, sonra tarihî
seyri üzerinde durulacak, aynca tasavvufun menşei ve bu meyanda bazı önemli
görülen hususlar ele alınacaktır.
I-"TASAVVUF" KELİMESİNİN IŞTtKÂKI
"Tasavvuf kelimesi incelendiğinde onun
"sûfî" kelimesi ile aynı kökten geldiği görülmektedir. Bu durumda,
önce sûfî kelimesinin kaynağını tesbit ederek tasavvufun da luğavî ve ıstılâhî
manasını ortaya koymamız gerekecektir.
Sûfî kelimesinin hangi kökten türetildiği
hususunda değişik ihtimallerden söz edilmiştir. Bunları şöyle sıralamak
mümkündür: Safv, Benu Sufe, ehlu's suffe, sufâne, sufatu'l kafa, saff-ı evvel
ve sûf.2
İBkz: Aydınlı, Tasavvuf ve Hadis, 14; Necîb
el-Akîkî, el-Musteşnkûn, II, 585-89.
Kelâbazî,
Ta'arruf, 9-14; Ebû Nuaym, Hilye, I, 17-20; Serrâc, Luma, 46-47; Kuşeyrî,
er-Risale, II, 550; Sühreverdî, Avarif, 59 vd. (Trc: Gerçek Tasavvuf, 73-80.
Mütrc: Dilâver Selvi); îbnu'l Cevzî, Telbisu İblis, 167-171; Hucvirî, Keşfu'l
Mahcub, 39; İbn Haldun, Tasavvufun Mahiyeü, (Şifau’s-Sâil) 99-101, Nicholson,
Fi’t-Tasavvufi'l İslâmî, 66; Mustafa Hilmi, et-Tasavvuf, 8-9; Es'at
es-Sahneranî, et-Tasavvuf Menşeuhu ve Mustalahatuhu, 15-20; İhsan ilahi Zahir,
et-Tasavvuf el-Menşeu ve'l-Mesadıru, 20-25; Mehmed Ali Aynî, İslam Tasavvuf
Tarihi, 35-36; Mahir îz, Tasavvuf, 36-41; Ö. Rıza
Klasik Islâm litaratüründe tasavvuf kelimesinin
kökü olabilecek kelime olarak üzerinde durulanlar bunlardır. Birûnî (440/1048)
ve bazı müsteşrikler, tasavvuf kelimesinin Yunanca "sophıa"
kelimesinden türediğini söylemiştir.3 Ancak, Bîrûnî’nin bu iddiasını
müsteşrik Nöldeke, Yunan dili ile Arapça arasında sofostan sûfî
kelimesine doğru bir gelişmeyi izah edecek hiç bir şekil bulunmadığını
göstererek "sûf 'un kaynağının sofos olduğu görüşünü reddetmiştir. Tasavvufla ilgili olarak ülkemizde yapılan
yeni çalışmalarda da, benzer ihtimaller zikredilerek içlerinden uygun tercihler
yapılmıştır.
Sûfî ve tasavvuf isminin etimilojisi üzerindeki
tanışmalar bir sonuca ulaşmış değildir. Kanaatimizce, bu görüşlerden en
tutarlısı, dil kâidelerine ve târihî gerçeklere en uygun olanı; “sûfî” adının
"sûf'tan alındığını söyleyen görüştür-6
İbn Haldun (808/1405) da, bunu şu teshiriyle
te’yid eder: “Bu kelimenin “sûf’tan türetildiğini kabul etmek en doğrusudur.
Çünkü bu yolun sâlikleri umumiyetle yünden ma’mul elbise giymekle
meşhurdurlar.”7 Fakat ilk sûfîlerden itibaren tarihî süreç
içerisinde tasavvufu ta’rif eden sûfîler, sûfî ve tasavvuf kelimesinin
iştikakına değil, muhtevasına bakarak kendi ulaştıkları makam ve hâle uygun
ta’rifler yapmışlardır.8 Bu ta’rifler, Sühreverdî’nin (632/1234)
teshiriyle
uygundur. Çünkü, zâhirde, bâtında, sözde ve fiilde
edeb üzere hareket etmek sûfiye taifesinin temel esâsıdır.
Sûfîlerin giydikleri elbiseye nisbetle
vasfedilmeleri, onların dünyaya pek iltifat etmediklerini, nefislerinin güzel
ve ince elbise giyme hususundaki isteklerinden yüz çevirdiklerini
göstermektedir. Bu sebeble, tarikata yeni giren bir kimse, onlara bakarak
kendisini sıkıntı ve kıtlığa alıştırır, onların yeme ve içmesinin de giyim
kuşamdaki gibi sâde olduğunu görür.Onlarda şatafat olmadığını anlar ve bu
anlayışla onların yoluna girer.
Kanaatimce; sûfîlerin bu şekilde ta’rif edilip
tanıtılmaları kendileri için daha faydalı ve daha doğrudur.
Sûfîlerin dış görünüşleri ile değil de, çok
değişik olan iç hallerinden biri ile ta’rif etmek ve böylece isimlendirmek,
kendilerinin tanınmasını ve bu yola ilk girenlerin keyfiyeti kavramalarını
güçleştirir. Bu yüzden onların zâhirî hâl ve kıyâfetleri ile tanıtılıp
isimlendirilmeleri, anlaşılmaları bakımından daha kolay ve daha faydalıdır.
Bunun aksine; onların sâhip oldukları mânevî hâller ve kalb sâfiyeti gibi
sıfatlarla tanıtılmasında isbaü zor bir iddia ve makam dâvâsı vardır. Onları
giydikleri yün elbise ile tanıtmakta ise, böyle bir iddiâ yoktur. Benlik,
böbürlenme ve öğünme gibi iddialardan uzak olan her şey, sûfîlerin hâline ve
yoluna daha uygun, daha doğru bir şeydir.
Bir de şu var: Onlara, giydikleri yün elbiselerden
dolayı “sûfi” demek; zâhirlerine bakılarak verilmiş bir hükümdür. Onların
içinde yaşadıkları bir hâl ya da bir makam ile adlandırılmaları ise; bâtınî bir
hükümdür. Zâhire göre hükmetmek bâtınî hükümden daha isâbetli ve daha uygundur.
Hem giydikleri yün elbiseden dolayı onlara "sûfi” denmesi, durumlarını en
iyi ifâde eden ve tavâzuya da en uygun bir ifâdedir.Bkz; Avârif, 60-61 (Trc:
Gerçek Tasavvuf, 74-76).
7îbn Haldun, Mukaddime, 467;
Aynî, a.g.e, 36; Bkz: Fazlu’r-Rahman, İslam, 166; Sühreverdî, Kur'an-ı Kerim'de
"sûfi" ismi yoktur; ancak bunun yerine "mukarrebûn"
kelimesi kullanılmıştır, der. Bkz: Sühreverdî, a.g.e, 18 (Trc: Gerçek Tasavvuf,
16) 8Tasavvfun çeşitli tarifleri için bkz: Nicholson, a.g.e, 28-41.
Burada verilen 78 adet ta’rifi Ethem Cebecioğlu, “Prof. Nicholson'ın Kronolojik
Esaslı Tasavvuf Ta’rifleri” şeklinde türkçeye kazandırmıştır. Bkz: îlâhiyat
Fak. Der. Sayı: XXIX, Ank. 1987, 387-406. Bu konuda İbn Haldun şöyle der: “Her sûfî, tasavvufu kendi
buluşuna göre ta’rif etmiş, sahip olduğu makama göre ondan bahsetmiştir. Hak
olan odur ki; tasavvuf, tek bir ta’rif ile ifâde edilemez.” Bkz: İbn Haldun, Şifâu’s-Sâil, 145 bini geçmekte, Zerruk’un (899/1493) ifâdesiyle ikibine
ulaşmaktadır.
Kabul gören bu görüşten hareketle, Arapça dil
kâidelerine göre, “sûf” kelimesinden tasavvuf kelimesini elde etmek mümkündür.
Araplar "kamis" (gömlek) giyene "tekammese" dedikleri gibi,
"sûf=yün elbise" giyene de "tesavvafe" derler. Arapça kâidelerine göre de "sûf" un
nisbesi "sûfî"dir. Tasavvuf ehline de mutasavvıf denir.
Sûfîlere bu konudaki rivâyetlere bakarak
giydikleri yün elbiseye nisbetleri bazılarınca tenkid edilmiştir.
İbn Teymiye (728/1328), tasavvufun sûfa nisbetini uygun
görürken”121, bir müslümamn, yünden elbise giyerek ibâdet ettiğine
ve Allah’a takarrubta bulunduğuna inanmasını bid’at, yün elbise giymekten
temamen imtinânın mezmûm, duruma göre zaman zaman giymenin meşru’ olduğunu
kabul eder.”15
Konuyla ilgili hadisleri tedkik ettiğimizde,
Rasûlullah (a.s)'ın yünden mamul cübbesinin bulunduğunu yün elbise içinde ruhunu teslim ettiğini1?
görürüz.
Hz. Musa (a.s)
Rabbi ile mükâleme ettiği gün, üzerinde yünden elbise, yünden cübbe, yünden fes
ve yünden şalvar olduğu 18, Yûnus b. Metta’nın da yün elbise giydiği rivâyetler
arasındadır. 19
Ashabın bir kısmının yün elbise giydiği," bir rivayette; İbn Abbas, cuma günü gusl etmenin gerekli
olmasının sebebini o zaman giyilen yün elbiselerin kokmasına bağlamaktadır.21
Misalleri çoğaltmak mümkündür.22 Bütün bu rivâyetlere
bakarak; yün elbise giymenin İslâmî bir yönü ve tavâzuyu temsil eden bir yanı
olduğunu söyleyebiliriz.
Bu düşünceden hareketle; sûfîlerin dış
görünüşlerini ortaya koyucu bir özellik düşünülmüş ve giydikleri elbiseye göre
anılmaları tercih edilmiştir. Çünkü yün ve yünlü elbise giyme, hem
peygamberlerin hem de kendilerinden önceki sûfîlerin âdeti idi.23
Bütün bunların sonucunda şu da söylenebilir: îlk
asırlarda çeşitli isimlerle anılan
sûfîler, hususan üzerlerinde büyük te’sirleri olan önceki şahsiyetlere sirette
olduğu gibi sûrette de benzeme gayreti ile yün elbise giymişler ve bu ismi
almaya hak kazanmışlardır.
Tasavvuf yolunun önderlerinden Abdulkerim
Kuşeyrî (465/1072), sûfî ve tasavvuf kelimesinin iştikakıyla uğraşmanın
yersiz ve gereksiz olduğu, bu ismin halleri ve yollan meşhur bir tâifeye lakab
olarak verildiği görüşünü tercih etmektedir.
Hucvirî (470/1077)
de; evliyânın muhakkik olanlarına ve velâyette kemal derecesine ulaşanlara sûfi
deneceğini, bunun herhangi bir dil kâidesine göre türetilemeyeceğini, çünkü
sûfinin çok geniş ve çok yüksek bir manasının olduğunu, ibâreyle değil,
ulaşmakla anlaşılabileceğini hatırlatmaktadır.
Sûfî kelimesinin ne vakit ortaya çıktığı konusunda
bir çok görüş ileri sürülmektedir. Bazılarına göre bu söz hicretin ikiyüzüncü
yılından evvel, yani ashâb ve tabiîn devrinden sonra ortaya çıkmıştır.
Bazılarına göre bu söz daha önceden müslümanlarca malûm idi. Daha başkaları bu
sözün câhiliyet devrine ait olduğunu ve Arapların îslamdan önce de bu sözü
tanıdıklarından bahsetmektedir.2
Muteber tasavvufî kaynaklar, tslam âleminde kendisine sûfî denilen ilk
zatın Ebû Hâşim el-Kûfi (150/767) olduğunu bildirmektedir.2 Başka bir rivâyete göre ise; Câbir b.
Hayyan el-Kûfî’dir-30
II-TASAVVUFUN DOĞUŞU, GELİŞMESİ VE KURUMLAŞMASI
A-Tasavvufun Doğuşu
Hz. Peygamber dönemi ile birlikte sahabe ve tabiin
dönemlerinde îslâmî ilimler tedvin edilmiş ve müstakil bir ilim hâline
getirilmiş değildi. Daha sonraları diğer Îslâmî ilimlerin gelişmesine parelel
olarak tasavvuf, düzenli bir ilim hâline gelmiş, artık müstakil bir ilim
hüviyetine kavuşmuştur.
Müstakil bir ilim hâline gelmeden önce, tasavvufun
menşei üzerinde durmak gerekecektir. Tasavvufun menşei konusunda üç temel görüş
vardır:
1-Tasavvuf îslâm kaynaklıdır ve müslümanlann
mânevî hayatının tabii neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu görüş genel olarak
tasavvuf ehlinin ve onlara yakın olan alimlerin görüşleridir. Bunlara göre
tasavvuf ismen olmasa da yaşanan hayat tarzı ve bir hâl olarak nüveleri Hz
Peygamber (a.s) ve sahabe döneminde vardı.
2-Farklı dış kaynakların bir ürünü olarak ortaya
çıkmıştır. Bu hususta çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
3-Tasavvuf zühd33 hareketinin uzantısıdır. Bu
görüş birinci görüşe yakındır. Rasûlullah (a.s) zamanında fiilen var olan zühd
yaşantısının zamanla gelişen çeşitli faktörler sonucunda ortaya çıkmıştır.
Nitekim; Kur'an ve hadiste çok miktarda zühde âit unsurları bulmak mümkündür.
Pek çok âyet34 ve hadis,35 luğavî mânası ile olmasa da istilahî
manası ile zühd ve zühdün unsurlarını anlatmaktadır.
B-Tasavvufi Düşüncenin Geçirdiği Başlıca Dönemler
Tasavvuf! düşünce zaman içeresinde geniş
değişikliklere uğramış ve şu dönemlerden geçmiştir.
1-Zühd dönemi: Bu dönem hicri ilk iki asırlık dönemdir. Bu zaman
içerisinde îslamdaki rûhânî ve ma’nevî hayatın aldığı şekle zühd, bunun
temsilcilerine zâhid, âbid, nâsik ve kurrâ isimleri verilmekteydi36. Haşan
Basrî, Veysel Karanî, Râbiatü'l-Adevîyye ve Mâlik b. Dinar gibi
zâhidler bu dönemde yetişmişlerdi. Bu dönemin en belirgin niteliği mârifetten
çok amele, ilhamdan fazla ibâdete, keşiften çok ahlâka, kerâmetten çok
istikâmete, kısaca nazariyeden fazla amele önem verilmiş olmasıdır.
2-Tasavvuf Dönemi: Olgunlaşan zühd hareketi, hicri
200/815 senelerinde tasavvuf cereyanını doğurdu. Bu cereyan, zühd döneminde
ikinci planda olan ilim, marifet ve vecd hallerini ön plana geçirirken; ameli,
taatı ve zühdü, onlara nisbeten aynı oranda koruyamadı. Maruf Kerhî (200/815),
Bişr Hafi (227/841), Ebû
Süleyman Darânî, (215/830), Zûnnun Mısrî
(245/859), Beyazid Bistâmî (261/874), Cüneyd el-Bağdâdî (297/909), Ebû Said
Harraz (273/885), Serî Sakatî (257/870),
Hamdım Kassâr (271/884), Hakim Tirmizî (285/898), Sehl Tüsterî
(273/886), Ebû Hüseyn Nuri (295/907), ve Ebû Hafs Haddâd (270/873) hicri
III. asırda yaşamış ve tasavvufu kurmuş büyük sûfîlerdir37. Bu dönem tasavvufu
iki şekilde gelişmiştir:
a)Sekre, cezbeye ve vecd hallerine ağırlık veren
ve Beyazid Bistamî tarafından temsil edilen sekr tarikatı. Bu yolda
taşkınlıklar, aşırılıklar, şathiyeler ve zahiri ahkama aykırı gibi görünen
hususlar çoktur.
b)Sahve, temkine ve marifete ağırlık veren ve Cüneyd
el-Bağdâdî tarafından temsil edilen sahv tarikatı. Bu yolda itidale,
vas’ata ve zâhirî ahkâma riayet etmeye daha fazla ağırlık verilir.
Diğer taraftan kelama ve akılcı düşünceye yakınlık
bakımından da iki türlü tasavvuf anlayışı vardır
a)Haris Muhasibi (243/857), Serrâc (378/988),
Kelâbâzî (380/990), Ebû Talib Mekkî (386/996), Kuşeyrî (465/1072), Hücvirî
(470/1077) ve Gazzâlî (505/1111)
tarafından temsil edilen tasavvuf anlayışı. Bu ekol, tasavvufta akılcılığa ne
kadar önem vermek mümkünse o kadar önem vermektedirler, isimleri verilen
mutasavvıfflar aynı zamanda kelam âlimleridir. Akla son derece önem vermekle
beraber bunlarda da keşf ve ilham nazar ve istidlalden daha önemli tutulmaktadır.
b)Nazar ve istidlâli âdeta hiçe sayanlar veya dinî
işlerde akla fazla önem vermeyenler. Beyazid Bistâmî, Hallaç, Sühreverd-i
Halebî, Ebû Said Ebu‘l Hayr, Hakim Tirmizî, Nifferî, Attar ve Mevlana gibi
mutasavvıflarda bu hal açıkça görülür.
3-Tarikat dönemi: Yukarıda bahsedilen zühd ve
tasavvuf döneminden sonra tarikat dönemi başlamıştır. Hicri VI/XI. başlayan bu
dönem günümüze kadar devam etmektedir. Bu dönemde tasavvuf müesseselerinin en
güçlüsü olan tarikatlar birer birer ortaya çıkmış, zamanla bunlar sosyal
hayatın bir parçası hâline gelmişlerdir. Bu dönemde bazen medrese-tekke
münâsebetlerinde kritik durumlar gündeme gelmiş, bunun yanında şiir ve
edebiyatta kiymetli tasavvuf! ürünler ortaya çıkmıştır
Bu tarikatların büyük çoğunluğu, Abdülkadir
Geylanî (561/1165), Ahmed Rifaî (578/1182), Necmüddin Kübra (618/1221),
Sühreverdî (632/1235), Şazelî (654/1256), Mevlana (672/1273),
Bahauddin Nakşbend (791/1388), Hacı Bayramı Veli (833/1429) gibi zâtlar
tarafından kurulmuştur.
III-TASAVVUFUN KAYNAĞI
Tasavvufun geçirdiği dönemleri kısaca belirttikten
sonra, tasavvuf hakkında sağlıklı hüküm verebilmek için; onun kaynağı üzerinde
durmak gerekecektir. İslam medeniyetinin bir parçası olarak yaşanan tasavvufa
ve onun hakkındaki araştırmaların sonucuna bakarak; sözün başında şunu
söyleyebiliriz: Esasen tasavvuf; diğer İslâmî ilimler gibi temelde Kur’an ve
sünnete dayanmaktadır. Ancak; teferruat kısımlarında diğer din ve
medeniyetlerin etkisinin mevcudiyeti tartışılabilir. Şimdi, bu konudaki
görüşleri özetleyeceğiz.
A-Tasavvufun Kaynağı Kur’an ve Sünnettir
Diyenlerin Görüşleri.
Tasavvufu fikirden öte, fiilî olarak uygulamaya
çalışanlar, onun temelde Kur’an ve Sünnete dayandığı gibi; teferruat ve hedefte
de onlarla aynı çizgide olduğunu söylemektedirler. Sûfilerin bu konuda bir
sıkıntısı yoktur. Her ne kadar, bazıları, bir takım teferruat sayacağımız
noktalarda nasslan zorlar gibi bir tavır içinde gözükse de, müessese genel
hatlanyla, Kur’an ve sünnet çizgisinde gitmektedir. Şimdi, bu anlayışa biraz
açıklık getirelim.
1-Kur'an’ın kaynak oluş şekli.
Her kültür bir yönüyle kendi kutsal kitabı ile
ilgilidir. Batı kültürünün temelinde Kitab-ı Mukaddes olduğu gibi; İslam
kültürünün temelinde de Kur'an-ı Kerim vardır. İslam düşünce, kültür ve
medeniyetinin önemli bir bölümünü meydana getiren tasavvuf! düşüncenin esasları
da Kur'an-ı Kerim'den alınmıştır. Bu düşünce tarihî seyri içinde ta’kip
edildiği zaman; kısmen de olsa diğer ilim, medeniyet ve kültürlerle münasebet
içinde olduğunu görmek mümkündür. Fakat tasavvuf yoluna sülük eden derviş için
hepsinden önemlisi Kur'an-ı Kerim’in emir, tesbit ve tavsiyeleridir.40
Şüphesiz Kur'an'ın müslümanlar üzerindeki te’siri
büyüktür ve (bazı fırkalar hâriç tutulursa)41 bütün müslümanlann
icmâsıyla o, Allah'ın ezeli ve ebedi kelâmıdır. Bu te’sir diğer ilimlerde
olduğu gibi hiç şüphesiz tasavvufun gelişmesinde de ilk ve en önemli faktör
olmuştur.
Esâsen güzel ahlâkın ve tasavvufun temeli
durumunda olan tevbe, zühd,43 sabır,44 şükür,45
muhabbetullah,46 mehâfetullah,47 haşyetullah,
şartlarından birisinin hâli ıslah olduğunu
bildiren âyetler için bkz: Bakara 2/160; Âl-i tmrân 3/89; Nisa 4/146; Enam
6/54; Nahl 16/119; Tâ hâ 20/82; Nûr 24/5; Furkân 25/70-71. Tevbenin
şartlarından birisinin de pişmanlık ve günahlardan el çekmek olduğunu bildiren
âyetler için bkz; Âl-i tmrân 3/135; Nisa 4/64; Enfâl 8/38; Tevbe 9/102.
Tevbenin vakti ve kabûlü ile ilgili âyetler için bkz; Âl-i îmrân 3/90; Nisa
4/17-18; Mâide 5/34; Tevbe 9/104; Ğâfir 40/3; Şûra 42/25.
43Zühdle ilgili âyetler için bkz:
Âl-i tmrân 3/14; Kehf 18/46; Ankebût 29/64; Lokmân 31/33; Hadîd 57/20,23;
Müzzemmil 73/8; Tekâsür 102/1-2.
44Sabrı emreden âyetlerden
bazıları için bkz: Âl-i tmrân 3/200; A’râf 7/87; Yunus 10/109; Hûd 11/115;
Lokmân 31/1; Meâric 70/5, Müddessir 74/7. Sabrın neticelerini beyan eden
âyetler için bkz: Âl-i tmrân 3/120, 125; Nisâ 4/25; Enfâl 8/65-66; Yusuf 12/90;
Hucurât 49/5. Sabra verilecek sevâbı beyan eden âyetler için bkz: Bakara 2/153,
155-157, Âl-i îmrân 3/17, 142, 146; A’râf 7/137; Hûd 11/11, 115; Yusuf 12/90;
Ra’d 13/22,24; Nahl 16/41-42,96,110; Mâide 5/35; Zümer 39/10.
45Şükrü emreden âyetlerden
bazıları için bkz: Bakara 2/152, 172; A’râf 7/144; Nahl 16/11; Ankebût 29/18;
Sebe’ 34/13; Zümer 39/7, 66. Dille yapılacak şükrü beyan eden âyetler için bkz:
Bakara 2/152, 185, 231; Âl-i îmrân 3/103; Mâide 5/5- 6, 11, 20, 110, Ahzâb
33/9; Fâtır 35/3. Şükrün amelle de yapılacağını beyan eden âyetler için bkz:
Âl-i îmrân 3/123; Nahl 16/19; Sebe’ 34/13; Ahkâf 46/15.
46Muhabbetullah ile ilgili
âyetler için bkz: Bakara 2/165; ÂI-i tmrân 3/31; Mâide 5/54; Tevbe 9/24.
Kalbdeki muhabbetullahın dıştaki eserlerinden ve neticelerinden birisi
ihsandır. Bkz: Bakara 2/190; Âl-i tmrân 3/134, 148; Mâide 5/13. Diğeri; emânete
hiyânetlik etmemektir. Bkz: Nisâ 4/107; Enfâl 8/58; Hacc 22/38. Bir diğeri;
Allah için infaktır. Bkz: Bakara 2/177; tnsân 76/8. Bir diğeri; takvâdır. Bkz:
Âl-i-îmrân 3/76; Tevbe 9/4, 7. Bir diğeri; tevâzûdur. Bkz: Mâide 5/54; Nahl
16/23; Kasas 28/76; Lokman 31/18. Bir diğeri; tevbedir. Bkz: Bakara 2/222. Bir
diğeri; sabırdır. Bkz: Âl-i îmrân 3/136. Bir diğeri; itaat ve teslimiyettir.
Bkz: Âl-i îmrân 3/31-32, 159; Mâide 5/18. Bir diğeri; adâlet ve dengedir. Bkz:
Bakara 2/190; Âl-i îmrân 3/57, 140; Mâide 5/42, 87; A’râf 7/55; Şûrâ 42/40;
Hucurât 49/9; Mümtehine 60/8. Bir diğeri; israftan kaçmaktır. Bkz:En’âm 6/141;
A’râf 7/31. Bir diğeri; Allah yolunda mü’minlerle bir olmaktır. Bkz: Saff 61/4.
47Mehâfetullahı ta’rif ve teşvik
eden âyetler için bkz: Âl-i îmrân 3/175; Enâm 6/51,81; A’râf 7/56,205; Ra’d
13/12-13,21; îbrâhîm 14/13-14; Hacc 22/35; Mü’minûn 23/60. Allah korkusu kulu
istikâmete götürür. Bkz: Mâide 5/28; Enâm 6/15; Nûr 24/37; tnsân 76/7-10. Allah
korkusunun sonucu Cennettir. Bkz: Rahmân gibi
her müslümanın kemâlat sebebi ve imanının bir göstergesi olan sıfatlar yanında
zikir-tesbih, 48 tevekkül-teslimiyet, tefekkür ve murâkabe, ihlas
gibi ıstılah ve ameller;
Kur'an'ın ihtiva ve en çok teşvik ettiği konulardır. Bu da; tasavvufun
oluşmasında Kur'an'ın rolünü gösteren en önemli dayanaktır. Öyleki; bu durum,
müslüman müellifler tarafından tesbit ve teslim edilmesi bir yana, bazı batılı
araştırmacıların bile zorlanmadan itiraf ettikleri bir hakikat olarak karşımıza
çıkmaktadır. Nitekim tasavvuf sahasındaki çalışmaları ile tanınan Nicholson "Kur'an'da
İslam tasavvufuna hakiki kaynak olabilecek çok şeyler bulabiliriz"
derken,53 bu sahada önemli araştırmalar yapan Massignon tasavvufun
oluşması ve gelişmesine etki eden bir takım tesirler olduğunu söylemekte ve bu
konuda yazdığı "Essai.." adlı çalışmasında tasavvufa etki eden
tesirlerin en önemlisinin Kur'an olduğunu belirterek; tasavvufun îslâmın
kendisinden doğduğu görüşüne daha çok meyletmektedir. Çağdaş düşünürlerden Roger Garaudy’di de,
tasavvufun kaynağının Kur’an olduğunu vurgulamaktadır-55
Aslında tasavvuf! anlayış ve yaşayışı ortaya
koyan, onu savunan ve yaşayan ilk dönemdeki sûfilerle daha sonra ona tarikat
disiplini içinde şekil verip müesseseleştiren tarikat pirlerinin sûfî,
tasavvuf, tarikat, mürşid ve seyr u sülükten maksatlarını ifâde eden
açıklamaları, meseleyi çözüme kavuşturacak mâhiyettedir. Nitekim, tasavvuf
mektebinin üstad ve usta kalemlerinden Hucvirî (470/1077), önceki
meşâyıhtan tasavvuf ve sûfinin bir çok ta’rifıni verdikten sonra, bunca
tarifleri vermekten maksadının; bu yolun her şeyi ile hak olduğunu ve herkesin
ona sülûkunu temenni ettiğini söyleyerek, tasavvufu red ve inkar edenleri şöyle
değerlendirir:
“Eğer onlar sâdece bu ismi inkar ediyorlarsa;
bunda garipsenecek bir şey yoktur, bu olabilir. Fakat, tasavvufun ifâde ve
ihtivâ ettiği mânayı inkar ederlerse; o takdirde Peygamber’in (a.s) şeriatının
tümünü ve O’nun bütün güzel hasletlerini inkar etmiş olurlar.”
Sûfiler, tasavvufu; bütünüyle ihlas, yakînî iman,
Kur’an ve sünnet çizgisinde İlâhî edebi elde etme ve güzel ahlâk olarak ta’rif
etmişler, hedefini mârifetullah ve İlâhî nzâ olarak göstermişlerdir. Buna örnek
olarak bir kaç tasavvuf ve sûfî ta’rifi görelim:
Ebû Hafs Haddâd (270/ 883):
"Tasavvuf, bütünüyle edebden ibârettir. Her
ânın, her hâlin ve her makâmın kendine göre bir edebi vardır. Her vaktinin
edebine riâyet eden kimse, Hakk erlerininin ulaştığı hâle ulaşır. Edebleri
korumayan kimse ise; her ne kadar kendini Hakk'a yakın zannetse de, esâsen
Hakk'tan uzaktır. Îlâhî huzurda kabûl gördüğünü düşünse de, ordan
tardedilmiştir."
Cüneyd el-Bağdadî (297/909):
"Bu (tasavvuf) ilmimiz Kitap ve sünnetle
kayıtlanmıştır. Sülûkünden önce Kur’an okumayan, hadis yazmayan ve fıkıh
öğrenmeyen kimseye uymak câiz değildir."
"Bizim ilmimiz Rasûlullah'ın (a.s)
ilmiyle kenetlenmiştir."
"Tasavvuf; Hakk'ın, seni senden (nefis ve
irâdenden) öldürüp, kendisiyle diriltmesidir."
Şu söz de ona âit: “Rasûlullah (a.s)’a
mutâbaattan başka Allah’a giden bütün yollar kapalıdır.”
Ebû Muhammed el-Cerîrî'ye (321/933), tasavvufun ne olduğu
sorulunca:
"Tasavvuf; bütün güzel huylarla süslenmek,
bütün çirkin şeylerden de çekinmektir." demiştir.
Sühreverdî (632/1234) der ki: “Tasavvufun, güzel ahlâkın elde
edilmesi ve çirkin şeylerden de el çekilmesi" şeklindeki mânası
düşünülünce; görülecektir ki; tasavvuf, zühdün ve fakrın üstünde bir
ameliyedir.
Zunnûn (245/859):
"Sûfî; (dünya adına bir dâvâ ve kavgası
olmadığı için) hiçbir arzu ve isteğin kendisini yormadığı, alınacak hiçbir
şeyin de kendisini korkutmadığı kimsedir."
Yine Zunnûn demiştir ki:
"Sûfîler her şeye karşı Allah Teâlâ’yı tercih
etmiş, Allah da her şeye karşı onları tercih etmiştir."
Rüveym (330/941)
demiştir ki:
"Tasavvuf; nefsi, Allah Teâlâ'ya, O'nun
dilediği şekilde tâbi ve teslim kılmaktır."
Sehl b. Abdullah (273/886):
"Kitab ve sünnetin kabul etmediği her vecd
(cezbe) hâli bâtıldır."
el-Kettânî (322/933):
“Tasavvuf tamamıyla güzel ahlaktan ibarettir.
Ahlakça senden güzel olan tasavvuf yolunda da senden ileridir.”
îbnu Nüceyd (366/976):
“Tasavvuf İlâhî emirler ve nehiyler altında
sabretmektir.”
Ebû Ali Cüzcânî’ye : “Allah’a giden yol nasıldır?”
diye sorulduğunda şöyle demiştir:
“O’na giden yollar çoktur ama bunların en sahihi,
en ma’muru ve şüpheden en uzak olanı kâlen, fiilen, azmen, akden ve niyeten
sünnete uymaktır.Çünkü Allah Teâlâ: “Eğer o peygambere uyarsanız,
hidâyete erersiniz.” buyurmuştur.”
Sünnete tâbi olmanın yolu ve şekli nasıldır? diye sorulunca da: “Bid’atlardan
uzaklaşmak, ilk devir İslâm âlimlerinin üzerinde ittifak ettiği şeylere uymak,
(sapık) kelam meclislerine ve ehline yanaşmamak ve hak yolda gidenlerin izine
sımsıkı sarılıp inkıyâd etmektir. Baksanıza, Allah Teâlâ Rasûlüne “Sonra,
hanif olarak îbrâhim’in dinine uyasın diye sana vahyettik.”'10 buyurmaktadır.”
demiştir.
Ebû Hafs Haddâd (270/883):
“Bir kimse hallerini ve fillerini Kitab ve
sünnetle ölçmez, kalbine gelen havâtın (iyice bir tenkide tâbi tutup hak
ölçülere ulmayanı) kusurlu görmezse biz onu ricâlullahtan saymayız.”
imam Rabbânî (1034/1625):
“Tarikat ve hakikat şeratm üçüncü merhalesi olan
ihlası elde etmede birer hizmetçidir.”
Müceddid, seyr u sülükten maksadın ne olduğunu
şöyle açıklıyor:
“Seyr usülûkten maksad; kalbi tasfiye, nefs-i emmâreyi tezkiye, nzâ makâmı için gerekli olan ihlası tahsil,
(hakâik-i dîniyyeyi keşfedip
anlayarak) icmâlî bilgileri tafsil, istidlâlî olanı ise keşfen zarûri ilim gibi
tesbit ve imân-ı hakîkiyi
elde etmektir. Asıl maksat;
aşk ve muhabbet değil, kulluktur. Aşk
(cezbe ve muhabbet), güzel kulluk yapılsın diye
verilir. Velâyet mertebelerinin en sonu kulluk makamıdır. Ondan daha üstün bir
makam yoktur.78 Tarikat ve hakikat, şeriatın hakikatından
ibarettir. Onları şeriattan ayn düşünmek ilhad (dinsizlik ve zındıklık) tır.”
Sülûkun şekli konusunda ise şu değişmez ölçüyü
ortaya koyuyor:
“Bütün evâmir-i ilâhiyye ve peygamberler, kulu nefsin
hevâ ve hevesinden kurtarıp Hakk’a bağlamak için gelmiştir. Her ne miktar şer’î
amel işlenirse, o miktar nefsânî arzu zâil olur. Bunun içindir ki; şer’î
hükümlerden birisini icra etmek, nefsânî arzuların izâlesi için bin senelik
riyâzattan ve bu uğurda uğraşmaktan daha faziletlidir. Yapılan bütün mücâhade
ve riyâzatlar Şeriat-ı Garrâ müktezâsınca olmayınca nefsin arzularını takviye
ve te’yid eder. Brahmanlar ve Hindûlar riyâzat işinde hiçbir kusur etmedikleri
halde, şeriatın ta’rif ve edebine göre yapmadıkları için (Hakk adına)
kendilerine hiçbir faydası olmamıştır.
Ebû Said el-Harrâz (277/890):
"Zâhir ilme ters düşen her bâtmî hâl ve ilim,
bâtıldır."
Cüneyd el-Bağdâdî (297/909):
"Bizim bu (tasavvuf) ilmimiz, Râsulullah
(a.s)'ın hadisleri ile iç içe ve tamamen onlara bağlı bir durumdadır."
Ebû Osman el-Hîri (298/910):
"Kim söz ve fillerinde sünnete göre hareket
ederse; o, hikmetle konuşur. Kim de söz ve fiilinde hevâ ve hevesine göre
hareket ederse; o, bid'atla konuşur."
Sühreverdî (632/1234), kendinden önceki sûfilerin üzerinde
ittifak ettiği, sonradan gelen hiç kimsenin de itiraz edemediği şu temel
anlayışı ortaya koyuyor:
“Kim, sünnet yoluna mütâbaat olmadan, herhangi bir
maksada ulaşacağını veya istediğini elde edeceğini zannederse; o kimse, aldanmış
ve hüsran içinde, kendi hâline terkedilmiştir. İşte sûfilerin hâli ve yolu
budur. Bu yolun ve anlayışın dışında başka bir hâl (ve ilim) iddiâ eden kimse,
fitneye düşmüş yalancının birisidir.” .
Bu şekilde ta’rif ve tatbik edilen bir terbiye
metodunun nasıl bir kaynaktan alındığı ve hangi asla dayandığı apaçık
ortadadır. Bu durumda; başka kaynak arayışları bir zorlamadan ibâret kalıyor ve
ortaya konanlar sünnî sûfiliğe değil, herkesin müntesibi olabileceği felsefî
tasavvufa ait gözüküyor.
SÛFÎLERDEKt KUR’AN ANLAYIŞI VE EDEBİ
Tasavvufun doğuşu ve gelişmesinde, sûfîlerin
Kur'an'ın anlayışlarının, onun kıraat ve dinlenmesi ile ilgili
tavsiyelerininSö, Kur'an'ın üzerinde derin derin düşünmelerinin ve Kur'an'la
kurdukları ünsiyetin büyük etkisi olduğu görülmektedir.
Sûfilerin Kur’an anlayışları, Kur’an okurken
uyulması gereken edebleri, Kur’an ehline verdikleri kıymet ve ona karşı
gösterdikleri hürmet şekilleri incelendiğinde diğer müslümanlar içinde bu
konuda en hassas davrananların ve en ileri seviyede olanların onlar olduğu
görülecektir. Sûfıler, “Kur’an ehli, Allah Teâlâ’nın ehli ve seçilmiş
kullarıdır.” hadisinin müjdesine
ulaşmaya can atmakta, iman ve aklın kemâlini Kur’an’ı anlayıp ahkâmını
uygulamakta görmekte, kâri’ deyince Kur’an’ı güzel okuyan ve bununla yetineni
değil, ondaki İlâhî edeble süsleneni kasdetmektedirler.*
Sühreverdî (632/1234), bu durumu şöyle ifâde eder:
“Sûfîler ve kurbiyyet ehli olanlar, Allah'ın kelâmının
kullanna bir çağrısı ve özel bir hitabı olduğunu bildiklerinden, Allah Teâlâ’nın
her bir âyetinin ilim denizlerinden bir deniz olduğunu fark ettiler. Bu
âyetlerin zâhir, bâtın, açık ve gizli işâretleriyle bütün herşeyi içine
aldığını gördüler. İlmin, dâvet ettiği şeyler yönüyle Cennet kapılarından bir
kapı olduğunu anladılar.
Rasûlullah (a.s)'ın sözlerinin de, kendi nefsinden
kaynaklanan konuşmalar olmayıp, Allah Teâlâ’nın ona vahyi olduğunu, bu
sebeple onun da can kulağı ile dinlenip gereğine göre amel edilmesi gerektiğini
gördüler. Bu durumda, sûfîlerin yanında en önemli mesele; bu gerçekleri güzelce
dinleyip iyice anlamak oldu.
Basiretleri açılınca, hakkı güzelce işittiler. Bu
hâle işaret olarak, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz bunda, diri bir
kalbi olan yahut şâhid olarak kulak veren kimse için bir ibret ve öğüt vardır.
Şiblî (rah.)
demiştir ki: "Kur'an'dan ancak, kalbi devamlı Allah Teâlâ ile
berâber olan ve ondan bir göz yumup açma müddetince ğâfıl olmayan kimse
hakkıyla öğüt olabilir."
Sûfiler, kâmil aklı; Allah’tan alıp anlayan ve
onunla kelâmının inceliklerine, hakikatma ulaşan akıl olarak ta’rif
etmişlerdir.
Onlar, müridin biri gece biri gündüz olmak üzere
Kur’ân’ı haftada iki kez hatmetmesini müstehab görmüş, bazıları bir gece okuyamadığı hizbinden dolayı
büyük bir musibete düşmüş gibi ağlamıştır.
Gazzâlî (505/1111),
Kur’ân’ı okumaktan maksadın amel etmek olduğunu, okumanın akılda tutmak için
yapıldığını, akıl da tutmanın ise; icâbına uygun amel için olduğunu belirtir ve
aksi durmda olanların hâlini güzel bir misalle ortaya kor.
Sûfiler, az da olsa bid’ata dalan, günahta ısrar
eden, kalbinde kibir bulunan, devamlı hevâsına meyleden, dünya ehli olan,
imanın hakikatma eremeyen, yakini zayıf, tedebbürü az, sırf zâhirî kavillere
dayanan, tamamen aklına güvenen kimselerin Kur’ân’ı gerçek mânada
anlayamayacağını, kalblerinin perdeli olacağını, bu kimselerin akıllan
ölçüsünde fehmedeceklerini, tabiî zevk ve seviyeleri kadar anlayışa sahip
olabileceklerini zirkederler.
Sûfiler, “Size verdiğimiz kitabı kuvvetle
tutun.” âyetinden,
onunla gereği gibi ameli, “onu hakkıyla okurlar.” âyetinden de, okunan herbir âyet -teşbih,
tehlil, istiğfar, korku, ümid, emir, nehiy vb.-ne türlü bir amel istiyorsa ona
uygun hareket etmeyi anlayıp buna göre amel etmişlerdir.
Âzâlannı ve kalbini günahlardan alıkoyan kimsenin,
başından sonuna kadar Kur’an’la amel etmiş olacağını belirten sûfiler,"
kulun mârifetullahtaki nasibi kadar Allah’ın kelâmını ve murâdını
anlayabileceğini söylemişlerdir.
2-Hadislerin tasavvufa kaynaklık etmesi.
Diğer İslâmî ilimlerin Kur'an'dan sonra ikinci
kaynağı hadisler olduğu gibi; tasavvufî hayat ve düşüncenin de Kur'an'dan sonra
ikinci kaynağı hadisler yani; Hz. Peygamber'in sözleri, tavsiyeleri ve
yaşama şeklidir. Hatta tasavvufun şekillenmesinde hadislerin ve diğer
rivâyetlerin Kur'an'dan geri kalmayacak şekilde rol aldığı ifâde edilebilir. Bu
hadisler sûfîlerin birçok anlayış, düşünce ve fikirlerinin temel taşı
olmuşlardır. Ayrıca tasavvuf ehlinin başlangıçtan beri hadis ilmiyle meşgul
olmaları ve ilk sûfîlerin ekserisinin muhaddis olması ister istemez tasavvufla
hadis arasında yakın bir ilişki meydana getirmiştir. Ancak bu ilişkinin
doğurduğu sonuçlar bakımından şunları söylemekte fayda vardır:
Tasavvuf ehlinin hadis rivâyeti konusunda
muhaddislerin gösterdiği titizliği gösterdiklerini söylemek zordur. Çünkü
muhaddisler hadisleri, hıfz ve rivâyette oldukça titiz davranarak naklederken,
tasavvuf ehli, hadisleri bir irşad vesilesi ve ahlâkî öğüt şeklinde
değerlendirmişler, çoğu kez hadisleri mâna ile rivâyet etmişler ve hadis
rivâyetinde özellikle sened konusu üzerinde pek fazla durmamışlardır. Tasavvuf
ehlinin bir kısmının eserlerinde görülen zayıf ya da mevzu hadislerin
varlığının sebebi budur.101
Her sûfînin kendinden bir önceki mürşidin
terbiyesi altında mânevî terbiyesini tamamlaması ve terbiye şeklinin bir
silsile şeklinde Hz. Peygamber’e (a.s) ulaşması esastır. 102 Tasavvufî hayatın
temelini, Hz. Peygamber'in (a.s) rûhî hayatı ve zâhidâne yaşantısı
oluşturmaktadır.
Tasavvuf ehli, hadis ile sünneti eş manalı kabul
etmişlerdir. Bunu, kendi kullanımlarından hareketle söylemek mümkündür. Bu
durumu tesbit etmek için sûfîlerin dinî anlayışlarına önemli etkisi olan hadise
(sünnete) bağlılıklarına değinmek yerinde olacaktır. Çünkü; Allah Teâlâ, kendi
sevgisinin isbatını Rasûlüne ittibâya bağlamış, aksine gidenlerin değil veli, mü’min bile
olamayacağı ikâzında bulunmuştur. Bu ciddi ikâzı her zaman hâfızalarında tutan
sûfîlerin hadise bağlılıkları çeşitli şekillerde ortaya çıkmaktadır. Onlar,
sûfî olabilmek için sünnete bağlılığı şart koşmuşlardır. Bu hususta pek çok
sûfî görüş belirtmiştir. Birkaç örnek görelim:
Sehl b. Abdullah et-Tusterî (273/886):
"Bizim yolumuzun esasları altı şeydir:
1-Allah'ın kitabına sarılmak, 2- Rasûlullah (a.s)'ın sünnetine uymak, 3-Helal
yemek, 4-(Kİmseye keyfî) eziyet etmemek, 5-Günahlardan kaçıp tevbe etmek,
6-Üzerine düşen haklan yerine getirmek".
Cüneyd el-Bağdadî’nin (297/909), yukarıda
verdiğimiz sözünü bir kere daha hatırlayalım:
"Bu (tasavvuf) ilmimiz Kitap ve sünnetle
kayıtlanmıştır. Sülûkünden önce Kur’an okumayan, hadis yazmayan, fıkıh
öğrenmeyen kimseye uymak câiz değildir."
Şu da onun bu konuda en çok tekrarlanan bir sözü:
“(Hayra giden) bütün yollar mahlukata kapalıdır.
Ancak Rasûlullah (a.s)'ın izinden giden, sünnetine uyan, yolunu
benimseyen kimse müstesna. Bu kimseye bütün hayır kapılan açıktır." .
Ebû Süleyman Dârânî (215/8307):
"Çoğu kez (bazen kırk gün), sûfilere gelen
(ilhâm ve varidat türü) şeyler kalbime gelirdi de; ben onlan iki âdil şâhid
olan Kitab ve sünnete arzedip gelenin hak olduğuna dâir tasdiklerini almadan
kalbime girmesine izin vermezdim" W9.
Haris Muhasibi (243/857), aynı görüşü paylaşır ve:
“Kalbine manevî bir düşünce (havâtır vs.) gelen
kimse hemen Kitap ve sünneti bunlara delil kılıp gelen duyguyu onlarla kontrol
etsin.”110, der.
Beyazıd el-Bistâmî’ye (261/875): “Sünnet nedir, farz
nedir?” diye sorulunca; şu cevabı vermiştir: “Sünnet; kalben dünyayı terk, farz
ise; Mevlâ ile sohbettir. Çünkü; bütün sünnet dünyayı kalben terketmeye delâlet
eder. Bütün Kur’an âyetleri ise; Mevlâ ile sohbete sevkeder. İşte kim, bu şekil
sünnet ve farzı öğrenip amel ederse, kâmil olur.”111
Ebû Bekir Temastânî (340/951):
“Bizden kim kitaba ve sünnete yapışır, nefsin
hevâsından, halkın arasından ve dünya derdinden uzaklaşırsa; o, Sahâbenin
yolunda giden, gerçek, sâdık bir kimsedir.”112 diyerek sûfilerin
genel çizgi ve hedefeni ortaya koymuştur.
Sünnete uyma, sünnetle amel hususunda pek çok
sûfîden bu gibi sözler vârid olmuştur. Hatta sünnete uygun az amel, sünnete
uymayan çok amelden daha makbull 13, sünnete uymaksızın amel edenin amelinin
boşa gittiğil 14, kitab ve sünnetin şâhidlik etmediği her vecdin bâtıl
olduğull5, sünnete uymanın Allah sevgisinin bir göstergesi, divânu’r-ricale (Allah’ın hâs kullan,
ricâlullah arasına) girmenin ölçüsüH?, iman nûrunun alâmetiHS bâtınî selametin
işâreti sayıldığı 119 sûfilerce kabul ve zikredilmiştir.
Tasavvuf yolunun imamlanndan Sühreverdî (632/1234),
sûfilerin sünnete
uyma konusunda insanlann en önünde ve zirvede olduklarını, Allah Teâlâ’nın:
"Rasûliim size neyi
verdiyse (ve emrettiyse) onu alıp yapın, neden nehyetti ise ondan da
sakının!" 0
emrine canla başla uyduklarını, Rasûlullah (a.s)'ın zahirî ve bâtınî
bütün güzel ahlaklarına vâris olduklarını zikreder ve Abdülvâhid b. Zeyd'in:
“Gerçek sûfîler; akıllarıyla sünneti tam anlamaya gayret eden, kalbleriyle
ona bağlanan ve nefislerinin şerrinden de Cenab-ı Hakk'a sığınan
kimselerdir." ta’rifı için: “Bu, sûfîlerin hâlini tam olarak anlatan bir
târiftir.” der.
İmam Gazzâlî’nin (505/1111) belirttiği gibi; yeryüzünde nübüvvet
nurundan başka kendisiyle aydınlanıp Hakk’a gidilecek bir ışık yoktur.
B-Dış Kaynak İddiasında Olanların Yaklaşımı.
Zühd hareketinin devamı olarak ortaya çıkan
tasavvufu, tamamen dış kaynaklı görenler olmuştur. Bu görüş sahipleri,
sûfîlerin hâl ve sözleri ile iddia edilen yabancı tesirler arasında
karşılaştırma yaparak aradaki benzerlikler üzerinde görüşlerini onaya
koymuşlardır. Tesbit edilen bu benzerlikler şu noktalarda kendini göstermiştir:
1-Müslümanlar Yunancadan tercüme edilmiş kitaplar
vasıtasıyla Yunan kültürü ile karşılaşmışlar, bu kültür çeşitli şekillerde
müslümanlar üzerinde kendini göstermiştir. Bu tesirden tasavvuf ta nasibini
aldı, denmiştir. Tasavvufun bilhassa İlâhî marifet konusunda ve Allah'la kulun
münasebetinin tanziminde Yeni Eflatuncu tesirinin büyük olduğu söylenmektedir.
123
2-îslam ülkeleri genişledikçe gerek ticârî ve
gerekse diğer vesilelerle müslümanlar yabancı fikirlerle karşılaşmışlardır.
Müslümanlar ticaret ve diğer vesilelerle Hind ve İran'a ait fikirleri
öğrenmişler ve böylece fikir mübâdelesi başlamıştır. Bunun bir sonucu olarak
Hindistan ve İran'da eskiden beri tanınan bir nevi vahdet-i vücud akidesi İslam
âlemine nüfuz etti. Bu akideyi bilen sûfîler yetişince bu inanç tasavvufa da
girdi, denilmekte, İslam tasavvufundaki "fena" anlayışı ile
Hindlilerin "nirvana"sı arasında tamamen olmasada benzerlikler olduğu
belirtilmektedir. Bu yönüyle İslam tasavvufuna vahdet-i vücud akidesinin doğup
gelişmesinde Hind ve İran te’sirinin büyük olduğu kabul edilmektedir. Ayaca
İslam tasavvufuna hırka, teşbih, zikir usulü ve zikir esnasında nefes alma Hind
te’siriyle girdiği söylenir.124
3-Genellikle müsteşrikler İslam zühd ve
tasavvufuna Hristanlığın büyük te’siri olduğunu iddia ederler. Buna sebep
olarak da Hıristiyanlığın Hz. Muhammed'in (a.s) peygamberliğinden önce
Arap yarımadasında yayılmasını12 , bir çok rahiplerin zühdü yayma
çalışmalannı, Hz. İsa'nın ve hristiyan zâhidlerin sufdan elbise giymelerini
gösterirler.126
4-Yukanda bahsedilen te’sirler dışında İslam
tasavvufuna Yahudiliğin127, Mısır'da eskiden mevcud olan sihir
ilminin 8, Gnostisizmin129,
Budizmin130, Fars kültür ve maçlarının13! te’sir ettiği
ve bunların karışımı olduğu ileri sürülmüştür. Bunlarla beraber tasavvufun
gelişmesine te’sir eden sebepler arasına İslam câmiasının süratle genişlemesi
ve bu genişleme neticesinde karşılaşılan muhtelif te’sirler, yapılan savaşlar,
siyâsî kavgalar ve bunlar için uydurulan hadisler ve söylenen veciz sözlerin
cazibesi, zulme ve haksızlığa uğrayanlann Allah'a ve ahirete yönelmeleri
zikredilmektedir.132
Her hangi bir zamanda herhangi bir yerde görülen
bir kültür unsuruna başka bir zamanda ve başka bir yerde de Taslandığında, bu
ikisinin bir kültür difüzyonu yoluyla birbirine bağlantılı olduğunu iddia
etmek, bizi gereksiz zorlamalara götürebilir. İnsanın insan olarak sahip
bulunduğu ortak özelliklerden doğan bir takım neticeler vardır ki; bunlann
başkalarından kopye edilmesi gerekmez. Meselâ; din olayının bir yerde doğup
oradan yayıldığını söyleyemeyiz. Çünkü; dînî düşünce evrensel bir olaydır.133
O halde tasavvuf nefsin ve rûhun bir terbiyesi
olması sebebiyle bütün insanlar arasında müşterek bir mâhiyet arzeder ve onun
için, herhangi bir dine mensub olan bir kimse, aynı yolu tutmakla bir dereceye
kadar aynı neticelere ulaşma imkanına sahiptir, denebilir. Bu, böyle olduğuna
ve insan ruhu her devirde ve her yerde aynı olduğuna göre; İslam âleminde
beliren tasavvufun Hind ve Fars dinlerinde, Hıristiyanlıkta ve
Yunan felsefesinde muhtelif şekilleriyle mecut olmasına bir mani yoktur.
O halde İslam tasavvufunun da bütün yabancı mâhiyetteki dinî ve felsefî
tesirlerden uzak kalarak gelişmiş olması niçin mümkün olmasın? Çünkü aklın yolu birdir ve hakikat tektir. Bu
hakikata farklı yönlerden ulaşmak mümkündür. Nitekim benzer mizaçlar benzer
sonuçlar verebilir. Ayrıca kültür alışverişleri dünyanın her çağında ve her
yerinde görülmüştür. Hiçbir cemiyet bundan kaçamaz ve Işkımın ilim ve hikmet
anlayışı gereği 135 dışardan etkilenme olabileceğini söylemek mümkündür. Ama
hiçbir zaman bu benzerliklerin ana ilkeleri taklid ve hâkim kültürün etkilemesi
olduğunu söylemek doğru değildir.
Diğer kültürlerle az çok bir karışmanın olduğu
muhakkak, fakat bu karışma ruh hayatının ilk tohumları atıldıktan asırlarca
sonra vuku’ bulmuştur. Çünkü bu işin ilk tohumunu atan şahsiyet bizzat Hz. Peygamber
(s.a.v)’di,136
Netice olarak; dünyada bulunan bütün kültür ve
medeniyetlerin mistik yönleri ve mistik hareketleri bulnduğuna göre; bu mistik
akımlar birbiriyle mukayese edildiği zaman pek çok benzer durumlarla
karşılaşmak mümkündür. Fakat bu benzerliklerden yola çıkarak tarih itibariyle
sonra olanın önce olanı taklid ettiği neticesine hemen varmamak gerekir.
Benzerlikler gerçekten taklid olabileceği gibi, hiç o kültürlerle temas etmemiş
olan insanların buluşu da olabilir.
Bazı müslüman araştırıcılar, îslâmın rûhu
durumunda olan sünnî tasavvufla diğer milletlerdeki mistik anlayış ve
yaşantıların arasında mukâyeseler yapmışlar ve en sonunda her birinin ayrı
şeyler olup aralarındaki benzerliklerin isim ve surette kaldığı, mâhiyet ve
hedeflerinin ise çok farklı olduğu sonucuna varmışlardır. 7
Aslında, yukarıda (Kur’an ve sünnet kaynağı
bölümlerinde) sûfilerden nakledilen ta’riflerden, Hakk’a vuslatın nasıl
gerçekleştiği ve tasavufun kaynağının ne olduğu ana batlarıyla anlaşılaktadır.
Kur’an ve sünnetin tasvib etmediği bir uygulama, terbiye metodu ve zihniyetle
kimsenin kalbini tasfiye, nefsini terbiye edip
takvâya ve İlâhî rızâya ulaşamıyacağı
malumdur.Biz, burada, sûfîlerin bunca şehâdet ve yaşantılarına bakarak şunu
söyleyebiliriz:
Tasavvuf aslı itibâriyle Kur’an ve sünnet
kaynaklıdır. Tarikatlar dönemiyle belli bir disiplin içinde müesseseleşen
tasavvufî terbiyenin teferruat kısmındaki uygulama ve disiplinlerde, tslâmın
rûhuna, insanın akıl ve tabiatına uygun olan diğer mistik anlayış ve terbiye
metodlanndan yapılan istifâde ve intikaller, fıkıh usûlünde kabul ve amel
edilen “örf”, “maslahat” ve “şer’u men kablenâ” delillerine uygun olarak
gerçekleşmiştir.
Burada şunu da hatırlatalım ki; bir şeyin hedef
olmasıyla vâsıta olarak kullanılması farklıdır. Dinin sınırlarını, şeklini,
zaman ve hedefini belirlediği şeylerde (fıkıh usûlü diliyle; hakkında kesin,
açık nass bulunan konularda) mükellefe düşen ona aynen uymaktır. O konuda hiç
kimsenin herhangi bir tasarruf hakkı ve değişiklik yapma yetkisi yoktur. Gâye
ile vâsıta karıştırılmamalı, araç olan şeyler amaç hâline getirilmemelidir.
Temel kural şudur: "‘Ana ilkelerde taklit yasak, ilkelerin
gerçekleşmesine yardımcı olacak taktik ve metodlarda taklit serbesttir.”
Tasavvufî eğitimde müridin terbiyesine,
kabiliyetlerinin gelişmesine, seyr u sülükteki mücâhadesine hizmet edecek,
destek verecek, îslâmın rûhuna ve genel hedeflerine ters düşmeyen, vahye de
dayalı olmayan bir takım usul ve prensiplerin - bunlar dış kaynaklı da olsa-
bulunup kullanılmasında dînen bir beis yoktur. Hatta bunun tasvip ve teşvik
edildiğini söyleme imkanımız dahi mevcuttur. Rasûlullah (a.s)’ın:
“Hikmet (hak söz, doğru görüş
ve güzel davranış) mü’minin yitik malıdır; nerede bulursa onu
almaya en çok hak sahibi odur.”™l
hadisi bize bu yolu açmaktadır.
Ayrıca, Hendek harbinde, cihad farîzası yerine
getirilirken, muzafferiyete yardımcı olması için, Selmân el-Fârisî’nin teklifiyle
Fârisîlerin hendek kazma usûlü, bizzat Hz. Peygamber tarafından tatbik
edilmiş ve faydası görülmüştür.
Eşref et-Tânevî’nin (1362/1943) belirttiği gibi;
her türlü ilim ve amel, şeriat tarafından şu üç durumda değerlendirilir;
1-Ya tasdik edilip emredilir.
2-Ya reddelip yasaklanır.
3-Yahud sükût edilir.
Birinci ve ikinci kısımda kimseye bundan başka bir
söz ve hüküm hakkı bırakılmamıştır. Üçüncü kısımda ise; ruhsat ölçüleri geçerli
olup bu tür fillerin mübahhğına hükmedilir. Bütün bunlar şu hadisle ifâde
edilmiştir:
“Allah’ın kitabında helal
kıldığı şeyler helal ve haram kıldığı şeyler de haramdır. Bu ikisinin dışında
hükmü belirtilmeyen şeyler ise; affettiği (mübah kıldığı) şeylere dâhildir.”
Sûfilerin ilim ve amelleri de hadiste belirtilen
taksimata tâbidir.”
Üçüncü kısma giren mübah konularda, bazan bir
maslahata, bazan da bir zarûrete binâen diğer kavimlerden -onlann şian olmaması
şartı i le-istifâde edilebilir. Bunda bir sakınca yoktur.
Biz, tasavvufun menşei nedir? sorusuna kesin
kanaatimizi araştırmamızın sonunda verebileceğiz. Çünkü; bu çalışmamızda,
tasavvuf ehlinin ta’rif, tanım ve delillerini dinin ana kaynağını tefsir eden
müfessirlerin yaklaşımı ile kontrol, kıyaslama ve değerlendirme fırsatı
bulabileceğiz. Bu da tasavvufun kaynağı ve dayanağı konusunda bize daha
gerçekçi bir karar imkanı verecektir.
IV-EHL-Î TASAVVUFA
YÖNELTİLEN TENKİDLER
Fikrî muhtevası ile hayata yeni bir şekil
kazandıran tasavvuf, zamanla çeşitli tenkid ve yorumlan da beraberinde
getirmiştir. Her düşünce sisteminde olduğu gibi tasavvufî düşüncede de zaman
zaman sapmalar ve dinî kayıtlardan uzak yorumlar görülmüştür. Diğer İslâmî
ilimlerde tenkid faaliyeti yeni boyutlar kazanırken, tasavvuf da bu tenkid
çemberinin içine girmiş ve nasibini almıştır. Temel şikâyet şudur
“Usuller zayi’ edildiği için
vusulden mahrum olundu ” 6
Tasavvuf ehline yöneltilen tenkidleri, bizzat
sûfîler tarafından yöneltilen tenkidler ve sûfî olmayanlar tarafından
yöneltilen tenkidler olmak üzere iki grupta toplayabiliriz.
1-Bizzat sûfîler tarafından yapılan tenkidler:
Hadis, tefsir, fıkıh ve kelam gibi diğer İslâmî
ilimlerle uğraşanların tasavvufa tenkidleri zamanla yeni boyutlar kazanırken
bizzat sûfîlerin bu tenkid kervanına katılmaları duruma ayn bir nezâket
kazandırmaktadır. Öyle ki; tasavvufî düşüncenin gelişmesi için birinci derecede
etkili ve yetkili olup bu alanda büyük bir hisseye sahip sûfi imamlar, aynı
zamanda bu düşünce ve yaşama biçimine yanlış yön verenleri tenkid eden kimseler
olmuşlardır. Hatta tasavvuf konusunda kitab yazanların çoğu, eserini, gerçek
mürşidlerle sahtelerinin, hak tasavvufla ona ters düşenlerin birbirinden
ayrılması için yazdığını söylemiştir.
Tenkid anlayışında Rüveym’in (330/941) şu sözü
esas kabul edilmiştir:
“Sûfîler, aralarında hakkı
ihmal ve iptal edenlere buğzettikleri sürece, hayırda kalmaya devam
edeceklerdir. Ama, herkes birbirinin (yanlış) hâlinden hoşnut olursa, helak
olurlar."
Sühreverdî (632/1234), bu söze şu yorumu ekliyor: “Herkes
birbirinin hâl ve gidişatından râzı olur ve aralarında Allah’ın yasaklarına karşı
gerekli duyarlılık bulunmazsa; içlerinde gevşeklik ve gösteriş hastalığı tutar,
edebteki incelikleri ihmal ettiklerinden dolayı kendilerinde haddinden fazla
musâmaha hâli hâkim olur. Bu durumda nefis ortaya çıkıp, onlan hükmü altına
alır.”
Bundan dolayı, sûfiler, yaşadıkları asırda bu
düşünce sisteminin içine giren yanlış kanaat, hareket ve hatta sapıklıklara
işâret etmişlerdir. Burada, bazı sûfîlerin yaptıkları tenkidlere kısaca temas
etmek istiyoruz:
Kuşeyrî (465/1072),
“er-Risale” adlı eserinde şöyle demektedir: "Dostlarl- Allah'ın
rahmeti üzerinize olsun- iyi biliniz ki; bu tâifeye mensup olan hakiki
sûfîlerin çoğu yok olup gitmişlerdir. Şu içinde bulunduğumuz zamanda bu
zümrenin kendisi değil, sadece eserleri (izleri- kitapları) kalmıştır. Şu şiir
bu hali çok güzel anlatır:
"Çadırları onların çadırlarına benziyor,
halbuki görüyorum ki çadırların içlerinde duran kabilenin kadınları, sevgilimin
kabilesine âit çadırların
Yani; şimdi sûfîler şekil ve kiyafet bakımından
eski sûfîlere benziyor, ama ruh ve muhteva bakımından başkalaşmışlardır.
Tasavvuf yolunda bir duraklama ve gevşeme baş
göstermiş, hidâyete vesile olan şeyhler vefat edip gitmiş, bu büyüklerin
gidişatına ve âdetlerine tâbi olan gençler azalmış, vera’ kaybolmuş, tamah
kuvvetlenmiş, ihtirasın kökleri ve bağlan güçlenmiştir. Şeriata hürmet hissi
kalblerden zâil olmuştur. Dine karşı kayıtsızlığı, menfeat temin etmenin bir
vasıtası olarak kabul edenbazı sahte sofular, haram ile helal arasında fark
görmez olmuşlar, dine ve din büyüklerine karşı saygıyı ihlâl ve ihmâl
etmişlerdir. 151
Seyyidü’t-Tâife olarak bilinen Cüneyd
el-Bağdâdî (298/909) bile kendi döneminde tasavvuf ilminin garib kaldığını,
hakikat ilminin sergisini topladığını, işin lafa kalıp ehlinin bulunmadığını
belirtmiştir. 152
Buşenci (358/968)
"Önceleri tasavvfun adı yoktu, ama hakikati vardı. Şimdi ise durum tam
tersi. İsmi var hakikati yok!'T53 demektedir.
Ebû Nasr Serrac (378/988) “el-Lııma” adlı eserinde
sûfîlerin düştükleri hataları geniş şekilde ele almaktadır. Ona göre hataları yönünden sûfîleri üç grupta
toplamak mümkündür.
1-Şeriatın asıllannı bilmedikleri için usulde hata
edenler. Müellif burada "usûlü kaybedene vusûl (Hakk’a vuslat) haram
kılınmıştır." ikazını yapmaktadır.
2-Furû' ve teferruatta hata edenler. Müellif bu
durumu karanlık bir yere ışıksız giren kimseye benzetmiştir.
3-Meseleyi bilmedikleri için hatâ edenler-155
Bunlar işin gerçeğini anlayınca doğruya dönerler.
Kelabâzî ise
et-Taarruf adlı eserini sûfîlerin gidişatını anlatmak, onların
aleyhindeki bazı yanlış kanaatlan düzeltmek, bu yola gireceklere de rehberlik
yapmak gibi gayelerle yazdığını söyleyerek, eserinin mukaddimesinde tasavvufî
düşünce ve yaşayışındaki değişmeden duyduğu endişeyi şöyle dile getirmiştin
"Sonraları bu yola rağbet azalmış, istek
zayıflamış, netice olarak da bu yol soru-cevap, kitap-risale şekline
dönüşmüştür. Neticede mana gitti isim kaldı. Hakikat kayboldu, şekil ortaya
çıktı. Hakikati aramak bir süs, onu tasdik bir zinet hâlini aldı. Tasavvuftan
anlamayanlar sûfîlik iddia etti, sûfî olmayanlar onunla süslenmeye özendi...!
Keşfu'l Mahcııb sahibi Hucvirî (470/1077)
ise, ilmin gereksiz hatta terkedilmesi gereken bir şey olduğunu savunan sûfiler
için, cahil, sapık, ahmak terimlerini kullanmış, halkın bu yanlış kanaatlan
genelleştirerek bütün sûfîlere mal ettiklerine de temas etmiştir.
Sahte sûfîlere tenkid yöneltenlerden biri de
Gazzalî'dir (505/1111). Gazzâlî, “İhya-u Ulûmi'd-Din” adlı eserinde kendisini
aldatan ve başkalarının aldanmasına sebep olan kimseleri âlimler, âbidler,
servet sahipler ve sûfiler olarak dört grubta toplamakta ve şikâyetçi olduğu
aldanmış sûfîlerin vasıflarını anlatmaktadır-
Bir aldanış ve aldatma içinde olan sahte sûfîleri
sınıf sınıf ele alan Gazzâlî, kıyafetini sûfilere benzetip yapmacık hal
ve tavırlarıyla veli görüntüsü veren ve bu şekilde rağbet görüp meclislerde
köşe kapan, kemâlat için bunları yeterli sanan, işin temeli olan mücâhede,
riyâzat, kalbî murakabe, bâtın ve zahirini her türlü günahtan temizlemeye hiç
el atmayan, hatta bunların yanına dahi yaklaşmayan, bununla birlikte mârifet ve
yüksek mânevî hallerden dem vuran kimseleri şiddetle eleştirip, bu tiplerin
peşine düşmekten sakındarmıştır.
Âhiret âlimleriyle dünya âlimlerinin ahvâl ve
ahlâkını işlediği bölümde ise; nice âlim gözüken insanların ihlassız ilimleri,
bozuk amelleri, şöhret ve servet peşine düşmeleri yüzünden hem kendilerini hem
de tabilerini helak ettiklerini esefle anlatmakta bu arada, pek çok sûfî tarikatların
silsilesinde ismi geçen ashâbın en zâhidlerinden Selmân-ı Fârisî’nin, Ebu’d-Derdâ’ya
yazdığı şu ibret dolu tâlimâtı zikretmektedir
“Kardeşim! İşittiğime göre;
insanların önünde tabibim diye hastalıkları tedavi yapıyormuşsun. Dikkat et!
Eğer gerçekten tabibsen konuş; sözün şifâ olur. Eğer tabib değilsen; Allah’tan
kork! (Yanlış uygulama ve tavsiyelerinle) bir müslümanı öldürme yoksa
Sühreverdî (632/1234), sûfî olmadıkları halde sûfi gözüken ve
bu yolla yalan yanlış fikirlere saplanan ve halkı aldatan çeşitli gruplardan
bahsederek gerekli uyan ve tashihlerden sonra162 Hz. Ömer’in şu
sözünü temel bir kaide olarak zikretmiştir:
"İnsanlar, Hz. Peygamber
(s.a.v) zamanında vahiy ile kontrol edilip hesaba çekiliyordu. Fakat şimdi
vahiy kesildi. Bugün biz, sizi, sâdece görebildiğimiz amellerinizle
değerlendiriyoruz. Artık kim, bize, hayır amel (ve hâlini) ortaya korsa, onu
emin kabul eder, kendimize yaklaştırırız. Onun içindeki düşüncelerin hesabı
bize düşmez. İçinde sakladığı düşüncelerde Allah Teâlâ onu hesaba çekecektir.
Kim de hayrın dışında (şer) bir ameli ortaya korsa; o her ne kadar: "içim
güzeldir, niyetim temizdir!'' dese de, ona güvenip emin kabul etmeyiz."
Şu sözler de Hz. Ömer’e âit: "Kendisini
kınanıp ayıplanacak bir duruma sokan kimse, sakın bu yüzden, hakkında kötü
düşünecek kimseyi ayıplamasın. Biz bir kimsenin, farz namazları ihmal ettiğini,
şer'î hudutları hafife
aldığını, tilâvetin, namaz ve orucun ma* nevî tadına hiç önem vermediğini,
haram ve çirkin hallere girdğini gördüğümüz zaman, onu redderiz. Kendisinin:
"Benim içim temizdir, niyetim düzgündür." iddiasını kabul etmeyiz."165
"Mârifetullah'a ulaşanlar, takva ve iyilik
gibi amellerden kurtuldukları bir makama ulaşmışlardır!” diyen bir adama Cüneyd
el-Bağdâdî’nin (297/909) cevabı enterasandır:
"Bu söz, (kendilerinden) amellerin düştüğünü
söyleyen bir grubun (ibâhiyenin) sözüdür. Bana göre bu, vebali çok büyük bir
sözdür. Hırsızlık yapan ve zinâ eden kimse, hâl bakımından böyle söyleyen (ve
düşünen) kimseden daha iyidir. Hiç şüphesiz ârif-i billah olanlar, amellerini
Allah'tan aldılar ve o amellerle İlâhî huzura döneceklerdir. Dünyada bin yıl
yaşasam hayır amellerimden zerre kadar noksanlaştırmam. Ancak, elimde olmayan
sebeplerle amellerle arama bir engel çıkarsa, o başka. Çünkü; amellerim benim
marifetimi artırmakta ve hâlimi kuvetlendirmektedir."
Sûfiler tarafından şiddetle tenkid edilen
gruplardan birisi de hulûl anlayışında
olan kimselerdir. Bunlara “hulûliyye” mezhebi denir.
Kendi zamanına kadar ortaya çıkan sûfi tâifesini
on iki gruba ayırıp; bunlardan on tanesi makbul, iki tanesi merduttur diyen Hucvirî
(470/1077), hulûliye fırkasını da merdutlardan saymıştır.
Şatâhat ehli sûfîler de ihtiyatla karşılanıp,
örnek alınmamışlardır. Hallac-ı
Mansur (309/921) ile Beyazid el Bistâmî (264/858) ve benzerî
kimselerin zâhire ters düşen beyanları farklı değerlendirmeler sebep olmuştur.
Şa’rânî (973/1565),
zamânmdaki sâlih ve kâmil olarak tanınan fakat işin ehli olmadığı için ümmete
en büyük zararı veren dünya ehli sahte şeyhlerden epeyce şikâyet ederek; bu tür
kimselerin, Kur’an ve sünnete göre, geçmiş selefin yolunda gidiyor ve hakikati
beyan eden eserler yazıyor diye kendisine düşmanlık ettiklerinden dert yanmakta
kendine göre ehli zannettiği
şeyhliğini kullanarak devlet ricâlinin kapısında rağbet görmek ve servet bulmak
isteyen kimselerin nasıl kınanıp koğulduğunu üzülerek anlatmaktadır.
îmam Rabbânî (1034/1625), kemâle ermemiş, seyru sulûkünü
tamamlamamış kimselerin kabiliyetli kimseleri mahvettiğine, onların sohbetinin
tâlib için öldürücü bir zehir olduğuna dikkat çekerek: “Aman böylelerine
dikkat!” demiştir.
Rasûlullah (a.s)’a tam vâris olduğunu iddia eden
bir kimsenin, onun nefsinin haklan çiğnendiği zaman gösterdiği engin af,
hoşgörü ve kerem ahlakına vâris olması yanında, kendi nefsinde hak ve hakikatla
tezada düşmediği gibi; yanında İlâhî edeblerden birisi zâyi edildiği zaman: “Bu
(hırsızlık suçu)nu yapan kızım Fâtıma da olsa (hiç acımam) elini keserim!”
şeklinde, Hakk adına
gösterdiği hassasiyete de sâhip olması gerekir. Kendisine kusuru söylenen kimse
de eğer gerçekten Hakk tâlibi ise; tavâzu gösterip Hz Ömer gibi:
"Bana ayıp ve kusurlanmı gösteren kimseye
Allah rahmet etsin." diyebilmelidir.
2-Sûfî olmayanlar tarafından, tasavvuf ehline
yöneltilen tenkidler.
Bazı tasavvuf ehlinin yanlış düşünce ve
davranışlarının bizzat sûfîler tarafından nasıl tenkid edildiğini kısaca gördük.
Bir düşünce sistemi kendi mensuplan tarafindan tenkid edilebiliyorsa, başkalan
tarafından da tenkid edilmesi elbette mümkün ve kolay olacaktır. Tasavvuf
yoluna sülük etmeyen pek çok ülemâ, bir takım tasavvufî uygulama ve sûfilere
tenkid yöneltmişlerdir. Bunlan, şu şekilde özetleyebiliriz
İbn Hazm (456/1063)
velilerin nebiden daha üstün olduğunu iddia eden sûfîlerin bu sözlerinin küfür
olduğunu söylemekte , fakr ve ğına meselesine temas ederek; fakr mı
üstündür, ğma mı sorusuna; “amel yönünden hangisi üstün ise, o daha üstündür.”
şeklinde cevap vermektedir.177
tbn Hazm, bâtıl tarikatların anlayışlarına temas ederken
Hulûliye anlayışına da değinerek; Hallaç ve Cenab-ı Hakk'm, yaratıklarının
vücuduna hulûl ettiğini iddiâ eden kimselelerin yanlış itikat ve bâtıl yolda
olduğunu söylemektedir- .
tbnu'l Cevzî (596/1200) “Telbisu İblis” adlı
eserinde sûfîlerin tedavi olmamalarını, ayağına batan dikeni almayacak kadar
tevekküle sarılmayı , İlmî hayattan kaçmalarını , hırka
giymek, raks ve sema yapmak gibi âdetlerini uygun görmemekte, bütün bunların
bilgisizlikten kaynaklandığını söylemektedir. îlk sûfîlerin hayatlarında gördüğü "meyva
yememek", "soğuk su içmemek" "nefse işkence etmek"
gibi zühd dönemine âit unsurları, Rasûlullah (a.s) böyle yapmadı diye
redetmektedir.183 O, bu tenkidleri yaparken amacının sûfîlerin
kusurlarını ortaya koymak olmadığını, asıl hedefinin; şeriatın, bu tür söz ve
davranışlardan uzak olduğunu belirtmek istediğini, önemli olanın şahıslar
olmayıp dinin kendisi olduğunu ifâde etmektedir. !84
İbn Teymiye
de şeyhe
intisab etme185, kiyafet-hırka18 , zühd ve vera ,
halvet-riyâzat , zikir , veli vahdet-i vücud , hatm-i velâyet
ve benzeri konularda bazı tasavvuf
ehline şiddetli tenkidler yöneltmiş, özellikle Muhyiddin îbnu’l-Arabî’ye.(638/1240)
tevhid, vahdet-i vücüd ve hatmu’l-evliyâ konularında küfre varan suçlamalarda
bulunarak, tasavvuf çevrelerinin karşı hücümlannı üzerine çekmiştir.191
*
Aslında tbnu Teymiye, bilinenin tersine,
Kitab ve sünnet ölçülerine uyan tasavvufu kabul ve hatta müdâfaa eder. Onun bu
konudaki tutumunu şu sözlerinden anlayabiliriz: “Bazıları tasavvufu, yanlış
olsun doğru olsun herşeyiyle kabulleniyorlar, diğer bazıları ise; bazı kelam ve
fıkıh âlimlerinin yaptığı gibi, doğru yanlış ayrtetmeksizin bütünüyle
reddediyorlar. Tasavvuf konusunda doğru tutum; Kur’an ve sünnete uyanı kabül,
uymayanı reddetmektir.”
O, sûfileri üç gruba ayırır: ilk sûfilerde olduğu
gibi; her şeyini Kitab ve sünnete uygun yapan birinci grubu kabul ve müdâfaa
eder. Bazen serk hâline düşüp
zâhire ters sözler söyleyen, fakat o halden ayıldığı zaman hak ölçüleri koruyan
ikinci grubu ma’zur görür. Şeriatın izin vermediği ölçülerde söz ve
haraket edenler diye vasfettiği üçüncü grubu ise; özellikle tevhid ve nübüvvet
konularındaki görüşlerinden dolayı şiddetle red ve tenkid eder.
İbn Haldun (808/1405) tasavvufa yönelik
değerlendirmelerinde daha çok, sonraki devirlerde tasavvuf diye ortaya atılan
fikir ve davranışları tenkid etmiş, ilk devir sûfilerinin durumunu bundan
hhariç tutmuştur."
Bu örnek ve değerlerdirmeleri çoğaltmak mümkündür.
Çağdaş âlimlerden Mevdûdî'nin bu konudaki yaklaşımı şudur:
"Bir tasavvuf vardır ki; onu te’yid ve tasvip
ederiz. Bir başka tasavvuf şekli vardır ki; onu red ve tekzib ederiz. Yine bir
tasavvuf şekli vardır ki; onu ıslah ve tashih etmek isteriz.
îlk şekildeki tasavvuf îslâmm ilk devirlerinde
câri idi. Fudayl b. 'İyaz, İbrahim Ethem, Marûf Kerhî gibi zatlar bu tür
tasavvufun temsilcisiydiler. O devirde tasavvufun kendine has bir tefekkürü,
müstakil ve farklı bir hayat tarzı yoktu. Bütün tasavvuf! edeb ve fikirler,
Kur’an ve hadisten alınmış idi. Biz bu tasavvufu yalnız te’yid etmekle kalmayıp
onun ihyâ ve yayılmasını da istemekteyiz.
İkinci şekil tasavvuf, içinde Yunan, stoik,
Zerdüşt ve vedentik felsefenin karışımı olup, manastır ve yoga merasimlerini ve
müşrik fikirleri benimseyen tasavvuftur. Bu tasavvufu red ve tel'in ederiz.
Mevdûdî, üçüncü tarz tasavvufu bu iki akımın
birleşimi olarak görmekte, onu, samimi ve muttaki kişilerin ortaya koyduğu bir
anlayışı olmasına rağmen zaman zaman yabancı tesirlerden kurtulmayan bir
tasavvuf olarak değerlendirmektedir. Bunun, Kur’an ve hadis çerçevesinde
yeniden ıslah edilmesi gereğine inanmaktadır. 199
Reşid Rızâ (1354/1935), tasavvuf konusunda şu dakik mütâlâayı
serdeder:
“Bazılarının zannettiği gibi, tasavvuf;
dinlerindeki cehâlet ve akâidlerinin esâsı olan tevhidden uzaklaşmalarında
müslümanlann sukûtunun en büyük sebeplerinden birisi değildir. Aslî itibâriyle
tasavvufun hedefi; tehzîb-i ahlâk, dinin amelleriyle nefsi eğitme, onun esrâr
ve hakikatma ulaşma idi.”
Daha sonra ortaya çıkan münâkaşa ve çekişmelerin
bazılarının lafzî, bazılarının fiilî anlaşmazlığa dayandığını belirten Reşid
Rızâ, gerçek sûfiyi sahtesine karıştırmamak lâzım geldiği gibi; hakiki
fakihle kendisini fakih zanneden cidal düşkünü, kalbi katı, tabiatı donuk
kimseyi birbirinden ayırmak gerektiğini belirtmiş ve târihî süreç içinde
sûfilerle diğer grupların ve özellikle sadrı dar fakihlerin çekişmelerini ele
alıp, bunun sebeplerini incelemiştir.
Bizce her fikir ve fiil ehlince kontrole tâbi
tutulmalı, hak adına, hak ölçülere göre, hakkı ikâme için değerlendirilmeli ve
herkese hakettiği verilmelidir. Hükümler temel ölçülere göre verilmeli, his,
heyacan, hamâsî duygular, dünyevî garazlar karıştırılmadan mesele ele alınmalı,
hak ölçüler bir şeyi bâtıl gösteriyorsa ona başka kılıf aramamalı, ancak, hak
dâirede yerini bulan şeylerdeki farklı hükümler, hakkı inkar veya ibtal için
değil, ictihad farklılığından ileri gelmeli, yanılan kimse hak adına yanılıp ma’zur
görülme yanında, bir sevabı alacak durumda olmalıdır.
Bizce, tasavvufu, onu asırların aşındırmasıyla
zedelenmiş hâliyle bugünkü şartlarda temsil etmeye çalışanlara değil, Kur’an ve
sünnet çerçevesinde kendi disiplini içinde te’sis ve tatbik eden ilk kurucularına
bakarak değerlendirmek ve sonrakilerin ifrat ve tefritlerini kendilerine nisbet
etmek daha tutarlıdır. Bu, diğer bütün İslâmî müesseseler için de geçerlidir.
Hatta, aynı şeyi dinin kendisi için bile söyleyebiliriz. Bugünkü müslümanlann,
asıl İslâmî ne kadar temsil ve tatbik ettikleri ortadadır. Asr-ı saâdetten
sonra, nübüvvet nûrundan uzaklaşmanın olumsuz sonuçlan her birimde kendisini
hissettirmiştir.
Rasûlullah (a.s)’dan hemen sonra, İslam Ümmetinin “Asr-ı
Saâdet”in sâfiyet ve nûrâniyetinden uzaklaşmasını ifâde açısından, o devri
yaşayan ve Muhammedi terbiyede yetişen Ebu’d-Derda’nm, kendisiyle aynı
havayı soluklamış Selman-ı Fârisî’ye yaptığı şu uyan gerçekten çok ibret
vericidir
“Kardeşim! Sakın Rasûlullah (a.s)’m
sohbetinde bulundum diye aldanıp gaflete düşme! Biz Efendimizden sonra uzun
zaman yaşadık. Bu arada başımıza gelenleri Allah çok iyi bilmektedir.”
Yine Ebu’d-Derda, bir defasında
yanındakilere şöyle demiştir: “Bugün Rasûlullah (a.s) karşınıza çıkacak
olsa; şu namazdan başka, O’nun ve Ashâbmın devrindeki şeylerden hiçbirini o
günkü hâliyle bulup tanıyamazdı.”
Hicrî 157’de vefat eden el-Evzâî, demiştir
ki: “Ya, Rasûlullah (a.s) bugün bizim karşımıza çıksa durumu nasıl bulurdu!”
Haşan el-Basrî’nin (110/728) ızdırabı da aynı
konuda: “Vallahi ben, Bedir savaşına katılmış yetmiş tane sahâbe gördüm.
Genelde elbiseleri yünden idi. (Hâl ve hayatları, Allah ile irtibatları öyle
acâib ve farklı idi ki) onları görseydiniz: “Bunlar mecnun!” derdiniz. Onlar
sizin hayırlılarınızı görselerdi: “Bunların hayırdan pek nasibleri yok!” diye
düşünür, şerlilerinizi görseler: “Bunlar hesab gününe inanmıyorlar!”derlerdi.
Bu ümmetin evvelinin şikâyet ve ızdırabı böyle
ise; âhir zamanı yaşayan bizlerin, din adına ortaya koyacağı hâl ve yaşantının,
Kur’an ve sünnet aynasında nasıl bir görüntü vereceğini düşünmek gerekir.
BÎRÎNCt BÖLÜM
VELÂYET VE VELİ
Tasavvufun temeli velâyete dayanmakta, inşaası ve
icrâsı da velinin elinde olmaktadır. Nebi ve rasül dinin tebliğ ve tatbikinde
temel olduğu ve İlâhî icraat onların eliyle ortaya konduğu gibi; Peygamber
çizgisinde, özel bir disiplin içinde, seyr u sulûk adı altında uygulanan
manevî terbiye ve tezkiye ameliyesinin merkezinde de insan-ı kâmil, ârif-i
billah, vâris-i nebi gibi sıfatlarla tanıtılan bir mürşid bulunmaktadır. Hucvirî’nin
(470/1077) belirttiği gibi; mârifetullah ve tasavvuf yolunun esâsı velâyet
ve velâyetin kabül edilmesine bağlıdır.205
Biz de incelememize bu temelden başlayacağız.
Önce, velâyet ve veli ile ilgili konularda, sûfîlerce tasavvufta imam ve söz
sahibi kabul edilen ariflerin ta’rif, tanım, anlayış ve delillerini verip
peşinden, meşhur müfessirlerin konuya yaklaşımı ile kendi değerlendirmemizi
ortaya koymaya çalışacağız.
I-VELÂYETLE ÎLGtLl KONULAR
Yukarıda belirttiğimiz gibi; velâyetin içine birçok
konu girmektedir. Biz, bunlardan işin özü ve temeli durumunda olan “veli” kavramını
inceleyecek ve bundan sonraki konuların bununla irtibatım tesbite çalışacağız.
A-Velâyet Ve Veli
a-Sûfilerin veli ve velâyet anlayışları
Lugatta; seven, dost, çok samimi ve sâdık, yardım
edici 206, yakın, himâye eden, tâbi, birisinin işini üstlenen, mâlik,
mutasarrıf gibi bir çok manalara gelen207 veli ve velâyet; tasavvuf
erbâbı tarafindan farklı yönleriyle tanımlanıp ele alınmıştır. Bu ta’rif ve
tanımlardaki ortak nokta; velinin Allah Teâlâ’nın dostluğunu tercih etmiş,
bütünüyle O’na yönelmiş ve O’nun tarafindan sevilmiş bir kimse olduğudur.
Farklı tanımlar ise; velinin sıfat ve kemâlat dereceleriyle ilgilidir.
îmam Rabbânî (1034/1625), velâyetin Allah Teâlâ’ya yakınlıktan
ibâret olduğunu, bunun da kalbten mâsivânın çıkmasıyla hâsıl olacağını2085
velâyetin fenâ ve bekâ hallerine ulaşmakla kâmil mânada
tamamlanacağını belirtir ve bu şerefe nâil olan kimsede şu sıfatların
gerçekleşecegeni söyler:
“Cildi (vücûdu), Allah’ın taatma yumuşar, ğöğsü
İslam’a açılır, nefsi mutmainne sıfatına ulaşır, o Mevlâsından, Mevlâsı ondan
râzı olur. Kalbi selim bir hâle gelir. Rûhu tamamen İlâhî sıfatların
müşâhedesine yönelir. Sim rabbânî hikmet ve ibret yüklü tecellileri seyre dalar.
Bu makamda, peşpeşe gelen nûrânî tecelliler ile şerefyâb olunur. Hafisi Cenâb-ı
Hakk’m tenzih, takdis ve kibriyâsının kemâli karşısında hayrete düşer. Ahfâsı
keyfiyetsiz bir şekilde (Cenâb-ı Hakk’a) ittisal eder.”
Yine İmam Rabbânî, velâyetin husûlü için,
İlâhî tevfik ve tercihin yanında kulun usûlüne ve sünnete uygun olarak riyâzat
ve mücâhedesinin gereğini savunur.2!0
Hucvirî (470/1077),
velâyetin iki yönü bulunduğunu; birisi rubûbiyete, diğeri ubûdiyete âit olup,
kul Allah’ın velisi olduğu gibi, Allah Teâlâ’nın da kulun velisi olacağını ve
her iki velâyetin sahiplerine uygun tezâhürleri bulunacağını söylemiştir.2H
Kuşeyrî (465/1072), nübüvet makâmmdaki nebinin
ma’sûmiyetinin şart olduğu gibi, velâyet makâmıyla şereflenen velinin de İlâhî
himâyede mahfuz tutulmasını şart görmüş ve şeriatın kabul etmediği hallere
mübtelâ olan kimsenin veli değil, aldanmış birisi olacağını belirtmiştir.212
Kuşeyrî, velinin “feîl” vezninde olup ism-i mefûl
ve mübâlağalı ism-i fâil manalarında düşünülebileceğini hatırlatarak, şöyle
demektedir:
“Birinci takdire göre veli; bütün işlerini Allah
Teâlâ’nın uhdesine aldığı kimsedir. “O, sâlihlerin işlerini üzerine
alır.”' âyeti bu duruma işâret
eder. Allah, bir lahza bile nefsi ile başbaşa bırakmayıp onun işlerini görmeyi ve
onu gözetmeyi bizzat üzerine alır.
ikinci takdire göre veli; Allah’ın ibâdet ve
taatmı üstlenen kimse demektir. Velinin ibâdeti araya bir isyan hâli girmeden
ve herhangi bir halel gelmeden aralıksız devam eder. Bir kimsenin veli
olabilmesi için her iki manadaki velilik vasfına sahip olması gerekir. ”214
Ebû Ali el-Cüzcânî, Allah
Teâlâ’nın terbiyet ve siyâsetini üstlendiği velinin üzerine devamlı İlâhî
nurların aktığını, onun da kendini unutup, Rabbinden başkasıyla karar ve sükûn
bulmadığını belirtir.216
Abdurranmân Câmî (898/1492), Cenâb-ı Hakk’ta
fâni ve Onunla bâki olan velinin, “esfâr-ı erbea” denilen; seyir ilellah, seyir
fillah, seyir billah, seyir minallah hallerini ve yollarını geçtikten sonra
tertemiz bir vücud sahibi olarak İlâhî vasıflarla ittisaf ve Rabbânî ahlak ile
tehallük makâmma yükseleceğini kaydetmektedir.217
Kâşânî (730/1330), velinin sonuçta ulaştığı bu
noktanın kurbiyyet ve temkin makâmı olduğunu belirtmiştir.218
Davud el-Kayserî (750/1349),219 velâyetin
nübüvvetin bâtını olduğunu belirttikten sora, onu “velâyet-i âmme” ve
“velâyet-i hâssa” olmak üzere iki kısma ayırıp veliyyu’l-hâs olan zâtın beşerî
irâde ve nefsî sıfatlarıyla Allah Teâlâ’da fâni olup üzerinde Zât-ı Bârînin
isim ve sıfatlarının zuhûr ettiğini, bu sınıftaki velilerin seyr u sülüklerine
önce İlâhî cezbe ile başlayıp sonra mücâhedeye giriştiklerini, bunların
“mahbûblar” sınıfına girdiğini ve kutbiyyet makâmına onlann getirildiğini,
kaydetmiştir.220
Saidüddin el-Ferğânî,215 velâyetin
halkta hakk ile tasarrufta bulunmak olduğunu, esasen nübüvvetin bâtmî yönünü
temsil ettiğini, bu ümmetin içindeki bazı seçkin zevâtın hâtemü’l-enbiyâ
Hz.Peygamber (s.a.v)’e vekâleten kıyâmete kadar hak üzere bu tasarruf ve
tezkiye işini yürüteceklerini savunmakta, burada velinin nebiden üstün
gösterilmesinin yanlış olduğuna dikkat çekerek, veliye düşen ancak Peygambere
mutâbaattır kaydıyla bu konudaki hatalı anlayışların önüne set çekmeye
çalışmaktadır.
Serrâc (378/988), gerçek sûfi (veli)leri Allah’ı
ve Onun ahkâmını çok iyi bilen, öğrendiği ile amel eden, Allah Teâlâ’nın
kendilerine yüklediği işlerde tahkik hâline eren, İlâhî vecde ulaşıp sonra elde
ettikleri şeylerden de fâni olup yokluğa bürünen kimseler olarak tanımlamıştır.
Zâhiri hükümleri bilmeyen kimse bâtınî hallerini
tehzib edemeyeceğini iddiâ eden Sülemî (412/ 1021), kitab ve sünneti bilmeyen
kimsenin sûfi (veli) olamayacağını, böyle bir kimseye yüksek hakikatlar ve
İlâhî sırlar konusunda emniyet edilemeyeceğini söylemiştir.
Veli diye meşhur olmuş bir kimsenin ziyâretine
giden Beyazıd el- Bistâmî’nin, bahsedilen zâtın mescide giderken terkettiği bir
edebten (kıble tarafına tükürmesinden) doyalı kendisine selâm bile vermeden
geri dönerek yanmdıkilere:
“Bu adam, şeriatın zâhirî edeblerinden birisini
korumada bile kendisine güvenilemezken, Cenâb-ı Hakk’m gizli sırlan konusunda
nasıl emin birisi olabilir!”225 şeklindeki ikâzı, velilerin sünnete ittibâlan
konusundaki titizliklerini göstermesi bakımından mânidardır.
Şa’rânî (973/1565), velâyetin nihâyetinin
nübüvvetin hidâyetine ulaşamıyacağını, ma’nevî fetihten önce ve sonra veliye
gerekenin Şeriat-ı Muhammediyeye mutâbaat olduğunu, ondan aynlan kimselerin
helak olup kendilerinden İlâhî yardımların kesileceğini ve tek başlarına Allah
Teâlâ’dan bir şey almalarının katiyyen mümkün olmadığını zikreder.226
“Seyyidü’t-tâife” ünvânıyla bilinen Cüneyd
el-Bağdâdî’nin (297/909): “Rasûlullah (a.s)’a mutâbaat yolu hâriç, Allah’a
giden bütün yollar kapalıdır.” sözü,
meseleyi en özlü bir şekilde ortaya koymaktadır.
Sühreverdî (632/1234), AvârifüT-Meârif’inde,
kendisinin sûfi deyince mukarrabûn makâmmdaki velileri kasdettiğini, bu makâma
ulaşamadığı halde o yönde bir azim ve gayreti olanların sûfi değil, ebrâr
sınıfında mutasavvıf denebileceğini22 sûfilerin en büyük faziletinin sünnete ittibâ22 ve bu yolda aslolanın iftikar (acziyetini
anlayıp Cenâb-ı Hakk’a karşı boyun büküklüğü içinde bulunmak) olduğunu, mürşid-i kâmillerin Rasûlulllah (a s)’m vârisi
sıfatıyla en yüksek pâyeyi elde ettiğini ve manevî terbiye işini üstlendiğini
1, velâyetin husûlü için kâmil bir mürşidin terbiyesinde ma’nevî doğumun
gerçekleşmesi gerektiğini bütün
içi ve dışıyla Allah ve Rasûlüne teslim olmanın insana mahbûbiyet makâmını
kazandırıp hakîki hürriyyeti te’min edeceğini belirttikten sonra, şu hükme varır:
“işte kim, anlattığımız bu hâl ve makamları elde
etmişse; o, mutlak bir mürşid-i kâmil, gerçek bir âif-i billah ve asıl
hürriyetine kavuşmuş bir sevgilidir. Onun nazarı devâ, kelâmı şifâdır. O, Allah
Teâlâ ile konuşur, O'nunla suküt eder. Nitekim, bir kudsî hadis-i şerifte bu
durum şöyle anlatılmıştır:
"Kulum bana, nâfile
ibâdetleriyle devamlı yaklaşır, nihayet onu severim. Ben (bir) kulumu sevince;
onun gözü, kulağı, eli ve ayağı olurum. O, benimle görür, benimle işitir,
benimle tutar, benimle yürür."233
Demek ki; mürşid-i kâmil aldığını da verdiğini de Allah
Teâlâ ile yapar. Onun, bizzat, bir şeyi vermeye ya da menetmeye rağbeti
yoktur. O, devamlı Cenâb-ı Hakk'ın irâdesine tâbidir. Mevlâ ona irâdesini
bildirir, o da bütün tasarruflarında nefsinin isteğine göre değil, Allah
Teâlâ’nın murâdına göre haraket eder.”234
Kâdiriyye tarikatının piri Abdûlkâdir Geylânî (561/1165),
velâyet mertebesini ucuza elde edeceğini zannedenleri uyararak soruyor:
“Bu yoldaki ilk adımın sahih ve sağlam değilse
İkinciyi nasıl atacaksın? îslâmın sahih değilse sağlam imanı nasıl elde
edeceksin? îmanın sahih ve sağlam değilse yakine nasıl varacaksın? Yakînin
sahih ve sağlam değilse marifet ve velâyete nasıl ulaşacaksın.?” Ve ekliyor:
“Aklını başına al, uyan! Velâyet halktan değil, Hakk’tan gelir. Sen Hakk’a tâbi
ol, halkın sana tâbi olmasını isteme.Bu işin esası tevhid ve sâlih ameller
üzerinde sebat göstermektir.”
Velâyet konusunda en orjinal fikirler Hakim
et-Tirmîzî (285/898), Muhyiddin b. Arabî (638/1240) ve Abdülkerim Cîlî’ye
(820/1417) âittir.
Tirmizî, velileri
ve velayeti iki sınıfa ayırır:
1-Veliyyu hakkıllah
2-Veliyyullah.
Birincisi; farzları edâ, haramlara vedâ eden ve
bütün himmetini bu noktaya teksif edip taatlara yönelerek rezil işlerden
çekinen kimsedir. îkinsisi ise; Allah Teâlâ’nın özel korumaya aldığı, nefsin
köleliğinden kurtarıp rahmet ve nur içinde yüzdürdüğü, yüksek derecelere
yükselttiği, mânevî kıvamını verdiği, süslediği, edeblendirdiği, temizlediği,
mânevî nurlarla doyurup beslediği ve tekrar halkın içine gönderdiği âlî bir
kuldur.
Tirmizî, velinin
“muhdes” sıfatıyla manevî
mükâlemeye mazhar, kullan
Allah’a dâvette Hz. Peygambere tâbi, nazanyla ölü kalbleri dirilten, nazargâh-ı
İlâhî, Rabbânî sırlann madenî, gayb ilmine ve melekût âlemine muttali bir
kimse olduğunu ve daha bir
çok özelliklerini zikretmiştir. .
Hatmü’l-velâye konusunu ilk olarak göndeme getiren
odur. Tirmizî, görüşlerini bu
anlayış üzerinde işlemektedir. Konu, özel bölümünde ele alınacaknr.
Vahdet-i vücûd, insan-ı kâmil, kutub, hâtemü’l-evliyâ
gibi farklı veli anlayışlarıyla tasavvufta yeni bir çığır açan ve hakkında en
çok münakaşa edilen zat olma Unvanını alan Muhyiddin b. Arabi, Hakim
et-Tirmizî’nin “hatmu’l- evliyâ” ilgili görüşlerini kendi zevk ve
zâviyesinden ele alarak çok ileri boyutlara götürmüş, meseleyi kolayca
anlaşılır bir durumdan, şârihlerinin şerhte, sevenlerinin idrakte âciz
kalacakları bir konuma getirmiş, belki de kendinden başkasının çözemeyeceği bir
muamma olarak bırakıp gitmiştir. Bu konudaki görüşlerine ilgili bölümde
değineceğiz.
İbnu Arabi ile başlayıp, Abdulkerim Cîlî (820/1417)
ile kemâle ulaşan “insan-ı kâmil” anlayışının İbnu Arabi’nin tanımlarındaki
özeti şudur:
Allah’ın halifesi olan insan, Allah’ın zât. sıfat
ve fillerinin en mükemmel şekliyle tecelli ettiği varlıktır. O. Allah ile âlem
arasında, zahir ile bâtın arasında (berzah)tır. O, bütün İlâhî kemal manaları
kendinde gerçekleştiren insandır.
Âlem bir ayna gibidir, insan-ı kâmil bu aynanın
cilâsıdır O, Allah Teâlâ’nın
kendisine yerleştirdiği İlâhî kuvvetler ve kâbiliyetler, rahmânî sıfat ve
yetkilerle Allah’ın esmâsını yansıtmakta; rahmânî yönüyle Allah Teâlâ’dan
aldığı feyiz ve nûru, beşer yönüyle hemcinslerine aktarmaktadır.
Mâsivallah’da Allah’ın gölgesi, insan-ı kâmildir.
însan-ı kâmil O’nun sûretinde
yaratılmıştır. "Allah, Adem’i kendi suretinde
yarattı." hadisiyle bu
sırra işaret edilmiştir.
Allah, zayıf kullar İlâhî marifete ve yüce sırlara
güç yetirebilsinler diye arada nebi ve velileri tayin etmiştir. însan-ı kâmil,
İlâhî hilâfetin en üst makâmmda yer ahr.250
el-Cîlî, insan-ı kâmilin Hz. Muhammed (s.a.v)’den
ibâret olduğunu, Onun hem Hakk’a hem de halka mukâbil bulunduğunu, insan-ı
kâmil deyince akla Hz. Muhammed (s.a.v)’in geleceğini, diğer bütün
enbiyâ ve evliyânm sahip olduğu kemâlâtın O’nun kemâlâtma dâhil olduğunu
söylemiştir.251
îbnu Arabi’ye göre; velâyetin en üst derecesi “makâm-ı kurb”dur.
Bu derecenin üstünde ancak nübüvvet derecesi bulunmaktadır.
Ibnu Arabî, Futûhât’da iki yeni terimle karşımıza
çıkmaktadır. Bunlardan biri “hatm-i velâyet-i amme”, diğeri ise “hatm-ı
velâyet-i muhammediyye-i hassa.” tiki Hz. İsa’dır. İkincisi hetemu’l-evliya
olan zattır.252 O, ayrıca kutub ile hatm-i velâyet arasındaki
yakınlığı da kendi üslûbuyla işlemiştir.
Görüldüğü gibi; Ibnu Arabi’nin ekol ve
anlayışında olan sûfiler, velâyet konusunda, diğerlerine nazaran daha felsefî
ve derûnî izahlarla taraftarları için zevkli olduğu kadar, müşkil meseseleleri
de gündeme getirmişlerdir.
Bu konuda, yukarıdaki tesbitlerimiz yanında daha
birçok ta’rif ve tanımlar yapılmıştır. Veli ve velâyet gelecek bölümlerde de
değişik yönleriyle ele alınacağı için; şimdi sûfilerin velâyet ve veli
anlayışlarında kendilerine delil kabul ettikleri âyet ve hadisleri zikrederek
tefsirlerin yaklaşımına geçeceğiz.
b-Sûfilerin veli ve velâyet konusunda delil olarak
kullandıkları nasslar:
1-Âyet-i Kerimeler:
Tasavvuf kitablannda velâyet konulan ve velilerin
vasıflan işlenirken umûmiyetle şu âyet-i kerimeler delil olarak kullanılmıştır:
“Allah’ın dostlan ancak muttaki olanlardır. Fakat
(kâfir ve gâfil) insanların çoğu bunu bilmezler.”256
“Haberiniz olsun ki, Allah’ın velîleri (dostları)
için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzûn da olacak değillerdir.Onlar, iman edip
(gerçek) takvaya ulaşmış kimselerdir. Dünya hayatında da âhiret hayatında da
onlar için nice müjde (ve kerâmet)ler vardır. Allah’ın söz (ve hüküm) terinde
asla bir değişme yoktur. îşte bu (hâle ve va’de ulaşmak) en büyük kurtuluştur.” ?
“Bir de sâbikûn (hayırda en ilerde olanlar, ki;
onlar ecirde de en) ileride olanlar. Onlar mukarrebûn (İlâhî huzurda kabul ve
yakınlık görmüş) olanlardır (ve) naîm cennetlerindedir.”258
“(Kur‘ân’a vâris olarak seçtiğimiz kullardan)
bazısı da Allah’ın izniyle hayırlarda en önde olanlardır. îşte büyük fazîlet
budur.”259
“(Herşeyi ile tamamen) bana yönelenlere uy.”26°
“Onlar Allah‘ın hidâyet ettiği kimselerdir. Sen de
onların yoluna uy.”261
“Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.
Mü’minlere karşı çok alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve izzet
sahibidirler. Allah yolunda mücâdele ederler....Bu, Allah’ın fazlıdır onu
dilediğine verir.”262
“Hayır! Andolsun, ebrârın (sâlihlerin) kitabı,
îlliyyûn’dadır. îlliyyûn nedir, bilir misin? (O îlliyyûn’daki kitap) içinde
ameller yazılmış bir kitaptır. Onu mukarrebûn (Allah’a yakın olanlar) görür (müşâhede
eder). Şüphesiz ebrâr (sâlihler, cennette) nimet
içindedirler.”
“İman edip sâlih amel işleyenler var ya, şüphesiz
halkın en hayırlısı onlardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan
râzı olmuşlardır. Bu (sıfat ve mükâfât) Rabb’lerinden korkan (O’na lâyıkı ile
saygı gösteren) içindir.”264
“Allah iman edenlerin dostudur, onları (dalâlet ve
gaflet) karanlıklarından (hidâyet ve mârifet) nârlarına çıkarır.”
“(Kalbi) ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine
insanlar arasında peşinden yürüyeceği bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar
içinde kalıp hiç ondan çıkamayan kimse gibi olur mu?”266
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızâsı
için nefsini (ve her şeyini) fedâ eder.”262
“Onlar, herhangi bir ticâret ve alışverişin
kendilerini Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten
alıkoyamadığı erlerdir. (Onlar) yüreklerin ve gözlerin (dehşetten) ters
döneceği günden korkarlar.”26
“(O temiz akıl sâhipleri) ayakta (yürürken),
otururken ve yanları üzere yatarken (bütün hâl ve zamanlarında) Allah’ı
zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler.”
“Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla
beraber olun.”
“(Rasûlüm)! Rabb’lerinin rızâsını isteyerek, sabah
akşam O’na duâ (ve ibâdet) edenlerle (beraber olmaya) candan sabret. Dünya
hayatının süsünü isteyerek sakın onlardan gözünü (ve gönlünü) çevirme.”27i
“Allah mü’minlerin velisidir.”
“O, sâlihlerin işlerini görür.”
Burada zikredilenler yanında velileri çeşitli
yönleriyle tanıtan daha pek çok âyet-i kerime mevcuttur. Sûfiler, bu âyetlerin
açık emir veya gizli işaretlerine bakarak bir takım hükümler ve sonuçlar çıranp
onları sülük ettikleri meslek ve meşreblerine delil olarak kullanmışlardır.
Müfessirlerin yaklaşımını gördükten sonra, sûfilerin, bu âyetlerden intikalle
vardıkları sonuçlan değerlendirme imkanı bulabileceğiz.
2-Hadis-i Şerifler.
Burada sûfilerin mesleklerinde, anlayış ve
yaklaşımlarında kendilerine delil olarak kullandıklan temel hadisleri
zikredeceğiz. Bu hadisler tasavvuf kitablannın değişik bölümlerinde
bulunmaktadır. Konumuz sened ve metin tenkidi olmadığı için; hadislerin sihhat
derecelerini verdiğimiz kaynaklann değerlendirmesine bırakacağız. Veli ve
velâyetle ilgili olan bu hadisleri, genel muhtevasını ifâde edecek konu
başlıklanyla numaralı olarak kaydedeceğiz.
Sûfiler, velâyet mesleğinin temelini şu kudsî
hadise dayandırmışlardır.
l-“ Allah Teâlâ buyurur ki: Her
kim, benim velî kullarımdan birisine düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp
açar (dostumun intikamını alır)ım. Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden
daha sevgili bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana nâfile ibadetleriyle de
durmadan yaklaşır; nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi artık ben o
kulumun (özel ihsân edeceğim nûrum ile) işiten kulağı, gören gözü, tutan eli,
yürüyen ayağı olurum. Benden herhangi birşey isterse onu verir, bana sığınırsa
muhakkak onu himâye ederim
Değişik bir rivâyette: ““Kim benim
velilerimden birini hafife alır
(küçültür ve hakaret ederse); bana düşman olarak
karşıma çıkmış olur.”275 buyrulmuştur.
Diğer hadisleride velilerin temel vasıflan şöyle
belirtilmiştir:
2-Veliler, genellikle halkın içinde gizli olup
hallerine kimse vâkıf olmaz.
3-Kıyâmete kadar hakk üzere kalıp dini ihya
ederler. Allah’tan başka kimseden çekinmezler.
4-Her devirde hayırlarda önde ve ümetin önünde
imam durumundadırlar.”
5-Her yüz senenin başında dinin unutulan ahkâmını
ihyâ edecek ve kalbleri Allah’a çevirecek bir rabbânî âlim bulunur. 9
6-Rabbânî âlimlere hürmet Allâh’a hürmet olur.280
7-Sünneti ihyâ edip Allah’ın kullarına öğretmekle
uğraşırlar.281
8-Peygamberlerin mirâsına vâristirler .282
9-Rasûlullah (a.s)’m âlidirier.283
10-Rasûlullah (a.s)’ın kendileriyle övündüğü
dostlandır.284
11-Rabbânî âlim yeryüzünde Allah’ın eminidir.285
12-Onlar Allah’ın yeryüzünde sultanı (delilidir).
13-Allah’ın seçilmiş kullan olup, fitne ve
fesattan uzak bir halde, nûr ve âfiyet içinde yaşar, iman selâmeti içinde can
verirler-287
14-Ferâset sâhibidirler, Allah’ın nûruyla
bakarlar.288
15-Allah onlarla oturup kalkanın kalbinin hikmet
nûruyla diriltir.289
16-Kalbleri takvâ madenidir.290
17-Kalbleri İlâhî nur ve feyiz taşır. Çok hassas
kalb sâhibidirler.291
18-Zikrullah’ın anahtandırlar, görüldüklerinde
Allah’ı hatırlatırlar-292
19-0nlan zikir Allah’ın zikrine sevkeder, Allah
Teâlâ anılınca da onlann hâli hatırlanır-293
20-Zâhiren görülmeleri zikr-i ilâhiyeyi, sözleri
ilmin bereketini, amelleri âhiret rağbetini artınr-294
Hakim et Tirmizî (285/898) bu hadise şöyle bir
tevcihte bulunmuştur:
“Kendilerine bakıldığında sana Allah’ı hatırlatan
kimseler öyle kâmillerdir ki; onlann üzerinde Allah tarafından verilmiş zâhirî
bir görüntü vardır. Allah’ın celal nûru, kibriyâ heybeti, vakar ünsü onlan
kaplamıştır. Bu durumda onlara bakan kimse Allah’ı hatırlar. Çünkü onun
üzerinde melekût aleminin eser ve nurlan vardır. Bunlar velilerin sıfatıdır.
Kalb, bu şeylerin ma’deni ve yerleştiği yerdir. Yüz, kalbde olanı (bir
şekilde)çekip dışa yansıtır. Kalbde Allah’ın marifet nûru ve İlâhî emirlere
itaat ziyâsı hâkim olunca, bu nûr yüze etki eder, dışa yansır. Sen böyle bir
yüze bakınca, sana hayır ve takvâyı hatırlatır. Bu da sende iyi hâl ve ilme
meyli artırır. Bunlar ise sıdk ve hakka sevkeder. Böylece sende istikâmet
oluşur. Kâmil insanın yüzünde parlayan Allah’ın nûru (Hakk tâlibine) Allah’ın
celal ve cemalinin azametini hatırlatır. Böyle bir nûru görmek insanı nakıs (ve
rezil) işlerden ahkor.”295
21-Onlar İlâhî emâneti taşımak ve ilmin gereğini
yerine getirmekle görevlidir. Kendileriyle oturmak bereket, yüzlerine bakmak
nûrdur.296
22-Onlar Allah için sevip Allah için kızarlar. Her
işlerinde İlâhi rızâyı ararlar. Nefisleri adına bir hesabın ve davânın peşine
düşmezler.297
23-Zikirleriyle Allah’ın evlerini, hayır ve taata
dâvetle kullarını âbad ederler. Âhirette Allahın azabından emin olup İlâhî
himayeye ve özel huzura alınırlar.298
24-Kullan Allah’a, Allah Teâlâ’yı da kullarına
sevdirirler. Yeryüzünde hayır ve nasihatla dolaşırlar.299
25-Onlan seven, bu sevginin bereketiyle âhirette
onlarla birlikte olur. Ameli noksan olsa da sâdık aşkı ve samimi niyeti
kendisine bu saâdeti kazandınr.300
26-Abdal denen seçkin kullar velilerden bir
grubdur. Her devirde bulunurlar. Onlar, yeryüzü için bir emniyet ve rahmet
vesilesidir. Onlann bereketiyle kalbler fitnelerden salâha, insanlar ve
beldeler dayanılmaz âfetlerden rahata ulaşırlar- 301
27-Kıyâmete kadar Allah Teâlâ’nın ismini
yüceltirler.302
28-Allah için yaptıklan dostluklan sebebiyle
mahşerin dehşetinden emin olurlar ve güzel hallerine enbiyâ gıpta eder.303
MünâvîJFeyzü* 1-Kadir,IH,467-468.
Beyhâkî,
Şuabu’l-îman, VII, 464.(No:11005);Hatib, Târih, III,390Ali el-Muttakî,
KenzüT-Ummâl, III, 93 (No:5653); Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 494.(No:3205);
Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1,125.
“ Müslim, Birr, 12 (No:37)Ahmed, Müsned, IH, 430,
V, 229; Ibnu Ebi’d-Dünya, Kitâbül- Evliyâ, 41; Hâkim, Müstedrek, IV, 169-170.
Suyûtî, ed-DiirrüT-Mensûr, IV, 371.
Bkz: Suyûû,
ed-Dürrü’l-Mansûr, IV, 372.
2 Ibnu
Ebi’d-Dünya, Kitabu’l-Evliyâ, 53; Ali el-Muttakî, KenzüT-Ummâl, XVI, 103
(No;44069) Biraz farklı lâfızlarla.
3°°Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Bin, 50 (No:161-166)
Ebû Dâvud, Edeb, 113 (No:5126).
301 Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 2O7.Ahmed, Müsned,
I, 112; Ebû Nuaym, Hilye, I, 8-9; Humeydî el-Müsned, 1,185 (No:373). Suyûtî,
el-Câmiu’s-Sağîr, 1,275 (No:1794); 11,442 (No:7379); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid,
X, 62-63; Ali el-Muttakî, KenzüT-Ummâl, XII, 187. (No:23602), IX, 5 (No:24754)
302Müslim, İman, 234; Tirmizî, Fiten, 35 (Benzerî
bir rivâyet)
303EbQ Dâvud, Buyu’, 76 (No:3527); Ahmed, Müsned,
V, 341; Hâkim, Müstedrek, IV, 170; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, XIII, 50; Heysemî,
Mecmau’z-Zevâid, X, 276-279. Eşref Ali Tânevî (1362/1943), hadisle ilgili
olarak “Allah'ın veli kullan” başlığı altında şu açıklamayı yapar: “Bu hadisin
kastettiği kimselerin tahkik ehli sûfiler olduğunu açıklamaya ihtiyaç yoktur ve
hadisteki "onlara gıbta ederler" ifâdesinden, onlann Peygamberlerden
üstün oldukları şüphesine düşmemek gerekir. Bazı hususlarda büyükler küçüklerin
özel ve güzel bir durumunu temenni edip ona gıpta edebilirler. Peygamberler
ümmetin sıkıntısı ile
29-Onlann sevgisi âhirette en büyük sermayedir.
30-Allah Teâlâ onlarla meleklerine övünür.305
31-Allah Teâlâ onları başta Cibril (a.s) olmak
üzere bütün meleklerine tanıtır, (gâfıl ve kâfirler hâriç) bütün âlem
kendilerini sevip sayar.
32-Onlar kulları Allah’a, Allah’ı da kullarına
sevdirirler. Onlara itaat eden Allah’a sevilmiş olur.
33-Onlar her kesim içinde mevcuttur. Zâhirî
görüntülerine bakıp küçümsememelidir. Nâz makâmmda bulunurlar, duâlan
müctecâbtır.3°8
34-Onlar, (tebliğ ve irşâd yönleriyle sanki) nebi
gibidirler.3
35-Gök kubbenin altında saklıdırlar, adedlerini
ancak Allah bilir.310
Veli ve velâyetle ilgili diğer nasslan ilgili
bölümlerinde zikrederek değerlendirmesini yapacağız
Şimdi tefsirlerin bu konudaki yaklaşımlarını
görelim.
c-Tefsirlere Göre Velâyet.
Tefsirlerdeki veli ve velâyet anlayışını,
öncelikle yukarıda zikredilen ve bu konuda temel kabul edilen âyetlerin
tefsirlerinde tesbite çalışacağız. Târih sırasını koruyarak önce meşhur rivâyet
tefsirlerinin, daha sonra da dirâyet tefsirlerinin görüşlerini özetleyeceğiz.
îşârî tefsirleri dirâyet tefsirleri içinde ele alacağız.
1-Dirâyet Tefsirlerinde Velâyet anlayışı:
Dirâyet tefsiri sahasında bir çok eser
yazılmıştır. Hepsini inceleme imkanımız yoktur. Bundan dolayı, bu alanda meşhur
olup bizi diğerlerinden müstağni kılacak temel tefsirleri tetkik edeceğiz ve
onlann konuya bakışını değerlendireceğiz.
CÂMÎU’L-BEYÂN / İBNU CERÎR et-TABERÎ (310/923)
Günümüze kadar ulaşan en eski bir tefsir olan
“CâmiuT-Beyân”, aynı zamanda uslub ve teknik bakımdan da en değerlisidir. O,
kendinden önceki kaynaklan derleyip değerlendirmesi ve muhtelif ekollerin
fikirlerini yansıtması bakımından rivâyet tefsirlerinin en büyüğü ve en
önemlisidir. Diğer taraftan gramer, fıkıh ve kelam gibi konulara ağırlık
vermesi nedeniyle, tefsir tefekkürünün gelişmesinde bir başlangıç ve atılım
noktası olduğu gibi; daha sonra kurulacak olan dirâyet tefsirine de zemin
hazırlamıştır.
Taberî, veliye dost manasını vererek; velilerin, Allah’ın farzlarını edâ ve haram
kıldığı şeylerden ictinabla takvâya ulaşmış kimseler olduğunu, kim olursa olsun, nerede ve ne zamanda yaşarsa
yaşasın ancak müttakî olanların Allah’ın dostluğuna lâyık olduğunu, itaatla amelini sâlih edenlerin işlerini Allah
Teâlâ’nın üstlendiğini, beyan ettikten sonra, veli ismini hakeden
kimsenin vasıflan hakkında: “Görüldüklerinde Allah’ın zikredilmesi ve
birbirlerini sırf Allah için sevmeleri” ile ilgili haber ve hadisleri
zikretmiş,31 dünyada görülen
sâlih rüyânın veliler için İlâhî bir tebşirat olduğunu ve bunu âhirette cennet
nimetinin ta’kib edeceği konusunda manaca birbirine benzer bir çok hadis
nakletmiş tir.
BAHRU’L-ULÛM / EBU’L-LEYS es-SEMARKANDÎ (373/983)
Semarkandî, velileri; şirkten sakınan kimseler
şeklinde çok genel bir ta’rifle tanıttıktan sonra, onlann, gizli hallerde ve kimsesiz yerlerde
günahlardan çekinip Allah Teâlâ’nın onlara muttali olduğunu bilen kimse
sıfatıyla özel ve ciddi bir sıfatına dikkat çekerek, hamele-i Kur’an ile ilim
ehlini veliler sınıfına dâhil etmiştir. Allah Teâlâ’nın sâlihleri muhafaza edip
başkasına bırakmıyacağım belirten Semarkandî, beşâretle ilgili iki hadis nakletmiştir.
el-VASÎT FÎ TEFSÎRİ’L-KURÂNÎ’L-MECÎD / el-VÂHİDÎ (468/1075)
Vâhidî, “Allah iman edenlerin
ve/zszt/zr.” âyetinde, velâyete; yardımcı, destekçi, onlann işlerini
üstlenen, onlara yardım ve nusretiyle yakın olan mânalannı verirken, Yusuf sûresindeki velileri vasfeden
âyetlere hiçbir yorum eklemeden; “Onlar, görülmeleriyle Allah’ı
hatırlatan kimselerdir.” , “Onlara kıyamet günü nebi ve şehidler gıbta
ederler.” hadisleriyle açıklık getirmeye çalışmış, onlara va’dedilen
müjdenin, ölüm anında rahmet melekleri tarafından verileceğini, âhirette ise bu
müjdenin Allah’m nzâsı olacağını belirtmiştir.
MEÂLİMÜ’T-TENZÎL / el-BEĞAVÎ (516/1122)
Beğavî, ibnu Abbas’tan nakille; Allah Teâlâ,
kendisine hiçbir şeyi denk görmeyen sâlihleri yardımıyla himayesine alacağını
ve onlara düşmanlık eden kimselerin asla zarar veremeyeceğini belirtmiş, velileri; Allah’ın zikrine vesile ve Onun için
birbirini seven kimseler olarak tanıtmış, onların âhiretteki emniyet ve /
nûrâniyet hallerini ve
bakanlan zikrullaha sevkettiklerini bildiren hadisleri sözüne delil olarak
rivâyet etmiştir. Sâlih ve
sahih rüyayı nübüvvetin bir bâkiyesi, insanlar tarafından sevilmeyi ve hayırla
anılmayı veliler için âcilen verilmiş bir müjde-i Rabbânî gören Beğavî, görüşlerini hadislerle takviye etmiştir.
el-MUHARRARÜ’L-VECÎZ
/ İBNU ATIYYE el-ENDELÛSÎ (546/1151)
İbnu Atiyye, veli kelimesini “faîl” vezninde telakki ederek,
bir şeye veya bir kimseye yakın olmak, ona sımsıkı sarılmak mânalarını vermiş,
bir kimse diğerine yardımı, sevgisi ve ihtimamıyla sımsıkı sarıldığı zaman onun
velisi olur, demiştir.
Velilik için iman ve takvânm şart ve yeterli
olduğunu, veli hakkında bu anlayışın dışında savunulan vasıflardan ve özellikle
mulhidlerin fikirlerinden korunmak için bu şartı korumak gerektiğini belirten İbnu
Atiyye, müttakilerde, hadisin beyânındaki “Kendilerine bakılınca Allah’ı
hatırlatma” vasfının bulunmasının lâzım geldiğini, onlardaki huşu’ ve
haşyetin buna sebep olacağını beyanla, onların hisbeten lillah sevgi ve
muhabbetlerinin hadis diliyle âhiretteki sonuçlarını zikretmiştir.
el-CÂMİ’ li
AHKÂMÎ’L-KUR’ÂN / el-KURTÛBÎ (671/1273)
Kurtubî, velinin
kelime olarak, ism-i fâil vezninde ve dost mânasında olduğunu nakletmiştir.
Allah Teâlâ’nın kendisine dost edip, hıfz ve
himâyesini üzerine aldığı ve kendisinden râzı olduğu kulun, kıyâmet günü
korkmayacağını, bu kulların en bâriz vasıflarının iman, takvâ, Allah için
sevmek ve zikrullaha sevk olduğunu (ilgili hadisleri naklederek) belirten Kurtûbî, takvâ sâhibi mü’minler vefat ederken
melekü’l-mevtin: “Esselâmu aleyke ya veliyyallah! Allah sana selam ediyor]” müjdesini
vererek rûhunu tertemiz bir
şekilde kabz edeceğini ve buna bir çok âyetin delil olduğunu zikretmiş, hayatında ve memâtmda mü’minler tarafından
hayırla anılmayı da velilere va’dedilen müjdenin içine katmıştır.
' Allah Teâlâ’nın, kendisine yönelen kulunu sevip
meleklere ve kullarına sedireceğini, onlara karşı mü’minlerin kalbinde bir
meveddet, kâfirlerin kalbinde de bir heybet oluşacağını belirten Kurtûbî, bu konudaki âyeti, durumu ifâde eden hadisleri naklederek tefsir
etmeye çalışmıştır.
TEFSÎRU’L-KUR’ÂN’ÎL
AZÎM / ÎBNU KESİR (774/1373)
îbnu Kesîr ancak muttakilerin Allah Teâlâ’nın dostu olduğunu
beyan eden âyete, onlann aynı
zamanda Rasûlullah (a.s)Tn âli olduğunu bildiren bir hadisle344
açıklık getirmeye çalışmış,takvâsıyla velilik sıfatını hakeden muttakilerin,
görüldüklerinde Allah’ı hatırlatma ve sırf Allah için sevme vasıflarını
hadislerin ışığında ortala koyan İbnu Kesir, sâlih rüyâ, hayırla anılma
ve meleklerin taltifleri içinde dünyadan ayrılmayı da müttakilere va’dedilen
müjdeler içinde değerlendirerek, önceki müfessirlerin rivâyet ettiği hadisleri
nakletmiştir.346
el-CEVÂHÎRU’L-HISÂN
Fî TEFStRİ’L-KUR’ÂN /es-SEÂLİBÎ (875/1471)
Seâlibî, şeriat nazarında takvâ sahibi her
mü’minin veli olduğunu, velilerin en bariz özelliklerinden birisinin, hadisi-i
şerifte ifâde edildiği gibi; görülmelerinin Allah Teâlâ’nın zikrine vesile olmaları
olduğunu belirtmiş, ilgili âyetin347 tefsiri sadedinde velilerin
özelliklerinden bahseden birçok hadis-i şerifi nakletmiş, husûsiyle Allah için
sevme özelliklerine dikkat çekmiştir.348
ed-DÜRRÜ’L-MENSÛR
/ CELÂLÜDDİN es-SUYÛTÎ (911/1505)
Suyûtî Allah
Teâlâ’nın “Onun dostları ancak muttakilerdir.” âyetine,349
Rasûlullah (a.s)’ın: “Benim dostlarım falan filan değil, ancak Allah ve
sâlih mü’minlerdir.” “Benim dostlarım
ancak muttakilerdir.”351 “Bütün müttakiler benim ehl-i
beytimdir; kim
343Enfâl 8/34
344Rasûlullah (a.s)’a “Sizin ehl-i
beytiniz kimdir?” diye sorulduğunda: “Bütün muttakîler benim ehl-i beytimdir.”
buyurmuştur, bkz: Tabarânî, Câmiu’s-Sağîr, 140, No: 319, el- Evsat, IV,
204.(No: 3356); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 269. Aynı konudaki hadisler,
deliller bölümünde 9 numarada zikredilmiştir.
345 Ibnu Kesir, Tefsir, III,
592-593.(Sekiz cildlik baskı). Müfessirimizin nakline göre; îbnu îshak, âyette
anlatılan Allah dostlarının, Hz. Peygamber ve ashâbı olduğunu söylerken;
Mücâhid: “Kim olursa olsun, nenede bulunursa bulunsun onlar, Allah yolunda
cihad eden kimselerdir.” demiştir.
34ĞIbnu Kesir, a.g.e, IV, 213-217.
347Yûnus 10/ 62-64.
348Bkz: Seâlibî,
cl-CevâhiruT-Hisân, II, 102-104. (Beyrut, 1996.1. Baskı).
349Enfâl 8/34
3511Buhârî, Edeb, 14; Müslim, îman,
266; Ahmed Müsned, IV, 203.
351 Hâkim, Müstedrek, II, 329;
Deylemî, Müsned, I, No: 904; Hindî, Kenzu’l-Ummâl, III, 94.
olursa olsun, nerede bulunursa
bulunsun.” hadisleriyle açıklık getirmiş, velilerin vasıflarıyla ilgili olarak; hakkı
ayakta tutma, görüntüleriyle Allah‘ı hatırlatma, birbirlerini Allah için sevme,
söz ve sohbetleriyle kullan Allah’a ve âhirete çevirme âhirette özel himayeye
girme ve taltife erme gibi vasıflan hakkında pek çok hadis ve haber
zikretmiştir. Görülen sâlih
rüyalan âyette velilere va’dedilen tebşirattan sayan hadisleri nakleden Süyûtî,
“er-Dürrü’ l- Mesûr”da ilgili âyetlerin tefsirinde kendisine âid
hiçbir görüş bildirmeyip sadece rivâyetlerle yetinmiştir.
Allah’ı sevmenin sözle değil, his, niyet, fiil ve
hedefle Rasûlullah (a.s)’a uymakla isbat edileceğini bildiren hadis ve
haberleri nakeden Süyûtî, bu arada, İbnu Ömer yoluyla gelen şu hadise de yer
vermiştir: “Bir mü’min, bütün his ve hevâsıyla
benim getirdiğim şeylere tâbi oluncaya kadar kâmil mü’min olamaz.” 5
FETHÜ’L-KADÎR
/ ŞEVKÂNÎ (1250/1834)
Şevkânî, dirayet ve rivâyeti birleştirdiği
tefsirinde, velinin lugatta; dost manasına geldiğini söyledikten sonra, Allah
Teâlâ’nın kendilerinden korku ve hüznü kaldırıp, dünya ve âhirette bir çok
nimetlerle müjdelediği velilerin mü’minlerin seçilmiş tabakasını oluşturduğunu,
onlardan korku ve hüznün kaldırılması, Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına
kusursuz riâyet, Rablerine güzel zann, İlâhî takdir ve taksime tam teslimiyetle
gerçekleştiğini, bu şekilde kalbleri rahat, sadırları geniş, âzâlan dinç ve
gönülleri hoş olduğunu beyan etmiştir. Bu sıfatta olan mü’minlere, Kur’an-ı
Kerim diliyle bir çok müjdeler verildiğini hatırlatan Şevkânî, sâlih rüyâlan,
duâlarının kabûlünü, vefat anında meleklerin teşrif ve taltiflerini, âhirette
güzel nimet ve cennet müjdelerini bu tebşirâtm içinde saymış, yukarıda geçen;
velilerin zikre vesile olması, âhirette nurdan minberler üzerinde oturmaları,
nübüvvetin kırkaltı cüz’ünden biri olan sâlih rüyalara mazhar olmaları ve
âhirette selamla karşılanmaları ile ilgili hadisleri zikretmiştir.
Allah Teâlâ’nın sâlihleri özel muhâfazaya alıp
onlara yardım edeceğini belirten Şevkânî, Rabbânî velâyetin gerçekleşmesi için gereken
şartlan açıklayan şu hadisi nakletmiştir.
.'Bir kul, Allah için
sevip Allah için buğzetmedikçe imanın hakikatine (Rabbânîliğin sırrına)
ulaşamaz. Allah Teâlâ’nın rızası için sevip, O’nun rızası için kızdığında
Allah’ın dostluğunu haketmiş olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kullarım
içinde benim sevdiklerim; ben zikredilince hatırlananlar ve onların anılmasıyla
da benim zikredildiğim kimselerdir.” Bu hadisi Suyûtî de nakletmiştir.
MEHÂStNÜ’T-TE’VÎL
/ CEMÂLÜDDÎN KÂSIMl (1332/1914)
Kâsimî, veliye muhib manasını verdikten sonra,
“el-Velî” kelimesinin ism-i fâil manasıyla düşünülebileceğini, bu durumda
velinin; itaatla Allah’ı dost edinen kimse olduğunu, bu kelimeyi ism-i meful
manâsında düşündüğümüzde velinin; Allah’ın bir çok ikramlarla kendisini dost
edindiği kimse manasına geleceğini belirtmiştir.
Tefsirinin “tenbih” bölümünde, bu âyetlerin Allah’ın dostlarını tanıtmada bir asıl
olduğuna, insanlar içinde Allah’ın dostlan olduğu gibi; şeytanın da dostlannın
bulunduğuna işâret eden Kâsimî, bundan sonra îbnu Teymiye’nin (728/1328)
bu konuda yazılmış “el-Furkân Beyne Evliyâillah ve Evliyâişşeytân”
adlı eserinden geniş ölçüde iktibaslar yaparak bilgiler vermektedir. Bu eserden
yaptığı nakillere aynen katıldığı rahatça söylenebilir. Çünkü; hiçbir tenkid ve
itirazı olmamış, hatta sözüne başlarken: “Bu kitabtan üzerinde durulması ve
bilinmesi gereken mühim cümleler iktibas edeceğiz.” demiş, iktibası bilince de: “Bu kitab üzerinde
durulması ve iyice mütâlea edilmesi gereken bir kitabtır. Onda başkasında
bulunmayan fâideli bilgiler vardır. Allah onu te’lif edene rahmet eylesin ve
hayırla mükafatlandırsın.” diyerek, takdir ve duâ etmiştir.
Biz, hem Kâsımî’nin hem de îbnu Teymiye’nin veli
anlayışını tesbit etmek için bu metnin muhtevasını maddeler hâlinde
özetleyeceğiz.
1-Allah’ın velileri muttaki mü’minlerdir. Âyet
bunu ortayaya koyuyor.
2-Velileri ve özelliklerini en güzel beyan eden
hadis, Buhârî’nin nakliyle gelen kudsî hadistir.
3-llâhî himayede olan veliler, temamen Allah’a
yönelmiş, sırf O’nun için seven, O’nun için kızan, O’nun için veren veya
meneden sevgililerdir.
4-Velilerin en efdali Peygamberler, onlann en
efdali de Hz. Muhammed (s.a.v)’dir.
5-Bu ümmetin velilerinin en efdali Hz. Ebû
Bekir olup onu sırasıyla Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali tâkib eder.
6-Zâhiren ve bâtınen Rasûlullah (a.s)’m
izini ta’kib etmeden kimse Allah’a ulaşamaz. Elinde türlü hârikalar gösterse,
üzerinde birçok mücâhede ve riyâzat denese de ona veli denemez.
7-Kendini Hz. Peygamber (s.a.v) den üstün
veya O’ndan müstağni gören veli değil, mü’min bile olamaz; olsa olsa kâfir
olur.
8-tnsanlar, iman ve takvâ derecesine göre
velayetten bir pay sahibidir. En büyük veli; imanı ve takvâsı en kâmil olandır.
Âyet bunu gösterir.371
9-Ayık hâlinde iken hak üzere düşünen ve amel eden
bir kimse, manevî cezbe ve şarhoşluğa düşünce söylediği kusurlu sözlerden
dolayı ma’zur görülür.372
10-Veliler her devirde mevcut olup, kurra, ülama,
sülehâ, asker, esnaf, tüccar, devlet adamı, ziraatçı gibi bütün sınıflar içinde
bulunurlar. Yeter ki; fâcir ve bidat ehli olmasınlar. Velilik belli bir sınıfa
hasredilemez.373
11-Bütün günahlardan ma’sûmiyet, hiç yanılmamak ve
hatâ etmemek velilik için şart değildir. Veli, bazen yanılabilir, keşf ve
içtihadında hatâ edebilir. Normal hayatında kâmil hâliyle bilinen bir veli,
herhangi bir hatâ etti diye terk edilip bir kenara itilmez. Benzer hatâlar
Ashâb-ı kiramın en önde gelenlerinde de vâki olmuştur. Fakat bu kusurlar
onların fazilet derecesini düşürmemiştir.374
12-Veliler feraset sahibi olup kendilerine ilham
yolu açıktır.
13-Rasûlullah (a.s)’dan başka herkesin sözü Kitab
ve sünnetin ölçülerine göre alınır veya alınmaz. Mutlak teslimiyet sâdece
Peygamberlere olur. Ülemâ ve sülehâ bunda ittifak etmişlerdir.375
371 Hucurât 49/13. Hadiste de aym
hüküm şöyle belirtilir: Rasûlullah (a.s)’a: “İnsanların en faziletlisi kimdir?”
diye sorulunca: “En muttakileri!” buyurmuştur. Bkz: Buhârî, Enbiyâ, 8; Müslim,
Fedâil, 168.
372Bu hükme delil olarak şu hadis
gösterilmiştir. “Üç kimseden kalem (mes’uliyet) kaldırılmıştır: Kendine
gelen kadar (aklî dengesi kaybolan) mecnundan, bülüga erene kadar çocuktan,
uyanıncaya kadar uykuda olandan" Bkz: Buhârî, Hudûd, 22.
373Kâsımî, a.g.e, IX, 3372.
374Kâsımî, a.g.e, IX, 3373-74.
375Kâsımî, a.g.e, IX, 3366-3376.
Müellif, son maddeye örnek olarak, tasavvuf yolunun büyüklerinden
“Seyyidü’t-tâife” diye tanınan Cûneyd
el-Bağdâdî’nin: ”Bu ilmimiz
Kitap ve sünnetle kayıtlanmıştır. Sülûkünden önce Kur’an okumayan, hadis
yazmayan, fıkıh öğrenmeyen kimseye uymak câiz değildir.” sözüyle (Bkz: Kuşeyrî,
Risâle, I, 117; Subkî, Tabakatü'ş Şâfiiyye, II, 273, 274), Ebû
Osman en-Neysâbûrî’nin: “Kim söz ve
fillerinde sünnete göre hareket ederse o, hikmetle konuşur. Kim de söz ve
fiilinde hevâ ve hevesine göre hareket ederse, o, bid'atla konuşur. Çünkü Allah
Teâlâ: “Eğer o peygambere itaat ederseniz; hidayeti bulursunuz"
buyuruyorJ'sözünü (Bkz: Kuşeyrî, a.g.e, I, 122) ve Ebû Amr
b. Nûceyd’in: “Kitab
ve sünnetin, sihhatına şâhidlik
Kâsımî’nin, tbnu Teymiye’nin “el-Furkân” isimli eserden yaptığı
nakiller, yine aynı müellife âit “Fetevâ” kitabında genişçe arzedilmiştir.
2-Dirâyet Tefsirlerinde Veli Anlayışı.
Burada, dirâyet usûlünde yazılmış ve sayısı bir
hayli kabarık olan tefsirler içinde en meşhur olanları ve bizi diğerlerinden
müstağni kılacak temel tefsirleri tetkik ederek; müfessirlerin veli ve velâyet
konusundaki anlayışlarını ortaya koymaya çalışacağız. Tefsirleri tarih sırasına
göre ele alacağız. Böylece; önceki tefsirlerin kendinden sonraki tefsirlere
etki ve katkılarını görüp sihhatli bir değerlendirme imkanı bulabileceğiz.
Müfessirler arasında herhangi bir mezheb ayırımı yapmadan, İslâm âleminde
tefsir sahasında mûteber görülen kaynaklan ulaşabildiğimiz miktarıyla
inceleyeğiz.
Önce, meşhur dirâyet tefsirleri içinde, te’lif ve
tarih itibariyle ön sırayı alarak, özellikle bedi’, beyan ve belâğat yönüyle,
kendinden sonraki tefsirlerin temel kaynağı durumunda olan “el-Keşşâf an Hakâiki’ t-Tenzîl”den
başlayacağız.
KEŞŞÂF /
ZEMAHŞERÎ (538/1143)
Zemahşerî, velâyete, yardım ve birisinin işlerini
üstlenmek mânasını vermiş, aynı kelime vilâyet şeklinde okunduğunda ise;
saltanat ve mülkî idâre manasına geleceğini belirtmiştir. “Allahın velilerine hiçbir korku
yoktur.” hükmüyle başlayan âyetlerin tefsirinde veli; taatma sarılarak Allah’a dost
olan, O’nun da birçok kerâmetlerle kendisine dost ettiği kimsedir, şeklinde
ta’rif eden Zemahşerî, onlann alâmetleri meyanında, ilgili hadisin delâletiyle hey’et ve görüntüleriyle Allah’ı
hatırlamaya vesile olduklannı zikretmiş, bu arada birbirlerini Allah için
sevmelerinin âhiretteki güzel sonucunu bildiren hadisi nakletmiş, sâlih rüyâyı, insanlann sevip güzel
bir insan olarak anmasını, vefat ederken meleklerin tebşir ve emniyet
telkinini, âhirette selâmet içinde amel defterlerini sağ taraftan almalarını ve
selamla cennete girmelerini, velilere va’dedilen müjdeler arasında saymıştır.
Sâlih hâl sahiplenin diğer insanlar tarafından
sevilmesini Allah Teâlâ’nın kendilerine özel bir kerâmeti olduğunu belirten
Zemahşerî, Allah, hâllerinin üstünlüğünü, Hakk katındaki itibarlarının
yüceliğini göstermek için, onlara düşman olanların kalblerine korku ve heybetlerini
salacağını zikretmiştir.283
Aynı âyete, Ibnu Abbas’m: “Allah sâlihleri sever ve
kullarına da sevdirir." şeklinde mâna verdiğini kaydeden
Zemahşerî, bu konuda Allah Rasûlünün: “Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman
Cibril’i çağırır ve: “Ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev.” buyurur.
Cibril de o kulu sever. Sonra gök ehline seslenerek: “Haberiniz olsun, Allah
falanca kulu seviyor, onu siz de sevin.” der. Onu gök ehli de sever. Sonra o
kul için yeryüzünde kabûl (ve kullar arasında ona karşı sevgi) konur.”
buyurduğunu nakletmiş ve buna, Katâde’ye âit: “ Bir kul tam olarak
Allah’a yöneldiği zaman, Allah kullarının kalbini ona yöneltir.” sözünü
eklemiştir.
Mu’tezilî olarak bilinen Zemahşerî’nin, veliler
hakkındaki bu açıklamalarını sûfîlerle uyum içinde bulurken; sûfilerden bir
grubun Allah Teâlâ’nın zâtını sevmekle ilgili görüşlerine katılmadığı için;
halleri istikâmet üzere olan sûfileri hâriç tutmadan, onları, aşağılayıcı ve
alayvârî bir ifâdeyle tanıtmasını, kendi eseri içinde büyük bir tutarsızlık
olarak görüyoruz.
MECMAU’L-BEYÂN / TABRESSÎ (538/1143)
Hüseyin ez-Zehebî’nin tesbitiyle Tabressî; ifrata
gitmeyen, sahâbeden hiç kimseyi küfürle itham ve adâletleri konusunda ta’n
etmeyen mu’tedil şîa anlayışına sahip bir müfessirdir. Şîâ etkisiyle savunduğu fikirleri ve bazı
mu’tezilî görüşleri bir kenara bırakılırsa; “Mecmau’ l-Beyân” tefsiri,
sahasında büyük bir eserdir. Biz, tefsirin konumuzla ilgili kısımlarına
bakmakla yetineceğiz.
Veliyi; yardım ve desteği üstlenen kimse olarak
açıklamaya başlayan Tabressî, bu kelimenin diğer birçok lügavî ve ıstılâhî
manalarını zikrederek, Allah
Teâlâ’nın mü’minlere dostluğunun şu üç şekilde tezâhür edeceğini belirtir:
1 -Onları hak ve hidayete sevkedecek delilleri
ayakta tutmaya yardım eder. 2-Dinlerini yaymada ve düşmanlarına karşı
muhafazada yardım eder.
3-Taat ve sâlih amellerine güzel karşılık verir.
Tabressî, velilerin vasıflan hakkında; üzerlerinde
taşıdıklan güzel hâl ve tavâzu ile tanıtıldıklannı, farzlan edâ, sünnetlere
ittiba, haramlardan içtinab, âcil dünya zevklerine karşı zühd, Allah’ın
katindakilere rağbet, temiz kazanç, öğünme ve mal biriktirmeden teberri, Allah
yolunda yerince infak ve her hallerinde Hakk’a muvâfakatın onlann temel
ahlakları olduğunu beyan etmiştir.
Buraya kadar yaptığımız nakiller, ehl-i sünnet
âlimlerinin veli anlayışı ile aynı çizgidedir. Ancak Tabressî, tefsirinin diğer
yerlerinde velâyet, imamet, ma’sûmiyet konularında farklı şeyler söylemektetir.
Meselâ; “Sîzin veliniz ancak; Allah, Rasûlü ve namazını kılan, zekatını
veren, rüku’ (itaat) hâlinde olan mü’tninlendir.”™ âyetinin tefsirinde,
bu âyetin Hz Ali’nin velâyetini isbat ediyor diye bir çok deliller getirip
izahlara girişmiş,394 “Ey ehl-i beyti Allah sizden
çirkinlikleri giderip tertemiz yapmak istiyor.”396 âyetinin
tefsirinde de ehl-i beytin manasını önce belli kimselere hasretmeye çalışmış,
peşinden başka bir görüşü nazara vererek, bunun başkalarına da ıtlak
olunabileceğini, bu durumda imamların da bütün günahlardan ma’sum ve temiz
olacağını hissettirmeye çalışmıştır.396
MEFÂTÎHU’L-ĞAYB
/ FAHRUDDİN RÂZÎ (606/1210)
Râzî, tefsirinde veli, velâyet, muhabbet, vecd,
kerâmet, ahlak gibi tasavvufî konularda en geniş mâlumatı vermiş bir
müfessirdir. Onun tefsirini, sûfiye yoluna sülük ettikten sonra yazdığını
söyleyenler de mevcuttur.397
Veliye, kurb manasını veren Râzî,398 bu
yakınlığın iki yönünün bulunduğunu, bir tarafını Allah Teâlâ’nın, diğer yanım
ise bu makâma ulaşan kulun temsil ettiğini,399Allah Teâlâ’ya
yakınlığın mekan ve cihet yönüyle düşünülmeyeceğini, bunun O’nun nurları içinde
kaybolan kalbin marifetiyle hâsıl olan bir keyfeyet olduğunu belirten Râzî,400
bu durumu şöyle özetlen “Kul kalbiyle mârifet nurları içinde müsteğrak olunca
artık her şeyi Allah adına olur. Baksa; kudretullahm delillerini görür. îşitse;
O’nun âyetlerini duyar. Konuşsa; O’nu senâ eder. Hareket etse; O’nun hizmetinde
koşar. Gayrete gelse; taatmda coşar. Böylece Allah’a yakınlıkta gaye olan
noktaya adım atar ve bu şahıs Allah Teâlâ’nın velisi olur. Bu durumda Allah da
onun velisi olur ve âyetin401 beyan ettiği durum
393Mâidc5/55
394Tabressî,a.g.e, II, 126-130.
395Ahzab 33/33.
396Tabressî,a.g.e,V, 138-139.
397Bkz: Bilmen, Büyük Tefsir
Târihi, II, 491.
398 Râzî, Tefsir-i Kebîr, VII, 16;
XVII, 101.
399Râzî, a.g.e, XVII, 101-102.
400Râzî, a.g.e, XVII, 102.
401 Bahsi geçen âyet meâlen şudur:
“Allah mü’minlerin velisidir, onları zulmetlerden gerçekleşir,”
“Allah onları sever, onlar da
Allah'ı sever.” 11 âyetinde, Allah’la kul
arasındaki dostluğun oluşma şeklini gösteren bir incelik bulunduğunu belirten
Râzî, önce Allah Teâlâ’nın sevgisi başlar, yoksa kullar onu sevmeye muvaffak
olamazlardı, demektedir.
Velâyetin husûlünü Hz, Peygamber (s.a.v)’e
ittibâya bağlayan Râzî, bunun dışındaki bütün iddâlann boş ve yalan,
sâhiplerinin ise perişan olduğunu belirtmiştir. -5
Tasavvufla ilgili diğer bölümlerde Râzî’den başka
tesbitler nakledeceğiz.
ENVÂRU’T-TEZÎL
/ KÂDÎ BEYDÂVÎ (685/1286)
Mu’tezîlî fikirleri dışında çok yönüyle
Zemahşerî’nin beyanlarına tâbi ve görüşlerine kânî’ olan Beydâvî, “Allah'ın velilerine hiçbir korku yoktur.”
1 âyetinin
tefsirinde de özetle KeşşâfTn beyanlarını tekrarlamış, ancak ondan farklı
olarak; velilere verilen dünyadaki tebşirâtm içine kendilerine ihsan edilen
keşifleri de dâhil etmiştir. Tefsirin şârihlerinden Şihâb (1069/1658),
bu keşfin bâtınî temizliğe ulaşanlara açılacağını Konevî ise (1195/1780); hâl ve kemâlât
sahiplerine ihsan edileceğini belirtmiştir.
Beydâvî, “Rasûlüm de ki: Eğer Allah'ı
seviyor (ve sevdiğinizi iddia ediyor) sanız bana tâbi olunuz ki; Allah da sizi
sevsin.” âyetinin tefsirinde; bu sevginin husûl ve isbatını şöyle
özetlemiştir: “Muhabbet; nefsin kendisinde kemal gördüğü şeye meyletmesidir. Bu
meyil ve muhabbet kendisini ona yaklaştıracak şeylere sevkeder. Kul, hakiki
kemal ve kemâlatin ancak Allah Teâlâ’ya âit olduğunu,kendisinde ve başkalarında
gördüğü bütün kemâlâtın Allah’dan geldiğini, O’nunla sabit olduğunu ve Ona
rücû’ edeceğini yakînen bilince; sevgisi ancak Allah’a ve Allah için olur. Bu
da, O’na taata ve rızasına yaklaştıracak şeylere rağbeti gerektirir. Bunun yolu
ise O’nun Rasûlüne tâbi olmaktır.”
Beydâvî, Allah Teâlâ’nın özel in’am ve ihsanlarına
mazhar olan ârifleri, kalbi tasfiye ve nefsi riyâzatla eşyanın hakikatine
ulaşmış kimseler olarak nazara verir.
İman edip sâlih amel işleyenleri, İlâhî bir şevkle
kalblerin hiç zorlanmadan seveceğini belirten Beydâvî, ilgili âyet-i kerimeye
Zemahşerî’nin naklettiği hadisle
açıklık getirmiştir.
MEDÂRİKÜ’T-TENZÎL
/ EBU’L-BERAKÂT en-NESEFÎ (701/1301)
Keşşaf ve Beydâvî tefsirlerinin özetini kendi diryâtiyle birleştirerek bu eseri ortaya
koyan Nesefî, tefsirinde tasavvufî konulara fazlaca dalmayıp, gerekli gördüğü
yerlerde ehl-i sünnet anlayışı içindeki sûfilerden yaptığı nakillerle
yetinmiştir. Zemahşerî’nin
sûfilere karşı takındığı tutarsız ve eleştirici tavır, Nesefî’de yerini bazen
sözlü, bazen sukûtî tasvibe bırakmıştır.
Biz burada müfessirin konumuzla ilgili görüşlerini
tesbite çalışacağız.
Nesefî, velâyete; yardım ve birisinin işlerini
üstlenme manasını vermiş, kelime “vilâyet” şeklinde okunduğun da ise; saltanat
ve yetki manasına geliceğini söylemiştir. Zahirî muâmelesinde ve bâtmî murakabesinde
sıdk hâlini son derece muhâfaza eden veya sözü filini tasdik eden kimseyi
sıddîk olarak tanıtan Nesefî, velilerle
ilgili âyeti, tefsir ederken;
veliye Zemahşerî ve Kâdî’ye yakın manalar vermiştir.421 Allah Teâlâ’nın, sevdiklerini kullarına da
sevdireceğini belirten Nesefî, bunu, onlara dünyada va’dedilen
müjdeler içinde zikretmiş, Ka’b’dan
yaptığı bir nakilde; yeryüzünde hayırla anılan bir kulun, semâda da aynı halle
anılacağını söylemiştir.
Mârifet ehli olanlarda, ayrılığa (Allah’tan ayn
kalmaya) ağlama, ihsana duâ ve kazâya rızânın bulunacağını nakleden Nesefî,
kendisinde bu hasletler bulunmayan kimsenin, mârifet davâsında yalançı olacağını
bildirmiştir.
Nesefî, “Ey insanlar hepiniz Allah’a
muhtaçsınız.” âyetinin tefsirinde, fakrın ta’rifini verirken
birçok sûfiden nakilde bulunmuş ve evliyânın sıfatı hakkında (Yahya b.
Muaz’dan) şu üç vasfı nakletmiştir:
“Her şeyde Allah’a güvenmek, her şeyde O’na muhtaç
olduğunu anlamak her şeyden O’na dönmek.”42,9
ĞARÂÎBÜ’L-KUR’ÂN
/ NÎZÂMÜDDÎN en-NÎSÂBÛRÎ (730/1329)
Büyük ölçüde Râzî’nin tefsirinin bir özeti olup
Keşşâf ve diğer tefsirlerle takviye edilmiş olan Ğarâibü’l-Kur’ân tasavvufî te’vil ve incelikleri ekseriyetle
Necmüddin ed-Dâye’nin “Te’vîlât-ı Necmiyye” adlı tefsirinden alarak
tamamlanmıştır. Kendisi büyük
bir sûfî olan Nisâbûrî, sûfiyâne ve sâfiyâne fikirlerini tefsirine de
yansıtmıştır.
Nisâbûrî, veli kelimesine “yakınlık” mânasını verdikten
sonra, Râzî’nin açıklamalarına benzer şekilde; velilerin Allah Teâlâ’ya
yakınlıklarının O’nun marifet, cemal ve celal nurları içinde kaybolarak hâsıl
olduğunu belirtmiş, peşinden, kelamcılann : “Allah’ın velisi; delile dayalı
sahih bir iman, şeriatın emrettiği sâlih amel sâhibi kimsedir.” ta’rifini
vermiştir.
Velilerin özellikleri meyanında Hz. Peygamber (s.a.v)’in
“Onlar; görülmeleriyle Allah’ın zikrolunduğu kimselerdir."
hadisini zikreden Nisâbûrî,
bunun sebebini, onlann üzerinde bulunan İlâhî huşu’, tevâzu’ ve sekinete
bağlamışür.
Müellif, velilere dünyada verilen nimet ve
müjdelerden birisinin de diğer insanlar tarafından sevilmek ve kendisine tâbi
olunmak olduğunu belirterek; bunu şöyle izah etmiştir: Kemâl hâli bizâtihî
mahbûb bir şeydir. Kendisinde kemâl sıfatı bulunan kimse insaf üzere hareket
ettiğinde herkes onu sever ama ona hased etmez. Bir kul için, kalben
mârifetullah içinde kaybolup Allah’tan başkasından yüz çevirmekden daha büyük
bir kemâl yoktur. Allah’ın nûru, bizâtihi cezbedip tâbi kılma özelliğine
sahiptir. Bu nur kimin kalbine yerleşmiş ise; tabiî olarak, Allah’tan gayri
şeyler kendisine tâbi ve hizmetçi olur.
Allah Teâlâ, velisi olduğu mü’minlere değişik
tecellî ederek onları zulmet hallerinden nûrânî hallere intikal ettireceğini
belirten Nisâbûrî, Cenâb-ı Hakk’ın, avamı küfür ve dalâlet
zulmetlerinden imân ve hidâyet nuruna, havâssı nefsânî ve cismânî sıfatların
zulmetlerinden rûhânîyet ve Rabbânîyetin nûruna, havassu’l- havâssı ise; hudûs
ve fenânm zulmederinden şühûd ve bekânın nûruna çıkaracağını söylemiştir.
Nisâbûrî, âyetleri bölüm bölüm tefsir ederken her
bölümde “te’vîl” başlığı ile tasavvufî yorumlara girmiş ve hemeh hemen
tasavvufun bütün konulan bu te’viller içinde işlenmiştir. Yukanda kaydettiğimiz
gibi; bu te’villerin ekseriyetle “Te’vîlât-ı Necmiyye"den
alındığını hatırlatmalıyız.
LÜBÂBÜ’T-TE’VÎL
/ HÂZÎN (711/1340)
Uzun süre Şam’da Sümeysâtiye hankâhınm kütübhâne
müdürü olarak görev yaptığı için, kendisine kütübhâne bekçisi anlamında “Hâzin”
lakabı verilen ve sûfi meşreb bir zât olarak tanınan Alâüddin el-Bağdâdî
eş-Şâfiî, kısaca “Hâzin”
diye tanınan “Lübâbü’t-Te’vîlfî Maâni’ t-TenzîF adlı tefsirini,
Beğavî’nin “Meâlimil’ t-Tenzll” adlı tefsirinden özetleyerek ve diğer
tefsirlerden de nakillerde bulunarak tamamlamıştır.
Veli ve velâyet konusunu Yunus sûresi 62-64.
âyetlerini tefsir ederken ele alan Hâzin, burada yaptığı nakillerin
ekseriyetini ‘‘Meâlimü’t-Tenzîrden almıştır. Önce velâyeti hakeden
kimsenin bâriz vasıflarını tesbite çalışan Hâzin, görülmeleriyle Allah’ı
hatırlatma, aralarında bir akrabalık ve malî menfeat olmadan sırf Allah için
birbirini sevme vasıflarını ve buna mukâbil âhirette Allah Teâlâ’nın
kendilerine yaptığı özel ikramları hadislere dayalı olarak zikretmiştir.
Velinin kelime alarak; kurbiyyet ve nusret
manalarına geldiğini belirten Hâzin, velinin ıstılâhî mânasını şöyle
özetlemiştir. Veli; Allah Teâlâ’nın kendisine farz kıldığı bütün tatlara
yapışarak O’na yakınlık sağlayan, devamlı Allah ile meşgul ve kalbiyle O’nun
mârifet nûruna ğark olmuş kimsedir.O, bu bu hâliyle baksa; kudretullahın
delillerini görür. îşitse; O’nun âyetlerini duyar. Konuşsa; O’nu senâ eder.
Hareket etse; O’nun hizmetinde koşar. Gayrete gelse; taatmda coşar.
Zikrullahtan hiç kopmaz, kalbiyle Allah’tan gayrisini görmez. îşte bunlar
Allah’ın velisinin özellikleridir. Kul bu hâle gelince Allah Teâlâ onun velisi,
yardımcısı ve destekçisi olur.
Kulda tam mârifet ve teslimiyet hâsıl olunca
dünyevî endişe ve korkuların ortadan kalkacaını belirten Hâzin, bir
ârifin ta’rifiyle; velâyet makâmının ve mârifetullah’ın bu tür korkulan ortadan
kaldıracağını zikretmiştir.
Kâmil kimselerin gördüğü sâlih rüyâlan velilere
va’dedilen müjdenin içinde sayan Hâzin, uyanık hâlinde Allah aşkı ve zikrinde
kaybolan kalblerin, uyku ânında da aynı sevgiliye âit güzellikleri müşâhede
edeceğini hatırlatmıştır. Hâzin,
Allah tarafından sevilen kulların insanlar
tarafından sevilmesini bir muhakkik ârifîn şu tesbitine bağlamıştır: “Kul,
devamlı Allah Teâlâ ile meşgul olduğunda kalbi aydınlanır ve nûr ile dolar.
Kalbindeki bu nûr yüzüne vurarak onda huşu’ ve hudu’ hâlini meydana getirir.
Böylece kullar onu sever ve överler. Bu, Allah Teâlâ’nın muhabbet ve rızâsının
ilk müjdecisidir.”444
Sâlihlerin Allah Teâlâ’nın özel himâye ve
desteğinde bulunduğunu belirten Hâzin, bu durumda olan bir kimseye hiçbir
düşmanın zarar veremeyeceğini zikretmiştir.446
el-BAHRU’L-MUHÎT
/ EBÛ HAYYAN el-ENDELÛSÎ (745/1344)
Tefsirinde daha ziyâde Kur’an-ı Hakim’in dil ve
belâğat inceliklerini nazara veren Ebû Hayyan, bu konuda Zemahşerî ile
îbnu Atıyye’den bolca nakiller yapmış ve aynı zamanda kendilerini
şiddetli bir tenkide tâbi tutmuştur.446
Veliye; yardımcı, destekçi, muhibb, birisinin
işlerini üstlenen mânalarını veren Ebû Hayyan, Allah Teâlâ’nın, velisi
olduğu mü’minleri zulmetlerden nûra çıkaracağını bildirdiği âyetin447
tefsiri sadedinde bazı sûfilerin sözlerini nakletmiştir.448
Ebû Hayyan, “Allah’ın velilerine hiçbir korku
yoktur.” âyetinin449 tefsirinde,
Zemahşerî’nin: “Veliler; taatma sarılarak Allah’a dost olan, O’nun da
444Hâzin, a.g.e, III, 269.
445Hâzin, a.g.e, II, 687.
44 Bkz: BkzıBilmen, Büyük Tefsir Târihi, II,
553; Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XVI, 167.
447 Bakara 2/257.
448Ebû Hayyan, el-Bahru’l-Muhît,
II, 283. Bu sûfilenden birisi Ebû Bekir el- Vâsıtî’dir.(320/932) O, şöyle
demiştir: “Allah, velisi olduğu mü’minleri nefislerinin zulumâtmdan çıkarıp
nzâ, sıdk, tevekkül, ma’rifet ve muhabbet gibi edeb hallerine sevkeder.” Diğeri
ise Ebû Osman el- Hîrî’dir.(2986910) O da bu konuda şunları söylen “Allah
velisi olduğu mü’minleri, vahşet ve firkat zulmetlerinden vuslat ve ülfet
nûruna çıkarır.”
Vâsıtî’nin hâl tercümesi için bkz: Ebû Nuaym.
Hilye, X, 349; Sülemî, Tabakât, 302; Kuşeyrî, Risale, 1,151; Attâr, Tezkire,
563.
Ebû Osman’ın hâl tercümesi için bkz: Hilye, X, 244,
Sülemî, 170; Kuşeyrî, I, 120; Tezkire, 318; Şa’rânî, Tabakât, 318.
449Yunus 10/62-64.
birçok kerametlerle kendisine dost ettiği
kimselerdir.” ta’rifîyle, îbnu Atıyye’nin yaklaşımını aynen nakletmiş, îbnu
Arabî gibi kimselerin velâyet ve nübüvvetle ilgili bazı müşkil sözlerinden
Allah’a sığınmıştır.450
Velilerin özellikleri konusunda, zikre vesile
olmaları ve Allah için birbirlerini sevmeleri ile ilgili hadisleri zikreden Ebû
Hayyân, onlann takvâ hallerinin mâzi ve müstakbelde bütün hayatlan boyunca
devam ettiğini belirterek, görülen sâlih rüyâların, insanlann sevgi ve hayırla
anmalannın, vefat ânında meleklerin müjde ve selamlannın, âhirette nurlu bir
yüze sâhip olup amel defterlerini sağ taraflanndan almalarının velilere
va’dedilen müjdelerin içine gireceğini zikretmiş, nakilleri genelde Zemahşerî
ile İbnu Atıyye’den yapmıştır.451
Bu nakil ve görüşlerinde orta bir yol ta’kib eden Ebû
Hayyân, Mâide sûresindeki “Allah onları sever, anlan da Allah'ı
sevrler.” 52 âyetinin tefsirinde, görüşlerine katılmadığı ve
hallerini beğenmediği bir grup sûfî hakkında Zemahşerî’nin alçaltıcı ve alay
edici sözlerini naklettikten sonra, kendisine duâ ederek zımnen tasvibini
belirtmiş, bu arada kendi zamanında yayılan hulul ve ittihad anlayışlarını,
vahdet-i vücûd görüşünü ve bazı sûfî geçinen kimselerin Kur’an ve sünnete karşı
lâkayd.davranıp tâbi oldukları şeyhlerin sözlerine vahiymiş gibi sarılmalarını
tenkid etmiştir.453
Ebû Hayyan’ın
hiçbir ayırım yapmadan bütün sûfîleri içine alacak şekildeki kullandığı bu tür
ifâdeler, vâkıaya ters düşmekte ve kendi ifâdeleri içinde de çelişki
arzetmektedir. Çünkü; bir âyetin tefsirinde, velileri bütün hayatı boyunca
takvâ üzere yaşayan kimse olarak tanıtıp, diğer bir yerde, belli bir kesimin
kusurunu umuma aitmiş gibi göstererek, bütün sûfileri alay konusu etmek bizce
bir tutarsızlıktır.
es-StRÂCÜ’L-MÜNÎR / HATÎB eş-ŞÎRBÎNÎ (977/1569)
Şafii fukâhasından verâ ve zühd sâhibi bir zât
olan Şirbînî 454 tefsirinde daha çok tercih edilen kavilleri
benimsemiş, rivâyet ve dirâyet metodunu beraberce
450Ebû Hayyân, a.g.e, V, 175.
45 bû Hayyân, a.g.e, V, 175.
452Mâide 5/54
453Ebû Hayyân, a.g.e, III,
511-512.
454Bilmen, Büyük Tefsir Târihi,
II, 646; Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirûn 1,338.
kullanarak ve genelde Râzî’den nakiller yaparak
eserini tamamlamıştır.455
Velâyete, kemal, idâre ve yardım,456
veliye de yardımcı ve destekçi 457 mânasını veren Şirbînî, velinin
ıstılâhî ta’rifinde Zemahşerî ve Kâdî’ye uymuş, Allah Teâlâ’nın
velileri tanıtırken “onlar yakînen iman edip gerçek takvâya
ulaşanlardır.”*5* şeklindeki ta’rifini yeterli ve fazlasını
gereksiz bulmuştur.459
Hz. Ali’nin: “Veliler, Allah’a taat içinde uykusuz
kalmaktan yüzleri sararmış, ağlamaktan gözleri büzülmüş, açlıktan karınlan
süzülmüş kimselerdir.”sözünü nakleden Şirbînî, Said b. Cübeyr’in nakline460
ve tbnu Abbas’m tefsirine dayanarak; onlann, yüz hatlannda okunan İlâhî
heybet ve haşyetten, üzerlerinde görülen vakar ve sekînetten dolayı Allah
Teâlâ’yı hatırlattıklarını zikretmiştir.461
Nevevî’den, İmam A’zam ve İmam
Şâfiî’nin: “Âlimler Allah’ın velisi değilse, Allah için başka veli
yoktur.” sözlerini nakleden Şerbînî, bunun, ilmi ile amel eden âlimlere âit
olduğunu belirtmiştir. İmam Kuşeyrî’nin: “Nebinin ma’ suiniyetinin
şart olduğu gibi; velinin de günahlandan mahfuz olması gerekir. Üzerinde
şeriatın reddettiği bir hâl bulunan kimse veli değil, aldanmış birisidir.” sözünü
de zikreden Şerbînî, Allah’ı sevdiğini iddia edenleri Allah Teâlâ’nın bunu
isbata çağırdığını, bunun isbat alanı olarak Rasûlüne ittibâyı gösterdiğini,462
belirtmiş, Haşan el-Basrî’den nakille; muhabbetullah iddiâsmda bulunup
ta, Hz. Peygamber (s.a.v)’e muhâlif hareket edenin bir yalançı olduğunu
ve Kur’an’ı- Hakim’in onu yalanladığını zikretmiştir.463
Allah Teâlâ’nın kullarına muhabbetini, onlann
taatlanna en güzel sevabı vererek, onlan katında ve kullan arasında yüceltip
överek ve kendilerinden râzı olarak göstereceğini belirten Şirbînî, kullar
Allah Teâlâ’ya muhabbetlerini; O’na
455Bkz: Bilmen, Büyük Tefsir
Târihi, 11,647; Zehebî, a.g.e, I, 345; Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XVI,
170.
45 Şirbînî, es-Sirâcü’l-Münîr, II, 379.(I-IV
cild, Beyrut, trs)
457Şirbînî, a.g.e, I, 170.
458Yunus 10/62,63.
459Şirbînî, a.g.c, II, 27.
460|igiü hadis için bkz: Taberî, Câmiu’l-Beyân,
VII, 131; îbnu Mübarek, Kitâbu’z-Zühd, (No:217-218); îbnu Mâce, Zühd,
(No:4119); îbnu Ebi’d-Dünyâ, Kitabü’l-Evliyâ, 47, 48; Taberânî,
el-Mu’cemu’l-Kebîr, X, 205; Suyûtî el-Câmiu’s-Sağîr, 1,377 (No:2466);
461 Şirbînî, a.g.e, II, 27
462Âl-i Imrân 3/31
463Şirbînî, a.g.e, I, 208.
itaat ederek, hep nzâzını arayarak, gazap ve
azâbını gerektiren fiilerden şiddetle kaçınarak ortaya koyabileceklerini
hatırlatmıştır.464
İRŞÂDU’L-AKLÎ’S-SELÎM
/ EBU’S-SUÛD (982/1574)
Zemahşerî ve Kâdî’yi örnek alarak, daha çok
Kur’an’ın i’câz ve belâğat yönüne ağırlık veren ve kendi usul ve uslûbü içinde
bu işi en üst seviyede temsil eden Ebu’s-Suûd, Zehebî’nin tesbitiyle, bu vadide
eser veren zatların en önünde yer almıştır.465 Kânûnî Sultan
Süleyman ve II. Sultan Selim’in zamanlarında Hicrî hesapla tam 30 yıl
şeyhülislâmlık vazifesini yürüten Ebu’s- Suûd, 87 yaşında vefat
etmiştir.466
Veliye, lügat manası itibâriyle yakın manasını
veren Ebu’s-Suûd, “Allah’ın velilerine hiçbir korku yoktur”46 âyetinde anlatılan velilerin, Allah Teâlâ’ya
rûhânî yakınlık sağlayan mü’minleren seçilmiş kesimi olduğunu, onların bu
dereceyi, bütün hayırların temeli olan yakînî iman ve kâmil takvâ ile elde
ettiklerini, bu takvânın; “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun!”468
âyetiyle istenen ve ‘"insanın sırrını Cenâb-ı Hakk’tan
alıkoyan bütün şeylerden kesilerek bütünüyle O'na yönelmek” şeklinde
ta’rif edilen üçüncü ve en üst mertebedeki takvâ olduğunu belirtmiştir.469
Veli deyince akla gelen mânevî şühûd ve İlâhî yakınlığın bu takvâ ile hâsıl
olacağını belirten Ebu’s-Suûd, hadislerde bahsedilen diğer sıfatların
buna münâfî olmayıp sonuçta aynı manaya geldiklerini beyandan sonra,
görülmeleriyle Allah’ın zirkolunması, birbirlerini sırf Allah için sevmeleri ve
bu sâyede âhirette büyük bir nûrânî makâmı elde etmeleriyle ilgili hadisleri470
ve onları açıklayıcı mâhiyetteki haberleri zikretmiştir.471
Velilere verilen müjdeler konusunda Zemahşerî ve
Kâdî’nin beyanları çerçevesinde nakillerde bulunan Ebu’s-Suûd,472
Allah’a muhabbetin ta’rifinde de
464şirbînî, a.g.e, I, 372.
465Zehebî,cı-Tefsîr
ve’I-Müfessirûn I, 345; Bkz: Bilmen, Büyük Tefsir Târihi, II, 656;Hadislerle
Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XVI, 174.
466Aydemir, Ebu’s-Suûd ve
Tefsirdeki Metodu, 15,16.
467Yunus 10/62.
468Â1-İ tmrân 3/102.
469Ebu’s-Suûd,
trşâdu’l-Akli’s-Selîm, IV, 158-159.
470Bakınız, dehlerler bölümündeki
18 ve 28 nolu hadislerin kaynaklan.
471Ebu’s-Suûd, a.g.e, IV, 159-160.
tamamen Kâdî’ye katılmıştır.473
RÛHU’L-MEÂNÎ /
ŞtHÂBÜDDÎN ÂLÛSÎ (1270 /1854)
Neslen seyyid, mezheben Şafiî ve itikâden selefi
olan Âlûsî,474tefsirini rivayet ve dirayet tarikini cem’ederek,
önceki meşhur tefsirlerin hepsinden istifâdeyle yazmış,475
âyetlerdeki tasavvufî incelikleri özellikle bunun için açtığı “bâbu’l-işârât”
bölümünde vermeye çalışmıştır. Alûsî, Nakşibendî tarikatına sülük etmiş
ve meşhur Nakşî şeyhlerinden Mevlânâ Hâlid Zülcenâhayn’dan ilim ve feyiz
ahzeylemiştir.47 Böyle nûrânî
bir muhît ve atmosferde yetişen müfessirin o çevrenin zevk ve kültürünü eserine
yansıtması pek tabidir.
Velinin esas olarak yakın olma fiilinden türemiş
bir kelime olduğunu belirten Âlûsî, ıstılâhî mânasının da bu mana etrafında
döndüğünü ifâde etmiş ve veliye; yakın, muhibb, yardımcı manalarını verdikten
sonra, îmam Kuşeyrî’nin (465/1072) meşhur veli ta’rifini zikretmiştir 477
472Ebu’s-Suûd, a.g.e, IV, 160.
473Ebu’s-Suûd, a.g.e, II, 64.
Kâdî’nin ta’rifi şudur. “Muhabbet; nefsin kendisinde kemal gördüğü şeye
meyletmesidir. Bu meyü ve muhabbet kendisini ona yaklaştıracak şeylere
sevkeder. Kul, hakiki kemal ve kemâlatm ancak Allah Teâlâ’ya âit
olduğunu,kendisinde ve başkalarında gördüğü bütün kemâlâtın Allah’dan
geldiğini, O’nunla sâbit olduğunu ve Ona rücû’ edeceğini yakînen bilince;
sevgisi ancak Allah’a ve Allah için olur. Bu da, O’na taata ve rızasına
yaklaştıracak şeylere rağbeti gerektirir. Bunun yolu ise O’nun Rasûlüne tâbi
olmaktır.” Bkz: Beydâvî, a.g.e, 1,157.
474Bkz: Bilmen, Büyük Tefsir
Târihi, II, 745.
475Hadislerle Kur’ân-ı Kerim
Tefsiri, XVI, 176.
47 Bkz: Bilmen, a.g.e, II, 743; Mektûbât-ı
Melânâ Hâlid (Haz: Dilâver Selvi-Kemal Yıldız), 301, 321, İst, 1993.
477Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, VI,
148.(Beyrut, 1987). Kuşeyrî, velinin “feîl” vezninde olup ism-i mefûl ve
mübâlağah ism-i fâil manalarında düşünülebileceğini hatırlatarak, şöyle
demektedir
“Birinci takdire göre veli; bütün işlerini Allah
Teâlâ’nın uhdesine aldığı kimsedir. “O, sâlihlerin işlerini üzerine alır.”
(A’raf 7/196) âyeti bu duruma işâret eder. Allah, velisini bir lahza bile nefsi
ile başbaşa bırakmayıp onun işlerini görmeyi ve onu gözetmeyi bizzat üzerine
alır. İkinci takdire göre veli; Allah’ın ibâdet ve taatını üstlenen kimse
demektir. Velinin ibâdeti araya bir isyan hâli girmeden ve herhangi bir halel
gelmeden aralıksız devam eder. Bir kimsenin veli olabilmesi için her iki
manadaki velilik vasfına sahip olması gerekir. Bkz:Kuşcyrî, Risâle, II,
520-521.
Velinin İlahî himâyede muhâfaza edilmesini meşhur
kudsî hadise478 bağlayan Âlûsî, Hattûbî’nin de (388/998)
belirttiği gibi;479 Allah Teâlâ’nın: “Ben kulumu sevince onun
gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum"
ifâdesini mecâzî mânada alarak, bu; “onun bütün âzâlarını taatımla meşgul
ederim, o benim rızam dışında görmez, işitmez, tutmaz ve adım atmaz." manasındadır,
demiştir.480
Üzerinde zâhiren velâyet sıfatlan tahakkuk eden
kimseye, kudsî hadisteki “Benim bir velime eziyet ve düşmanlık eden
benimle harbe girmiş olur!" tehdidi altına girmemek için; hürmet,
ta’zim ve edeb gerekeceğini belirten Âlûsî, şer’î bir sebep yokken, inad ve
hasetten onlan inkar edip kendileriyle çekişme ve nizâya girilmesinin câiz
olmadığını söylemiştir.481
Hadislerde anlatılan velilerin özellikleri ve
makamlanyla ilgili diğer haberlerin, âyette anlatılan yakînî iman ve hakîki
takvânın içine gireceğini belirten Âlûsî, bu özelliklerin
zikredilmesinin, meseleyi insanlann fehmine yaklaştırmak için yapıldığına
dikkat çekmiştir.482
Hiç kimsenin velâyeti nübüvvetten üstün
göremeyeceğini ve gösteremeyeceğini ısrarla tekrarlayan Âlûsî, her nasıl
olursa olsun velâyetin nübüvvetten üstün olduğunu söylemeye kimsenin bir delili
bulunmadığını, böyle düşünmenin küfür olacağını hatırlatmış,485 Muhyiddin
b. Arabi’nin (638/1240) bu konuda küfür denecek bir söz söylemediğini, onun
ortaya koyduğu şeyin; bir peygamberin kendisine âit velâyet yönüyle risâlet
yönünü karşılaştırmaktan ibâret olduğunu kaydetmiştir.484
Âlûsî, velâyet ve muhabbetin aslında sâdece Allah
Teâlâ’ya olduğunu, O’nun Rasûlünü ve mü’minleri sevmenin bu asla tâbi
bulunduğunu belirtmiştir.485
Âlûsî’nin,velilerin
sınıf, aded ve vazifeleriyle ilgili pek çok değerlendirme ve
478Buhârî, Rikak, 38; ibnu Mâce,
Fiten, 16; ibnu Ebi-d Dünya, Kitabu’l Evliya, 26-27 (No:l); Beğavî,
Şerhu’s-Sünne, ı, 142; Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, No: 696-99.
479Bkz: Aynî, Umdetü’l-Kâri,
XXIII, 89-90.(I-XXV, Beyrut, trs.)
480Âlûsî, a.g.e, VI, 149
481ÂIûsî, a.g.e, VI, 149.
482Âlûsî, a.g.e, VI, 150.
485Âlûsî, a.g.e, VI, 150
484Âlûsî, a.g.e, VI, 178.
485Âlûsî, a.g.e, III, 166.
nakillerini ilgili bölümlerde tesbite çalışacağız.
TEFStRU’L-MENÂR
/ MUHAMMED REŞtD RIZÂ (1354/1935)
Seyyid M. Reşid Rızâ’nm ifâdesiyle bu tefsir,
sahih-i me’sûr ile sarih-i ma’kûl arasını camidir. Selefî, eserî, medenî, asrî,
irşâdî, içtimâî, siyâsî bir tefsirdir.486 Muhammed Abduh’un tefsir
derslerine katılan ve onun fikirlerini savunup yayan Reşid Rızâ, hocasından
yaptığı iktibaslar yanında kendi görüşlerini de ekleyerek son derece dolgun bir
tefsir meydana getirmiş ve eserini Yusuf Sûresi 53. âyetine kadar
yazabilmiştir.487
Veli ve velâyet konularında îbnu Teymiye ile
aynı paralelde düşünen Reşid Rızâ, velâyetin genel olarak, neseb, mekan
ve sadâkat konularında yakınlığa delâlet ettiğini, onun yardımcı, birinin
işlerini üstlenmek ve tedbir etmek manalarına geldiğini,488 Allah’ın
mü’minlere, mü’minlerin Allah’a ve mü’minlerin birbirlerine karşı
oluşturdukları üç türlü velâyetin bulunduğunu, câhil insanların son iki velâyet
çeşidini birbirine karıştırıp; sırf Allah’a âit olacak velâyeti bazı mü’minler
için yapmaya kalkarak şirke düştüklerini, bunun câhillere gizli kalıp âriflerce
ma’lum olduğunu belirtmiş ve her üç velâyet çeşidini âyetlerin İşığında
açıklamıştır.489
“ Allah mü’minlerin velisidir;
onları zulmetlerden nûra çıkarır.” âyetinin, Allah”ın velâyetinin sâdece
mü’minlere âit olduğunu ortaya koyduğunu belirten Reşid Rızâ, bu konuda
pek çok âyetin bulunduğunu,491 mü’minlerin birbirlerine velâyetinin;
hak ve hayır yolda yardımlaşmaları şeklinde kendini göstereceğini, bunun
ötesinde bir şey düşünmenin şirke kapı açabileceğini, Allah Teâlâ’ya has
tasarruf ve yetkilerin kullarda görülmesi ve kâfirlerin, putları Allah ile
kendi aralarında bizâtihi yakınlık sebebi görmesi gibi, bazı insanların arada görülmesinin
insanı bu noktaya götüreceğini belirtmiş, ancak Allah Teâlâ’dan istenecek bir
şeyi kullardan istemeyi şiddetle tenkid etmiştir.492
486Bilmen, Büyük Tefsir Târihi,
II, 783.
487Hadislcrle Kur’ân-ı Kerim
Tefsiri, XVI, 276.
488Reşid Rızâ, Tefsîru’l-Menâr,
XI, 415.
489Reşid Rızâ, a. g. e, III,
42-44.
490Bakara 2/257.
49 Bu tür âyetler için bkz:
Nisâ4/45; Enâm6/14; A’râf 8/196; Hûd 11/ 113; Yusuf 12/101; Şûrâ 42/9, 28;
492Reşid Rızâ, a. g. e, III, 44-45.
Allah Teâlâ’nın mü’minlerin velisi olduğu gibi;
şeytan ve tâğutun da kâfirlerin velisi olduğunu, önceki velâyetin karşısında
bunun bulunduğunu belirten Reşid Rızâ, mü’minlerin birbirine dost olduğu
gibi; kafirlerin de birbirlerinin dostu olduğunu âyetlerin ışığında493
nazara vermiştir 494
Reşid Rızâ, bu konuda önceki bilgileri nakilden ziyâde, ince
bir değerlendirme ve geniş bir tahkikata dayalı görüşlerini zikretmiş, ele
aldığı konunun hemen her yönünü tetkike tâbi tutmuştur. Allah Teâlâ’nın
mü’minlere velâyetini, velâyet-i âmme ve hâssa diye ikiye ayırmış; velâyet-i
hâssa ile dostluğa alman mü’minlerin takvâda ön sırayı temsil ettiklerini
belirtmiş, derece bakımından en üstün velinin; ihlasla O’na kulluk yapan ve
kendisine tam tevekkül eden, ancak O’nun için seven, sevgilerine hiç kimseyi
ortak etmeyen, O’ndan başka dost ve şefaatçi edinmeyen, O’nun Rasûlünü ve
mü’minleri seven kimseler olduğunu belirtmiştir.49-’
Velilerin, sahih bir imân ile kâmil takvâyı
bünyelerinde cemettiklerini, yakinin de bu takvânın içine dâhil olduğunu
belirten Reşid Rızâ, onlara va’dedilen müjdelerin en önemlilerinin Allah
Teâlâ’nın onlara yardımı, her işlerinde güzel âkıbet ve muvaffakiyet vermesi,
O’nun ahkâm ve edebine göre yaşadıkları ve dinine yardım edip hükümlerini yüce
tuttukları sürece kendilerini yeryüzünde halife kılması olduğunu kaydetmiş, bu
müjdeleri vefat ânındaki ve âhirettteki İlâhî ihsanların ta’kib edeceğini
âyetlerin beyanları ışığında zikretmiştir.496
Velilerin sıfatlarını anlatan hadisleri sened
yönünden pek sihhatli bulmayan Reşid Rızâ, bu konuda sûfilerin söylerdiklerini
destekleyen en güzel hadisin : “Kim benim velilerimden birisine düşmanlık
ederse, ona harp açarım ”497 şeklinde başlayan kudsî hadis olduğunu, bu
hadiste de bir takım ğarib ifâdeler bulunduğunu belirtmiştir.498
Reşid Rızâ, tefsirinde veli, muhabbet, tasavvuf,
vahdet-i vücud ve vahdet-i
49 Bu tür dostlukları ifâde eden
âyetler için bkz:Al-i İmrân 3/175; Nisâ 4/76; Mâide 5/51; A’râf7/30; Enfâl
8/73.
494Reşid Rızâ, a. g. e, III,
43-44.
49 Reşid Rızâ, a. g. e, XI, 415.
496Reşid Rızâ, a. g. e, XI,
416-417.
49 Buhârî, Rikak, 38; Ibnu Mâce,
Fiten, 16; Ibnu Ebi-d Dünya, Kitabu’I Evliya, 26-27 (No:l); Beğavî,
Şerhu’s-Sünne, ı, 142; Bcyhakî, Kitâbu’z-Zühd, No: 696-99.
498Reşid Rızâ, a. g. e, XI,
417-18.
şühûd, keramet, tasarruf, vesile ve benzeri konularda
çok oıjinal, oldukça geniş ve müdellel fikirler beyan etmiştir. îlgili
bölümlerinde ele alacağız.
HAK DİNİ
KUR’AN DlLÎ / MUHAMMED HAMDt YAZIR (1358/1942)
Hamdi Yazır’ın bu tefsiri, modem tefsir faâliyeti
içerisinde türkçe kaleme alınmış en büyük tefsirdir. Bu tefsirde İlmî, edebî,
sosyal ve felsefî bir çok meselelere yer verilip ince tahliller yapılmış,
astronomi ve jeoloji konularına, fizik ve kimya gibi pozitif ilimlere geniş yer
ayrılmıştır. Hamdi Yazır, îbnu Atıyye, Ebû Hayyan, Kâdî, Râzî ve Ebu’s-Suûd
yanında özellikle Tantâvî Cevherî’nin pozitif ilimlerle ilgili
açıklamalarından yararlanmıştır.499
Hamdi Yazır, evliyâullah Unvanının, Allah’a dost olanlar, Allah
için dost olanlar ve Allah için icrayi velâyet edenler manasına gelebileceğini
ve velayetin; muhabbet, nusret ve tenfizi emir mefhumlarını ifâde edeceğini
belirtmiştir.500
Velilerin alâmetleri sadedinde; görülmelerinin
Allah’ı hatırlatması, Allah için birbirlerini sevmeleri, sevgilerine dünya
hesabı ve benzeri hedefleri katmamaları ile ilgili hadisleri zikreden Hamdi
Yazır, velilerin yakînî iman ve kâmil takvâ ile Allah’a yönelmelerine
karşılık olarak Allah Teâlâ’nın da dünya ve âhirette bir çok ihsan, kerâmet ve
müjde ile kendilerine teveccüh ettiğini, “onlar için dünya ve âhirette
müjde vardır.”501 âyetinin “evliyâullahın kerameti
haktır.” anlayışının temeli olduğunu, “Allah hiçbir kavmi, o
kavim kendindeki (iyi halleri) değiştirmedikçe değiştirip hâlini bozmaz”50
âyeti uyarınca; ehlullah
kendisindeki velâyet hasletini, iman ve takvâ hâlini değiştirip bozmadıkça, “Allah’ın
kelime ve hükümlerinde bir değişme yoktur.” garantisinin geçerli
olacağını ve Allah’ın velilere va’dettiği müjdelerin dünya ve âhirette
gerçekleşeceğini belirtmiştir.503
Buraya kadar tetkik ettiğimiz tefsirlerin veli ve
velâyet konusundaki yaklaşımları genel batlarıyla bunlardır. Asrımızda yapılan
tefsir çalışmalarında da konuya en azından ilgili âyetlerin tefsirlerinde
değinilmiştir. Biz bunlar içinde, klasik tefsir usûlünden daha çok, Kur’an’ın
pratik cephesiyle ve asrımıza verdiği
" Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XVI,
270-71.
300Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an
Dili, IV, 2730 (Sadeleştirme, IV, 494)
501Yunus 10/64.
502Ra’d 13/11.
503 Hamdi Yazır, a.g.e, IV, 2732.
mesajlarla ilgilenen ve onu İlâhî lezzetiyle
günümüz insanına takdime çalışan Seyyid Kutub’un (v: 1966) “Fî
Zilâli’l-Kur’ân” adlı tefsirinde, “Allah onları sever, onlar da
Allah’ı severler.”5 4 âyetine yaklaşımını, biraz
tasarrufla örnek olarak vermek istiyoruz.
“Sevgi ve rıza, onlarla Rabbleri arasındaki
bağdır.„Sevgi...O akıcı, latif, yumuşak, parlak, aydınlık ve saf ruh. îşte
İslam milletini, sevgili Rablerine bağlayan bağ budur.
Allah’ın, kullarından herhangi birisine olan
sevgisi öyle bir şeydir ki; Allah’ı tanımayan, O’nu kendini vasfettiği
sıfatlarla bilmeyen, hissinde, ruhunda, şuurunda ve bütün varlığında bu
sıfatların cezbedici kudretini duymayan insanlar, bu sevginin kıymetini idrak
edemezler.
Kulun Rabbini sevebilmesi kendisi için bir
nimettir. Fakat onun tadını tatmayanlar bu nimetin kıymetini idrak edemezler.
Allah’ın kullarından birini sevmesi, büyük ve muazzam bir olay ve ölçüsü
bilenemeyecek kadar büyük bir fazilet olunca; bu sevgiyi tattırdığı kuluna olan
nimeti de o derece büyüktür.
îşte bu kapı sâdık tasavvuf erlerinden Hakk’a
ermiş olanların yükseldikleri kapıdır. Ama bu gerçek sevgiye ve vuslata
erenler, tasavvuf tarihinde ve bu yola sülük edenler içinde çok azdır. Râbiatul
Adeviyye’nin mısralanndan dökülen şu ifâdeler, bu eşsiz sevginin engin
zevkini hâlâ his âlemine intikal ettirir
Sen tatlı ol da, bütün âlem zehir olsun, Sen râzı
ol da bütün insanlar öfkeyle dolsun.
Yeter ki iyi olsun benimle senin aran.
Endişem olmaz gayri, âlem olsa da viran.
Sen beni sevdiğinde herşey artık kolaydır.
Ne gam! Bütünüyle âlem zâten yok olacaktır.
Bu İlâhî sevgi insanın bütün vücûdunu ve kâinatı
sarar, doldurur. Her şeye sirayet eder. İslâmî tasavvur, mü’minle Rabbini işte
bu sevimli ve acîb râbıta ile birbirine bağlar. Bu, bir defaya mahsus bir durum
değildir. O, bu tasavvurda bir asıl, bir hakikat ve temel bir unsurdur. Şu
âyetler bunu ortaya koymaktadır
504Mâide 5/54.
“tman edep sâlih amel
işleyenler için Rahman olan Allah, gönüllerde bir sevgi yaratır.”505
“Rabbim çok merhametli ve çok
sevgilidir.”50
“O. çok bağışlayan ve çok sevendir.”507
“İman edenlerin Allah’a olan
sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha şiddetli ve devamlıdır.”50
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun
ki Allah da sizi sevsin”50*
Bu konuda pekçok âyet mevcuttur.
İslâmî tasavvurun, ubudiyetin hakikati ile
ulûhiyetin hakikatini birbirinden ayırmak hususunda kesin oluşu, Allah’la kul
arasındaki o tatlı sevgiyi kurutmaz...”510
Asrımızda tefsirle ilgili yapılan çalışma yapan
müelliflerden Mustafa Merâğî (1364/1945) kendi ismi ile anılan
tefsirinde, Reşid Rızâ (1353/1935) çizgisinde ve ona nisbeten çok
muhtasar bilgiler vermiş,511 Vehbe Zuhaylî “et-Tefsîru’ l-
Münîr” adh eserinde, veli ve velâyet konusunu yukarıdaki tefsirlerin
özünü verecek şekilde özetlemiş,512 M. Mahmud Hicâzî “et-Tefsîru’
l-Vâdıh” isimli tefsirinde, velinin ta’rifini verirken Kâdî Beydâvî’ye,
sıfat ve hâlini zikrederken Râzî’nin beyanlarına katılmış, son mütelaasmda da;
veliler hakkında söylenen bazı sözleri uygun görmediğini belirtmiştir.513
Kur’ân’ı yine Kur’an âyetleriyle açıklama metodu
ile değişik bir tefsir usûlü
505Meryem 19/96.
506Hûd 11/90.
507Bürûç 85/14.
50 Bakara 2/165.
50 Âl-i îmrân 3/31.
510Seyyid Kutub, Fî
Zilâli’l-Kur’ân, II, 918; Tere: IV, 301-303. Heyet, Hikmet yay. İktibaslar daha
çok tercümeden alınmıştır.
511Merâğî, Tefsîru’l-Merâğî, IV,
149,130. (I-X, Dâru’l-Fikr, trs)
512Zuhaylî, et-Tefsîru’l-Münîr,
III, 25, XI, 210-214.(I-XXXII, Beyrut, 1991)
513Hicâzî, et-Tefsîru’l-Vâdıh, II,
74-76. Ayrıca bkz: 1,172, 798, 826. Hicâzî, kul takvâsı sayesinde İlâhi nûr,
ferâset ve desteğe ulaşıp Rabbânîlik sıfatını elde edeceğini söylemiştir, a. g.
e, I, 821-22.
ta’kib eden Şınkîtî, “Edvâu’ l-Beyân”
adlı tefsirinde “Allah iman edenlerin velisidir; onları zulmetlerden nâra
çıkarır.”514 âyetini tefsir ederken velâyet çeşitlerini,
Allah’ın velâyetinin semeresini, mü’minlerin velâyetini âyetlerle irtibat
kurarak açıklamıştır.515
Günümüzde Türkiyede tefsir çalışmaları içinde
tamamlanmış müstakil tefsirlerden “Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri”
müellifi Süleyman Ateş, “Mâide” sûresi 54. âyetini tefsir ederken;
Allah”ın sevdiği tâifenin arasına, bir zamanlar Haçlı ordularına karşı
müslümanlan korumak için cansiperâne çarpışan Selçukluları ve senelerce îslâmın
bayraktarlığını yapmış Osmanlı mücâhidlerini katarak manâyı umûmileştirmiş ve
ila yevmil kıyâme bu sıfatta olan herkesin âyetin müjdesine gireceğini
belirtmiştir.516 Bu yaklaşımı oıjinal ve güzel buluyoruz.
Yunus sûresi 62-64. âyetlerde velilerin ta’rif ve
özellikleri konusunda Râzî’nin görüş ve nakillerini özetleyen Ateş,
Allah Teâlâ’nın, sevdiği kullarını diğer kullara da sevdireceğini, bunun gayri
ihtiyâri ve hiç zorlanmadan olacağını belirtmiş ve bu konuraki meşhur hadisi517
nakletmiştir.518
“Asrın Kur’anTefsiri” müellifi Celal Yıldırım, veli
ve velâyet hakkında çok söz söylendiğini, bunların hepsininin özünü ve en anlamlısını
bizzat Allah Teâlâ’nın kendisinin yaptığını belirterek, ilgili âyetlerin
açıklamasına geçmiş ve Râzî’nin bu konudaki yaklaşımına kendi mütâlâasını
ekleyerek daha câmi bir ta’rif yapmış, Allah dostlarının korkmadığı hususları
maddeler hâlinde sıralamış ve bu arada şu oıjinal tesbiti yapmıştır: Gerçek bir
velinin bulduğu mânevî makam ve saltanatı, maddî ve dünyevî bir saltanata
değiştirdiği hiç görülmemiştir.519 Şunu da biz ekleyelim; bunun aksi
çok görülmüştür.
d-Değerlendirme.
Yukarıda, sûfi ve müfessirlerin velâyet
konusundaki ta’rif, tanım ve 514Bakara2/257.
Edvâu’l-Beyân, 1,157
Sl Aıeş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, III,
18-19.(I-XII, İst, 1988)
617Hadis: “Allah bir kulu sevine
Cibril’i çağırır ve ona : Ben falancı kulumu seviyorum, onu sen de sev.”
şeklinde başlayıp devam eden hadistir. Yukarıda tamamı geçti. Bkz:Buhârî, Edeb,
41, Tevhid, 33; Müslim, Birr. 48; Tirmizî, Tefsiru Sûre, 20; Mâlik, Şear, 15;
Beğavî, Şerhu’s-Sünne, XIII, 55-56
518Ateş, a.g.e, V, 403.
519Yıldırım, Asrın Kur’an Tefsiri,
V, 2733-2737.
yaklaşımlarını verdik. Bunlardan çıkan sonucu
şöyle özetleyebiliriz:
Veli ve velâyet kelime ve mefhum olarak, bir çok
çeşitleriyle bizzat Kur’ân-ı Hakim’de zikredilmiştir. Genel hatlanyla ortaya
konan bu İlâhî tanım, tasavvuf ehli ve müfessirleri bağlamış olup, herbirisi
kendi anlayışının merkezine bu İlâhî bilgiyi koyarak; tecrübe, zevk ve fikrini
onun etrafında şekillendirmiştir.Veli ve velâyet konusunda sûfilerle
müfessirler genelde -istisnâlar hâriç-birbirini kabullenir görünümü ndedi rler.
Tasavvufun diğer konularında sûfilerle şâir ilim
ehli ve müfessirler arasında her yönüyle bir mutâbakat bulunmadığı halde, veli
ve velâyet konusundaki bu uyum, kanaatimizce, meselenin açıkça Kur’an’da
savunulmasından ve özüyle ortaya konulmasından ileri gelmektedir. İleride
göreceğimiz gibi; sûfîlerin savunduğu bazı meseleler, bir çok müfessir
tarafından tenkid edilecektir.
Sûfîler ve müfessirler, velinin; Allah’ın
dostluğunu, yakınlığını, özel ihsan ve desteğini kazanmış, dünya ve âhirette
İlâhî himâyeye alınmış kimseler olduğu konusunda müttefiktirler. Genelde
sûfîler, veli ve velâyeti ta’rif ederken, hadis-i kudsîde: “Ben bir
kulumu sevince; onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı
olurum. Benden bir şey isterse verir, bana sığınırsa kendisini himaye ederim.”
şeklinde belirtilen oldukça özel ve özel olduğu kadar da ehli için geniş
yetkileri içeren alanda, kendi tecrübe, zevk ve terakkilerine münâsib ta’rifler
yaparken; müfessirler, Kur’an’daki veli tanımını yeterli bulmuşlar ve
ta’riflerini bu âyetleri izah sadedinde yapmışlardır.
Fahru’r-Râzî, Nisâbûrî, Alûsî gibi az çok tasavvufî
atmosferde soluklanmış müfessirler, bu zevk ve anlayışlarını tefsirlerine
yansıtmışlar, îbnu Kesir, Cemâluddin Kâsîmî, Reşid Rızâ, Merâğî gibi
müfessirler ise; veli ve velâyet konusunda selefi anlayışı temsil ederek, Haşan
el-Basrî, Cüneyd el- Bağdâdî, Maruf Kerhî, Fudayl b. îyaz, Râbiatü’l-Adeviyye,
Abdülkâdir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend gibi, zâhiren ve bâtmen Kur’an-sünnet
çizgisine son derece dikkat eden sûfi büyüklerini hüsnü kabülle karşılayıp,
onlann güzel söz ve hallerini nakletmiş, bu çizgiyi zorlayan bazı sûfîleri ise
şiddetli tenkide tâbi tutmuşlardır. Tasavvuf çevrelerince gerçek hâliyle
tanınamadığı için tân ve terkedilen îbnu Teymiye bile, isimleri zikredilen
zevâtı sûfi büyükleri olarak tanıtıp örnek göstererek sözlerini nakletmiştir.
Sûfimeşreb olmayan, sûfîleri de pek gündemine almayan diğer müfessirler ise;
veli ve velâyeti, Kur’an’da geçtiği şekliyle ve hadislerin zâhiren değindiği
kadar ta’rif edip, detaya dalmadan
geçmişlerdir.
Tartışmalı konular, bundan sonra ele alacağımız
velilerin sınıflan, dereceleri, velâyetin hatmi, vesile, rabıta ve tasarruf
gibi bahislerdir. Bunlan tartışmaya sebep olacak şekilde yorumlayan ve oıjinal
yaklaşımlarıyla gündeme getirip hücümlan üzerine çekenler; hatmü’l-velâye
konusunda Hakim et-Tirmîzî, şatâhat konusunda Beyazid Bistâmî ve Hallac-ı
Mansûr, ricâlü’l-ğayb, kutub, velâyet, vahdet-i vücüd gibi konularda Muhyiddin
b. Arabî ve ona tâbi olanlar olmuşlardır.
B-Velilerin Sınıf ve Dereceleri.
Ehl-i tasavvuf, veli, sûfi ve tasavvufun
ta’rifinde birçok farklı tanımlar ortaya koydukları gibi; velilerin derece,
sınıf ve statüleri konusunda da değişik taksim ve farklı yaklaşımlara
sahiptirler. Bunun için velileri, sıfat ve makamlarına göre farklı sınıflara
ayırmışlardır. İlk devirlerde sûfi kelimesi kullanılmadığı ve kullanılmaya
başlandığında da fazla yayılmadığı için; veli deyince akla Kur’an ve sünnetteki
ta’rifler gelirdi. Sühreverdî’nin (632/1234) belittiği gibi; Kur’ân-ı Kerim’de
sûfi kelimesi yoktur.1 Bu kelime Rasûlullah (a.s) zamanında
da kullanılmıyordu.2 Fakat, Kur’ân-ı Kerim’de sûfi yerine “mukarrabûn”
ismi kullanılmış ve bununla Allah Teâlâ’ya kullukta en ön safta olan,
sâbikûn sıfatıyla anılan, İlâhî huzurda kabül gören hâs kullar kasdedilmiştir.3
Daha sonraları, hadislerden mülhem olarak,
veliler, bir takım isim ve sıfatlarla anılır olmuştur. Bunların en ilki ve
yaygını “abdâl” kelimesidir. Abdal anlayışının ortaya çıktığı sıralarda
bu terim âbid ve zâhidlerle birlikte muhaddis ve fakihler4 için de
kullanmaktaydı. Nitekim abdal hadislerini nakleden Ahmed b. Hanbel (241/855)
yeryüzünde muhaddislerden başka abdâl tanımadığını söylemiştir.5 îmam
Şâfiî (204/819) ve îmam Buharî’nin (256/870) de abdâl sözünü beğendikleri
kişiler için bir takdir ifadesi olarak kullandıkları rivâyet edilmektedir..
Tasavvufî düşüncenin en önemli özelliklerinden bir
tanesi de ricâlu’l-ğayb anlayışıdır. Bu anlayış, önceki devirlerde abdâl,
evtad, ferd isimleriyle tasavvufî çevrelerde kâmil ve ârif kimselere
kullanılmaya başlamış,7 Hakim et-Tirmizî
Sühreverdî, Avârifü’l-Meârif, 18 (Trc:16.
Mtrc:Dilâver Selvi).
2Sühreverdî, a.g.e, 63.
(Trc:79).
3
Bkz: Sühreverdî, a.g.e, 18.
(Trc: 16).
4
İbn Hacer el-Heytemî, İmam
Şafi’nin evtad olduğu üzerinde ittifak olduğunu, bir rivayete göre; ölmeden
kutb makamına yükseldeğini, bu konuda İmam Nevevî ve diğerlerinden haberlerler
nakledildiğini kaydeder. Bkz: Heytemî, el-Fetâva’l-Hadîsîyye, 325.(Mısır,
1989). İbnu Hacer, ricâlu’l-gaybla ilgili geniş mâlumatı bunun için açtığı özel
bir başlık altında incelemiştir. Bkz: a.g.e, 322-323.
5Haıîb, Şercfu Ashabi’l-Hadis,
49-50; Sehâvî,el-Makâsıdu’l-Hasene, 10; Suyutî, el- Haberu’d Dâl (cl-Hâvî
içinde), II, 471; İbn Hacer el-Heytemî, a.g.e, 324-325.
Bkz.
Sehâvî, a.g.e, 9; ibn Arrak, Tenzihu’ş-Şeri’a, II, 307.
7Bkz: Kuşeyrî, Risale, I, 75;
Burada îmam Şâfi’ye “evtâd” denilmektedir. Ibnu’l-Imâd,
86
(285/898), tarafından gündeme girmiş, daha sonra İbn
Arabî (638/1240) ile yeni bir çehre kazanıp, daha geniş bir çerçevede işlenmiştir.
Rıcâlu’l-ğayb, lügat manası olarak; bilinmeyen,
görülmeyen kişiler demek olup, tasavvufî ıstılahta; İnsanlar arasında gizli
velilere, sâlih cinlere, bilgi ve nzıklannı gâibten elde eden bir grup insana
verilen isimdir.8 Bir diğer yaklaşıma göre, bu şahıslara
ricâlu’l-ğayb denmesinin sebebi; çoğu insanlar tarafından bilinmemelerinden
dolayıdır.9 Ricâlu’l-ğayb’ı altı kısma ayıran Tehânevî, ilham
meleklerini de bunlara dâhil etmiştir.10
Herkes tarafından kolayca tanınmadıkları veya
gizli olan hakikat ve sırlara vâkıf oldukları için ricâlu’l-ğayb adı verilen11
bu seçkin kişilerin arasında bir mânevî disiplin ve hiyerarşi vardır. Ancak her
mertebedeki ricâlu’l- ğaybm adlan ve hiyerarşideki yerleri çeşitli kaynaklarda
farklı şekilde gösterilmiştir. Meselâ; Hatîb’in “Târîhu Bağdad”mda Kettânî’ye
(322/933) atfedilen en eski rivâyetlerin birinde veliler arasındaki bu
sıra, aşağıdan yukarıya nukebâ, nücebâ, abdal, ahyâr, umed (veya umud) ve ğavs
şeklinde sıralanırken,12 yeri geldiğinde göreceğimiz gibi; îbnu Arabi’de
farklı sıralamayla ifâde edilmiştir.
Veli ve ricâlu’l-ğayb anlayışında müşterek lafız
olarak kullanılan abdâl kavramı, zamanla sistemleşen bir hiyerarşi içinde,
üsten aşağı kutb,13 eimme veya
Şezerâtu’z-Zeheb, II, 298. (Beyrut, 1988) Burada
“abdâl” olarak anılan zat Hammad b. Seleme’dir.
8
İbn Arabî, Futûhât, II, 2.
9
İbn Hacer el-Heytemî,
el-Fetâve’l-Hadîsiyye, 322
10
et-Tehânevî, Keşşâfu
Istilahâtı’l-Funûn, II, 846-47.
11
Bkz: Suyûtî, el-Haberu’d-dâl,
(el-Havî içinde) n, 472.
12Hatib, Târîhu Bağdad, III, 75-76.
Burada Kettânî şöyle
demektedir: “Nukebâ üçyüz,Nücebâ yetmiş, Budelâ kırk, Ahyâr yedi, Umed dört
kişi ve Ğavs bir kişidir. Nukebâ Mağrib’de, Nücebâ Mısır'da, Abdal Şamda, Ahyâr
yeryüzünde dolaşmakta, Umed yerin (kuzey, güney, doğu, batı) dört yanında. Ğavs
ise Mekke’dedir. Halkın ihtiyacı ortaya çıktığında önce Nukebâ, sonra Nücebâ,
sonra Abdal, sonra Ahyâr, sonra Umed Allah’a niyazda bulunur. Daha sonra
dualarına icâbet edilir. Aksi halde Ğavs Allah’a niyazda bulunur ve duasına
icabet edilinceye kadar istemeğe devam eder.” Ayrıca bkz: İbn Manzûr, Muhtasara Tarihi Medineti Dımaşk,
1,116.
1 o
JKutub, kelime olarak;
değirmenin etrafında döndüğü mil, değirmen iği, eksen v.s. manalarına gelir.
(Bkz: Firuzabadî, Kâmusu’l-Muhît, I, 275) Bir işin merkezinde bulunup onu idare
edene “o işin kutbu, yani idarecisi” denir. Bkz: Muhammed Parsa, Faslu’l-Hıtâb
imamân,14 evtâd,15 nukebâ,16
nücebâ,17 efrâd18 şeklinde, değişik isim ve
Tercümesi (Tevhide giriş), 579; Âmûlî, Kitâbu
Nassı’n-Nusûs, Hatmu’l-Evliyâ ekinde, 501; Abdu’l-mun’im el-Hafenî, Mu’cemu
Mustalahâtı’s-Sufiyye, 215-216. Kutb lakabıyla ilk defa Ebu’l-Vefa Irakî’nin
(ö. 495/1102) anıldığı nakledilir. Bkz: Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar
Tarihi,.253. Îbn Arabî, Futûhat’ta kutbun sıfatlarını, özelliklerini ve bu
ümmetten önce gelmiş geçmiş aktabm isimlerini verir. Bkz. İbn Arabî, a.g.e, 1,151-153, 157, II, 555,574.
Bedîuzzamân da aktab-ı erbaanm Abdulkâdir el-Geylânî, Ahmed er-Rufâî, Ahmed
el-Bcdevî ile Ibrâhim ed-Desûkî, olduğunu söyler. Bkz: Said-i Niırsî, Mektubat,
87 (İst. 1990 Tenvir Neşriyat).
14Eimme; imam kelimesinin
çoğuludur. Kutbdan sonra gelen iki zattır ki onlara imamân ve imameyn tabirleri
kullanılmıştır. Kutb öldüğünde onun yerine sağdaki imam geçer. Bu imamlardan
biri melekût âlemi, diğeri mülk âlemi ile ilgilenir. Bkz: İbn Arabî, Istılahatu Şeyh Muhyiddin İbn Arabî, 57; Cürcânî, a.g.e, 58; Kâşânî,
Istılahhatu’s-Sufiyye, 57; Pakalm, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri
Sözlüğü, II, 59.
Evtâd,
kelime olarak; kazık, direk manasına gelip ‘vedet’ kelimesinin çoğuludur. İbn Arabî’ye göre ricalu’l-gaybten kabul edilen ve
dört kişiden oluşan evtâd, bazı âyetlerin işâretiyle (78/6-7, 7/17) bilinip
dört yöne memur velilerdir. Evtâdın herbiri; Abdulhay, Abdulalim, Abdulkâdir ve
Abdulmurîd isimleriyle anılıp doğu, batı, kuzey ve güneyin muhafazasıyla
görevlidirler. Bkz: İbn Arabî, Futuhat,
II, 7; III, 521; Kaşânî, Istılâhatu’s- Sufiyye, 58. Evtâdın herbiri bir
peygamberin kalbi üzer olup, dört büyük meleğin ruhaniyetinden yardım alırlar.
Bkz: İbn Arabî, a.g.e, 1,160; İbn Abidin, a.g.e, 268; Pakalm, a.g.e, I, 575.
Nükabâ,
lugatta bir topluluğun ileri gelen şahsı manasına gelir. ‘Nakib’ kelimesinin
çoğuludur. İbn Arabi’nin kabul ettiği
manaya göre nukebâ, oniki burç adetinde olup, burçlarla ilgili ilimlere vakıf,
inzal olmuş şeriatların bilgilerine sahip; insanların kıyafet ve
görünümlerinden, onlann huylarını ve diğere özelliklerini tesbit etme vasfını
kazanmış kişilere denir. İbn Arabî,
Futuhat, II, 7. Cürcânî’ye göre Allah’ın el-batm ismi kendilerinde tahakkuk
eden nukebâ, üçyüz kişiden oluşup; a- Emir aleminin hakikatlanna vakıf ulvi
nefisler b- Halk alemine ait hakikatlara vakıf süfTî nefisler c- Însânî
hakikatlara vâkıf vas’atî nefislerden oluşan üç gruba aynlırlar. Cürcânî,
a.g.e, 301; Krş: İbn Arabî, Istılahatu
Şeyh Muhyiddin İbn Arabî, 57; Kaşanî,
a.g.e, 116. Nükebâmn üçyüz kişiden ibâret olduğunu söyleyenler için bkz:
Pakalm, a.g.e, II, 707.
l7Nücebâ, lugatta kıymetli, üstün kişi
manasına gelen necib kelimesinin çoğuludur. İbn Arabî’ye göre sayılan sekiz olan nücebâ; sekiz
İlâhî sıfatın ilmine ve keşfen yıldızların ilmine vakıftırlar. Kürsi
makamlarıdır. İbn Arabî, Futuhat, II, 8.
Başka bir yerde îbnu Arabî, nüccbânm diğer ümmetlerden yedi kimse olduğunu,
Muhammed ümmetinde ise bu sayının onikiye çıkuğını söylemiştir. İbn Arabi’nin burada saydığı oniki isim
ashabtandır. Bkz: İbn Arabî,
Muhâdaratu’l-Ebrâr, I, 35, II, 81; Cürcânî’ye göre kırk kişi olan nücebâ; sıfatlarla ayrı bir şekle dönüştürülmüştür. Bu
kavramlar, özellikle Ibnu Arabi’den sonra tasavvuf çevrelerinde daha çok
kullanılır olmuştur. Biz kısaca, meşhur tasavvufî eserlerde yapılan veli
taksimlerini ve sınıflandırmalarını vererek târihî süreç içerisindeki gelişmeyi
tesbit ve ta’kibe çalışacağız.
a-Sûfilerin Görüşleri:
İlk sûfı müelliflerden Hakim et-Tirmîzî (285/898),
önceki bölümde geçtiği gibi; velileri iki sınıfa ayırmıştın
1-Veliyyu hakkıllah
2-Veliyyullah.
Birincisi; farzları edâ ile haramlara veda eden ve
bütün himmetini bu noktaya teksif edip taatlara yönelerek rezil işlerden
çekinen kimsedir. îkinsisi ise; Allah Teâlâ’nın özel korumaya aldığı, nefsin
köleliğinden kurtarıp rahmet ve nur içinde yüzdürdüğü, yüksek derecelere
yükselttiği, mânevî kıvamını verdiği, süslediği, edeblendirdiği, temizlediği,
mânevî nurlarla doyurup beslediği ve tekrar halkın içine gönderdiği âlî bir
kuldur.19
Hakim et-Tirmizî, birinci velâyetin rahmetten,
İkincisinin cûddan kaynaklandığını, ikinci velâyet sâhibinin İlâhî nusret
desteğinde ve Rabbânî himâye altında kullan Hakk’a dâvet işini üstlendiğini
belirtmiş,20 velilerden özel seçilmiş bazı kulların, diğer velilerin
imamı, emini, murâkıbı ve bayraktan olduğunu zikretmiştir.21
kulların ağır işleriyle meşgul olup, merhamet ve
şefkatlan icabı daima başkalarının hizmetindedirler. Cürcânî, a.g.e, 294-95;
Kaşanî, a.g.e, 114; Pakalm, a.g.e, II, 707.
Efrâd,
eşsiz şahsiyetler manasına gelen ferd kelimesinin çoğuludur. Kutbun dışında
kalan gayb erenlerine veriler isimdir. Kâşânî, a.g.e, 56. Bunların belli
sayılan yoktur. 2, 3, veya daha fazla olabilir. Bkz: İbn Arabî, a.g.e, 56; Tehânevî, a.g.e, III, 1107;
Bkz: Pakalm, a.g.c, I, 597.
19Hakîm Tirmizî, Hatmu’l-Evliyâ,
118, 138, 331; Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ, 2, 33.(Beyrut, 1992)
20Hakîm Tirmizî, Hatmu’l-Evliyâ,
332-333; Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ, 35
71
Hâkim et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-Usûl, 1,339. Tirmizî,
burada veliyyül hâs olan âriflerin şu özelliklerinden bahseder: “Ehlullahm bir
kısmı en yüksek velâyet derecesine sâhip olur. Bu kimse, Allah Teâlâ’nın
kendisini velâyeti için (seçip) kullandığı bir kuldur. O,
Allah Teâlâ’nın
kabzasında (özel himayesinde) hareket eder. O’nunla konuşur. O’nunla görür,
O’nunla tular, O’nunla anlar, (akleder). Allah onun yeryüzünde şânmı (ve
irşâdmı) yaymış, kendisini halkın, veliler sancağının sahibi, yer ehlinin
emniyeti, gök ehlinin nazar yeri, gönüllerin reyhanı, Allah’ın
hâs dostu,
nazargah-ı İlâhî, Rabbani sırların ma’deni,
Hakim et-Tirmizî, Allah Teâlâ’nın, Rasûlullah
(a.s)’m vefatından sonra ümmeti içinde kırk tane sıddîk bulundurduğunu, onların
bereketiyle yerin ayakta durduğunu, içlerinden vefat edenlerin yerine bir
diğerinin getirileceğini, bunun kıyamete kadar böyle devam edeceğini, bu kırk
sâlihin Rasûlullah (a.s)’ın mânen ehl-i beyti olduklarını beyan eder.22
Hakim et-Tirmizî, velilerin genelini ifade için
kullanılan “abdâl”a şu iki sebeple bu ismin verildiğini söylen
1-Ricalu’l-gayb’tan biri öldüğünde Allah bir
başkasını onun yerine bedel olarak getirir.
2-Onlar kötü olan ahlak, amel ve inançlarını
terkederek iyileriyle değiştirenlerdir.23
Daha sonraki devirlerde manevî hiyerarşi içinde
yerini alacak olan “abdâl”, “nücebâ”, “ümenâ” “kırklar” gibi kavramlar, Hakim
et-Tirmizî’de görüldüğü gibi yavaş yavaş tasavvuf litaratürüne girmeye
başlamıştır.
Serrâc (378/988), velileri iki ana grubta ele
alır:
1-Sâbikûn mukarrabûn, 2-Ahyâr içindeki ebrâr.
yeryüzünde zât-ı bârinin (adalet) kamçısı
yapmıştır. Allah Teâlâ onun vasıtasıyla kullarım terbiye eder. Onun
nazarıyla ölü kalbleri diriltir. Halkı kendi yoluna çevirir. Onunla hukuk-ı
ilâhiyeyi ayakta tutar. O, hidâyet anahtarı, yeryüzünün sürürü, ehlullahın
emini ve imamıdır. Rasûllah (a.s)’ ın huzurunda Rabb’ini senâ ile meşgul olur.
Rasûlullah (s.a.v) onunla bu huzurda övünür. Allah Teâlâ bu makamda onun ismini
yüceltir. Rasûlullah (a.s) onunla sevinip gözü aydınlık olur. Allah
Teâlâ, onun
kalbini dünyevî dert ve meşgalelerden alıkor. Kendisine yüksek hikmetini
bahşeder. Onu tevhidine (sırf kendisine) sevkeder. Nefsini görmekten ve hevânın
gölgesinden yolunu uzak kılar (temizler). Diğer ehlullahın defterlerine (isim
ve hallerinin yazıldığı sahifelere) bunu emin kılar. Kendisine onların
makamlarını tanıtır ve derecelerine muttali kılar. Bu hâliyle o, nûcebâmn
efendisi, hükemânın sâlihi, dertlerin şifâsı, (manevî) tabiblerin imamı olur.
Sözü kalpleri (Allah’a) bağlar. Görülmesi nefislere şifâ verir. Teveccüh edip
yönelmesi hevâî arzuları (kalbten) yokeder. Yakınlığı kötü huylan temizler. O,
bahar gibi nûr saçar. Yaz gibi (manevî) meyveleri toplanır. Kendisine sığınılan
bir sığınaktır. Birşeyler bulunması ümit edilen maden kaynağıdır. Hakk ile
bâtılın arasını ayırd eder. O, sıddîktır. Hakk adamıdır. Dosttur. Ariftir,
tlhâma mazhardır. Yeryüzünde Allah’ın tek denebilecek dostudur.” Benzerî
sıfatlar için bkz: Tirmizî Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ, 35, 36.
Hakîm Tirmizî, Hatmu’l-Evliyâ, 335-6.
23 Hakîm et-Tirmizî, Nevâdıru’l-Usûl,
1,167.
Daha sonra, âyetlerin delâletiyle,24
mukarrabûn olanların ön sırada ve büyük ikramlara mazhar olduğunu belirtir.25
“Kendilerine ilim verilenler
derece derecedirler.”2
“Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır.”'2,1 “Baksana
, biz insanların bazısını diğerine nasıl üstün kıldık.”2 âyetlerinin ifâde ettiği gibi; insanların
farklı derecelere sahip olduğunu belirten Serrâc, Allah Teâlâ’nın
varlığına ve birliğine şâhid gösterilen ilim ehlinin,29 Rasûlullah
(a.s)’m “Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”30
hadisinde anlatılan kimseler olduğunu, bunlar da ashâbu’l-hadis, fakihler ve
sûfîler olarak üç gruba ayrıldığını, bu üç sınıf içinde, ihsan ve mârifet
ilmine sahip olan sûfîlerin en önde bulunduğunu belirtmiştir.31
Ebû Tâlib el-Mekkî (386/996), temiz bir kalb,
huşu’ ve basiretle Allah’a yönelen sâlihleri üç tabakaya ayınr:
1-Mârifetullah sahibi arifler,
2-Allah Teâlâ’ya âşık ehl-i muhabbet,
3-Allah Teâlâ’dan korkan ehl-i havf.
Bunları, Allah Teâlâ’nın seçilmiş ve mukarrabûn
makâmını elde etmiş kullan olarak tanıtan Mekkî, Rabbânî âlimlerin
Peygamberlerden sonra muttakilerin imamı ve dinin direkleri, tasarruf, temkin
ve velâyet-i hâssa sahibi olduklannı, diğer kurrâ, âbid, ehl-i mücâhede, zâhid,
zikir ve vird ehli müslümanlann ise velâyet-i âmme ile Allah tarafından değişik
meşreb ve mesleklerde istihdam edildiğini belirtmiştir.32
Mukarrubûn makâmmdaki velilerin hallerini,
murâkabe derecelerine göre yedi sınıfta özetleyen Mekkî, yedinci makâmın
murâkabesini anlattıktan sonra: “İşte bu, ebdallerin hâlidir. Onlar,
dereceleri çok yüksek kimseler olup, yakın ehli içinde
24 Bkz: Vakıa 55/10-11, İnsan
76/5,17,18,21; Mutaffîfîn 83/18, 19,22,23,25,28.
25Serrâc, Luma’, 119-121.
2 Mücâdele 58/11.
27Ahkâf46/19.
28îsrâ 17/21.
29Âl-i Imrân 3/18.
3 Buhârî, ilim, 10; Ebû Dâvud,
ilim, 1; Tirmizî, tüm, 19; Îbnu Mâce, Mukaddime, 17; Dârimî, Mukaddime, 32.
31Serrâc, a.g.e, 21-23.
32Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, I, 112.
bile sayıları azdır. Onların yakini çok ileri
seviyededir. Onlar, mukarrabûn ve i'zdt/zWarrfzr.”değerIendirmesiniyapmıştır.33
Mekkî, tasavvufun temel eserlerinden birisi olan
“Kûtu’l-Kulûb” adlı eserinde, velilerin sınıf ve dereceleri konusunda, Kur’an,
hadis ve muteber gördüğü haberlerin beyanları çerçevesinde bilgi vermiş, taksim
yapmış ve makam tesbit etmiştir. O, velilerin derecelerinden daha çok, yüksek
ahlak ve güzel sıfatlarını zikretmiştir.34
Sülemî (412/1021), “Menâhicü’l-Ârifın"
adlı risâlesinde, velâyet yoluna adım atanları; Allah Teâlâ’yı nefsi için
isteyenler, sırf Allah Teâlâ’yı isteyenler ve işini tamâmen Allah’a havale edip
O nasıl isterse ona tâbi olanlar şeklinde üç gruba ayırmış, sonuncuları
velilerin en büyüklerinden saymıştır.35 Çünkü bu hâl, Peygamberlerin
teslimiyetidir.3
Dâvet makâmına çıkan velileri de; Allah Teâlâ’ya
dâvet edenler, O’nun yoluna ve ahkâmına dâvet edenler diye iki kısma ayıran Sülemî,
birincinin işi ince olduğu için tâbilerinin az, ikinci dâvetçinin ise,
derecesi halka göre olduğu için ta’kib
Mekkî, a.g.e, I, 109. Mekkî ilgili bölümde bu
makamda bulunan velilerin şu vafıslannı zikretmiştir: “Nefeslerine varıncaya
kadar kendini devamlı kontrolle hep Rabbine nazar eder, O’nun huzurunda
bulunmaya çalışır. Her nefesinde, ya Rabbini zikir, ya nimetlerine şükür, ya
aniden gelen bir musibete sabır, yahut şiddetli bir sıkıntıya nzâ gibi güzel
amellerden birisi içinde bulunur. O, bütün bu hallerinde, kendisini kontrol
eden Rabbine nazar ve yüce sevgiliye doğru seyr eder. Sadece O’na nazar eder ve
güvenip bağlanır. Böylece, ömrünü bir gün, günü bir saat, saatini bir an, anını
bir hâl, hâlini bir nefes gibi değerlendirmiş, her nefesini bir murakabe, her
murakebsini Rabbine bir yöneliş yapmış olur. Hep O’nun tarafına yönelir, hep
O’na yalvarır ve, O’nu zikreder. Durmadan imanı artar, yakini yenilenir,
kendisine, sonsuz güzellikte bir hayat verilir. Kalbinden perde kaldırılır.
Artık, marifet onun makâmı olur. Günler kendisine kısa gelir. Her vakit kalbi,
Allah’a bağlanmış, bütün himmet ve gayretiyle Cenâb-ı Hakka yönelmiş olur.”
(Bkz: el-Mekkî, a.g.e, I, 109) Mukarrabûn makamındaki âriflerin ümmet içinde
çok az bulunduğunu ifâde eden hadis ve haberler için ayrıca bkz: Mekkî,
Ilmu’l-Kulûb, 118-119. (Kâhire, Abdulkâdir Ata tahkikiyle).
34Ömek olarak bkz:Mekkî, a. g.e,
I, 82, 86, 97, 109, 112, 121, 154, 165, 176, 258, II, 3, 39.
35
Sülemî, Mcnâhicü’l-Arifîn, 5. (Süleyman Ateşin
hazırladığı Sülemî’nin Risâleleri, Ankara, 1981.
3 Müellif bu ınakâma bir delil olarak,
Rasûlullah (a.s)’m : “Allah'ım! Nefsimi sana teslim, işimi zâtına havâle
ettim." sözünü nakletmiştir. Bkz: Buhârî, Deavât, 5, 6, 7; Müslim,
Zikr, 56; Ebû Dâvud, Edeb, 98; Tirmizî; Deavât, 16; Dârimî, îsti’zân, 51.
edenlerinin çok bulunduğunu belirtmiştir?7
“Arzı döşedik ve oraya sabit
dağlar (revâsî) yerleştirdik.”- âyetine bazı sûfilerin :
“Arzdan maksat mahlukât, dağlardan maksat ta velilerdir. Allah velilerle
yaratıklarını tutar, onların bereketiyle belâyı defeder.” şeklinde mâna
verdiğini belirten Sülemî, velilerin üstünde Evtâd, Evtâdm üstünde de
Revâsî’nin bulunduğunu, bir felâket zamanında kulların (duâ) merciinin Evtâd, Evtadm
da Revâsî olduğunu söylemiş ve Revâsî’yi Allah dostlarının havassı kabul
etmiştir.39
“O, yeryüzüne (üst kısmında)
sabit dağlar yerleştirdi.” âyetinde de bütün evliyâlann kıvamı olan kutba
işâret olduğunu belirten Sülemî, bu arada ilgili hadislerde zikredilen,41
kırklar, yediler ve üçler diye anılan velilerden bahsetmiş ve bunların kıyâmete
kadar ümmet içinde bulunacağını söylemiştir.42
Kuşeyrî (465/1072), Risâlede, ricâlu’l-gayb, gavs,
kutub, imam, evtad, effad, ebdâl gibi veliler grubundan -başkasından nakiller
hâriç- hiç bahsetmeyip,43 müslümanlardan Hz. Peygamber (s.a.v)’le
buluşan en hayırlı tabakaya “Sahâbe”, onları görüp izlerinden gidenlere
“Tâbiîn”, onlardan sonraki tabakaya da “Etbau’t- Tâbiîn” dendiğini zikreder ve
durumlar değişip, ihtilaflar baş gösterince dinin ahkâmına ciddiyetle eğilen
seçkin insanlara “Zühhâd” ve “Ubbâd” ismi verildiğini, bilâhare bu tür
isimlerin ve temsil ettikleri mânanın “tasavvuf’ isminde toplandığını kaydeder.44.
“Latâifu’ l-İşârât ” adlı tefsirinde, Allah
Teâlâ’nın, Kitâbıyla amel için kullarını üç tabakaya ayırdığını, bunlar içinde,
-ekseri görüşe göre- mukarrabûn
37 Sülemî, a.g.e, 17.
38Kâf50/7.
39Ateş, Sülemî ve Tasavvufî
Tefsiri, 199.
40Fussilet 41/10.
41Bu konuyla ilgili hadisleri
sûfilerin görüşlerini verdikten sonra zikredeceğiz.
42Bkz: Ateş, a.g.e, 200. (Sülemî,
Hakâiku’t-Tefsir, No: 77, varak 67a’dan naklen)
43Bkz: Kuşeyrî Risalesi, 26.
(Haz: S. Uludağ, İst, 1978).Uludağ, Kuşeyrî’nin bahsi geçen veli grublarından
hiç bahsetmediğini söylemiştir. Bu, özel bir bölüm açarak bahsetmedi
manasındadır. Çünkü, kitabta bu grubtan bahsedilmiştir. Kuşeyrî, Bişr Hafî’nin
hâl tercümesini verirken, onun Hızır’la buluşmasını ve bir sorusu üzerine
Hızır’ın imam Şafiî’nin evtaddan olduğunu söylediğini nakleder. Bkz: Kuşeyrî, Risâle,
I, 74- 75.(Abdulhalim Mahmud ve Mahud b. Şerif tahkikiyle) Yine Risâlenin
müridlere vasiyyet bölümünde Feth el-Mevsılî, ebdallardan sayılan otuz şeyhle
sohbet ettiğini söylemiştir. Risele, II, 745. Zaten Uludağ, kitabın indeksinde
bunları tesbit etmiştir.
44Kuşeyrî, Risâle, 1,52-53.
makamına çıkan sâbikûnun en faziletli olduğunu
beyan eden Kuşeyrî, bu üç sınıfın ta’rif ve sıfatları hakkında pek çok rivâyet
nakletmiştir. Bu rivayetlerde, diğer tefsirlerin naklinden ayn olarak sâbikûn;
Allah Teâlâ ile bâki olan (bekâbillah makâmına çıkan), mâsivallahtan alâkayı
kesen, rûhunu O’na fedâ eden, hakku’l- yakîne ulaşan, bütün fuzûlî şeyleri
terkeden, îsâr, üns, heybet, kurbet, muhabbet, münâcât, tevfîz sâhibi ve müşâde
makâmına ulaşıp Cenâb-ı Hakk’tan hiç perdelenmeyen kimseler olarak
tanıtılmıştır.4
Mukarrabûnun aynu’l-cem’46 makâmında
olduğunu belirten Kuşeyrî,47havas tâifesinin İlâhî ikramlarının da
farklı olacağına dikkat çekmiştir.48
Hucvirî (470/1077), dörtbin kişilik halktan ve
kendilerinden gizli, perdeli bir veli grubu yanında, Allah Teâlâ’nın dergahında
bulunan “ehl-i hail ve akd” dediği üçyüz tane evtâd, üç tane nükabâ ve bir tane
kutub veya ğavstan bahsetmekte, bütün bunların birbirini tanıdığını, haklarında
pek çok hadisin bulunduğunu ve ümmetin bu hadis ve haberlerin bildirdiği
şeylerde icma’ hâlinde olduklarını zikretmiştir.49
Gazzâlî (505/1111) “îhyâ”da, Ebû Tâlib
el-Mekkî’nin usûlünde hareket etmiş,
Kuşeyrî,
Latâifu’l-îşâıât, HI, 204-206. (İbrahim Besyûnî tahkikiyle, II, baskı, 1983) 4
Cem’, aynu’l-cem’ terimleri için bkz: Kuşeyrî, Risâle, I, 222-223. Sühreverdî
bu terimleri
şöyle açıklar Cem'; kulun ancak Hakk'ı müşâhade ettiği bir beraberliktir.
Hakk'dan başkasını müşâhade ettiğinde, teveccühünü tam toplamamıştır. Tefrika
ise; Hakk'dan ayn tutarak, kulun dilediğini müşâhade etmesidir. Bu hususta
sûfîlerin işâretleri çoktur. Maksat şudur: Onlar cem' ile varlıklardan tamamen
temizlenmiş bir tevhid anlayışına, tefrika ile de kulun bir takım amel ve
ibâdetlerle meşgul olarak çalışıp kazanmasına işaret etmişlerdir. Buna göre;
cem’ ancak tefrika ile mümkün olur. Sûfîler "Falancı aynu’l-cem
hâlindedir.” dedikleri zaman; onun bâtınını tamemen Hakk'm murâkabesinin
kapladığını ifâde ederler. Bu durumda kul, amellerinden herhangi birine dönünce
tefrika hâline dönmüş olur. Demek ki; cem'in sihhati tefrika ile, tefriknın
sıhhati da cem' ile olmaktadır. Netice olarak ortaya şu çıkar: Cem’; Allah
Teâla'yı tanımak, tefrika ise; onun emrini bilmektir. İkisi de tamamen
gereklidir. Ebu'l-Hasan Ali Muhammed Müzeyyin demiştir ki: "Cem'; bizzat
Allah'ta fâni olmak, tefrika ise; devamlı amellere sarılıp kulluk
yapmaktır." Bkz: Sühreverdî, Avârif, 524-525 (Beyrut, 1983), Trc: Gerçek
Tasavvuf, 677- 678.
47Kuşcyrî, Lctâif, III, 518.
48Kuşeyrî, a.g.e, III, 704.
49Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb,
258.(Trc: 330. Haz: S. Uludağ, İst, 1982) velileri
güzel sıfat ve kemâlatlanyla tanıtmaya ve görüşlerini Kitab ve sünnet
çizgisinde şekillendirmeye çalışmış, herhangi bir hiyerarşi ta’kib etmeden
velilerden, arif, ebdâl, evtad, mukarrabûn, sıddîk, sâdık gibi isimlerle
bahsetmiştir.50
îhyâ şârihi allâme Zebîdî (v: h: 1205),
sûfîlere göre abdalların yedi şâhıs olup Allah Teâlâ’nın yedi iklimi onlarla
koruduğunu, sayılarının değişmeyeceğini, herbirinin bir peygamberin kalb ve
hâli üzere olduğunu belirtmiştir.51
Gazzâlî, Ebu’d-Derdâ’nm şu sözünü nakleder:
“Allah’ın öyle kulları vardır
ki; kendi zamanlarında arzın (ma’nevî) direkleri olan Peygamberlere halef
olmuşlardır. Peygamberlik kesilince Allah onların yerine Ümmeti Muhammed’den
abdal denilen bir grubu koydu. Onlar ne çok namaz kılarak, ne çok oruç tutarak,
ne de çok teşbih çekerek insanları geçmiş değillerdir. Fakat onları öne geçiren
husus; güzel ahlak, verâda sıdk, güzel niyet, bütün müslümanlar için sahip
oldukları gönül selameti ve Allah için nasihat gibi güzel ahlaklarıdır.”
Zebîdî, bu haberin peşinden, abdallarla ilgili
Sahâbe-i Kiram yoluyla gelen pek çok merfu’ ve mevkuf hadisin bulunduğunu
söyler.5
“Minhâcu’ l-Âbidîn” adlı eserinde, basiret sâhibi
kulların fitne ve fesada bulaşmayacağını, uzlet ve halka karışma konusunda en
uygun olanı tercih edeceğini anlatan Gazzâlî: “Abdalların da bu halde
olduklarını işittik.” derken, eseri şerh eden eş-Şeyh Dahlân el-Kedîrî, abdallarla
ilgili bir çok rivâyet ve değerlendirmeyi nakletmiştir.54
Sühreverdî, (632/1234) velileri Kur’an’daki
taksime uygun olarak sınıflara ayırmış; derece olarak en önde olanlara
mukarrabûn, onları ta’kib edenleri de yine Kur’an diliyle ebrâr, sâdıkûn,
sâbirûn, zâkirûn, muhibbûn gibi isimlerle tanıtmıştır.55
50Bkz: Gazzâlî, İhyâ, 1,111, 363.
5Zebîdî, ilhâfu’s.Sâde, IV,
473.(Beyrut, 1989)
5" Hakîm et-Tirmîzî,
Nevâdiru’l-Usûl, 1,165. Süyûtî, el-Haberu’d-Dâl (el-Hâvî içinde), II, 465.
55Zcbîdî, a.g.e, X, 322-327.
Burada verilen hadis ve haberler konunun delilleri bölümünde zikredilecektir.
5 Bkz: el-Kedîrî,
Sirâcu’t-Tâlibîn Şerh alâ Minâci’l-Âbidîn, 1,259-264.
Seyr u sülük şekillerine göre velileri dört gruba
ayıran Sühreverdî, bunları: 1-Mücerred sâlik (cezbesiz sülük eden).
2-Mücerred meczûb (sâdece cezbe hâlinde olan ve
kalan).
3-Sâlik-i meczûb (önce sülûke başlayıp, peşinden
cezbeye ulaşan).
4-Meczûb-i sâlik (hidâyette cezbe hâlinde olup,
ardından sülûke başlayan) kimseler şeklinde sıralamıştır.56
Bunlardan birinci ve ikinci grubun, elde ettikleri
ma’nevî haz ve hisse ile kalacaklarını belirten Sühreverdî, üçüncü ve
dördüncü kısımdakilerin irşâd makâmına çıkabileceğini, ancak dördüncü şekilde
sülûkunu tamamlayan velilerin en üst derecede, en güzel şekilde irşâd işini
yürüteceklerini, bunların “el-mahbûbu’l- murâd” sınıfına dâhil olduğunu
belirtmiştir.57
55Sühreverdî, a.g.e, 63. Sühreverdî,
kitabında sûfi
deyince mukarrabûn makamındaki veliyi kastettiğini, hâli sâlih, niyeti samimi,
hedefi Allah olan fakat ilk sıradaki sûfîlerin hâl ve makamına ulaşamayanların
“mutasavvıf’ olduğunu, işi sözde hâli süste kalanlara ise; ancak “müteşcbbih”
deneceğini belirtmiştir. Bkz: a.g.e, 18.(Trc:16)
56Sührcverdî, Avârifü’l-Meârif,
87 (Trc: 109).
57Sührevcrdî, a.g.e, 88-90. (Trc:
109-112-c) Bu grublann durumu kısaca, şöyle izah edilmiştir:
1-Mücerred sâlik: Bu kimse, irşâd makâmına ehil
olamaz ve kendinde nefsânî sıfatlankaldığmdan, o makama ulaşamaz. Muamele ve
mücâhade makâmmda, Allah Teâlâ’nın rahmetinden kendisine
nasib olanla yetinir
2-Mücerred
meczûb: Bu
kimseye Hakk Teâlâ, önce, yâkin âyetlerini göstererek tecellî eder.
Kalbinden perde olacak şeyleri kaldırır. Bu kimse, muamele (amel) yoluyla seyr
u sulûk ettirilmez. Aslında muamele bu yolda (olanını hâlinin anlamada) tam bir
alâmettir. Bu kimse de önceki gibi, irşâda ehil olamaz, kendi hâlinde hoşluk
içinde, Rabbinden gelen nasibi ile yetinir. Amel olarak da farzların dışında
bir şeyle mecbûr ve mes'ûl tutulmaz.
3-Sâlik-i nıeczûb:Bu kimse, işin başında mücâhede,
mânevî sıkıntı, ihlâs ile muamele ve bu yolun şartlarını tam olarak yerine getirmekle
işe başlar. Sonra (riyâzat ve mücâhadenin yakıcı ve sıkıcı sıkıntılarından
kurtarılıp, mânevî hâlin rahatlığına çıkarılır. Böylece, acıdan sonra tatlıyı
bulmuş olur. İlâhî kurbiyyet nefhâlanyla tanıştırılır. Kendisine müşahede
kapısı açılır.. Artık insanların arasına girmeye hazır ve lâyık bir haldedir.
Bu hâlde olan kimse, irşâda ehil olur. Çünkü o, muhiblerin yolunda işe
başlamış, sâlihlerin amel (ve mücâhede) yollarından geçtikten sonra,
mukarrabûnların hâllerinden bir hâl kendisine bahşedilmiştir. Bu
durumda, kendisine tâbi olanlar olur ve ondan tâbi olanlarına birçok mânevî
ilimler intikâl eder. Onun vasıtasıyla bereket yayılır. Ancak bazen bu kimse
de bulunduğu halde mahbus kalır; hâlin bağından kurtulamaz, hâl onu meşgul
eder. En yüksek kemâl hallerine ulaşamaz. O da (bu makamdaki) İlâhî nasible
yetinir. Aslında bu, çok yüksek ve şerefli bir nasibdir. Mâlumdur
Velilerin isimleri, sınıflan, dereceleri, makamlan
tasarruf ve yetkileri konusunda en orjinal ve orjinal olduğu karar münakaşaya
açık şeyler söyleyen şüphesiz, 638/1240’da vefat eden Muhyiddin b.
Arabi’dir.
Bu konudaki geniş bilgiyi “el-Futûhâtu’l-Mekkiyye”
adlı eserinde veren İbn Arabî kutub
ve diğer veliler hakkında bir hayli ilginç ve geniş bilgiler verir:
îbnu Arabî, Allah Teâlâ’nın, varlık ve bereketleriyle âlemi
âyakta tuttuğu seçilmiş hâs kullan bulunduğunu, bunlann en başında
peygamberlerin geldiğini, onlann nübüvet, velâyet ve imân makamlanna sâhip
kutublar olduklannı, bir evin direkler üzerinde durması gibi; din evinin ve
dolayısı ile ancak dinin ikâmesine mahal olsun diye varlığı devam ettirilen
dünyanın onlarla ayakta durduğunu belirtir.58
Bu kutublann başı olan Rasûlullah (a.s)Tn, nesh ve
tebdili olmayan, önceki bütün peygaberlerin gıyâben tâbi olduklan İslam dinini
tam olarak tebliğ ve tekmil ettikten sonra vefât etmesiyle, cesedleriyle
hayatta bulunan dört rasül görevlendirildiğini, bunlann; rasül olduklannda
ittifak edilen İdris, tlyas ve îsâ (a.s) ile sûfîlerin
dışındakiler arasında durumu ihtilaflı olan Hıdır (a.s) olduğunu
zikreden îbnu Arabî, onlann kıyâmete kadar Ümmet-i Muhammedin içinde
Rasûlullah (a.s)’a vekâlet edip kutubluk ve diğer mansıblan temsil ettiklerini,
bu arada Rasûlullah (a.s)’ın ümmetinden çıkacak kutub, evtâd ve diğer velilere
Rasul sıfatlanyla asâleten önderlik yapacaklannı, Ümmetin içinden çıkacak kutub
ve diğer
ki; kendilerine ilim verilenler derece derecedir.
Şeyhlik (irşâd) makamında en yüksek derece, bundan sonra anlatacağımız dördüncü
grubtaki kimsenin derece ve hâlidir.
4-Meczûb-i Sâlik: Cenâb-ı Hakk bu kimseye önce,
keşifler, yakîn nûrlan ve kalbinden perdeyi kaydırmak süreriyle tecelli eder.
Müşâhede nârlarıyla kendini aydınlatır. Kalbi açılır ve genişler. Bir aldanma
yeri olan dünyadan uzaklaşıp ebediyyet yoluna yönelir. Hal denizinden kana kana
içer. (Kendisini Hakk'tan alıkoyacak) bütün bağ ve engellerden kurtulur. Tam
bir müşâhede ve murâkabe hâline ulaşır. Allah Teâlâ kendisine özel bir irâde ihsan
eder. Onu, aranan sevglilerden yapar. Özel muhabbetiyle nzıklandınr, o da
mâsivâdan kesilip tamamıyla Hakk’a bağlanır. Bu şekilde irşada
ehil kılman, Allah tarafından seçilen ve sevilen
(el mahbûbu’l murâd) kimselerin kalbi selim, sadrı geniş, vücûdu itaata hazır
olur. İşte kim, anlattığımız bu hâl ve makamları elde etmişse; o, mutlak
bir mürşid-i kâmil, gerçek bir âif-i billah ve asıl hürriyetine kavuşmuş
bir sevgilidir. Onun nazarı devâ, kelâmı şifâdır. O, Allah Teâlâ ile konuşur,
O'nunla suküt eder. Nitekim, bu durum, bir kudsî hadiste anlatılmıştır: (Bkz:
Buhârî, Rikak, 38; îbnu Mâce, Fiten, 16.)
58Ibnu Arabî, Futuhât, II, 5.
Fütuhatın tahkikli baskısı, XI, 265-267.
veliler grubunun bu peygamberlerden birinin kalbi
ve kademi üzere bulunacağını, bu dört Rasûlün anlatılan sıfatlarıyla -velilerin
çoğu dâhil- herkes tarafından bilinmediğini orjinal, müdellel ve iddiâh
görüşleriyle gündeme getirmiştir.59
îbnu Arabî, evliyayı başlıca altı tabakada inceler. Bunlar;
(üsten aşağı) Kutublar, İmamlar, Evtâd, Ebdâl, Nukabâ ve Nücebâ’dır.60
İbn Arabî, kutbun kullardan gizli olduğunu, her zamanda ancak
bir kutbun bulunduğunu, kendisinden önce bu konuda kimsenin söz etmediğini,61
kutbun gizli olup, gerçek hâlini ancak Allah Teâlâ’nın bileceğini, onun Allah
Teâlâ ile bu gizlilik durumuna sahih hadiste bir işâret bulduğunu söyler.62
îbnu Arabi, kutbu: “Tüm hâl ve makamları kendisinde asâleten
veya niyâbeten toplayan ricaldir.” şeklinde tanıtır.63
Asâleten, gerçekte tek kutbun Rasûlullah (a.s)Tn
rûhu olduğunu, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, insanlığın doğuşundan kıyâmete kadar
bütün nebi, rasul ve kutbların yardımcısı olacağını belirten îbnu Arabi,64
bu konudaki tesbitlerini şöyle ortaya kor:
“Bil ki, Allah’ın kendileriyle âlemi muhafaza
ettiği Evtâd dört olup beşincileri yoktur. Evtâd abdal’dan, imamân evtaddan
daha özel bir yetki ve yere sahiptir.
59
Ibnu Arabî, a.g.e, II, 5-6.
Ibnu Arabî, burada velilerin isim, sınıf ve sıfatlarından uzun uzun
bahsetmekte, herbir sıfatı bir âyete dayandırmaktadır.. Bkz: Futûhât, II, 6-41.
Sonunda bütün bu sıfat sahiplerini altı tabakanın temsil ettiğini belirtir. A.
g. e, II, 41.
60
îbnu Arabî, a.g.e, II, 41; Bkz:
Keklik, Muhyiddin b. Arabî-el-Futûhât, 440.
61
Buradaki hiç söz etmedi ifâdesi
açıklama istiyor: Yukarıda geçtiği gibi; Hucvirî (470/1077) kutub ve diğer
veliler grubundan, Hakim et-Tirmîzî (285/ 898) ve Sülemî
(412/1021)
ise; kutbun dışındaki veliler grubundan isim vererek bahsetmişlerdir. Ancak;
kutub konusunda îbnu Arabi’nin verdiği mâlumat ve onun için bahsettiği
yetkilerden, bu genişlikte, daha önce kimse söz etmemiştir.
62
îbnu Arabî, Futuhât, II, 555
Bahsettiği hadis şudur: “Allah Teâlâ, kıyamet gününde bir kulunu
özel olarak koltuğu altına alır. Sonra ondan meydana gelen hallerini tek tek
zikrederek: Bunları biliyor musun, hatırlıyor musun? diyerek sorar. Kul da:
Biliyorum, diyerek hepsini ikrar eder. Sonra Allah: Ben onları
dünyada gizlemiştim, bugün de gizliyorum, der ve sonra cennete
götürülmesi emredilir.” (Bkz: Buhârî,
Tevhid, 36; Müslim Tevbc, 52; îbnu Mâce, Mukaddime, 13, Ahmed, Müsned, II,
74,105)
63
İbn Arabî, a.g.e, II, 5, 6.
İbn Arabî, a.g.e, I, 151; Krş: İbn Abidin, îcâbetu’l-ğavs, (Mecmu’a içerisinde)
II, 265; Tehânevî, a.g.e, I, 66.
Kutb ise cemaatın en husûsî yer ve yetkiye sâhip
olanıdır. Abdal lafzı (bazen) hepsini ifâde için kullanılır. Kötü sıfatlarını
iyi sıfatlarla değiştirenlere Abdal denir. Bazılarına göre bu vasıfta kırk kişi
vardır. Bazısına göre sayılan yedidir. Yedi olduğunu söyleyenler, Abdâl’ın
Evtâd’dan ayn yedi şahıs olduğunu söylerken, bazılan Evtâd’ı bu sayıya dâhil
etmiştir. Bu durumda yedi şahsın dördü; Evtâd, ikisi; îmaman, biri de;
“Kutub”dur. (Diğer bir yaklaşımla), onlara Abdal denmesi; içlerinden birisi
vefat ettiğinde, yerine bir başkasının geçmesi sebebiyledir. Böylece yedilerden
biri eksildiğinde kırklardan biriyle; kırklar üçyüzlerden; üçyüzler de
sâlihlerden biriyle tamamlanır. Onlara “abdâl” denilmesinin bir başka sebebi
de; sadece kendilerinin vâkıf olduğu bir ilim ve güçle istedikleri yerde kendi
bedellerini bırakabilmeleridir. Bu işi kendi ilmi ve manevî gücüyle yapamayana
abdâl denmez. Bu hâl bazen kerâmet olarak ümmetin sâlihlerinde veya “Efrad”da
da görülebilir.”65
İbn Arabî, abdalın sayısının yedi, budelanm ise on
iki olduğunu belirtmiştir. Hatta budelanm çoğunlukla ismen abdal ile, sayıca da
nukebâ ile karıştırıldığını söylemiştir.66
İbn Arabî, rical kelimesinden sadece erkek
şahısların anlaşılmasını doğru bulmayıp ricalu’l-gayb’m içerisinde kadınların
da bulunduğunu hatırlatır.67
Bu konularda en oıjinal ve detay bilgi veren İbnu
Arabî, kendisinden sonra gelen ve fikirlerini benimseyen müelliflerin
başlıca kaynağı olmuştur. *
İmam Rabbânî (1034/1625), Allah Teâlâ’ya
ulaşma yollarını, kurb-ı nübüvvet ve kurb-ı velâyet olarak ikiye ayırmış,
birinci yolda peygamberlerin, ikinci yolda ise; Aktab, Etâd, Büdelâ, Nücebâ ve
umum evliyâullahm Hakk’a vâsıl olduğunu beyan etmiştir.69
65
İbn Arabî, a.g.e, I, 160
66
İbn Arabî, a.g.e, II, 15.
Cürcânî de bu hataya düşerek budelanm yedi kişi olduğunu söylemiştir. Cürcânî,
Ta’rifât, 68
67
İbn Arabî, age, II, 7.
68
Ricâlu’l-ğayb ve aktâb
konularında daha sonra yazılan eserlerden bkz: Muhammed Parsâ, Faslu’l-Hıtâb
(Trc: Tevhide Giriş) 568-595; Davud el-Kayserî, Risâle fi’t-Tasavvuf, (Tah:
Mehıned Bayraktar, I.F.D. XXX, 170-215. Ankara, 1988; Câmî, Nefahâtü’l-Üns
(Haz: S. Uludağ), 98-104; Haydar Âmûlî, Kitâbu Nass’n-Nusûs, (Hatmu’l-Evliyâ
ekinde), 500-506. 69tmam Rabbânî, Mektûbât, III, 185. (122. Mek.)
Velilerin en kâmilinin kutb-ı irşad olduğunu
belirten İmam Rabbânî, onu şu sıfatlarıyla tanıtır:
“Kutb-ı irşad’ın varlığı (âlem ve insanlık için)
bulunmaz bir devlettir. O, uzun zamanlardan sonra zuhûr etse de, bir
ganimettir. Âlem onunla aydınlanır (kalpler nurlanır). Onun nazarı, kalp
hastalıklarına şifâdır. Onun (bir sâlike) teveccühü, ondaki düşük, rezil huylan
temizleyip atar. Bu öyle bir zâttır ki, velâyet mertebelerinin en yükseğine
ulaşmıştır. Mahbûbiyet mansıbının kâbiliyet (ve yetkisi) ona verilmiştir. Bu
zât, velâyet mertebelerinin kemâlâtını câmîdir (bünyesinde toplamıştır.). (Allah’a)
dâvet derecesindeki makamlann tamamını elde etmiştir. Nübüvvet makamına has
olan velâyetten dahi (kendisine lâyık vechiyle) nasibini almıştır. Özetle, onun
hakkında şu mısra ne kadar doğrudur:
“Toplanmış kendisinde bütün
güzellikler”™
“Arşın çevresinden yerin zeminine kadar, kendisine
irşâd, hidâyet, iman ve mârifet gelen hemen herkes, elde ettiğini ancak onun
vâsıtasıyla (Allah Teâlâ’nın onu vesile kılmasıyla) elde eder ve ondan
istifâdesini yapar. Onun aracılığı olmadan böyle bir devlet hiç kimseye
müyesser olmaz. Onun mâneviyât nuru, bütün âlemi bir okyanus gibi sarmış ve
öylece kalmıştır.”71
Sûfiler, velilerin sınıf ve statüleri hakkında
genel hatlanyla yukarıda verdiğimiz anlayışlar çerçevesinde düşünmektedirler.
Bütün bu anlayışlarına temel ve delil olarak gördükleri âyet ve hadisler
mevcuttur. Bu nasslan kitablannm konuyla ilgili bölümlerinde zikretmişlerdir.
Şimdi, bunlardan bir kaçını vererek tefsirlerin yaklaşımına geçeceğiz.
b-Sûfilerin velilerin sınıflarına delil olarak
kullandıkları nasslar:
Tasavvufu, Kur’an ve sünnetin özü olarak tanıtan
sûfiler, anlayışlarının temelini oluşturan konularda, bir işâretle de olsa
muhakkak bir nassın kendilerini desteklediğini söylemişlerdir. Sûfîler,
velilerin sınıf, derece, mânevî yetki ve tasarruflarını genelde şu âyetlere
dayandırmışlardır.
“Biz dilediğimizi derecelerle
yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır”™
“Allah, kendilerine ilim verilenleri derecelerle
yükseltir ”73
69
İmam Rabbânî, Mektûbât, I, 285.
Mek.
71
İmam Rabbânî, Mektûbât, I, 260.
Mek. Bkz: Mektûbât, III, 185. (122. Mek.) Müellif buradaki kutb-ı irşad olarak
Abdülkâdir Geylânî’den bahsetmektedir.
72Yusuf 12/76.
“Herkesin yaptıklarına göre
dereceleri vardır.”
“Allah gökten bir su indirdi de
her vâdi (dere, kanal) kendi miktarlarınca akıp su ile doldu.” 5
“Baksana, biz insanların bir
kısmını diğerlerine nasıl üstün kıldık”'16
“Allah meleklerinden bir kısmını
elçi olarak seçer, insanlardan da
(dilediklerini bu görev için seçer).”'1'1
“Sonra kitabı (Kur‘ân’ı)
kullarımız arasından seçtiklerimize miras olarak verdik.Onlardan kimi (günah
işleyerek) kendisine zulmeder. Kimi orta haldedir. Kimisi ise; Allah’ın izniyle
hayırlarda en önde olanlardır. İşte büyük fazilet budur.”'1
“Siz üç sınıf olduğunuz zaman:
1-Aslıâb-ı meymene (amel
defterleri sağ tarafından verilen mü’min)ler. Ne mutlu onlara.
2-Ashâb-ı meş‘eme (amel
defterleri sol tarafından verilen münâfık ve kâfir)ler. Ne bahtsızdır onlar...
3-Bir de sâbikûn (hayırda en
ilerde olanlar, ki; onlar ecirde de en) ileride olanlar. Onlar mukarrebûn
(ilâhı huzurda kabul ve
yakınlık görmüş)
olanlardır,(ve) naîm cennetlerindedir.”1
“Şüphesiz ebrâr (sâlih kullar),
içine kâfur katılmış bir kadehten (cennet şarabı) içerler. Bu, Allah’ın hâs
kullarının içtikleri ve (istedikleri yere) kolayca akıttıkları bir pınardır.”*
73 Mücâdele 58/11.
74 Ahkâf 46/19.
75Ra’d 13/17
76îsrâ 17/21.
77Hac 22/75.
78
Fâtır 56/32.
79
Vakıa (56), 7-12.
80însân 76/5-6.
“HayırlAndolsun, ebrârın
(sâlihlerin) kitabı, İlliyyûn’dadır. İlliyyûn nedir, bilir misin?(O
İlliyyûn’daki kitap) içinde ameller yazılmış bir kitaptır. Onu mukarrebûn
(Allah’a yakın olanlar) görür (müşahede eder).Şüphesiz ebrâr (sâlihler,
cennette) nimet içindedirler. 1
“O, yeryüzüne (üst kısmında) sabit dağlar y
erle ş t irdi. ”82
“Arzı döşedik ve oraya sâbit
dağlar (revâsî) yerleştirdik.”
“Allah dilediklerini kendisi
için seçer ve O’na yönelenleri hidâyete erdirir.”
“Dağları birer direk yapmadık
mı?”*5
2-Velilerin aded ve sınıfından bahseden hadisler.
Abdâl, kırklar ve diğer sâlih kullarla ilgili
birçok hadis nakledilmiştir. Biz bunlardan örnek olarak bazılarını
zikredeceğiz.
Rasûlulah (a.s) buyurmuştur ki:
“Bu ümmetin içinde, Halil İbrahim’in
(a.s) kalbi üzerinde olan bir kısım insanlar bulunur ki onlar abdal
sınıfindandırlar.”*6
Rasûlulah (a.s), Muğîre b. Şu’be’nin kölesi Hilâl
hakkında: “Bu, kendileri bereketiyle yeryüzünün ayakta tutulduğu yedi kişi
(Yediler) den birisidir. Hatta bu, onların en hayırlısıdır.”
“Abdallar Şam’dadır ve Hz.
İbrahim’in yolu ve hâli üzere yaşayan otuz kişidirler. İçlerinden birisi vefat
edince, Allah onun yerine bir başkasını geçirir. ”88
81 Mulaffifîn (83), 18-26.
82Fussilet 41/10.
83Kâf50/7.
84Şûrâ 42/13.
85 Abese 78/7
8 Hâkim
et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-Usûl, I, 339.
82 Hâkim et-Tirmîzî, age, I, 339;
Suyûtî, el-Hasâisu’l-Kübrâ, II, 214-215.
"Abdallar (genelde) Şam
bölgesinde bulunurlar. Onlar kırk kişidirler. Onlardan biri ölürse Allah onun
yerine bir başkasını getirir. Onların (duaları) sebebiyle yağmura kavuşulur ve
düşmana karşı İlâhî yardıma ulaşılır. Onların (duaları) sebebi ile belde
ehlinden azab kaldırılır."
“ Ümmetimin abdalleri ne çok
namaz kılmakla ne çok oruç tutmakla ne de çok sadaka vermekle cennete
girmeyeceklerdir. Onların cennete girişleri Allah’ın rahmeti, nefislerinin
sehâveti ve gönüllerinin selâmetiyle olacaktır.”*
“Ümmetimden kırk kişi Hz.
İbrahim’in kalbi (hâl ve ahlâkı) üzere bulunur. Onların duaları vesilesiyle
Allah yer ehlinden (belaları) defeder. Bunlara abdal denilir. Onlar bu dereceye
ne namazları ne oruçları ne de sadakaları sebebiyle ulaşmamışlardır. Ashab: “Ne
ile ulaştılar bu dereceye? sorduklarında, Rasûlullah (a.s): “Cömertlikleri ve
müslümanlara nasihat etmeleri sebebiyle”
“Allah halk içinde kalbleri Hz. Adem’in (a.s)
kalbi (hâl, ahlâk
8 Hâkim et-Tirmîzî, a.g.e, 1,166; Suyûtî,
el-Haberu’d-dal, (el-Havî içinde) II, 461 8
Ahmed, Müsned, 1,112; Heysemî,
Mecmau’z-Zevâid, X, 62; Zebîdî, Îthâfu’s-Sâde, X, 32; Suyûtî, el-Haberu’d-dâl,
(el-Hâvî içinde), II, 456-59; Sehâvî, Mekâsıd, 9; Aclûnî, a.g.e, 1,2; Îbn
Manzûr, Muhtasuru Târihi Dimeşk, 1,113.
Eşref Ali Tânevî, ilgili hadise şu açıklamayı
getirir: “Sûfîlerin söz ve mektuplarında abdal, akıab, evtâd ve gavs gibi
lafızlar ve onlann delâlet ettiği sıfat, berekat ve tasarrufat bulunmakladır.
Hadise göre Ricalu'l-Ğayb'ın bir kısmının varlığı isbât olunca, diğer
kısımlarının mevcudiyeti akıldan uzak değildir. Bir örnek ile diğer örneklerin
teyid olması malum ve kabul edilen bir kaidedir. Berekat ise bu hadiste vardır.
Ricalu'l-Ğayb'ın kainat üzerindeki tasarrufatı Kur'an'daki Hz. Hızır (a.s)
kıssası ile sabittir.(Bkz. Kehf 18/60-82) Eşref Ali, Hakîkatu’t-Tarîka (Trc:
Hadislerle Tasavvuf), 281.
9%1-Hascn cl-Hallâl, Kerâmâtu’l-Evliyâ, 33,
Dimeşk, 1992; Beyhakî, ŞuabuT-îman, VII, 439 (h.no: 10893); Hâkim et-Tirmîzî,
a.g.e, I, 166; Îbn Ebi’d-Dunya, Kitabu’l-Evliya, 66; Aclûnî, a.g.e, I, 25;
Elbânî, Silsilem Ehâdisi’d-Daî’fe, III, 668.
9 Ebû
Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, IV, 173; Tabarânî, Mu’cemüT-Kebîr, X, 181, (No: 10390)
Heysemî, a.g.e X, 63; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ 1,26.
ve gidişatı) üzerinde olan
üçyüz, Hz. Musa'nın kalbi üzerinde olan kırk; Hz. İbrahim'in kalbi üzerinde
yedi; Cebrail’in kalbi üzerinde olan beş; Mikail'in kalbi üzerinde üç;
İsrafil'in kalbi üzerinde bir kulu vardır. Sonuncusu öldüğünde yerine üçlerden;
üçlerden biri öldüğünde beşlerden; beşlerden biri öldüğünde yedilerden;
yedilerden biri öldüğünde kırklardan; kırklardan biri öldüğünde üçyüzlerden;
iiçyüzlerden biri öldüğünde de halktan biri onun yerine geçer. Onların duaları
sebebiyle Allah Tealâ mahlukatı diriltir, öldürür, yağmur yağdırır, bitkileri
bitirir ve yer yüzüne gelmesi muhtemel belaları defeder.”
İbn Mesud’a; Allah’ın onların sebebiyle diriltmesi
ve öldürmesi nasıl mümkün olabilir? diye sorulduğunda cevaben:
“Çünkü onlar ümmetlerin
çoğalması için Allah'a dua ederler ve bu sebepten dolayı da ümmetler çoğalır.
Zulm edenlere beddua ederler. Allah Teala da onların boyunlarını kırar. Yağmur
yağması için dııâ ederler yağmur yağar. Bereket için dua ederler, yeryüzünde
onların duaları sebebiyle ekin olur. Duâ ederler ve duaları sebebiyle her türlü
bela yeryüzünden kalkar.” demiştir.
“Yeryüzü Hz. İbrahim gibi
(kalb, hâl ve sîrete sahip) kırk kişiden hâli kalmayacaktır. Yeryüzünde
yaşayanlar onların duaları sebebiyle yağmura ve İlâhî yardıma erişirler.
Onlardan her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir.”9
“Abdallar kırk erkek ve kırk
kadındır. Erkeklerden her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine
geçirir. Kadınlardan her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine
geçirir.”94
Ebû Nuayrn,
age, I, 8-9; İbn Manzûr, a.g.e, I,
116-117; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, X, 323; İbn Arrak, a.g.e, II, 306; Aclûnî, a.g.e, I, 26
Sülemî,
Tabakat, 2; Tabarânî, el-Mu’cemü’l-Vasît, V, 65, (No: 4113); Heysemî, a.g.e, X,
63
Deylemî,
age, I, 154-155; Suyutî,.el-Câmiu’s-Sağır, 1,471 (h.no: 3036); Aclûnî, a.g.e,
1,25
“Nuh’dan (a.s) sonra yeryüzü
yedi kişiden hâli olmaz. Allah onların vesilesiyle yeryüzünden (belâları) def
eder.”95
“Şu üç haslet kendisinde
bulunan kimse, (bereketiyle) dünyanın ve ehlinin ayakta durduğu abdâllardan
olur: 1-Kadere rızâ, 2- Allalı’ın haramlarına karşı sabır, 3-Sırf Allah için
kızma.”96
Bu konudaki hadisler, farklı tariklerden geldiği
gibi; farkh şekillerde de değerlendirilmiştir. Bu konuda Suyûtî (911/1505)
ve îbnu Âbidin’in.(1252/1836) müstakil çalışmaları mevcuttur.97
Görebildiğimiz kadarıyla; bu konudaki hadislerin çoğu, başlıca beş tabakaya
ayrılan hadis kaynaklarının ancak üçüncü, dördüncü ve beşinci tabakasına giren
hadis mecmualarında yer almaktadır.9
c-Tefsirlerin Yaklaşımı.
Burada, velilerin sınıf, derece ve statüleri
konusunda meşhur rivâyet ve dirâyet tefsirlerinin yaklaşımını tesbite
çalışacağız. Önce, rivâyet tefsirlerini tetkik edeceğiz. Ancak, önceki bölümde
olduğu gibi, tefsirlerin tek tek görüşlerini verme yerine, konu ile ilgili
ortak görüşleri tesbit edip, aynı fikre katılan tefsirleri berabarce, ayn ve
önemli görüş bildiren diğer tefsirlerin yaklaşımlarını ayrı olarak
zikredeceğiz.
9 Suyutî, el-Hâvî, II, 461.
Dcylcmî,
Firdevsu’l-Ahbar, II, 132; Aclûnî, a.g.e, 1,28
97Suyûıî, a.g.e, II, 455-473;
el-Laâli’l-Masnûa,.II, 330-32. Suyûtî, “el-Haberu’d-dâl” adlı eserinde
bu konudaki rivayetlerin hemen hemen hepsine değinmiş ve sonuçta şu tesbiti yapmıştır:
Bu husustaki rivâyetler kırk iki râviden gelmektedir. Bu rivâyetlerin; onbeşi
merfu veya mevkuf olarak sahâbeden; üçü mürsel olarak tâbiinden; yirmiüçü
seleften eser olarak nakledilmiş ve böylece yapılan rivâyet altmışa ulaşmıştır.
Bkz: İbn
Âbidin, Icûbetu’l-Gavs, (Mecmûatu
Resâil içinde), II, 272.
Zebîdî de, Abdâl konusundaki hadislerin, merfu’ ve
mevkuf rivâyetlerle sahâbeden bir cemaat tarafından rivâyet edildiğini, Enes
b. Mâlik, Abdullah b. Ömer, Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mesud, Ebû Hûreyre ve
Muaz b. Cebel’in (r.anhüm) bunlardan
olduğunu belirtmiş ve bu zevâta âid rivâyetleri nakletmiştir. Bkz:
tthâfu’s-Sâde, X, 322-326.(Beyrut, 1989).
9 İlgili haberlerin değerlendirmesi için bkz:
Süleyman Uludağ, D.Î.A, I, 60. Abdal mad. Abdallarla ilgili hadislerin bir
kısmı, Ahmed Yıldınm’m “Tasavvufun Ana Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları”
adlı doktora tezi nodanndan istifâdeyle tesbit edilmiştir.
1-Rivâyet tefsirlerinin konuya yaklaşımı.
Rivâyet tefsirleri, müslümanlar içinde bazı
kimselerin özel bir konum, farklı bir derece, husûsi bir yetki ve üstün bir
fazilete sâhip olması konusunda şu noktalarda ittifak içindedirler.
1-Allah Teâlâ, kullan arasından bazılannı özel
olarak seçmiştir." A ila h dilediklerini kendisi için seçer ve O'na
yönelenleri hidâyete erdirir.5,100 âyeti, bu konuda esastır.
Kurtûbî (671/1273), Allah Teâlâ’nın, dilediklerini ilim, imâmet, fehim ve mülk
için seçeceğini belirtir.101
2-Faziletin Ölçüsü takvâdır. En üstün insan, en
muttaki olandır Üstünlük, nesebe, hasebe, mala mülke, vatana, millete bağlı
değildir.102 “Allah katında en şerefliniz; en muttaki
olammzdır.”103 âyeti, bu meselenin temelidir.
Bu konuda îbnu Cerir, Kurtûbî îbnu Kesir ve
Suyûtî pek çok hadis ve haber naklekmişlerdir.104
3-Mü’minler kendi aralarında derece derecedir. En
üst derecedekilere Kur’an diliyle “mukarrabûn” denir.105
"Bkz: Îbnu Cerir, Câmiu’l-Beyân, Cüz: 22,
137, Cüz: 25, 16; Semarkandî, Bahru’l- Ulûm, III, 192; Mâverdî,
Tefsîru’l-Mâverdî (en-Nüketü ve’l-Uyûn) V, 187; Vâhîdî, el-Vasît, IV, 46;
Beğavî, Meâlimü’t-Tenzîl, VIII, 187; îbnu Atıyye, el-Muharraru’l-Vecîz, V, 29;
Ibnu’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, VII, 227; Kurtûbî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kurân, XIV,
374, XVI, 12; İbnu Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, VI, 532, VII, 183; Suyûtî,
ed-Dürrü’l- Mensûr, VII, 340-341; Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, I, 378; Kâsimî,
Mehâsinü’t-Te’vîl, XIV, 4985.
100Şûrâ 42/13.
101Kurtûbî, a.g.e, VII, 30.
102Bkz: Îbnu Cerir, a.g.e, Cüz:
XXVI, 140; Semarkandî, a.g.e, III, 314; Mâverdî, V, 336; Vâhîdî, a.g.e IV, 159;
Beğavî, a.g.e, VII, 248-9; Îbnu Atıyye, a.g.e, V, 152-153; Ibnu’l- Cevzî,
a.g.e, VII, 474; Kurtûbî, a.g.e, XVI, 345-347; îbnu Kesîr, a.g.e, VII, 365-367;
Suyûtî, a.g.e, VII, 579-582; Şevkânî, a.g.e, V, 78; Kâsimî, a.g.e, XV, 5469.
103Hucurâl 49/13.
104
Yukarıda verilen kaynaklara bakılabilir.
105Bkz: Îbnu Cerir, a.g.e, Cüz:
XXII, 135, XXVII, 171; Semarkandî, a.g.e, III, 86, 314; Mâverdî, IV, 474, V,
449; Vâhîdî, a.g.e III, 505, IV, 232; Beğavî, a.g.e, VI, 422, VIII, 9; îbnu
Atıyye, a.g.e, V, 230; Ibnu’l-Cevzî, a.g.e, VI, 490, VIII, 144; Kurtûbî, a.g.e,
XVII, 199, 232, 233; Îbnu Kesîr, a.g.e, VII, 491; Suyûtî, a.g.e, V, 256-257,
VII, 26,27; Şevkânî, a.g.e, V, 172.
4-Kendilerine ilim verilenler, ilmin hakkını
korur, gereğini yaparlarsa; diğer mü’minlerin çok üstünde derecelere sâhip
olurlar. 10 “Allah, kendilerine ilim verilenleri
derecelerle yükseltir ”107 âyeti, bu hakikati ortaya kor. “(Hakiki)
âlimin (sırf ibâdetle meşgul olan) âbide üstünlüğü; benim sizden en düşük
dereceliye üstünlüğümü (diğer bir
rivâyette- dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü)- gibidir.” hadisi,109
buna şâhiddir.
5-Allah Teâlâ, sahip oldukları sıfatlara göre
sevdiği mü’minlere Kur’an’da, mukarrabûn,110 sıddîk,111
muhsin,112 ebrâr,113 evliyâ114 gibi isimler
vermiştir.
Rivayet tefsirleri, sûfilerin velilerin hası ve en
önündeki insan olarak gördükleri “mukarrebûn ” sınıfına dâhil olan veli
hakkında farklı ta’rifler ve sıfatlar zikretmişlerdir. Hatta Semarkandî (373/983),
bu ta’riflerin yirmibeş kadarını nakletmiş, kendisinden sonraki müfessirler de
genelde bu ta’rif ve yaklaşımları tekrarlayıp kendi teshillerini de ekleyerek
daha da çoğaltmışlardır. Şimdi bunlardan bir kısmını vererek, müfessirlerle
sûfilerin ortak noktalanın görme imkanı bulacağız ve bundan sonra tetkit
edeceğimiz dirâyet tefsirlerinin de öncekilerden istifâde ve almtılannı tesbit
ederek bu görüşlere atıflar yapmak süreriyle tekrardan kurtulacağız.
Allah’ın özel seçimi ve izniyle sâbikûn sıfatına,
mukarrabûn makâmma ulaşan kimseler, farklı yaklaşımlara göre, şunlardır:
1-Peygamberler.
100Bkz: ibnu Cerir, a.g.e, Cüz:
XXVIII, 16; Semarkandî, a.g.e, III, 337; Mâverdî, a.g.e, V, 492; Vâhîdî, a.g.e
IV, 265; Beğavî, a.g.e, VIII, 58-59; Îbnu’l-Cevzî, a.g.e, VIII, 193-194;
Kurtûbî, a.g.e, XVII, 299-300; İbnu Kesîr, a.g.e, VI, 536; Süyûtî, a.g.e, VIII,
83; Şevkânî, a.g.e, IV, 399; Kâsimî, a.g.e, XVI. 5722.
107Mücâdele 58/11.
10 Bkz: Tirmizî, İlim, 19.(Ho: 2685).
109Bkz: Tirmizî, İlim, 19 (No:
2682).
110Şu âyetlerin tefsirlerine bkz:
Âl-i îmrân 3/45; Vâkıa 56/11, 88; Mutaffifîn 83/21,28.
''1 Şu âyetlerin tefsirlerine bkz: Nisâ
4/69; Hadîd 58/19.
112Şu âyetlerin tefsirlerine bkz:
Âl-i îmrân 3/124; Nahl 16/128; Ankebût 29/69; Ahzâb 33/ 29; Sâffât 37/113.
113Şu âyetlerin tefsirlerine bkz:
Âl-i îmrân 3/ 193, 198; inşân 76/5; infitâr 82/13; Mutaffifîn 83/18,22.
114Şu âyetlerin tefsirlerine bkz:
Enfâl 8/24; Yunus 10/62
2-Rasûlullah (a.s)’ın ashabı.
3-Her ümmetin ilk inananları.
4-Dünyayı Allah için terkedenler.
5-Hasanâtı seyyiâtından fazla olanlar.
6-Allah’a tam tevekkül edip bütün cehd ve
gayretini O’nun taatında harcayanlar.
7-Bütün düşünce ve derdi âhiret olanlar.
8-Kendi nefsini kurtardığı gibi, şefaatıyla,
başkalarının kurtuluşuna da vesile olanlar.
9-Her işlerinde Mevlâ’ya dayananlar.
10-Devamlı Allah’ın nzâ ve muhabbetini arayanlar.
11-Günahların büyüğünden ve küçüğünden kaçanlar.
12-Namaz ve cihada herkesten önce koşanlar.
13-Kendi ayıbı ile meşgul olup,başkasının kusuruna
takılmayanlar.
14-Âyet 115 ve hadisin116
müjdesiyle, hesapsız olarak Cennete girecek olanlar.
15-Amel defterlerini sağ tarafından alanlar.117
16-Gerçek âlim olanlar.
17-Bâtını zâhirinden hayırlı olanlar.
18-Allah Teâlâ’yı diliyle birleyen, O’na âzalanyla
itaat eden ve kalbiyle ihlas üzere olan muhlis kimseler.
19-Kur’an’ı okuyup, anlayan ve gereğince amel
edenler.118
20-Cihad ehli olanlar.119
21 -İlliyyûn makâmına yükselenler.120
115 Âyetler için bkz: Fâtır (56),
32-33; Vakıa 56/12, 88, 89.İnfîtâr 82/13; Mutaffifîn 83/ 28.
116Hadis için bkz: Taberî
câmiu’l-Beyân, Cüz: 22,137; Beğavî, Meâlimü’t-Tenzîl, VI,421; Ahrncd, Müsned,
V, 194, VI, 444; Tabarânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, XVIII, 79-80; Hâkim, Müstedrek,
II, 426; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VII, 95.
117Buraya kadar verilen ta’rifler
için bkz: Semarkandî, Bahru’l-Ulûm, III, 86-87.
1
18Son dört maddeyi Beğavî
nakleder ve rivâyetleri içine sûfîlerden Ebû Bekir Varrak’m
şu sözünü
ekler: “Allah Teâlâ, Fâtır /32. âyetiyle, insanların derece ve durumlarını
belirlemiştir. Çünkü insanlar üç halde bulunurlar: 1-Ma’siyet ve gaflet,
2-Tevbe, 3- Kurbiyyct. Kul, isyan edince zâlim, tevbe edince muktasıd, tevbesi
sahih ve sağlam, ibâdet ve taatı çok olunca sabık olur.” Bkz: Beğavî, a.g.e,
VI, 423.
119tbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr,
VIII, 133. Söz, Hz. Osman’a âittir.
22-Bu ümmetin iki büyüğü Hz. Ebû Bekir ve Hz.
Ömer.121
23-Mescide ilk girip en son çıkanlar.122
24-Kendilerine hak verilince kabul eden,
kendisinden bir şey istenince bolca dağıtan, insanlara hüküm verirken kendi
nefsine hüküm veriyormuş gibi davrananlar.12-5
25-Allah’ı hiç unutmayanlar.124
26-Hâl sahibi olanlar.
27-Belâlardan tad alanlar.
28-İrâdesini Hakk’ın muradında fâni edenler.
29-Kend isine dünya malı verilmediğinde şükreden
ve eline bir şey geçince de başkasına verenler.
30-Rabbi ile her şeyden müstağni olarlar.125
îbnu Atıyye (546/1151), cumhura göre; sâlih kullan
oluşturan ebrâr tâifesinin, mukarrabûnlardan daha düşük makamda olduğunu
kaydetmiştir.126
Kâsimî (1332/1914), velileri, îbnu Teymiye’nin
görüşlerini naklederken şu şekilde iki gruba ayırmıştır: 1-Sâbıkûn mukarrabûn,
2-Ashâb-ı yemini temsil eden
121>tbnu Kesîr, bu görüşü Süddî’den
nakleder. Bkz: Tefsir, VII, 490-91. Bu konuda bir çok söz nakleden Îbnu Kesîr,
en sonunda: Bütün bu sözler sahihtir. Çünkü onlar her türlü hayra koşan ve
Allah Teâlâ’nın: “Rabbinizin mağfiretine ve arzı yer ve
gök kadar geniş
olan cennetine koşunuz.” (Âl-i Imrân/133) âyetiyle amel eden kimselerdir.
Dünyada i tatta önde olanlar âhirette de kerem ve ihsana ulaşmada en
öndedirler. Cezâ amelin cinsinden olur; ne yaparsan ona bulursun, der ve bu
sınıfa giren kimselerin meleklerden üstün olduğuna dâir bir rivâyeti ekler.
(VII, 491. Sekiz cildlik baskı) 191
Bu görüşü Mâverdî nakleder. Bkz: Tefsîru’l-Mâverdî
(en-Nüketü ve’l-Uyûn), V, 448.
199
Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VIII, 6-7. Suyûtî, bu
görüşü, Ebû Nuaym ve Beyhakî rivâycıiylc hadise dayandırır.
123 Kurtûbî bu görüşü bir hadisten
alarak nakleder.Bkz: el-Câmi’, XVII, 199.
194
Kurtûbî: “Sâbık hakkında erbâb-ı kulûb pek çok şey
söylemiştir.” diyerek, sûfilerden nakillerde bulunur ve bu görüşü Zunnûn
el-Mısrî’den nakleder.
126Son maddeleri Kurtubî
nakletmiştir. Bkz: a.g.e, XIV, 348-349. Kurtubî’nîn nakilleri, îbnu Atiyye’in
nakilleriyle paralellik arzediyor. îbnu Atıyye’nin nakilleri için bkz: el-
Muharraru’l-Vecîz, V, 230,453.
126lbnu Atıyye, a.g,e, V, 453.
muktasıdûn. Birinci grub; taat ve ibâdetleriyle
hadisi kudsîde belirtilen127 İlâhî yakınlığı elde etmiş kimselerdir.
İkinci grub ise; farzları yapıp haramlardan kaçan muttakîlerdir.128
2-Dirâyet tefsirlerinin, velilerin sınıf ve
dereceleri konusundaki yaklaşımları.
Önceki bölümde olduğu gibi; bu kısmın tetkikinde
de tefsirleri târih sırasıyla ele alacağız. Her tefsirin tek tek görüşünden
daha çok, aynı görüş sahiplerinin ortak görüşlerini tesbite çalışacağız. Bu
arada çok farklı görüş serdeden müfessirlerin görüşü üzerinde ayrıca duracağız.
ZEMAHŞERÎ (538/1143)
Mu’tezîlî sıfatıyla tanınan ve özellikle Arapça
dil ve belâğat alanında imam kabul edilen Zemahşerî, kullar arasında efdaliyeti
kabül eder.129
Âyetteki taksime130 tâbi olarak,
sâbikûn olan seçilmiş kulların fazilette ilk sırayı aldığını belirten Zemahşerî,
sâbikûnun üçüncü sırada zikredilmesini onların çok az olmasına bağlamış131
kullar içinde en yüksek derecenin ilim ehline verildiğini, âlimin sırf ibâdetle
meşgul olan kimselere kat kat üstün olduğunu, âlimlerin kıyamette
Peygamberlerin hemen peşinde bir dereceye nâil olacaklarını, ilgili hadislere132
dayanarak kaydetmiştir.133
197
Velilerin durumunu bildiren bu hadis için bkz:
Buhârî, Rikak, 38; İbnu Mâce, Fiten, 16; İbnu Ebi-d Dünya, Kitabu’l Evliya,
26-27 (No:l); Beğavî, Şerhu’s-Sünne, x, 142; Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, No: 696-99
128Bkz: Kâsımî, Mehâsinü’t-Te’vîl,
IX, 3369-70; İbnu Teymiye’nin velilerin tabakalarıyla ilgili geniş bilgi için
bkz: İbnu Teymiye, MecmûuT-Fetevâ, X, 176-186; Şevkânî, Katru’l- Vciiy, 241 vd.
(İbrâhim Hilâl’in tahkiki).
129Zcmahşerî, Keşşâf, 1,382.
130Fâtır 56/32.
131Zemahşerî, a.g.e, III, 308-309.
132Nakledilen hadislerden birisi
şudur: “Âlim ile âbid arasında yüz derece vardır; iıerbir derecenin
arası besili yeğin bir atla yetmiş senelik mesâfedir.” Bkz: İbnu Abdilberr,
Beyâni’I-llm, I, 27; Zeyleî, Tahrîcü’l-Ehâdîsi ve’l-Âsâr, III, 426-27 Dâru tbni
Huzeyme, 1994. Benzer bir hadis için bkz: Ebû Ya’lâ, Müsned, II, 163 (No:856);
Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1,122.
Diğer bir hadis: “Kıyâmet günü
üç sınıf şefaat eder: Peygamberler, âlimler, şehidler.” Hadis için bkz: İbnu Abdilberr,
Beyâni’l-Ilm, I, 30; ibnu Mâce, Sünen, Had No: 4313; Ukaylî, cd-Duafa, III,
367.
Mukarrabûnun Allah için nice çile ve zahmetleri
göğüslediğini belirten ve ilgili ta’rifleri nakleden Zemahşerî,134
bu taifenin Cennette hâlis tesnimden, onlardan alt derecede olan ebrânn
ise; mukarrabûnun içeceğinden kanştmlarak elde edilen bir maddeden içeceğini
zikretmiş, bununla iki tâifenin arasındaki farka dikkat çekmiştir.135
Teshillerimize göre; Zemahşerî, velilerin
sınıflan ve dereceleri konusunda Kur’an ve sünnetteki taksim ve sıralamanın
ötesine geçmemiş, ehl-i tasavvufun kutb, gavs, ebdâl gibi özel terimlerinden
bahsetmemiştir.
TABRESSÎ (538/1143)
Mu’tedil Şia olarak bildiğimiz Tabressî, Allah
Teâlâ’nın lâyık gördüğü kimseleri nübüvvet ve velâyet için seçeceğini söyler13 ve Rasûlullah (a.s)’dan sonra, faziletçe önde
ve O’na vâris olmaya en lâyık kimselerin ehl-i beyt olduğunu isbata çalışır.
Fâtır sûresinde, Allah tarafından seçilen ve
Kitaba vâris kılındığı belirtilen üç sınıfın en yüksek tabakasını teşkil eden
zümrenin âlimler olduğunu belirten Tabressî, îbnu Abbas’tan naklettiği
bu görüşü, Ebu’d-Derdâ ve diğerleri yoluyla gelen “Âlimler Peygamberlerin
vârisleridir.” hadisiyle137 desteklemiştir.138
Câfer es-Sâdık’m, sâbık mukarrebi imam olarak
ta’rif ettiğini nakleden Tabressî, Cafer b. Harb’e göre bu sıfattaki
kimsenin en yüksek dereceye sahip olduğunu kaydetmiştir.139
Fâtır sûresinde140 kulların durumuna
göre bir sıralama yapıldığım nakleden Tabressî, bu hallerin; gafletle
ma’siyet, tevbe ve kurbet olduğunu, sahih bir tevbe
1
Zemahşerî, a.g.e, IV, 76.
134Zemahşerî, a.g.e, IV, 52.
135Zemahşerî, a.g.e, IV, 233.
13 Tabressî, Mecmau’l-Beyân, V,
50.
137Hadis için bkz: Buhârî, İlim,
10 (Bab başlığı olarak verilmiş); Ebû Dâvud, İlim, 1;
Tirmizî, İlim, 19; Ibnu Mâce, Mukaddime, 17;
Dârimî, Mukaddime, 32; Beğavî, Şerhu’s- Sünne, 1,275-276; Hâkim. Müstedrek,
1,100-101 (Hadisin ilk kısmı verilmiş).
138Tabressî, a.g.e, V, 243.
139Tabressî, a.g.e, V, 244.
140Fâtır 56/32.
ile taatlarda mücâhedesi çok olan kimsenin vâsıl
ilellah olup sâbikûnun arasına gireceğini,141 sâbikûn olanların
hayırda müktedâ bih olacağını, onun kendine tâbi olanlardan devamlı önde
olacağını, bunun için onun en faziletli olduğunu zikretmiştir.142
Görebildiğimiz kadarıyla Tabressî, sünnî
tasavvuf anlayışında yer bulan kutub, gavs gibi terimler yerine, Şia
anlayışında esas olan imam ve imâmet terimlerini kullanmış, imamın sıfat ve
yetkilerini çok daha geniş bir alana yaymıştır. Sünnî çevrelerde Kutub ve kâmil
insan terimleri daha çok îbnu Arabi’nin eserlerinde ileri boyutta ve
oıjinal yaklaşımlarla ele alınmış, bazen Şia’daki imam anlayışıyla aynı
gözükecek bir vaziyet almış, ancak değişik yerlerdeki kayıtlarla mukarrabûn
makamındaki ârifin ma’sum değil, belki mahfûz olduğu hükmü kesinlik
kazanmıştır.
RÂZÎ (606/1210)
Bütün İslâmî ilimlerde büyük bir ağırlığı olan Fahrüddin
Râzî, “Mefâtîhu’l- Gayb” adlı tefsirinde, tasavvufî konularda bir sûfi
müellif kadar söz söylemiş, fikir beyan etmiştir. Öyleki; tefsir, tasavvufî
yönüyle incelendiğinde, sanki onun, seyr u sülük tecrübesi olan bir müfessir
tarafından yazıldığı kanaati hâsıl olmaktadır.143
Velilerin sınıf ve dereceleri konusunda bazen
ehl-i tasavvufla aynı paralelde, bazen kendine has yaklaşımlarla fikirler
serdeden Râzî, sâliklerin sınıf ve mertebeleri konusunda değişik âyetlerin
tefsirlerinde farklı gruplandırmalar yapmış, bir yerde yaptığı açıklamaya bağlı
kalmadan, diğer yerde meseleye ayn bir zâviyeden bakmıştır.
Müttakileri sâbikûn ve sâbikûn olmayan şeklinde
iki gruba ayıran Râzî,144 sâbikûn sıfatındaki mukarrabûnlan
tanıtırken, rivâyet tefsirlerinde verilen ta’riflerden farklı olarak onlann şu
özelliklerini nazara vermiştir: O, tevhid nûru ve tecellilerinde kaybolmuş,
günahlardan ma’sum, tevbesi makbul, Kur’an’ı çok iyi bilip onunla güzelce amel
eden, onu insanlara açıklayan ve insanların sözleriyle amel ettiği kâmil
mükemmil, nefsini kahr ve mağlub etmiş, Allah’ın tevfik ve izniyle O’na hiç
muhâlefet etmeyen kimsedir.143
141Tabressî, a.g.e, V, 245.
142Tabressî, a.g.e, VI, 113.
143Nitekim, bu konada doktora
çalışması yapan Abdülhakim Yüce, aynı kanaati belirtmiştir. Bkz: Yüce, Râzî’nin
Tefsirinde Tasavvuf, 136. (İzmir, 1996).
144Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb (Diğer
adıyla et-TefsîruT-Kebîr), XXIX, 129.
Kullan Allah’a dâvette, Peygamberlerden sonra en
kâmil derecenin âlimlere âit olduğunu belirten Râzî, Ulemâyı üç gruba
ayırmıştır:
1-Allah Teâlâ’yı yakînen tanıyan âlimler. Bunlar,
âyetin beyan ettiği şekilde kendilerine
hikmet verilen âriflerdir.
2-Allah Teâlâ’nın sıfatlannı bilen âlimler.
Bunlar, usûl âlimleridir.
3-Allah Teâlâ’nın ahkâmını âlimler. Bunlar;
fakihlerdir.
îhlas sûresindeki meseleleri verirken; sûrenin ilk
üç kelimesinde, (Hakk’ı aramakla mükellef) tâliblerin makamlarına bir işâret
olduğunu belirten Râzî, birinci makamın mukarrabûna âit olup, bu makâmm
seyr u sülük sâhipleri için en son durak olduğunu, bu makama çıkanların eşyânın
mâhiyetini olduğu gibi anladıklarını, hakikatta Allah’tan başka varlık
görmediklerini, bundan daha aşağıda olan ikinci makâmm; ashâb-ı yemine; en kötü
ve en aşağı makam olan üçüncü makâmm ise; ashâb-ı şimâle âit olduğunu
kaydetmiştir.
Râzî, bir
başka yerde âyetlerle değişik
yönden bir ilgi kurarak, Allah Teâlâ’ya yönelmiş sâliklerin üç mertebede
sıralandığını, en üst mertebede olanların kalb ve ruhlarıyla Allah celal
nurları içinde kaybolmuş kimseler olduğunu, ikinci sırada olanların; taat ve
bedenî ibâdetlerle meşgul bulunduğunu, üçüncü grubun ise; nefislerini dünyevî
lezzet ve şehvetlerinden alıkoymakla uğraştıklarını belirtir.
Mukarrabûn makâmmdaki mü’minlerin mukarreb
meleklerden ayn ve seçkin bir konumda olduğunu belirten Râzî, sâbikûn
olan âriflerin, ashâb-ı yemin gibi hûri ve benzeri nimetlere iltifat etmeyip
gönüllerini Cemâlullaha bağladıklarını zikretmiştir.151
Genel olarak insanları avam, veliler ve Nebiler
olarak üç gruba ayıran Râzî, avamı nâkıs, velileri kâmil, Nebileri ise;
nefsinde kâmil, başkası için mükemmil olarak tanıtmış, âlimlerin Peygamberlerin
ilmine vâris olduklarını, ilmin ruhlara üstünlüğü gerektirip tasarrufu te’min ettiğini
belirtmiş, gerçek âlimlerin rûhânî hayatta Peygamberlerin halifeleri olduğunu
zikretmiştir.152
Râzî, herkesin
nisbet ve nesebiyle iftihar ederken, ehlullahm, Rabbiyle övündüğünü, O’na yakın
olmanın en büyük şeref, bu şerefin yolunun da takvâ olduğunu belirtmiştir.153
Velilik mertebesine çıkmayan kimsenin bu
mertebenin ne derece şerefli olduğunu bilemez diyen Râzî, tefsirinde veliler
hakkında pek çok mâlumât vermiş fakat Hakim et-Tirmizî ve îbnu
Arabi’nin nazara verdiği şekilde, hatmü’l- evliyâ ve ncâlu’l-ğayb
konularında birşey söylememiştir.154
Görüldüğü gibi Râzî, velilerin sınıf ve
dereceleri konusunda tasavvuf ehline yakın, hatta aynı paralelde görüşler
belirtmiş, orjinal yorum ve yaklaşımları ile kalbî rûhî ve fikrî alandaki
derinliğini göstermiştir. Onun sırf bu yönüne bakanlar, kendisinin âlim, ârif
ve edib bir sûfî olduğu kanaatma varacaklardır. Ancak, kendisinin bu alandaki
fiilî durmunu tam bilemiyoruz.155
BEYDÂVÎ (685/1286)
Tefsirinde daha çok Kur’anın dil, belâğat ve i’rab
inceliklerini tetkik eden Beydâvî , velilerin sınıf ve dereceleri
konusunda Kur’ânî ve nebevi beyanlar açıklayıcı mâhiyette ve önceki
müfessirlerin görüşlereni telhis şeklinde özet bilgiler vermiş,156
nefislerin kemâlinin, şahısların üstünlüğünün takvâya bağlı olduğunu hatırlatmış,157
mukarrabûn sınıfına giren sâbikûnu, zuhuru Hakk’tan sonra hiçbir gevşeklik
göstermeden iman ve taatta yanşan, kemâlat alanlannda at koşturan kimseler
olarak tanıtmış ve Nebilerin bu kervanın başında bulunduğunu
151Râzî, a.g.e, XXIX, 146.
152Râzî, a.g.e, XXVII, 108.
153Râzî, a.g.e, XXVIII, 119.
154Bkz: Yüce, a.g.e, 173-174.
155Ömer Nasuhi Bilen, Râzî’nin
Necmüddin Kübrâ’dan (618/1221) zühd ve tasavvuf dersi
aldığını kaydetmektedir. Bkz: Büyük Tefsir Târihi,
II, 488.
156Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl, II,
273.
157Beydâvî, a.g.e, II, 418.
zikretmiştir.
NESEFÎ (701/1301)
Nesefî, bu
konuda önceki müfessirlerden alıntılar yapmış, meseleye Kur’an ve sünnetin
beyanları çerçevesinde bakmış, nakillerinde daha çok rivâyet tefsirlerine
dayanmıştır.
Şerefin takvâya, takvânm haşyete, haşyetin ilme ve Allah
Teâlâ’nın azametini bilmeye bağlı olduğuna dikkat çen Nesefî, mukarrabûn sınıfına giren sâbikûnun bu
ümmetin içinde azdan az bulunduğunu belirtmiştir.
Nesefî, kul
hangi makama çıkarsa çıksın kendine verilen her makamın ve va’dedilen Cennetin
ancak Allah Teâlâ’nın lutuf ve fazlı ile olduğunu hatırlatır ve ilgili hadis ve haberlere dayanarak, bu
lutfa en fazla ilim ehlinin nâil olduğunu zikreder.
NİSÂBÛRÎ (730/1329)
Nizâmüddin Nisâbûrî, mukarrubûn makâmına çıkan
sâbikûnun çok az olduğunu, “Kullarımdan gerçek manasıyla şükredenler çok
azdır.” âyetinin bunu
gösterdiğini belirtir, ancak
bu ümmetin içinde az bulunan sâbikûnun önceki milletlerin Peygamberleri gibi
irşada vesile olduklarını, Rasûlullah (a.s)Tn : “Ümmetimin âlimleri Ben-î
İsrâilin Peygamberleri gibidir.” hadisiyle buna işâret etmiş olabileceğini zikreder.
Ebrâr ile mukarrabûnu birbirinden ayıran Nisâbûrî,
mukarrabûnun her şeyden gönüllerini çekerek devamlı Allah Teâlâ’nın
cemâline nazar ettiklerini, ebrânn ise; bazen Hakk’a, bazen de halka nazar
ettiklerini, bunun için mukarrabûnun içeceğinin özel olarak hazırlandığını
belirtmiştir.169
HÂZİN (741/1340)
Daha çok Beğavî’nin “Meâlimü’ t-Tenzil’ine
dayanan ve bu tefsirin bir telhisini yapan Hâzin, tefsirinde yer yer
sûfi meşrebiyle açıklamalarda bulunmuştur.
Asıl şerefin takvâ olduğunu bildiren âyet-i
kerimeye,170 takvânm esasını açaklayan hadisler ve îbnu Abbas’m: “Dünyanın
şerefi mal, âhiretin şerefi ise takvâdır.” sözüyle açıklık getirmeye
çalışan Hâzin, şerefte en yüksek pâyeyi alan muttakiyi şöyle ta’rif
eder: “Muttaki; ârifibillah olan, davamlı O’nun kapısında duran ve (sâlih
amellerle) hep zât-ı âlisine yaklaşan kimsedir. O, kendisinden istenen hiçbir
emirden geri kalmaz, bütün nehyedilen şeylerden uzaklaşır, bütün bunlarla
birlikte Allah’a karşı haşyet içindedir,kendisinden korkar, O’ndan başkasıyla
meşgul olmaz. Eğer bir an (İlâhî sevgiyi zedeleyecek şekilde) nefsine, ehline
veya çocuğuna yönelecek olsa; bunu kendisi için bir günah sayar ve hemen
istiğfar edip tevbesini yeniler.”171
Allah’tan haşyete ilmin vesile olacağını belirten Hâzin,
bütün söz ve halleriyle örnek alman âlimlerin diğer insanlara nisbeten pek
yüksek derecelere sahip olduklarını, hadislerin beyanıyla; onlann, kıyamet günü
insanlara şefaat edeceğini, âbidlerden çok üstün ve Peygaberlere vâris
olduklannı, meclislerinin en faziletli meclis olduğunu nakletmiştir.172
Câfer es-Sâdık’tan naklen; kulun ancak Allah
Teâlâ’nın keremiyle O’na yakın olabileceğini zikreden Hâzin, âyetlerin
tertib ve ifâdelerinden hareketle; mukarrabûn makâmına çıkan sâbikûnun insanlar
içinde çok az bulunduğuna dikkat çekmiştir.17
169Nisâbûrî, a.g.e, XXX, 51.
Nisâbûrî’nin burada verdiği mâlumat, Sühreverdî’nin Avârif’teki yaklaşımı ile
aynı mânadadır. Bkz: Sühreverî, Avârif, 66-67 (Trc: Gerçek Tasavvuf, 83).
170Hucurât 49/13.
171Hâzin, Lübâbu’t-Te’vîl
(Mecmûatun Mine’t-Tefâsir içinde), VI, 56.
172Hâzin, a.g.e, VI, 207.
17 Hâzin, a.g.e, V, 188.
EBÛ HAYYÂN (745/1344)
Ebû Hayyan, velileren sınıf ve statüleri konusunda, Kur’an ve
sünnetin beyanlarında olan malumatı verip daha çok sahabe ve tabiinden gelen
rivâyetlerle, Zemahşerî ve îbnu Atiyye’nin nakillerine
dayanmıştır.174
HATÎB ŞİRBÎNÎ (977/1569)
Hatib Şirbinî, “Allah’tan ancak âlim olanlar
korkar.” âyetinden hareketle, âlim olanların sırf
ibâdetle meşgul olandan üstün olduğunu, Çünkü; “Allah katında en
şerefliniz Allah’tan en çok korkanınızdır.”
6 âyetinde ifâde edildiği gibi; şerefin takvâya,
takvânm ise, ilme bağlandığını belirtmiş, ilk âyetle ilgili olarak; Sühreverdî’nin
(632/1234), “Avârifü’l- Meârif'inde: “Kendisinde Allah
korkusu olmayan kimse âlim sayılmaz, âyetin metninde geçen “innemâ” lafzı bunu
gerektirir. Meselâ; “bu eve ancak Bağdat’lı girdi.” dense, bundan; o eve
Bağdat’lımn dışında kimsenin girmediği anlaşılır.” dediğini177
nakletmiştir.178
Kur’an’da yapılan üçlü taksimde Mûcâhid ve Haşan
el-Basrî’nin kavillerine dayanarak, sâbikûnu; her devirdeki mukarrabûnlar
olarak tanıtan Şirbînî, mukarrabûn makamına çıkan sâbık ma’sum
olduğundan bahseder, bu arada rivâyet tefsirlerinden bir çok nakiller yapar ve
Râzî’den naklettiği bir ta’rifte sâbikunu; kurbiyyet mahalline ulaşan ve Allah
Teâlâ’nm vahdaniyyetinde müsteğrak kimse olarak nazara verir.179
Allah Teâlâ’nın seçim ve tevfiki olmadan kimsenin
mukarrabûnlardan olamayacağını belirten Şirbînî, bu makama çıkanların
İlâhî tecellileri müşâhede ile her şeylerini Cenâb-ı Hakk’a hasrettiklerini,
onların da kendi içlerinde sınıflara ayrıldığını, bir kısmının azamet ve celal
nurlan içinde kaybolup her yanını Allah Teâlâ’nın heybeti kapladığını, bu
kimsenin yeryüzünde Allah’ın emini olduğunu, yine Râzî’nin el-Levâmi’ adlı
eserinden yaptığı bir nakille nazara vermiştir.18
174Bkz: Ebû Hayyân, VII, 313-314;
VIII, 204-205.
175Fâur 35/28.
17 Hucurât 49/13.
177Sühreverdî’nin sözü için bkz:
Avârifü’l-Meârif, 37. (Tere: Gerçek Tasavvuf, 45).
178Şirbînî, es-Sirâcü’l-Münîr,
III, 325.
179Şirbînî, a.g.e, III, 328.
180Şirbînî, a.g.e, IV, 181.
EBU’S-SUÛD (982/1574)
Şeyhu’l-tslâm Ebu’s-Suûd, tefsirinde, Kur’an’nın bedi’,
beyan güzelliklerini ve i’câz inceliklerini genişçe işlediği gibi; zaman zaman
hikmet ve ahlâkî hususlarda da kıymetli bilgiler vermektedir.
Ebu’s-Suûd “Dikkat edin! Allah'ın velilerine
hiçbir korku ve hüzün yoktur.”1*1 âyetini tefsir ederken; burada
anlatılanların rûhânî yakınlıklarıyla Allah Teâlâ’nın huzurunda kabül görmüş ve
velâyeti haketmiş mü’minlerin seçkinleri olduğunu belirtmiş, bu mertebeye
yükselen insanların, sim Allah Teâlâ’dan gayri her şeyden alıkoyarak tam bir
ma’nevî temizlik ve Allah’a yönelmeyle gerçekleşen takvânın üçüncü mertebesine
ulaştıklarını, bu mertebede ma’nevî şuhûd, İlâhî huzur ve kurbiyyetin hâsıl
olduğunu ve velâyet-i hakikinin bu mertebede elde edildiğini zikretmiştir.182
Velâyetin en yüksek noktasında Peygamberlerin
bulunduğunu belirten Ebu’s-Suûd, onlardan sonra ist’idât ve kâbiliyetine
göre diğer velilerin geldiğini, Peygamberlerin nübüvvet ve velâyeti cem’
ettiklerini, onlann kemâl-i isti’datlan sâyesinde halk ile meşgulken Hakk’tan
kopmadıklarını kaydetmiştir.183
Kullann, hikmet müktezâsı, isti’datlanna uygun
olarak ilim ve derecelerinin farklı yapıldığını belirten Ebu’s-Suûd,184
bu farklılığın bâtınî hallerde de kendini gösterdiğini zikretmiştir.185
Rasûlullah (a.s)’ın : “İçimizden sâbık olanlar (hayır
ve mûkafaatta da) öne geçmişlerdir. Muktasıd (sevabı günahı birbirini
dengeleyen, orta halli) olanlarımız kurtulur. (îmandan sonra, günah işleyerek)
nefsine zülmedenlerimiz ise mağfiret edileceklerdir.”1*6
hadisiyle, ümmetini, Kur’an’ın taksimine uygun olarak üç gruba ayırdığını bilerten
Ebu’s-Suûd, ilgili âyetlere187 dayanarak, sâbikûn olanların
-kusurlan bulunsa bile temizlenerek- ilk önce Cennete gireceğini, zikretmiştir.188
181 Yunus 10/62
182Ebu’s.Suûd, Irşâdu
Akli’s-Selîm, IV, 159.
183Ebu’s.Suûd, a.g.e, IV, 159.
184Ebu’s.Suûd, a.g.e, IV, 297-298.
185Ebu’s.Suûd, a.g.e, VII, 151.
18 Beğavî, Meâlimü’t-Tezîl, VI, 421; Suyûtî,
ed-Dürrii’l-Mensûr, VII, 25.
187Mukarrabûn makamına çıkan
Sâbikûnun cennete gireceğini ve orada hesapsız nzıklanacaklannı bildiren
âyetler için bkz: Fâtır 56/32; Mü’min 40/40; Vâkıa 56/12,88-89,
Bazı kulların sırf İlâhî tercih ve sevk ile Hakk
yoluna seçildiğini belirten Ebu’s-Suûd,189 meseleyi sebepler
âleminde düşündüğümüzde, nefislerin kemâlinin ve üstün derecelere ulaşmasının
temelinde takvanın bulunduğunu, şerefin buna bağlandığını, “Allah katında
en şerefliniz O’ndan en çok korkanınızdır.” âyetiyle,190 “İnsanların
en şereflisi olmak isteyen Allah’dan korksun." hadisinin191
kıyâmete kadar değişmeyecek olan bu ölçüyü ortaya koyduğunu zikretmiştir.192
Ebu’s-Suûd, mukarrabûnlan, fazilette en önde,193
dereceleri arş-ı azime yaklaşmış, temiz nefisleri kudsî huzûra terakki etmiş
kimseler olarak tanıtmış194 ve ilim ve ameli birleştiren ehl-i ilmin
âli dereceleri katetmeye en ehil kimseler olduğunu, “Âlimin âbide üstünlüğü;
dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” hadisinin195 buna
şâhitlik ettiğini belirtmiştir.196
ÂLÛSÎ (1270/1853)
Âlûsî, velilerin
sınıf ve statüleri konusunda sûfilerle hemen hemen aynı paralelde bilgi
vermiştir. Şöyle ki:
Bazılarının velâyeti, velâyet-i suğrâ ve kübrâ
olarak iki kısma ayırdığını, velâyet-i suğrâda arada bir vâki olan hatâların
hemen terk ve temizlenme yoluna gidildiğini, velâyet-i kübrâda ise; hatâ
ihtimali bulunmakla birlikte aslen hatâya düşülmediğini, bu taksimin Nebilerin
dışındaki velilere âit olduğunu, Nebilerin hem ma’sum hem de velâyetlerinin en
üstün olduğunu belirten Âlûsî, bu şekil taksimin ve ortaya konan
şartların güzel olduğunu, çünkü bir çoklarının velilik iddiâsında bulunduğu
fakat her gün defalarca günahlara bulandığını zikretmiştir.197
188Ebu’s.Suûd, a.g.e, VII, 153.
189Ebu’s.Suûd, a.g.e, VHI, 123.
190Hucurât 49/13.
191Ebû Nuaym, Hilye, III, 218,
îbnu Adiyy, el-Kâmil, VII, 2565; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 373.
192Ebu’s.Suûd, a.g.e, VIII, 123.
193Ebu’s.Suûd, a.g.e, VIII, 189.
194Ebu’s.Suûd, a.g.e, VIII, 190.
195Buhârî, İlim, 10 (Bab başlığı
olarak verilmiş); Ebû Dâvud, ilim, 1; Tirmizî, ilim, 19; îbnu Mâce, Mukaddime,
17; Dârimî, Mukaddime, 32; Beğavî, Şerhu’s-Siinne, I, 275-276; Hâkim.
Müstedrek, 1,100-101 (Hadisin ilk kısmı verilmiş).
196Ebu’s.Suûd, a.g.e, VIII, 220.
“Allah’ın öyle kullan vardır
ki; kıyâmet günü Peygamberler ve şehidler kendilerine gıpta ederler...”198 hadisinden,
bazı kimselerin, velilerin Nebilerden üstün olduğu fikrine vardıklarını,
bazılarının da üstünlük kıyaslamasını veli ile Nebi arasında değil, Peygamberin
kendisinin velâyet yönünün nübüvvet yönünden üstün olması konusunda yaptığını
kaydeden Âlûsî, her nasıl olursa olsun, bu hadiste ve başka nasslarda,
velâyetin nübüvvetten (velinin nebiden) üstün olduğunu gösterecek herhangi bir
delilin bulunmadğını, hem böyle düşünmenin küfür olduğunu belirtmiştir.199
Muhyiddin b. Arabi’nin (638/1240) velileri, Aktâb,
Evtâd, Ebdâl, Nükebâ, Nücebâ gibi sınıflara ayırdığını belirten Âlûsî, bu
konuda birçok meşhur sahâbîden merfu’ ve mevkuf hadis, tâbiinden ve onlardan
sonrakilerden sayılamayacak kadar haber geldiğini, bu konuda Suyûtî’nin
müstakil.bir eser yazdığını,200 bazılarının bu haber ve sınıflamayı
inkar ettiğini, gerçeğin; kabul edenlerin görüşünde olduğunu, kendisinin de
kabul edenlerin sınıfında bulunduğunu zikretmiş ve bu arada, îbnu Arabi’nin nübüvvet
velâyet konusundaki sözlerinin yanlış anlaşıldığını, onun aslında veliyi
nebiden üstün gösterecek bir kelam etmediğini söyleyerek, bu görüşünü destekleyecek
deliller serdetmiştir.201
Şa’rânî’den naklen, İbnu Arabi’nin: “Bana,-değil
içine adım atmak, sadece- nübüvvet makâmından iğne ucu kadar bir şey tecelli
etti; az kalsın yanıyordum!” dediğini zikreden Âlûsî, onun bütün kitablanndaki
münakaşaya açık şeyleri ayn bir te’vile tâbi tutmak gerektiğini, yoksa,
velilerden herhangi birisinin Nebilerin herhangi birisinden üstün olduğuna
itikad etmenin büyük bir küfür ve tam bir sapıklık olduğunu belirtmiştir.202
Mukarrabûn makamına çıkan sâbikûnun, başta Ashâb-ı
Kiram olmak üzere
Âlûsî,
Rûhu’l-Meânî, cild: VI, cüz: XI, 149 (Beyrut, Dâru’l-Fikr, 1987)
198Ebû Dâvûd, Buyu’, 76 (No:3527);
Ahmed, Müsned, V, 343; Tabarânî, el-Mu’cemü’l- Kebîr, Had. No: 3433. Bkz: Ebû
Ya’lâ, Müsned, XII, 234 (No: 6842); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 276-277;
Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 372; Şevkânî, Fethu’l- Kadîr, II, 458;
199Âlûsî, a.g.e, cild: VI, cüz:
XI, 150.
200Suyûtî’nin bu konudaki eserinin
adı: “el-Haberu’d-Dâl Alâ Vücûdi’l-Kutbi ve’l-Evtâdi ve’n-Nücebâi ve’l-Ebdâl.”
olup, aynı müllife âit el-Hâvî li’l-Fetevâ, II, 455-472’de mevcuttur.
201Âlûsî, a.g.e, cild: VI, cüz:
XI, 178.
202Âlûsî, a.g.e, cild: VI, cüz:
XI, 178-179.
onlardan sonra gelen ümmetin âlimleri olduğu
görüşüne ağırlık veren ÂIûsî, Ehl-i Beyt âlimlerini de bu tâifenin içine
katmıştır.203
Görebildiğimiz kadanyle; meşhur rivâyet ve dirâyet
tefsirleri içinde, ÂIûsî’nin dışında, velilerin sınıf ve decelerinden bu
şekilde bahseden ve bunları kendisinin de kabul ettiğini söyleyen hiçbir
müfessire rastlayamadık. ÂIûsî, bu yönüyle hepsinden farklı bir yaklaşım
sergilemiştir.204
REŞİD RIZÂ (1354/1935)
Reşid Rızâ, velilerin farklı derecelere sahip olduklarını, en
yüksek dereceye sahip velilerin; ihlas ile sırf Allah’a ibâdet eden, sadece
O’na tevekkül ve O’nun için muhabbet eden, O’nun için dostluk kuran, O’na hiç
kimseyi ortak koşmayan, O’ndan başka, (nehyedilen şekilde) herhangi bir veli,
şefi’, vekil ve yardımcı edinmeyen, O’nun Peygamberini ve mü’minleri emrettiği
şekilde dost edinen ve bu şekilde Allah Teâlâ’nın kendilerini dost ettiği
kimseler olduğunu,205 Kitab ve sünnette Peygamberler hakkında
belirtilenin ötesinde, velilerin yeryüzü ve melekût âleminde bir takım yetki ve
tasarruflara sahip olduğunu düşünmenin bâtıl olacağını,206 böyle bir
anlayışın Kitab ve sünnet ölçülerine sımsıkı bağlı olan önceki sûfilerde
bulunmayıp sonradan ihdas edildiğini, buna da şeriat-hakikat ayırımları
yapılarak gidildiğini belirtmiştir.207
Veliler hakkmdaki birçok hadisin muttasıl merfu’
olmadığını iddiâ eden Reşid Rızâ, Ebû Hüreyre yoluyla gelen “Allah’ın
öyle kullan vardır ki; onlar nebî ve şehit değillerdir. Fakat kıyâmet gününde
Allah Teâlâ’nın kendilerine bahşettiği lütuf ve makamlardan dolayı nebî ve
şehitler onlara gıpta ederler.”20 hadisini, bazı müfrit kimselerin yanlış
203Âlûsî, a.g.e, cild: XI, cüz:
XXII, 178-195.
204Kullann derece ve sınıflan
konusunda diğer görüşleri için bkz: Rûhu’l-Meânî, cild: VI, cüz: XI, 179; cild:
XIII, cüz: XVI, 163-165; cild: XIV, cüz: XXVIII, 132-133; cild: XIV, cüz:
XXVIII, 29-30.
205Reşid Rızâ, Tefsîru’l-Menâr,
XI, 415, II, 335,444.
206Reşid Rızâ, a.g.e, XI, 420.
207Reşid Rızâ, a.g.e, XI, 421.
194 Hadisin tamamı şöyledir: Allah’ın
öyle kullan vardır ki; onlar nebî ve şehit değillerdir. Fakat kıyâmet gününde
Allah Teâlâ’nın kendilerine bahşettiği lütuf ve makamlardan dolayı nebî ve
şehitler onlara gıpta ederler.”Ashab:
Ya Rasûlellah! Onlar kimlerdir, haber verir misiniz? diye sorduklarında; Rasûlullah
(a.s): “Onlar, aralarında herhangi bir neseb bağı ve maddî değerlerdirerek; velilerin Peygamberlerden üstün
olduğu kanaatine vardıklarını, bazılarının da bu sözü, Peygamberin velâyeti
nübüvvetinden üstündür şeklinde te’vil ettiğini, her ikisinin de şeytanî bir
te’vil olduğunu belirtmiştir.2
Velileri, îbnu Teymiye çizgisinde
değerlendiren ve nasslann ifâde ettiği taksimlere ayıran Reşid Rızâ, sûfileri
üç gruba ayırır:
1-Kitab, sünnet ve selef-i sâlihinin gidişâtma
sarılarak hidayet yolunun hakikatma ulaşmış ahlak önderi sûfiler. Onlar, bu
ümmetin velilerinin en hayırlılarıdır.
2-Kendilerini “sûfîyyetü’l-hakâik” diye
isimlendiren Hind felsefesine tâbi sûfiler. Bunların müfritleri, Şia’nın
müfritleri gibi olup, dini kökünden yıkan bir grubtur.
3-îşi taklit, tembellik ve miskinlik olan sûfiler.
Bunlar sûfî değil, ancak; yeme içme, süs, bid’at ve hurâfe tâifesidir.210
Arifibillah olan mü’minlerin Allah Teâlâ’ya
muhabbetlerinin birbirinden farklı olduğunu belirten Reşid Rızâ, muhabbet
derecesinin, Allah Teâlâ’nın cemal ve celâl sıfatlarına delâlet eden
mahlukâtmdaki âyetleri tanımaya ve onlardaki İlâhî sanatı anlamaya göre
değiştiğini belirtmiştir.211
Velilerin derecelerini Allah Teâlâ’nın âyetlerinde
belirttiğini söyleyen Reşid Rızâ, bu sıralamanın “Sonra kitabı
(Kur‘ân’ı) kullarımız arasından seçtiklerimize miras olarak verdik.Onlardan
kimi (günah işleyerek) kendisine zulmeder. Kimi orta haldedir. Kimisi ise;
Allah’ın izniyle hayırlarda en önde olanlardır. İşte büyük fazilet budur.”212
âyetiyle ifâde edildiğini, “es-sâbikûn” sınıfında olanların; haramlan terk ve
farzlan ifânın yanında nâfile ve faziletlere sanlarak, teallüm, ta’lim, teeddüb
ve te’dîbi bir arada yaparak Allah Teâlâ’ya yakmhklannı artırdıklannı, nihâyet
muttakiler için birer
alışveriş
bulunmadan Allah’ın muhabbeti ve rızası için birbirlerini sevenlerdir. Vallahi
onlann yüzü (o gün) nûr gibi parlamakta ve kendileri de nurdan minberler
üzerinde oturmaktadır. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar
üzüldükleri zaman onlar üzülmezler.” buyurdu ve sonra:
“Haberiniz olsun! Allah’ın velîlerine asla bir korku ve hüzün yoktur.” âyeti
kerîmesini okudu. Bkz: Ebû Dâvud, Buyu’, 76 (No:3527); Ahmed, Müsned, V, 343;
Tabarânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, Had. No: 3433. Bkz: Ebû Ya’lâ, Müsned, XH, 234
(No: 6842); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 276-277; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr,
IV, 372; Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, II, 458;
20 Reşid Rızâ, a.g.e, XI, 418.
210Reşid Rızâ, a.g.e, XI, 433-34.
211Reşid Rızâ, a.g.e, X, 224.
212 Fâtır (56), 32.
imam olduklarım, bu hâlin sıddîk ve şehidlerden
oluşan mukarrabûnun derecesi olup, ashâb-ı yemini temsil eden sâlihlerin
derecesinden yüksek olduğunu belirtmiş, bu derecelerin her müslüman için bir
hedef olduğunu, çünkü bütün mü’minlerin, namazlarının her rek’atında “Allahım!
Bizi, kendilerine in’am ve ihsanlarda bulunduğun kimselerin yolu olan sırât-ı
müstakime ulaştır.”213 duâsını yaptığını, kendilerine in’am
edilenlerin ise; Nisâ sûresinde214 belirtildiği gibi;
nebiler, sıddıklar, şehidler ve sâlihler olduğunu kaydetmiştir.215
d-Değerlendirme:
Velilerin derece, sınıf ve statüleri konusunda
yukarıda verilen bilgi, nakil ve yaklaşımlardan elde edebildiğimiz ortak görüş
şudur:
Velâyette kulların kesbi gerekli olmakla birlikte,216
aslolan; Allah Teâlâ’nın tercih ve tevfîkidir.
Kullar arasında tafdil vardır ve bu konudaki
ta’yin, tercih Allah Teâlâ’ya âittir.
Mânevî terakkide en önemli zâhirî sebebler; yakînî
iman, sağlam ilim, sahih ihlas ve kâmil takvâdır.
Allah Teâlâ, hiç kimseye nesebi, hasebi, milleti,
cinsiyeti, kullar arasındaki şöhreti ve serveti ile kıymet vermez. Bütün şeref,
mârifetullah ve takvâya bağlanmıştır.
Takvâya ve kemâle ermenin tek yolu; Hz.Peygamber
(s.a.v)’e samimi ittibâdır. O’nun dışında, Hakk’a giden ve nâkısı kemâle
erdiren hiçbir yol ve yöntem yoktur.217
Velilerin sayısını ve kimin diğerinden üstün
olduğunu ancak Allah Teâlâ bilir. Kullardan hiç kimsenin -Allah Teâlâ’nın vahiy
yoluyla bildirdikleri hâriç-kesin olarak bir başkasının ma’nevî derecesini
bilmesi mümkün ve gerekli değildir. Ancak; zâhiren, hâli Kur’an ve sünnet
ölçülerine göre sâlih olan kimseler hakkında güzel zan beslenebilir.21
213Fâtiha /6-7.
214Nisâ 4/69.
215Reşid Rızâ, a.g.e, XI, 451..
216Bu konuda geniş bilgi için
“tslamda Velâyet ve Kerâmet.” adlı eserimizin 95-110 sayfalan arasına
bakılabilir. (Ümran, İst. 1990)
217 Geniş bilgi için bkz: Az önce
isimi geçen eserimiz, 111-122.
21 Velileri sevme ve değerlendirmede
dikkat edilmesi gereken ölçüler hakkında geniş bilgi için “Mürşid-i Kâmil
Intisab ve Cemaat” adlı eserimizin 55-123. sayfaları arasına
Peygamberler arasında farkh derece ve sıralama219
bulunduğu gibi; veliler arasında da farklı deceler ve statüler mevcuttur.
Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’m 220 belirttiği gibi; kullarının
derecelerini yükselten ve alçaltan Allah Teâlâ’dır. Herkes bunu bilip kendi
makâmını anlayarak, asıl işine bakmalıdır.
Allah Teâlâ’nın velilere, Kur’an ve Rasûlü diliyle
verdiği müjdeler ve va’ettiği derecelerin ötesinde onlar hakkında bir şeyler
iddiâ etmek; isbatı mümkün olmayan bir davâ ve boş bir çabadır. Bu konuda şu
Peygaberî tâlimatlar herkesi her zaman bağlar durumdadır:
“Hnstiy anlar’ın İsa b.
Meryem’i bâtıl yere methettikleri (ve ilâh derecesine yükselttikleri) gibi beni
yükseltmeye kalkmayın. Ben ancak bir kulum. Bana: “Allah’ın kulu ve Rasûlü.”
deyin.”22
“Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli
söyleyin. Sakın şeytan sizi basit (hevâî) şeylere sevketmesin. Ben, Abdullah’ın
oğlu Muhammed ve Allah’ın Rasûlüyüm. Vallahi, sizin beni Allah’ın
yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem.”222
“Allah’ın peygamberleri
arasında (ona buna) üstünlük vermeye kalkmayın y22
“Peygamberler arasında seçme yapmayın.”224
Zâhir-bâtm bütünlüğü içerisinde Kur’an -Sünnet
çizgisini korumaya çalışan Kuşeyrî, Ebû Tâlib Mekkî, Gazzâlî ve Sühreverdî
gibi sûfi müellifler, velilerin sınıf ve dereceleri konusunda nasslan esas
alıp; isim ve mânevî yetkilerden ziyâde velilerin sıfat ve ahlakları üzerinde durup
herkesi buna teşvik etmişlerdir.
bakılabilir.(Umran, İst.1995).
219Bu konu âyette şöyle nazara
verilir: “O peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün
kıldık. Allah onlardan bir kısmiyle (husûsî) konuştu.
bazılarını da
derece derece yükseltti.” (Bakara
2/253) Bu konadaki ilgili âyet ve açıklamaları için bkz: Şınkîtî,
Edvâu’l-Beyân, 1,154-157. (Beyrut, 1995).
22 Bkz: Hamdi Yazır, Hak Dini
Kur’an Dili (sâdeleştirme, Azim Dağıtım) II, 151.
221
Buhârî, Enbiyâ, 48; Ahmed,
Müsned, 1,23; Dârimî, Rikak, 68.
222
Ahmed, Müsned, III, 241; îbnu
Kesîr, el-Bidaye, VI, 47.
223Müslim, Fedâil, 159. (32. Bab).
224M üslim, Fedâil, 163. (32.
Bab).
Hakim et-Tirmizî, Sülemî, îbnu Arabî, Kâşânî ve
Mevlânâ gibi, zâhiri
kabulle birlikte bâtınî mânâ ve rûhânî zevke daha meyilli olan sûfî müellifler,
nasslann medlullerinden çıkarttıkları ince işâretlere keşfi, vicdânî ve zevki
ilimlerini katarak, tasavvuf litaratürüne yeni anlayışlar, farklı tâbir ve
tanımlarla bir zenginlik kazandırmışlar, bu arada -belki de hiç düşünmedikleri
halde-bir yönüyle felsefî tasavvufa kapı açarken, diğer yandan bu alandaki
münâkaşaya zemin hazırlamışlardır.
İmam Rabbânî gibi, her ki tarafın arasında denge unsuru olup,
hakemlik görevini yapanlar da mevcuttur.
Rivâyet ve dirâyet tefsirlerinin ekseriyeti velilerin
sınıf ve dereceleri konusunda Kitab ve sünnetin taksim ve tanımlarına tâbi olup
fazla bir şey eklemezken; Râzî, Nisâbûrî, Hâzin ve Âlûsî gibi
tasavvufî muhitte soluklamış müfessirler, bu ve benzerî konularda tefsir
dirayetleriyle tasavvufî neşelerini birleştirerek, sûfîvârî açıklamalarda
bulunmuşlardır.
Bunlar içinde Âlûsî, ricâlu’l-ğayb
konusunda îbnu Arabi’nin görüşlerini nakledip bu konudaki haber ve
görüşlere katıldığını belirterek, sûfilerle aynı dili ve görüşü paylaşmış; bu
durumuyla, diğer dirâyet tefsirleri içinde ayn bir tutum sergilemiştir.
Tesbitlerimize göre; ehl-i tasavvufun arasında,
özellikle Muhyiddin b. Arabî (638/1240) sonrasında sûfî çevrelerde
bahsedilen ve sahiplerine belli bir hiyerarşi içinde geniş yetkiler verilen
Aktab, Ğavs, Nücebâ, Nükebâ, Abdal gibi kavramlar, bütün muhtevâsıyla Kur’an ve
sünnet kaynaklı olmayıp, bir çoğu, bu konularda söz edenlerin içtihad, keşif ve
tecrübesine dayanmaktadır.
Deliller bölümünde verdiğimiz hadislerde özellikle
“Abdâl” ta’biri geçmiş ve bu kelime daha çok yüksek fazilet ve güzel ahlak
sahibi insanların umumî bir adı olarak kullanılmıştır. Orada vermediğimiz,
fakat Tirmizî rivâyetinde gelen bir hadiste, seçkin kişiler ve
yardımcılar manasında Nücebâ ve Nükebâ ifâdeleri geçmektedir.225
Yediler, kırklar, üçyüzler, beşyüzler gibi terimler de bu haberler içinde
geçmiştir. Ancak; bu hadislerin sihhati ve mânalarının medlûlü konusunda
ihtilaf mevcut olup; tamamen kabul edenler yanında, hepsini reddedenler de
mevcuttur.226
İzmirli İsmail Hakkı bu konudaki araştırmasını şu
değerlerdirme ile tamamlar: “Yine tekrar ediyorum: Sûfiyye ıstılahına asla bir
şey demiyorum. Maksadım; bu babda bir takım ehâdis vardır, fakat hepsi de
zayıftır, demekten
225Bkz: Tirmizî, Kitâbu’l-Menâkıb,
31 (Had. No: 3785); Mubârekpûrî, Tuhfetu’l-Ahvezî, X, 198 (Had. No: 4041)
226tbnu Teymiye de -imam Ahmed’in
rivâyet ettiği abdâl hadisi hariç-bu babta sayı ve belli mekanlara bağlı bilgi
veren hadisleri sahih görmez. Bkz:İbn Teymiye, MecmûuT-Fetevâ, XI, 167, 437-438,
443.
ibârettir.
Tasavvuftaki ricâlu’l-gayb anlayışı ile İmamiyye
Şia’sındaki imâmet ve mehdi inanışı arasında bir benzerlik gören İbn Teymiye, bu tür bir anlayışın daha çok
Hnstiyanlann ve aşın Şiî firkalann akidelerini yansıttığına işaret etmektedir.
tbn Teymiye’nin bu yaklaşımını, İbn Haldun, daha net olarak
ortaya koymaktadır. Ona göre; hulûl ve vahdet-i şuhûd gibi, kutb ve abdâl
telakkisi de ilk defa Irak sûfilerinde ortaya çıkmış, sûfîler, Şiî fırkalardaki
imama karşılık kutbu, nukebâya karşılık abdalı litaratürlerine alarak Şia’yı
taklid etmişlerdir.22,9
Bize göre; Kur’an, sünnet ve akide kitablanmızdaki
fazilet sıralaması olduğu gibi kabül edilmelidir. Kullar arasında tafdil ve
seçme yoktur diyen kimse, nasslardan ve vakıadan habersiz olduğunu isbatlamış
olur. Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere, bütün hadis kitablannda
yer alan “Fedâil” bölümleri bu konuda müşkili olana cevap olacak durumdadır.
Ancak, Ricâlu’l-gayb kavramlarını tamamıyle Kitab
ve sünnette aramak gerekmez. Her fenn ve ilim alanında olduğu gibi; tasavvuf
alanında da terbiye sisteminin sembolü olan terimlerin, bu sahanın ehli
tarafından, kendine hâs ıstılah ve mânası içinde ifâde edilmelerini tabiî
karşılamak gerekir. îmam Rabbânî gibi ikincibin yılın müceddidi sayılan
bir şâhidin ve benzeri sâlihlerin bu alandaki tesbit ve şehâdetlerini hiçe
saymak yerine, kabül edilemezse de en azından sükût edip, hüsnü zanla
karşılamak daha tutarlı gözüküyor.
Bu kavramların sûfîyyeye Şia’dan geçtiğini
söylemek zordur. Çünkü ilk asırdaki bazı sûfîlerin bu tür kavramları
kullanmaları, böyle bir anlayışa mâni olmaktadır.
«fc îfc îjc îjc
C-HATMU’L-EVLÎYÂ
MESELESİ
Sûfîler, veli ve velâyetin isbatı konusunda
birbirine benzer görüşler etrafında birleşirken; velilerin sınıf, statü ve
hatmu’l-velâye konularında farklı yaklaşımlar sergilemişlerdir. Esâsen,
münâkaşası yapılan hatmu’l-velâye konusu, tasavvufun ana meseleleri içine
girmez. Ancak, konu bazı sûfilerce gündeme getirilmiş olup, sûfilerden çok,
sûfi olmayanların ilgi ve tenkidleriyle gündemde tutulmuştur.
Kur’an’ın ifâdesiyle; peygamberlik müessesesi Hz.
Muhammed (s.a.v)’le son bulmuştur. Kur’an’da peygamberlerin sonuncusu
anlamına gelen “Hâtemu’n- nebiyyîn” ifadesi O’nun için kullanılmıştır.1
a-Sûfilerin Görüşleri.
Hatm-i velâyet görüşünü -bilebildiğimiz
kadanyla-ilk defa Hakim et- Tirmizî (285/898) ortaya atmış,2
diğer bazı konularda olduğu gibi; İbn Arabî (638/1240), kendi içtihad, zevkiyât
ve keşfiyâtı ile meseleye yeni boyutlar kazandırarak geliştirmiştir.
Hakim et-Tirmizî, konuyla ilgili “Hatmu’l-Evliyâ”
isminde müstakil bir eser yazmış olup diğer eserlerinde de yeri geldikçe
değinmiştir.3 O, meseleyi özetle şöyle ortaya koymaktadır:
“Bil ki; Allah Teâlâ, kullarından bir kısmını
nebi, bir kısmını da veli olarak seçmiştir. Bazı nebileri diğerlerinden üstün
kıldığı ğibi; bir kısım velileri de diğer velilerden üstün yapmıştır.4
Allah Teâlâ’nın “İman edenlere, Rableri katında onlar için büyük bir sıdk
makamı olduğunu müjdele!” âyetinin
hakikati olarak; Hz. Peygamber (s.a.v), sıdk hâlinde ve makâmmda en
ileridedir. O, bütün peygamberlerin hâtemidir. O’na verilen makam ve nimetler
hiç kimseye verilmemiştir. O, bütün peygamber ve diğer insanların
şefaatçisidir.6 O’nun vefatından sonra ümmetinden kırk kişi O’nun
yerine geçer. Yer onlarla ayakta durur. Onlar Rasûlün ehli beytidir. Onlardan
biri ölünce yerine ümmetten biri
kz. Ahzâb, 33/40
2Afîfî, et-Tasavvuf, 298.
3Bu konuyu işlediği bir eseri de
“Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ”dır. Eser müellife âit üç eserle birlikte basılmıştır.
(Beyrut, 1992)
4Hakim et-Tirmizî,
Hatmü’l-Evliyâ, 336-337; Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ, 39.
5Yunus 10/2.
6Hakim et-Tirmizî, a.g.e,
338-339, Sîreti’l-Evliyâ, 40.
geçer. Bunların sayılan tükenip dünyanın zeval
vakti gelince Allah bir veli gönderir. Bu veliyi seçmiş, kendisine
yaklaştırmıştır. Evliyaya verdiğini buna vermiştir. Onu hatemu’l-velâyeye
tahsis etmiştir. O, kıyâmet gününe kadar Allah’ın, diğer velilere hücceti olur.
Onun bu hatm sebebiyle yanında velâyet sıdkı vardır, Hz. Muhammmed (s.a.v)’in
nübüvvet sıdkı bulunduğu gibi. Ona şeytan musallat olamaz, nefis onun
velâyettini kendi adına kullanmaya imkan bulamaz.7
Bu kırk veli her vakit Rasûlullah (a.s)’ın
ehl-i beytidir. Onlar, neseb itibariyle değil, fakat zikir itibariyle O’nun
ehl-i beyti durumundadırlar. Rasûlullah (a.s)’m zikir evine sığınan herkes onun
ehl-i beyti olur Rasûlullah (a.s) : Ehl-i beytim ümmetim için bir
emniyettir; onlar yok olup gittiklerinde kendilerine va’de dilenler gelir.”8
buyurmuştur.îşte bu kırk kişi ümmet için bir emniyettir. Yer onlarla ayakta
durur, onlann bereketiyle âlem yağmura kavuşturulur. Onlar vefat ettiklerinde
artık va’dilen şeyler tahakkuk eder.9
Hakîm et-Tirmizî, velilerin sonucusu olan kimseyi
“imam-ı velâyet” ve “reis-i velâyet” ifâdeleriyle zikredip onun peygamberliğe
çok yakın bir makamda olduğuna işâret etmektedir.10 Hâtemu’l evliyâ,
Hz. Muhammed (s.a.v)’in yolunda O’nun nübüvveti ve Allah’ın mührü ile
yürür.11
Hakim et-Tirmizî’nin ifadesine göre;
hâtemu’l-evliyâ, kıyâmete yakın gelecek son velidir.12
Hatm-i velâyet düşüncesine son şeklini veren ve en
büyük temsilcisi olan İbn Arabi’dir. O, konuya veli-nebi ilişkisinden
yaklaşmış ve yaptığı değerlendirmelerle kendi mantıkî silsilesindeki sonuçlara
varmıştır. Ona göre; nebilik bitmiştir, fakat velilik sürekli ve devamlıdır.13
Meseleye bakışı şöyledir
“Bu ilim ancak peygamberlerin ve velilerin
sonuncusuna verilmiştir.
7Hakim et-Tirmizî, a.g.e, 344;
Sîreti’l-Evliyâ, 44.
Tabarânî,
el-Mu’cemü’l-Kebir, Had No:6262; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 174. (Hadisin
son kısmı hariç)
9Hakim et-Tirmizî, a.g.e,
345-46; Sîreti’l-Evliyâ, 46.
10Hakim et-Tirmizî, a.g.e, 367;
Sîreti’l-Evliyâ, 62.
11 Hakim et-Tirmizî, a.g.e,
421-422; Sîreti’l-Evliyâ, 110.
12Hakim et-Tirmizî, a.g.e, 344;
Sîreti’l-Evliyâ, 44; Ateş, İslam Tasavvufu, 529.
13Bkz. İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem Ve’t-Ta’lîkât Aleyhi, I,
62 (Beyrut, 1980 II. baskı.
Afîfî’nin tahkikiyle.)
Peygamberler bu ilmi son peygamberin mişkâtından
görürler, veliler de bunu son velinin mişkâtından görürler. Hatta peygamberler
dahi bunu gördükleri zaman ancak veliler hâteminin mişkâtından görürler.14
Çünkü risâlet ve nübüvvet -ya’ni nübüvvet-i teşrî’ ve risâlet-i teşri’-kesilir
ama velâyet asla kesilmez. Peygamberler de veli olmaları bakımından
söylediğiniz ilmi ancak veliler hâtemi mişkâtından görürler. Veliler hâtemi,
gerçi resuller hâteminin getirdiği şeriatın hükümlerine tâbi ise de; bu, onun
makâmını küçük düşürüp zedelemez ve bizim ileri sürdüğümüz fikre de ters
düşmez. Çünkü o, bir bakımdan peygamberden aşağı olsa da diğer bir durumda
ondan üstün olabilir. Şeriatın zâhirinde de bu fikrimizi destekleyecek husular
vardır. Meselâ; Bedir esirleri hakkında Hz. Ömer’in üstünlüğü görülmüştür ve
hurma ağaçlarının aşılanması hususunda da benzeri bir durum vâki olmuştur.
Kâmil olanın her hususta ve her mertebede ileri olması şart değildir. Bu yolun
ricâli, Allah’ı bilme hususunda üstünlüğe bakarlar. Onların gayesi budur.
Kainatın olayları onların hatırına bile gelmez.”15
İbnu Arabî, bu son yaklaşımına iki safhada ulaşmıştır. Birinci
safhada, Fusûs’tan önce yazdığı eserlerde konuya Hakim et-Tirmizî gibi
yaklaşmakta, hayatının sonlarına doğru yazdığı Fusûs’ta ise konuyu daha daha
farklı boyutlarda ele almaktadır.
Tasavufun ince meseleleri ve özellikle nübüvvet,
veli, velâyet, velilerin sıfat ve deceleri ile ilgili konularda Hakîm
et-Tirmîzî’ye sorulan yüzellibeş soruya Futûhât’da tek tek cevap veren İbnu
Arabî,16 hatmu’l-velâye ile ilgili onüç,
14Fusus sarihlerinden Mahmûd el-Ğurâb,
İbnu Arabi’nin ortaya attığı bu meselenin Fususu’l-Hikem’deki müşkilâtm kaynağı
ve ülemânm kendisini inkara gitmesinin ana sebebi olduğunu, bunun anlaşılması
için Müellifin diğer söz ve kitablarına bakmak gerektiğini, Fusus’ta
olan bazı şeylerin kendi hatayla yazdığı ve elde mevcut Futûhat’a ters
düştüğünü belirtir ve Futûhat’tan bir çok örnekler vererek ibnu Arabi’nin,
Nebinin veliden üstün olduğunu belirten sözlerini nakleder. Bkz: Mahmud
el-Ğurâb, Şerhu Fusûsu’l-Hikem, 49 vd. (Dimeşk, 1985)
15îbn Arabî, a.g,e, 1,62-63
(Afîfî’nin tahkik ve ta’likâtıyla)
16Hakim et-Tirmîzî, kendisine
sorular bu sorulan “el-mesâilu’r-rûhiyye” başlığıyla “Hatmu’l-Evliyâ”da ve bu
başlığı kullanmadan “Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ” isimli eserinin ilk kısmında tek
tek zikretmiş, ancak kendisi bunlardan bir kısmına cevap vermiştir. “Hattnu’l-
Evliyâ”da yüzelliyedi soru zikredilmiştir. Bkz: Hatmu’l-Evliyâ, 142-326. Burada
dipnotta verilen cevaplar ibnu Arabi’nin el-Futûhât başta olmak üzere diğer
eserlerinden alınmıştır. Sorular için aynca bkz: K. Sîreti’l-Evliyâ, 20-29.
îbnu Arabi’nin cevaplan için bkz: el- ondört
ve onbeşinci sorulana cevabında, velâyeti iki kısma ayırıp; birisine velâyet-i
âmme, diğerine velâyet-i hâssa veya velâyet-i Muhammediyye ismini vermiş,
bunlardan her birinin bir hâtemi bulunduğunu, hatm-i velâyet-i âmmenin Hz.
îsâ ile, hatm-ı velâyet-i Muhammediyyenin ise; hâtemu’l-evliyâ olan zatla
gerçekleşeceğini ileri sürmüş,17 bu zâtın kendisi olduğuna işâret
eden ifâdeler kullanmıştır.1
İbn Arabî, hatm-i velâyet konusundaki
görüşlerini, Peygamberimizin konuyla alakalı şu hadisinden yola çıkarak ortaya
koymaya çalışır: “Önceki peygamberlere göre benim durumum, bir ev inşa edip
onu iyi ve güzel yapan, yalnız köşesinin birinde bir tuğla yeri bırakan bir
adam gibidir. Evin etrafını dolaşan insanlar onu beğenirler, ancak: “keşke şu
tuğla da yerine konulmuş olsaydı; ne kadar güzel olurdu!’ derler, îşte (nübüvvet
binâsını tamamlayan ve onu ikmal eden) o tuğla benim. Peygamberlerin sonuncusu
da benim.”19
Bu hadis hakkmdaki yorumu şudur: Bir vakitte
Peygamber Efendimize nebilik, tuğladan yapılmış bir duvar şeklinde temsil
olundu. O duvarda ancak bir tuğla eksik idi. Hz. Peygamber de bu son
tuğla oldu.20
İbn Arabî gördüğü bir rüyada21
bu boşluğu iki tuğla boşluğu olarak görmüştür. Hâtemu’l-Evliya’nın da aynı rüya
ile muhâtab olması gerektiğini belirten İbn Arabî, biri altın, diğeri gümüş olan bu
iki tuğlanın yerine konmasıyla duvar tamam olmuştur, der ve devam eder:
“Hâtemu’l-Evliya’nın bunu iki tuğla olarak görmesine sebep; zâhirde
hâtemu’l-enbiyanın şeriatına tâbi olmasıdır. Gümüş tuğla
Futûhât, H, 49-139.
17Bkz. Îbn Arabî, Futûhât, II,
49; Ayrıca bkz: Avni Konuk, Fusus Şerhi, I, 212-124; Afîfî, Îbnu Arabi’nin
Tasavvuf Felsefesi, 96-97 (Tere: Dr. Mehmed Dağ, 1.F.Y, Ankara, 1975)
Bkz: Afîfî, et-Tasavvuf, 300-303 Afîfî burada,
Îbnu Arabi’nin hatm-i velâyet-i Muhammediyye ile kendisini kasdettiğine dâir
bir çok sözünü delil olarak göstermektedir. Avni Konuk da, Futûhatt’a velâyet-i
Muhammediyyenin dört nevi’ olarak taksim edildiğini, îbnu Arabi’nin bu velâyet
türlerinden üçüncüsünün hâtemi olduğunu zikreder. Bkz: Konuk, a.g.e, I, 213;
19Buhârî, Menâkıb, 18; Müslim, Fedâil,
21-23. Ahmed, Müsned, III, 276; V, 136-137, Mubârekpûrî, Tuhfetu’l-Ahvezî, VI,
551-553 (No:2374), VII, 158-160 (No: 3022).
20Ibn Arabî, Fusûs, I, 63.
21Görülen rü’yâ için bkz: Îbnu
Arabî, Futûhât, 1,318-319. (Beyrut, Dâru Sâdır) hâtemu’l-evliyanm
zâhiri yönüne, altın tuğla ise bâtınî yönüne işaret etmektedir.22 Bu
benzetmelerden sonra, meşhur olduğu kadar müşkil olan şu hükmünü söyler.
“Hâtemu’l-evliyâ bilgisini, ilmini öyle bir kaynaktan alır ki, peygambere vahiy
getiren melek de aynı kaynaktan alır.”23
Yukarıdaki hadisi bu şekilde tevcih ve rüyada
görülen bir hâli hadis üzerinde tatbik etmek bizce yanlıştır ve delile
dayanmayan bir zorlamadır.
Veliler içinde tek bir şahsın hatm durumunda
olduğunu, bunu her zamanda bulunmayıp âlemde tek bir zât olduğunu belirten îbnu
Arabî, velâyet-i Muhammediyyenin onunla tamamlandığını, bu ümmetin
evliyâlan içinde ondan daha büyük bir kimsenin bulunmadığını zikretmiştir.24
Hatmu’l-velâye konusunda sünnî tasavvuf ekolleri
içinde îbnu Arabi’yi ta’kib edenlerin dışında konuyla ilgilenen ve
benimseyen kimse yoktur. Ibnu Arabi’nin tâbilerinden ilk Osmanlı
müderrisi Dâvud el-Kayserî (750/1340), hatmu’l-velâye konusunda îbnu
Arabî ile ortak sayabileceğimiz açıklamalarda bulunmuş, velâyet-i
mutlakanın Hz. îsâ ile, velâyet-i Muhammediyyenin ise O’nun ümmetinden
Araplar içinden en şerefli bir zatla hatmolacağını kaydetmiş, bu son hatmin,
şeyhim diye bahsettiği îbnu Arabî ile gerçekleştiğini ifâde etmiştir.25
Yine îbnu Arabi’nin muhibb ve
ta’kibçilerinden İsmail Hakkı Bursevî (1137/1724), “Temâmu’l-Feyz Fî
Bâbı’r-Ricâl” adlı eserinde, “velâyet zinciri ve hükmü ebediyyen
kesilmeyeceğine göre; onun hatmi ne demektir?” sorusuna verdiği cevapta;
velâyetin Allah Teâlâ’nın “el-Veliyy” isminin tecellisi olarak devamlılık
arzettiğini, onun hatminin; temâmen kesilmek mânasında olmayıp, bütünüyle ve
kemâliyle temsil edilme mânasında olduğunu, Şeyh-i Ekber Muhyiddin b.
Arabi’nin bu manada hatmu’l-evliyâ olduğunu, velâyet nûrunun ondan sonraki
kutub ve velilere de intikal ettiğini, ancak; Velâyet-i Muhamediyye’nin en
ekmel mazhannın ve temsilcisinin o olduğunu belirtip, bu duruma zâhirî âlemden
örnekler vererek meseleyi akla yaklaştırmaya çalışmış, îbnu Arabi’nin “velâyet-i
hâssa”yı,
22lbn Arabî, Fusûs, I, 63.
23Ibn Arabî, a.g.e, 63. Bu sözün
şerhi için bkz: Avni Konuk, Fusus şerhi, I, 219;
Afîfî’nin tahkik ve ta’likâüyla Fusus, II, 24-25;
Mahmud el-Ğurâb, a.g.e, 49 vd.
24îbnu Arabî. Futûhât, II, 9.
25Bkz: el-Kayserî, Mukaddime
Fi’t-Tasavvuf, (Mehmet Bayraktar’ın tahkikiyle, 1.F.D, Ankara, 1988), XXX,
214-215, ayrıca bkz: Hakim et-Tirmizî’nin Hatmu’l-Evliyâ ekinde, 498-499.
Hz.îsâ’nın (a.s) “velâyet-i mutlaka”yı, Mehdî’nin ise;
“hilâfet-i mutlaka”yı hatmettiğini kaydetmiştir.26
Abdulğani Nablûsî (1143/1732), veliler içinde,
bütün peygamberlerin meşrebini bünyesinde toplayan, “Muhammedi” lakabıyla
isimlendirilen bir velinin bulunduğunu, kendisine
“Hâtimu’l-Velâyeti’l-Muhammedî” dendiğini, bu vasıftaki velinin her devirde
ancak bir tane bulunacağını belirtmiştir.27
Şiî âlimlerinden Haydar Amûlî; velinin
nebiden üstün olduğunu söylemenin sahih olmadığını, bunun ancak nebinin velâyet
yönünün nübüvvet yönünden efdal olduğu şeklinde düşünüldüğünde uygun
olabileceğini, şeriat getirme, vahiyle haber verme yönünden nübüvvetin
kapandığını ancak velâyet yönünün devam ettiğini belirtmiş, velâyet-i mutlakamn
mazhannın îbnu Arabi’ye göre Hz. tsâ olacağını, kendi mezhebi Şia’ya
göre ise Hz. Ali’nin olduğunu, velâyet-i mukayyedenin ise mazhannın İbnu
Arabi’ye göre kendisi, Şia’ya göre ise, Mehdi aleyhisselamın
olacağını kaydetmiştir.28
Yukanda belirttiğimiz gibi; hatmu’l-velâye
konusunda ilk fikri ortaya atan Hakim et-Tirmîzî bile, bu hatmin,
kıyâmete yakın bir zamanda Allah Teâlâ’nın kullan içinde özel olarak seçtiği,
kendisine yaklaştırdığı, velilere verdiği şeyleri kendisine bahşettiği bir kulu
ile olacağını belirtmiştir.29
Serrâc (378/988)
ve Ebû Tâlib el-Mekkî (386/996), her devirde İlâhî hücceti ayakta tutan
ve hududu koruyan, halkın önünde Hakk’m delili olan bir tâifenin bulunmasıyla
ilgili olarak, Hz. Ali’nin şu sözünü naklederler : “Yeryüzü, (kıyâmete
kadar) Allah Teâlâ’nın hüccetini ayakta tutacak, âyetlerini ibtalden koruyacak
kimselerden hâli kalmaz. Onlar, insanlar içinde adedi çok az, fakat Allah
katında kiymetleri çok yüksek kimselerdir.”30
26Bkz: Bursevî, Temâmu’l-Feyz fi
Bâbi’r-Ricâl (Ramazan Muslu’nun tahkikiyle, I.
Kısım, İst. 1994) 127. (Basılmamış tez). Bursevî’nin
tefsirindeki
yaklaşımı biraz daha faiklı olup, biraz aşağıda gelecektir.
27Bkz:Abdulkâdir Ahmed Atâ,
et-Tasavvufu’I-Islâmî fi Asn’n-Nablûsî, 195. Beyrut, 1987.
28Âmûlî, Kitâbu Nassı’n-Nusûs
(Hatmu’l-Evliyâ ekinde), 502. İbnu Arabî, velâyet-i hâssanm hatminin Rasûlullah
(a.s)’m hissî nesebi sülâlesinden gelecek olan Şiîlerin bahsettiği Mehdiy-i
Muntazar’la değil,
ahlâk ve ahvâline tâbi (ma’nevî) silsileden gelen bir zatla olacağını belirtir.
Bkz: Futûhât, II, 50.
29Hakim et-Tirmizî, a.g.e, 344;
Sîreti’l-Evliyâ, 44,119-122, 129-130.
30Bkz: Serrâc, el-Luma’, 458;
Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, I, 134. Serrac’ın bu konudaki bir yaklaşımı da şudur Allah
ve Rasûlü mü’minlere âid hangi sıfattan bahsetmişlerse; o sıfata
Kuşeyrî (465/1072),
îslam dini devam ettiği müddetçe her devirde sûfi tâifesinden ilmi ile âmil,
hâli ile kâmil, zamanının ülemâ ve ümerâsının kendisine boyun eğeceği bir
şeyhin bulunacağını belirtmiştir.31
Hakim et-Tirmîzî’nin görüşlerini tanıtmak için özel
bir bab açan Hucvirî (470/1077), velâyet, kerâmet ve efdaliyyet
konularında birçok bilgi verdiği halde, hatmu’l-velâye konusuna hiç
değinmemiştir.32
Sühreverdî (632/1234), mukarrabûn makâmmdaki velilerin
kıyâmete kadar ümmetin içinde bulunduklarını ve takvâda önderlik yaptıklarını,
Allah ve Rasûlüne en güzel şekilde mutâbaatlanndan dolayı kendilerine dâvet
rütbesi verildiğini zikreder.33
b-Tefsirlerin Yaklaşımı.
Biz, meşhur tefsirlerde hatmu’l-velâye meselesini
değil, hatmu’n-nübüvvetin hakikatini araştıracağız. Çünkü; birinci mesele
müfessirlerin değil, sûfilerin bile ittifakla gündemlerinde tutmadıkları bir
şeydir. Hz. îsâ’nm (a. s) âhir zamanda gelmesi ve hadislerde bahsi geçen Mehdî’nin
zuhûru ile hatmu’l-velâyenin irtibatını ve bunun Rasûlullah (a.s)’m
hâtemünnebiyyîn sıfatına etkisini incelemek bizce daha tutarlıdır. Tefsirlerin
yaklaşımını tesbit ettikten sonra, velâyet kapısının kıyâmete kadar
kapanmadığını, Hz. Peygamber’e verâsetin devamlı olacağını, bunun, İlâhî koruma
altında olan İslâm’ın bekâsı için zarûri olduğunu, dolayısı ile belli bir şahıs
ve devre hasredilen hatmu’l-velâye meselesinin itikâdî ve fikhî bir yanının
olmayıp fikrî ve keşfi bir yaklaşım olduğunu nazara vereceğiz.
Sûfi bir yaklaşımla yazılmış ve işârî tefsirler
içinde en meşhur olan Rûhu’l- Beyân’m müellifi İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1724),
Rasûlullah (a.s) ile hakikat manasında nübüvvet ve risâletin
kesildiğini, ancak, Cenâb-ı Hakk’m esmâ ve sıfatlarından, melekût ve ceberût
âleminin sırlarından ve ğaybın acâibliklerinden haber vermeden ibâret olan
lüğavî nübüvvetin devam ettiğini, buna bir yönüyle velâyet de deneceğini,
Rasûlullah (a.s)’ın, nübüvvet ve velâyet nûru olmak üzere iki nûrunun
bulunduğunu, dünyadan ayrılmasıyla nübüvvet nûrunun Şeriat-ı
sâhip insanlar her devirde her zaman bulunur.
Yoksa; bulunmayan ve bulunmayacak bir şeyden bahsedilmesi abes olurdu. Veliler
hakkında bahsedilen hâl ve sıfatlar da böyledir. Bkz: Serrâc, a.g.e, 34-35.
3 kuşeyrî, Risâle, II, 732.
32Bkz: Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb,
253-289.
33Sühreverdî, Avârifü’l-Meârif, 6
(Tere: 2).
Mutahhara’da bâki kaldığını, bu şeriat ile
birlikte kendisinin sanki aramızda hayatta olup ölmediğini, velâyet nûrunun
ise; her asırda bir tane bulunan kutbu’l-aktabm bâtınına intikal ettiğini
belirtir.-*4
Bursevî, Hz Âdem (a.s) ile başlayan
hilâfetullahm, Hz. tsâ’nm âhir zamanda nüzûlü ile hatmolacağını,
hâzinelerin mühürle muhafaza edildiği gibi; Allah Teâlâ’nın da âlemi her asırda
halifesi olan kutub makâmmdaki insan-ı kâmille muhâfaza ettiğini zikretmiştir.35
Tesbit edebildiğimiz kadarıyla, tasavvufî
tefsirlerde olduğu gibi; meşhur rivâyet ve dirâyet tefsirlerinde de-çok azı
hâriç-hatmu’l velâye meselesi konu edilmemiştir.
Umûmen rivâyet tefsirlerinde, risâletin Hz.
Rasûlullah (a.s) ile tamamlandığı, O’ndan sonra yeni bir din ve şeriatla
hiçbir peygamberin gelmeyeceği nazara verilmiştir.36
Rivâyet tefsirleri içinde meseleyi en geniş ve
güzelce ele alan îbnu Kesir (774/1373) olmuştur.
Rasûlullah (a.s)’ın İlâhî dâveti en güzel şekilde tebliğ
ettiğini, risâletin O’nunla tamamlandığını, fakat bu dâvetin kıyâmete kadar
herkesi ilgilendirdiğini, bunun için kendisinden sonra ashâbm dâveti ve Rasûlullah
(a.s)Tn bütün hallerini sonraki nesillere mükemmel bir şekilde aktardıklarını,
bu vazifenin her nesilde aynı
34Bkz: Bursevî, Rûhu’l-Beyân,
VII, 188 (Beyrut, 1985)
35Bkz: Bursevî, a.g.e, 1,93.
36Bkz: Taberî, cüz: XXII, 16
(Taberi, burada Hz îsâ’nın durumundan bahsetmemiştir.); Mâverdî,
Tefsîru’l-Mâverdî, IV, 408-409; Vâhidî, el-Vasît, III, 474; Beğavî, Meâlimü’t-
Tenzîl, VI, 358-359; Ibnu Atıyye, el-Muharraru’l-Vecîz, IV, 388. îbnu Atıyye
burada, âyetin lafızlarını farklı yorumlayarak, Rasûlullah (a.s)’dan sonra
peygamber gelme ihtimalini nazara veren “el-Hidâye” kitabının sahibi Kâdî
Îbnu’t-Tayyib’i ve
“el-îktisad” adlı eserinde hatmü’n-nübüvve konubunda İmam
Gazzâlî’yi tenkid
etmiştir. îbnu’l Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, VI, 393. Bu tefsir üzerine yapılan
ta’likte, Rasûlullah (a.s)’ın hâtemünnebiyyîn oluşuyla ilgili bir çok
hadis verildikten sonra, hicrî ünüçüncü asırda ortaya çıkan ve nübüvvetin
kesilmediğini söyleyip Peygamberlik iddiâsmda bulunan Mirzâ
Ğulam Ahmed’ten (öl:
h: 1326) ve onun geliştirtiği Kâdiyânîlik’ten bahsedilmekte, bütün bunların ve
benzerî çıkışların bâtıl olduğu vurgulanmaktadır. Benzerî durumların hadislerde
bildirildiğini kaydeden müellif, “Kendisinin peygamber
olduğunu zan ve iddiâ eden otuz civarında yalançı deccâl ortaya çıkmayınca
kıyamet kopmaz.” (Müslim,
Fiten, 84) hadisini buna delil olarak göstermiştir. Bkz: Zâdü’l-Mesîr, VI,
395-396.
şekilde devam ederek günümüze kadar geldiğini, bu
işin kıyâmete kadar devam edeceğini belirten îbnu Kesir, ancak bu arada
Peygamberlik iddiasında bulunanlar olacağını, bu kimselerin elinde hârikalar
zuhûr etse bile, sözlerinin yalan, işlerini sakat, kendilerinin sapık olduğunu,
her ne kadar böyle sapık, yalançı, deccal kimseler çıksa da onlann sahte ve
yalanlarını ortaya çıkaracak basiret sâhibi âlim ve mü’minlerin bulunacağını
kaydetmiş ve Rasûlullah (a.s)’ın hâtemünnebiyyin oluşuyla ilgili bir çok
sahih hadis37 nakletmiştir.38
Suyûtî (911/1505),
konuyla ilgili hadislerin bir kısmını vermekle yetinmiş, rivâyetleri arasına
yalançı peygamberlerlerin çıkacağını haber veren iki hadisi39 de
eklemiştir.40
Dirâyet tefsirlerinde de, Peygamberliğin kesin
olarak hatmolduğu, Hz.Rasûlullah (a.s)’dan sonra yeni bir şeriat sahibi
hiçbir peygamberin gelmeyeceği, âhir zamanda nüzül edecek olan Hz. îsâ’nın,
Rasûlullah (a.s)’m “Hâtemünnebiyyîn” sıfatını zedelemeyeceği, çünkü Hz. îsâ’nın
önceki hâliyle bir peygamber olmasına rağmen, yeni durumuyla bu dinin bir ferdi
gibi amel edeceği belirtilip, konu ile ilgili hadis ve haberlere yer
verilmiştir.41
Tasavvufî konularla en az sûfî müellifler kadar
ilgilenen ve yeri gelince bir sûfî gibi açıklamalarda bulunan Râzî, hatmu’l-velâye
konusuna hiç girmemiştir.42
Ehl-i tasavvufa karşı temkinli ve biraz da sert
bir tutum içinde bulduğumuz
37îlgili hadisler için bkz:
Buharî, Manâkıb, 18; Müslim, Fedâil, 21-23; Ahmed, Müsned, III, 276; V,
136-137, Mubârekpûrî, Tuhfetu’l-Ahvezî, VI, 551-553 (No:2374), VII, 158- 160
(No: 3022).
38Bkz: Îbnu Kesîr, Tefsir, VI,
422-426 (Sekiz ciltlik baskı); Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XII,
6547-6552. Ayrıca bkz: Saîd Havvâ, el-Esâs fı’t-Tefsîr, VIH, 4444-4447.
Müellif burada, kendisini peygamber ilân eden Ğulam
Ahmed Kâdıyânî’ye dikkat
çekmiş ve geniş ölçüde îbnu Kesir’in naklettiği hadislere yer vermiştir.
39Bu hadisler için bkz: Müslim,
Fiten, 84; Ahmed, Müsned, V, 396.
40Suyûû, ed-Dürrü’l-Mensûr, VI,
617-618.
41Bkz: Zemahşerî, Keşşâf, III,
265; Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, XV, 185; Beydâvî, Envâru’t- Tenzîl, H, 247;
Nisâbûrî, Ğarâibü’l-Kur’ân (CâmiuT-Beyân kenarında), Cüz: XXII, 15; Ebû Hayyân,
el-Bahru’l-Muhît, VII, 236; Ebu’s-Suûd, îrşâdu Akli’s-Selîm, VII, 106; Sıddîk Haşan
Hân, Fethu’l-Beyân, VII, 386-387; Kâsimî, Mehâsinü’t-Te’vîl, XIII, 4866;
Zuhaylî, et-Tefsîru’l-Münîr, XII, 32, 38-39.
42Bu tesbitimize “Râzî’nin
Tefsirinde Tasavvuf” adlı eserin müellifi de katılarak kanaatimize kuvvet
vermiştir. Bkz: Abdülhakim Yüce, a.g.e, 174.
Ebû Hayyân (745/1344), îbnu Atiyye’nin âyete dayalı
olarak verdiği veli ta’rifîni nakilden sonra, veliyi ta’rif için âyetteki
kaydın yeterli olacağını, bu şekilde, bazı sûfilerin ‘veli nebiden daha
üstündür’ tarzındaki yanlış ta’rif ve tanımlarının önüne geçileceğini belirtip:
“îbnu Arabi’nin veli ve diğer konularda öyle sözleri varki; ondan
Allah’a sığınırız!” diyerek, îbnu Arabi’ye ihtiyatla yaklaşılmasına
dikkat çekmiştir.43
Âlûsî (1270/1853)
de, Hz. Peygamber (s.a.v)’in nübüvvet binasını tamamlayan tuğla olmasıyla
ilgili hadisi44 verdikten sonra, îbnu Arabi’nin bu hadis
hakkında bir takım şeyler söylediğini hatırlatarak; yukarıda verdiğimiz
hatmu’l-velâye ile ilgili benzetmesine işâret etmiş, bu sözün büyük âlimler
tarafından tenkid edildiğini belirtmiş ve :“Sen Kitab ve sünnetin beyanlarına
sarıl, onun bunun lafına bakma! Allah Teâlâ bizi sıkıntılı hallere düşmekten
korusun!” diyerek, bu konuda îbnu Arâbî’ye katılmadığını zımnen ifâde
etmiştir.45 Yine Âlûsî, Ahzab sûresinin sonunda yaptığı işârî
açıklamalar bölümünde; îbnu Arabi’nin, ismi geçen sûredeki bir âyetten
istidlalle varlığından bahsettiği veli grubunu zikrettikten sonra: “Allah
kendisini affetsin, bu şeyhin buna benzer nice ğarib sözleri vardır.” diyerek,
üstü kapalı bir tenkidde bulunmuştur.45
Hz. Peygamber (s.a.v)’in nübüvvetinin kesilmesiyle kıyamete
kadar gelecek ümmetiyle alâkasının kesilmeyeceğine işâret eden Âlûsî, ümmet
içinde nice kâmillerin rûhâniyet ve yakaza hâlinde kendisiyle görüşüp ilim ve
feyz aldığını, bir çok ehlullahın bu konuda tecrübe ve şehâdetinin bulunduğunu,
bu tür bir rü’yetin ancak Hz. Peygamber (s.a.v)’in şeriatından kıl kadar
ayrılmayan kâmillere vâki’ olacağını, Efendimizle ma’nevî, kalbî münâsebet ne
kadar kuvvetli olursa, bu tür görüşmelerin de o derece kuvvetli olacağını geniş
geniş açıklamıştır.47
c-Değerlendirme.
Yukarıda değindiğimiz gibi; peygamberlik Hz.
Rasûlullah (a.s) ile hitam bulmuş ve risâlet kapısı O’nunla kapanmıştır.
Allah Teâlâ, Efendimiz (s.a.v)’in “Hâtemünnebiyyîn” olduğunu açıkça beyan
etmiştir.48 Fakat, velâyetin hatmi ve
43Bkz: Ebû Hayyân,
el-Bahru’l-Muhît, V, 185.
44Buharî, Manâkıb, 18; Müslim,
Fedâil, 21-23.
45Bkz: Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, Cild,
XI, Cüz: XXII, 41-42.
46Bkz: Âlûsî, a.g.e, Cild: XI,
Cüz: XXII, 101.
47Bkz: Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, Cild,
XI, Cüz: XXII, 34-40.
hâtemi konusunda husûsiyle bir nass mevcut
değildir. Kur’an ve sünnette, velilerlerin ismi ve sayısı değil, sadece hâl ve
sıfatlan zikredilmiştir. Velâyette aslolan gizliliktir. îrşadla görevli veliler
hâriç, diğer velilerin hâli ümmete gizli tutulduğu gibi; kendisinin veli
olduğunu bilmeyen kimselerden bile söz edilmektedir. Önümüzde, kıyâmete kadar
amelle mükellef olduğumuz bir din, bu dinin kitabında veli ve velâyeti anlatan
onca âyetler, o âyetlerin içinde sâlih ve sâbikûn olanlara va’dedilen bunca
kerâmet ve müjdeler bulunduğuna göre; bu müjdelere muhâtab ve amelinde muvaffak
olan insanlar da hiçbir zaman eksik olmayacaktır.
Allah Teâlâ : “Şüphe yok ki; Kur’ân’ı biz
indirdik ve muhakkak onu koruyacak olan da biziz.”49 buyurarak,
onu İlâhî koruma altına almıştır. Haşan el-Basrî’nin (110/728) belittiği
gibi; Kur’an’m hıfzı, kıyâmete kadar hükümlerinin bâki kalmasıdır.50
Bunun için Allah Teâlâ, onu yayacak ve yaşayacak bir tâifeyi eksik
etmeyecektir.51
Allah Teâlâ’nın, Kur’an’la bütün şeriatı
kasdettiğini belirten “Hucciyyetü’s- Sünne” sâhibi Abdülğani Abdulhâlik (1403/1983),
bu tekeffülün içine sünnet-i seniyyenin de girdiğini, çünkü, sünnet olmadan
Kur’an’m tam olarak anlaşılamayacağını ve yaşanamayacağmı, bunun için Allah Teâlâ’nın,
sünneti ve dini hıfzedecek, ömrünü buna hasretmiş nice âlimleri hazırladığını
ifâde etmiştir.52
Rasûlullah (a.s) : “Kıyâmete kadar ümmetimden bir tâife
hak üzere kalmaya ve Allah’ın emrini yerine getirmeye devam edecektir. Onlara
muhalif davrananlar kendilerine hiç bir zarar veremeyecek, onlar hakkı izhar ve
isbatta muvaffak olacaklardır.” buyurmuştur.53
Ebû Ya’lâ’nın (275/889) rivâyetinde, “İsâ b. Meryem ininceye
kadar.” kaydı vardır.54
48Ahzab 33/40.
49Hicr 15/3
50Bkz: Âlûsî, a.g.e, Cild, VII, Cüz:
XIV, 16.
51Bkz: Bursevî, a.g.e, IV, 444;
Hamdi Yazır, Hak Dini, V, 3043.
52Bkz: Abdülğani,
Hucciyyetü’s-Sünne, 390-392 (Dâru’l-Vefâ, 1993).
53Buhârî, l’tisâm, 10, Tevhid,
29; Ibnu Hacer, Fethu’l-Bârî, XV, 227-8; Müslim, Imâret, 53; Nevevî Şerhi, II,
193, XIII, 66-67; Tirmizî Fiten, 27, (No:2192); Ibnu Mâce, Mukaddime, 9; Ahmed,
Müsned, V, 34, 269, 278, 279; Hâkim, Müsterdek, IV, 449-450; Elbânî, Sahiha,
IV, 597 (No: 1955-62)
“Şüphesiz Allah Teâlâ, her
yüzyılın başında bu ümmetin içinden, onlann dinlerini yenileyecek (kalblerini
nifak ve gafletten, hallerini bid’at ve ma’siyetten temizleyip Allah’a
sevkedecek) kimseler gönderir.”
“Ümmetimden her devirde sâbikûn
(hakta önder, hayırda önde ehlullah) bulunur.”56 hadisleri de,
her devirde, İlâhî dâvetin tebliğini yapan ve Muhammedi mirâsa sahip çıkan
kimselerin bulunacağım ifâde etmektedir.
Kıyamete kadar Peygamber (s.a.v)’in izinde hak
üzere giden ve dini ihyâ eden topluluğun kim olduğu konusunda her grub, kendi
meşrebine göre cevap vermiştir. Sûfîler; Peygamber (s.a.v)’in bâtınî ve zâhirî
hallerine ve dinin hakikatına kâmil mânada gerçek sûfîlerin vâris ve sâhip
olduğunu söylerken,57 imam Ahmed b. Hanbel (241/855); bu
tâifenin ehl-i hadis olduğunu savunmuş, Kâd-ı lyaz (544/1149), bu sözle
ehl-i sünnet ve’l-cemaat kasdedildiğini ileri sürmüş, 58 İmam
Buhârî (256/870) de: “Onlar ehl-i ilimdir.” şeklinde âyet ve hadislere
uygun bir yaklaşım ortaya koymuştur.59
İmam Nevevî (677/1278), ise; bunu belli bir tâifeye
hasretmenin doğru olmadığını, fakih, muhaddis, müfessir, mücâhid, zâhid, âbid,
hayrı emredip kötülükten nehyeden her gurubun bu emâneti kıyâmete kadar
taşıyacağını, bütün bunlann bir arada bulunmasının şart olmadığını, her birinin
değişik bir bölgede bulunabileceğini, hepsinin yok olmasıyla kıyâmetin kopacağım
belirtmiştir.60
54Bkz: Ebû Ya’lâ, Müsned, VII,
59-60 (No: 2078).
55Ebû Dâvûd, Melâhim, 1,
(No:4291); Azimâbâdî, Avnü’l- Ma’bûd, XI, 385; Hâkim, Müstedrek, IV, 523;
Süyûtî, el-Câmi’u-s Sağîr, No: 1845.
56Ebû Nuaym, Hilye, 1,7; Süyûtî,
el-Câmi’u-s Sağîr, II, 415 (No:7327).
57Serrâc,el-Luma’, 21, 28-31;
Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, I, 157, 159; Gazzâlî, el-Munkızu Mine’d-Dalâl e Tasavufî
İncelemeler (Trc: Sâlih Uçan), 184-185; Sühreverdî, Avârifü’l- Meârif, 46-47
(Tere: Gerçek Tasavvuf, 58-59); Şa’rânî, el-Yevâkıt ve’l-Cevâhir, II, 92,99. Abdurrahman
Cami, Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Yer yüzünde “Allah Allah” diyen kimseler
kaldığı sürece kıyâmet kopmaz.” (Müslim, İman, 234; Tirmizî,
Fiten, 35)
hadisinden hareketle; burada anlatılan kimsenin, gerçek marifete ulaşmış,
asrının en hayırlısı, kutb makamındaki insanı kâmil olduğunu, çünkü gerçek
zikri ancak böyle bir zâtın yapabileceğini, hadisin sanki: “yeryüzünde insan-ı
kâmil bulunduğu sürece kıyâmet kopmaz.” manasına geldiğini ileri sürer. Bkz:
Câmi. Nakdu’n-Nusûs, 97.
58Nevevî, Müslim Şerhi, XIII,
66-67; îbnu Hacer, Fethu’l-Bârî, XV, 227.
59Nevevî, a.g.e, XIII, 66. Bkz:
Muhammed Habîbullah, Zâdü’l-Müslim, V, 192.
Hz. Peygamber (s.a.v), bu ümmetin başında kendisinin, sonunda Hz.
îsâ’nın bulunduğunu, bunun onlar için bir emniyet olduğunu,61 Hz.
İsâ’nın kendisine halife olacağını,62 hak ve adâletle
hükmedeceğini63 O’ndan önce bu ümmetin içinden Mehdi’nin çıkarak hak
ve adâletle ümmete imamlık edeceğini haber vermiş,64 bu arada
kendisinden sonra ümmet içinde bir çok yalançı peygamberin çıkacağına da dikkat
çekmiştir.65
Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Velâyet-i
Muhammediyye devamlıdır, kıyâmete kadar bu ümmet içinde onu temsil edecek
insanlar çıkacaktır. Onu belli bir zaman ve şahıslara hasretmek doğru değildir.
Velâyeti belli taksimlere ayırmak da ancak nassların imkan verdiği ölçüde
yapıldığında ümmeti bağlayıcı bir durum arzeder. Öbür neticeler, şahsın
kendisini ve onu her durumda hüccet kabul edeni bağlar. İbnu Arabi’nin “hatmu’l-velâye”
fikri ve kendisinin velâyet-i Muhammediyyey-i hâssâyı hatmettiğini söylemesi
kendisinin zevki, keşfi ve rüyasıyla ilgili olup; bizi bağlayacak bir yanı
yoktur. Ayrıca, bunu, tasavufun temel bir anlayışı gibi takdim etmek de bizce
yanlıştır. îbnu Arabi’nin bu ümmetin velilerinden birisi olduğunu
kabulde bir sakınca yoktur. Eğer İbnu Arabî, açık veya kapalı bir
şekilde, kendisini, velâyetin bir bölümümün hatmu’l-evliyâsı tanıtacağına,
zamanının kutbu’l-evliyâsı olduğunu iddiâ etseydi; mesele, kabul veya
reddedenlerin değerlendirmesine kalır, bu kadar münakaşa mevzuu olmazdı.
Benzeri bir durum da; kendisini zamanının mehdisi gören veya öyle görülüp
gösterilen şahıslarda ortaya çıkmaktadır. Bunlar niçin ve nasıl olur? sorusuna
cevap olarak, Bediuzzaman Said Nursî’nin (1380/1960) bu konudaki şu
tevcihâtını yeterli buluyoruz. O, der ki:
“Ben çeşitli insanlar gördüm ki; kendilerini bir
nevi “Mehdî” biliyorlardı ve
6 Nevevî, a.g.e, XIII, 67, ibnu
Hacer, a.g.e, XV, 229.
61Hadis için bkz: Süyûtî, el-Hâvî
li’l- Fetevâ, II, 340 (ibnu Asâkir’den naklen).
62Tabarânî, es-Sağîr, No: 725;
Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, VIII, 205.
63Bkz: Buhârî, Mezâlim, 31;
Müslim, îman, 242; Tirmizî, Fiten, 54; îbnu mâce, Fiten, 33; Ahmed, Müsned, II,
240, 272, 394, VI, 75. Hz. îsâ’nın (a.s), nüzülü ile ilgili rivâyetleri bir arada
görmek için bkz: Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, V, 358-360; el-Makdisî,
Kitâbu’l-Fiten, 346-355.
Mehdi ile
ilgili rivâyetleri topluca görmek için bkz: Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, V, 341-
344; Daha geniş bilgi ve rivâyetler için bkz: el-Makdisî, a.g.e, Cüz: V,
205-263
65Bkz: Buhârî, Fiten, 25; Müslim
Fiten, 84; Ebû Dâvûd, Melâhim, 16; Tirmizî, Fiten, 43; Ahmed, Müsned, II, 237,
313, 450, 530, V, 16,41, 46.
“Mehdî” olacağım diyorlardı. Bu zatlar yalançı ve
aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar, gördüklerini hakikat zannediyolar. nasıl
Esmâ-i İlâhînin cilveleri, Arş-ı Âzam dâiresinden tâ bir zerreye kadar tecelli
ediyorsa, o Esmâya mazhariyeti de o nisbette farklılık gösterir. Aynen bunun
gibi; mazhariyet-i esmâdan ibâret olan merâtib-i velâyet dahi öyle mütefâvittir.
O iltibasın en mühim sebebi şudur:
Makâmât-ı evliyâdan bazı makamlarda Mehdî
vazifesinin husûsiyeti gözüktüğü ve Hz. Hızır’ın husûsi bir münasebeti
gözüktüğü gibi; bazı meşâyihle münâsebattar bazı akâahat vardır. Hatta o
makamlara “Makâm-ı Hızır”, “Makâm-ı Üveys”, “Makâm-ı Mehdiyet” tâbiri
kullanılır.
îşte bu sırra binâen; o makâma ve o makâmın cüz’î
bir numunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamlaa has
münâsebattar meşhur zatlar zannediyorlar. (Bu durumda) o kimse kendisini Hızır
telakki eder veye Mehdî itikad eder veya kutb-u âzam tehayyül eder. Eğer o
kimsenin mevki ve makam hırsı yoksa; bulunduğ hâle mahkum olmaz, zamanla bu
durumdan kurtulur. Onun ileri derecedeki söz ve söz ve dâvâlan şatâhat sayılar.
(Bunları ma’nevî sahhoşluk içinde söylediği için) onunla belki mes’ul olmaz.
Eğer enâniyeti perde ardında makam ve mevki sevgisine müteveccih ise; o zat
enâniyetine mağlub olup, şükrü bırakıp fahre girse fahrinden git gide gurura
sükût eder. Bu durumda; ya divânelik derecesine iner veya tarik-i haktan sapar.
Çünkü; büyük evliyâyı kendi gibi düşünür, haklarında hüsn-ü zannı kırılır. Zire
nefs ne kadar mağrur da olsa, kendisi, kendi kusurunu terkeder. O büyükleri de
kendisine kıyas edip, kusurlu tevehhüm eder. Hatta, Enbiyâlar hakkında da
hürmeti noksanlaşır.
îşte bu hâle giriftar olanlara; mîzân-ı şeriatı
elde tutmak, usûlu’d-dîn ülemâsının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve îmam
Gazzâlî, İmam Rabbânî gibi muhakkikîn-i evliyânm tâlimatlannı rehber etmek
gerekir.”66
îbnu Teymiye de (belli şahıs ve zamanla kayıtlı) hatmu’l-velâye
konusunu asılsız ve delilsiz görerek: “Gerçekte hâtemu’l-evliyâ; insanlar
içindeki en son muttaki mü’mindir. Bu kimse, velilerin en hayırlısı ve en
faziletlisi de değildir. Velilerin en hayırlısı; Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a)
olup, onu Hz Ömer (r.a) tâkibetmektedir. Nebi ve Rasullerden sonra, bu
ikisinden daha faziletli kimse yoktur.” değerlendirmesini yapar.67
66Saîd Nursî, Mektûbât, 419.
67Bkz: îbnu Teymiye,
Mecmûu’l-Fetevâ, XI, 444. Bu konudaki birdeğerlendirme için bkz: Süleyman Ateş,
İslam Tasavvufu, 531-535. müellif, son velinin ve velilerin hâteminin
Yukarıda değindiğimiz gibi; tasavvuf ehlinin
ittifakla kabul edip sahip çıkmadığı, belli bir devre ve şahıslara hâs
hatmu’l-velâye meselesi, tabiî olarak müfessirlerin de göndemine girmemiş, üstü
kapalı işâret edenler de tasvip etmemişlerdir. Buna rağmen, tasavvufî fikir ve
yaşantıya tamamen itham edici bir gözle bakan bazı çevrelerin, eleştirilerine
bu tür şâz meselelerinden başlayıp genele âit hükümler çıkarmasını tutarlı ve
faydalı bulmuyoruz. Aslolan; iki yanılmaz şâhid olan Kitab ve sünnete göre,
İlmî edeb içinde herkese hakkını vermek ve bütün bunlarda İlâhî rızâyı
gözetmektir.
Hz. İsâ (a.s) olduğu sonucuna varmıştır.
DEVAMI İÇİN
