Ana içeriğe atla

  
 
Print Friendly and PDF

MEŞHUR TEFSİR LİTERATÜRÜNDE TASAVVUFA BAKIŞ

 

Hazırlayan: Dilâver SELVÎ

 

ÖNSÖZ

Allah Teâlâ’ya sonsuz hamd ve senâ olsun. Rahmet peygamberi Hz. Muhammed Efendimize salât ve selâm olsun. O’nun âl, ashâb ve etbâından Allah râzı olsun.

“Meşhur Tefsir Litaratüründe Tasavvufa Bakış” konulu bu çalışmamız, isminden de anlaşılacağı üzere; her iki saha itibâriyle alanı çok geniş bir konudur. Meselenin bir yönü, bütün derinliği ile tasavvufa, diğer yönü bütün genişliği ile tefsir sahasına bakmaktadır. Her iki sahada pek çok eser yazılmıştır, fakat, tesbit edebildiğimiz kadarıyla, tasavvufun temel konularının tefsirlerde karşılaştırmasını yapan müstakil bir çalışma örneği mevcut değildir. Bu, bizim işimizi zorlaştırmıştır. Biz, bütün imkanlarımızı kullanarak, bu alanda, bu muhtevâda bir tedkikin gereğini yapmaya çalıştık. îlk örneklerin, tesbit ve te’sis zorluğu yanında bir önemli özelliği; kendi sahasındaki müteâkib çalışmaların daha verimli olmasına zemin hazırlamasıdır. Bizim ümidimiz de budur.

Çalışmamızda, tasavvufun ana meselelerini ve müessesenin rüknü mesâbesinde gördüğümüz konularını tetkik mevzuu yaptık ve çalışma şu çerçeve dâhilinde yürütüldü.

Giriş bölümünde, tasavvufun ta’rifi, tanımı, kökü, târihî süreç içerisindeki gelişmesi, müesseseleşmesi, İslâmî ilimler içindeki yeriyle, sûfinin kimliği incelendi. Ayrıca, tasavvufun kaynağı tartışmalarına değinilip değerlendirilmesi yapıldı.

Birinci bölümde, tasavvufî terbiyenin merkezinde bulunan “veli” ve onun temsil ettiği “velâyet” makâmını, bu makâmı temsil edenlerin sınıf ve derecelerini, velâyetin hatminin olup olmadığını ve hatm-i velâyeti ne manaya geldiğini tetkik ettik.

Bütün bölümlerde, önce ehl-i tasavvufun o konudaki görüş ve anlayışlarını özetledik. Bunun için, ulaşabildiğimiz kadar, tasavvufun meşhur temel eserlerine mürâcaat ettik. Bu arada, şûfilerin ilgili konu için delil gösterdikleri âyet ve hadisleri tesbit ettik. Ulaşabildiğimiz kadarıyla, hadislerin tahririni yaptık ve sihhatı üzerinde münâkaşa edilen hadislere dikkat çektik. Peşinden, öncelikle bu âyetlerden haraketle, konuyu, meşhur rivâyet ve dirâyet tefsirlerinde tetkik ettik. Bu arada, tefsirlerin birbirinden nakil ve istifâdesini tesbit edebilmek amacıyla, her iki sahanın meşhur tefsirlerini târih sırasına göre inceledik ve genelde bu tertibe riâyet ettik.

Sonuçta, sûfîlerin görüşlerini ve ilgili âyetlerden istidlallerini müfessirlerin yaklaşımlarıyla karşılaştırıp; o konudaki ortak ve ayrıldıkları noktalan tesbite çalıştık. Kendi değerlendirmemizde mu’tedil davranmaya, tasvip ve tenkitlerimizi bir delile dayandırmaya çalıştık ve müşkil veya tutarsız gördüğümüz noktalara dikkat çektik.

İkinci bölümde, irşadla görevli bir velinin Hz. Peygamber (s.a.v)’e vâris olup onun adına ümmeti terbiyeyi üstlenmesinin şekil ve boyutlarını, sebep, şart ve sonuçlannı inceledik. İlgili nasslann, sûfi ve müfessirlerce nasıl anlaşıldığını ve vardıklan sonuçlann birbiriyle uyum veya uyumsuzluğnu araştırdık. Bu arada, “intisab”, “inâbe”, “el alma”, “şeyh edinme”, “tarikata girme” şeklinde ifâde edilen tasavvuf yoluna sülûkun esası ve örneği görülen “bey’at” hâdisesini, delil, şekil, çeşit, edeb, usûl, şart ve sonuçlarıyla inceleyerek; ehl-i tasavvufun tatbikatını bunlarla değerlendirdik.

Üçüncü bölümde, her meşrebe göre farklı bir tatbikâtı olan “seyr u sülük” ele alındı. Burada daha çok, bu terbiye işini üstlenen mürşidin, Hz. Peygamber (s.a. v)’e vekâleten yürüteceği bu işe nasıl ehil olup ehliyet kesbedeceği, gerçek bir vârisin ve hak dâvetçisinin vasıflan incelendi. Sûfîlerin ve müfessirlerin yaklaşımları değerlendirildi.

Yine aynı bölümde, insan terbiyesinde mühim bir yeri olan ve ehl-i tasavvufun sâlik için farz mesâbesinde gördüğü “sâlihlerle sohbet” ve bunun neticeleri incelendi. Bu arada, sûfilerce bir nevi’ rûhî ve kalbî sohbetten ve beraberlikten ibâret görülen, fakat bazı kesimlerce şiddetle tenkid edilen “râbıta” konusu ele alındı. Sûfîlerin bu konudaki görüşleri, gösterdikleri deliller ve müfessirlerin bunlara yaklaşımı değerlendirildi.

En son alarak, müfessirlerin “mücâhede”, sûfîlerin “seyr u sülük” ismini verdikleri ve “cihad-ı ekber” gördükleri manevî terbiyenin sonucunda ulaşılan neticelere değinildi; “sülûkun meyveleri” başlığı altında, “mârifetullah ve tevhid”, “ilm-i ledünn” ve “kerâmet” konulan işlendi. Tevhid konusu işlenirken, üzerinde en çok tartışılan “vahdet-i vücûd” anlayışı, genişçe ele alındı; bu anlayışı savunanlann görüş ve delilleri, müfessirlerin yaklaşımlanyla değerlendirildi.

Yukanda belirttiğimiz gibi; tasavvufun alanı ve konulan bunlarla sınırlı değildir. Tasavvufun her bir konusu, müstakil bir çalışma mevzuu olabilecek durumdadır. Aynı şekilde, her bir tefsir, “tasavvuf’ veya “insan eğitimine bakışı” yönüyle tek başına inceleme konusu yapılabilir. Bu çalışmada bizim yaptığımız; tasavvuf! terbiyede temel gördüğümüz esaslann, ona delil gösterilen nasslarla uyumunu tesbit ve sûfilerce bu nasslardan yapılan istidlallerin, meşhur müfessirlerin yaklaşımlan ile kısaca kontrolü olmuştur. Konular işlenirken, imkan ölçüsünde, her iki sahanın temel eserlerine ulaşılmaya çalışılmıştır.

Bütün tarikatların ortak paydası durumunda olan, tevbe, zühd, sabır, şükür, zikir, tevekkül, haşyetullah, aşk-muhabbet, nzâ gibi temel esaslar, nasslann açık beyânı ile her mükellefe farz kılınmış ameller olduğundan, çalışmamızda özel olarak konu edilmemiştir. Tasavvufî terbiyede, sâlikin özel hâl ve seyrini ifâde eden ıstılahlar da -temel ıstılahlar hâriç- tetkik hârici tutulmuştur.

Çalışmamızda verilen târihler, hicrî ve milâdî vefat târihleridir. Kısaltmalar ayrı bir sayfada gösterilmiştir.

Burada, çalışma boyunca bize, geniş tecrübesi ve hoşgörüsü ile huzurlu bir çalışma ortamı hazırlayan muhterem hocam Prof. Dr. Ali Özek Bey’e ve müracaatlarımızda samimi yardımlarını hiç esirgemeyen sayın Prof. Dr. Yakub Çiçek Bey’e candan teşekkürlerimi sunarım.

Dilâver SELVİ.



GİRİŞ

TASAVVUFUN TA’RÎF, TÂRİH VE TEMEL PROBLEMLERİ HAKKINDA
GENEL BİLGİLER

Tasavvufun ana ve özel konularına girmeden önce, onun kendi ıstılahındaki ta’rifini ve tarihî seyri içindeki gelişimini, tarikat disiplini içindeki müesseseleşmesini genel hatlanyla belirtmemiz uygun düşecektir. Tasavvuf kavramının açıklığa kavuşturulması, tasavvuf ilmini ve disiplinini daha açık şekilde anlamamıza imkan verecektir.

Hemen şunu belirtelim ki; bugüne kadar tasavvufla ilgili olarak pekçok şey yazılmış ve yayınlanmıştır. Konuyla ilgili olarak klasik çalışmalara ilâveten, müslüman müellifler yanında bilhassa çağımızdaki müsteşriklerin çalışmaları göze çarpmakta ve bu çalışmalar oldukça geniş ve sistemli görülmektedir. 1 Pek çok klasik ve modem çalışmanın geniş ve detaylı olarak ele aldığı tasavvufla ilgili genel konulan özet hâlinde vermek istiyoruz. Önce, tasavvufun ta’rif ve mâhiyeti ortaya konacak, sonra tarihî seyri üzerinde durulacak, aynca tasavvufun menşei ve bu meyanda bazı önemli görülen hususlar ele alınacaktır.

I-"TASAVVUF" KELİMESİNİN IŞTtKÂKI

"Tasavvuf kelimesi incelendiğinde onun "sûfî" kelimesi ile aynı kökten geldiği görülmektedir. Bu durumda, önce sûfî kelimesinin kaynağını tesbit ederek tasavvufun da luğavî ve ıstılâhî manasını ortaya koymamız gerekecektir.

Sûfî kelimesinin hangi kökten türetildiği hususunda değişik ihtimallerden söz edilmiştir. Bunları şöyle sıralamak mümkündür: Safv, Benu Sufe, ehlu's suffe, sufâne, sufatu'l kafa, saff-ı evvel ve sûf.2

İBkz: Aydınlı, Tasavvuf ve Hadis, 14; Necîb el-Akîkî, el-Musteşnkûn, II, 585-89.

 Kelâbazî, Ta'arruf, 9-14; Ebû Nuaym, Hilye, I, 17-20; Serrâc, Luma, 46-47; Kuşeyrî, er-Risale, II, 550; Sühreverdî, Avarif, 59 vd. (Trc: Gerçek Tasavvuf, 73-80. Mütrc: Dilâver Selvi); îbnu'l Cevzî, Telbisu İblis, 167-171; Hucvirî, Keşfu'l Mahcub, 39; İbn Haldun, Tasavvufun Mahiyeü, (Şifau’s-Sâil) 99-101, Nicholson, Fi’t-Tasavvufi'l İslâmî, 66; Mustafa Hilmi, et-Tasavvuf, 8-9; Es'at es-Sahneranî, et-Tasavvuf Menşeuhu ve Mustalahatuhu, 15-20; İhsan ilahi Zahir, et-Tasavvuf el-Menşeu ve'l-Mesadıru, 20-25; Mehmed Ali Aynî, İslam Tasavvuf Tarihi, 35-36; Mahir îz, Tasavvuf, 36-41; Ö. Rıza

Klasik Islâm litaratüründe tasavvuf kelimesinin kökü olabilecek kelime olarak üzerinde durulanlar bunlardır. Birûnî (440/1048) ve bazı müsteşrikler, tasavvuf kelimesinin Yunanca "sophıa" kelimesinden türediğini söylemiştir.3 Ancak, Bîrûnî’nin bu iddiasını müsteşrik Nöldeke, Yunan dili ile Arapça arasında sofostan sûfî kelimesine doğru bir gelişmeyi izah edecek hiç bir şekil bulunmadığını göstererek "sûf 'un kaynağının sofos olduğu görüşünü reddetmiştir.    Tasavvufla ilgili olarak ülkemizde yapılan yeni çalışmalarda da, benzer ihtimaller zikredilerek içlerinden uygun tercihler yapılmıştır.

Sûfî ve tasavvuf isminin etimilojisi üzerindeki tanışmalar bir sonuca ulaşmış değildir. Kanaatimizce, bu görüşlerden en tutarlısı, dil kâidelerine ve târihî gerçeklere en uygun olanı; “sûfî” adının "sûf'tan alındığını söyleyen görüştür-6

İbn  Haldun (808/1405) da, bunu şu teshiriyle te’yid eder: “Bu kelimenin “sûf’tan türetildiğini kabul etmek en doğrusudur. Çünkü bu yolun sâlikleri umumiyetle yünden ma’mul elbise giymekle meşhurdurlar.”7 Fakat ilk sûfîlerden itibaren tarihî süreç içerisinde tasavvufu ta’rif eden sûfîler, sûfî ve tasavvuf kelimesinin iştikakına değil, muhtevasına bakarak kendi ulaştıkları makam ve hâle uygun ta’rifler yapmışlardır.8 Bu ta’rifler, Sühreverdî’nin (632/1234) teshiriyle

uygundur. Çünkü, zâhirde, bâtında, sözde ve fiilde edeb üzere hareket etmek sûfiye taifesinin temel esâsıdır.

Sûfîlerin giydikleri elbiseye nisbetle vasfedilmeleri, onların dünyaya pek iltifat etmediklerini, nefislerinin güzel ve ince elbise giyme hususundaki isteklerinden yüz çevirdiklerini göstermektedir. Bu sebeble, tarikata yeni giren bir kimse, onlara bakarak kendisini sıkıntı ve kıtlığa alıştırır, onların yeme ve içmesinin de giyim kuşamdaki gibi sâde olduğunu görür.Onlarda şatafat olmadığını anlar ve bu anlayışla onların yoluna girer.

Kanaatimce; sûfîlerin bu şekilde ta’rif edilip tanıtılmaları kendileri için daha faydalı ve daha doğrudur.

Sûfîlerin dış görünüşleri ile değil de, çok değişik olan iç hallerinden biri ile ta’rif etmek ve böylece isimlendirmek, kendilerinin tanınmasını ve bu yola ilk girenlerin keyfiyeti kavramalarını güçleştirir. Bu yüzden onların zâhirî hâl ve kıyâfetleri ile tanıtılıp isimlendirilmeleri, anlaşılmaları bakımından daha kolay ve daha faydalıdır. Bunun aksine; onların sâhip oldukları mânevî hâller ve kalb sâfiyeti gibi sıfatlarla tanıtılmasında isbaü zor bir iddia ve makam dâvâsı vardır. Onları giydikleri yün elbise ile tanıtmakta ise, böyle bir iddiâ yoktur. Benlik, böbürlenme ve öğünme gibi iddialardan uzak olan her şey, sûfîlerin hâline ve yoluna daha uygun, daha doğru bir şeydir.

Bir de şu var: Onlara, giydikleri yün elbiselerden dolayı “sûfi” demek; zâhirlerine bakılarak verilmiş bir hükümdür. Onların içinde yaşadıkları bir hâl ya da bir makam ile adlandırılmaları ise; bâtınî bir hükümdür. Zâhire göre hükmetmek bâtınî hükümden daha isâbetli ve daha uygundur. Hem giydikleri yün elbiseden dolayı onlara "sûfi” denmesi, durumlarını en iyi ifâde eden ve tavâzuya da en uygun bir ifâdedir.Bkz; Avârif, 60-61 (Trc: Gerçek Tasavvuf, 74-76).

7îbn Haldun, Mukaddime, 467; Aynî, a.g.e, 36; Bkz: Fazlu’r-Rahman, İslam, 166; Sühreverdî, Kur'an-ı Kerim'de "sûfi" ismi yoktur; ancak bunun yerine "mukarrebûn" kelimesi kullanılmıştır, der. Bkz: Sühreverdî, a.g.e, 18 (Trc: Gerçek Tasavvuf, 16) 8Tasavvfun çeşitli tarifleri için bkz: Nicholson, a.g.e, 28-41. Burada verilen 78 adet ta’rifi Ethem Cebecioğlu, “Prof. Nicholson'ın Kronolojik Esaslı Tasavvuf Ta’rifleri” şeklinde türkçeye kazandırmıştır. Bkz: îlâhiyat Fak. Der. Sayı: XXIX, Ank. 1987, 387-406. Bu konuda İbn  Haldun şöyle der: “Her sûfî, tasavvufu kendi buluşuna göre ta’rif etmiş, sahip olduğu makama göre ondan bahsetmiştir. Hak olan odur ki; tasavvuf, tek bir ta’rif ile ifâde edilemez.” Bkz: İbn  Haldun, Şifâu’s-Sâil, 145 bini geçmekte,  Zerruk’un (899/1493) ifâdesiyle ikibine ulaşmaktadır.

Kabul gören bu görüşten hareketle, Arapça dil kâidelerine göre, “sûf” kelimesinden tasavvuf kelimesini elde etmek mümkündür. Araplar "kamis" (gömlek) giyene "tekammese" dedikleri gibi, "sûf=yün elbise" giyene de "tesavvafe" derler.  Arapça kâidelerine göre de "sûf" un nisbesi "sûfî"dir. Tasavvuf ehline de mutasavvıf denir.

Sûfîlere bu konudaki rivâyetlere bakarak giydikleri yün elbiseye nisbetleri bazılarınca tenkid edilmiştir.    

İbn Teymiye (728/1328), tasavvufun sûfa nisbetini uygun görürken”121, bir müslümamn, yünden elbise giyerek ibâdet ettiğine ve Allah’a takarrubta bulunduğuna inanmasını bid’at, yün elbise giymekten temamen imtinânın mezmûm, duruma göre zaman zaman giymenin meşru’ olduğunu kabul eder.”15

Konuyla ilgili hadisleri tedkik ettiğimizde, Rasûlullah (a.s)'ın yünden mamul cübbesinin bulunduğunu        yün elbise içinde ruhunu teslim ettiğini1? görürüz.

Hz. Musa (a.s) Rabbi ile mükâleme ettiği gün, üzerinde yünden elbise, yünden cübbe, yünden fes ve yünden şalvar olduğu 18, Yûnus b. Metta’nın da yün elbise giydiği rivâyetler arasındadır. 19

Ashabın bir kısmının yün elbise giydiği,"        bir rivayette; İbn  Abbas, cuma günü gusl etmenin gerekli olmasının sebebini o zaman giyilen yün elbiselerin kokmasına bağlamaktadır.21

Misalleri çoğaltmak mümkündür.22 Bütün bu rivâyetlere bakarak; yün elbise giymenin İslâmî bir yönü ve tavâzuyu temsil eden bir yanı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu düşünceden hareketle; sûfîlerin dış görünüşlerini ortaya koyucu bir özellik düşünülmüş ve giydikleri elbiseye göre anılmaları tercih edilmiştir. Çünkü yün ve yünlü elbise giyme, hem peygamberlerin hem de kendilerinden önceki sûfîlerin âdeti idi.23

Bütün bunların sonucunda şu da söylenebilir: îlk asırlarda çeşitli isimlerle  anılan sûfîler, hususan üzerlerinde büyük te’sirleri olan önceki şahsiyetlere sirette olduğu gibi sûrette de benzeme gayreti ile yün elbise giymişler ve bu ismi almaya hak kazanmışlardır.

Tasavvuf yolunun önderlerinden Abdulkerim Kuşeyrî (465/1072), sûfî ve tasavvuf kelimesinin iştikakıyla uğraşmanın yersiz ve gereksiz olduğu, bu ismin halleri ve yollan meşhur bir tâifeye lakab olarak verildiği görüşünü tercih etmektedir.

Hucvirî (470/1077) de; evliyânın muhakkik olanlarına ve velâyette kemal derecesine ulaşanlara sûfi deneceğini, bunun herhangi bir dil kâidesine göre türetilemeyeceğini, çünkü sûfinin çok geniş ve çok yüksek bir manasının olduğunu, ibâreyle değil, ulaşmakla anlaşılabileceğini hatırlatmaktadır.      

Sûfî kelimesinin ne vakit ortaya çıktığı konusunda bir çok görüş ileri sürülmektedir. Bazılarına göre bu söz hicretin ikiyüzüncü yılından evvel, yani ashâb ve tabiîn devrinden sonra ortaya çıkmıştır. Bazılarına göre bu söz daha önceden müslümanlarca malûm idi. Daha başkaları bu sözün câhiliyet devrine ait olduğunu ve Arapların îslamdan önce de bu sözü tanıdıklarından bahsetmektedir.2  Muteber tasavvufî kaynaklar, tslam âleminde kendisine sûfî denilen ilk zatın Ebû Hâşim el-Kûfi (150/767) olduğunu bildirmektedir.2  Başka bir rivâyete göre ise; Câbir b. Hayyan el-Kûfî’dir-30

II-TASAVVUFUN DOĞUŞU, GELİŞMESİ VE KURUMLAŞMASI

A-Tasavvufun Doğuşu

Hz. Peygamber dönemi ile birlikte sahabe ve tabiin dönemlerinde îslâmî ilimler tedvin edilmiş ve müstakil bir ilim hâline getirilmiş değildi. Daha sonraları diğer Îslâmî ilimlerin gelişmesine parelel olarak tasavvuf, düzenli bir ilim hâline gelmiş, artık müstakil bir ilim hüviyetine kavuşmuştur.

Müstakil bir ilim hâline gelmeden önce, tasavvufun menşei üzerinde durmak gerekecektir. Tasavvufun menşei konusunda üç temel görüş vardır:

1-Tasavvuf îslâm kaynaklıdır ve müslümanlann mânevî hayatının tabii neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu görüş genel olarak tasavvuf ehlinin ve onlara yakın olan alimlerin görüşleridir. Bunlara göre tasavvuf ismen olmasa da yaşanan hayat tarzı ve bir hâl olarak nüveleri Hz Peygamber (a.s) ve sahabe döneminde vardı.

2-Farklı dış kaynakların bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu hususta çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.

3-Tasavvuf zühd33 hareketinin uzantısıdır. Bu görüş birinci görüşe yakındır. Rasûlullah (a.s) zamanında fiilen var olan zühd yaşantısının zamanla gelişen çeşitli faktörler sonucunda ortaya çıkmıştır. Nitekim; Kur'an ve hadiste çok miktarda zühde âit unsurları bulmak mümkündür. Pek çok âyet34 ve hadis,35 luğavî mânası ile olmasa da istilahî manası ile zühd ve zühdün unsurlarını anlatmaktadır.

B-Tasavvufi Düşüncenin Geçirdiği Başlıca Dönemler

Tasavvuf! düşünce zaman içeresinde geniş değişikliklere uğramış ve şu dönemlerden geçmiştir.

1-Zühd dönemi: Bu dönem hicri ilk iki asırlık dönemdir. Bu zaman içerisinde îslamdaki rûhânî ve ma’nevî hayatın aldığı şekle zühd, bunun temsilcilerine zâhid, âbid, nâsik ve kurrâ isimleri verilmekteydi36. Haşan Basrî, Veysel Karanî, Râbiatü'l-Adevîyye ve Mâlik b. Dinar gibi zâhidler bu dönemde yetişmişlerdi. Bu dönemin en belirgin niteliği mârifetten çok amele, ilhamdan fazla ibâdete, keşiften çok ahlâka, kerâmetten çok istikâmete, kısaca nazariyeden fazla amele önem verilmiş olmasıdır.

2-Tasavvuf Dönemi: Olgunlaşan zühd hareketi, hicri 200/815 senelerinde tasavvuf cereyanını doğurdu. Bu cereyan, zühd döneminde ikinci planda olan ilim, marifet ve vecd hallerini ön plana geçirirken; ameli, taatı ve zühdü, onlara nisbeten aynı oranda koruyamadı. Maruf Kerhî (200/815), Bişr Hafi (227/841), Ebû

Süleyman Darânî, (215/830), Zûnnun Mısrî (245/859), Beyazid Bistâmî (261/874), Cüneyd el-Bağdâdî (297/909), Ebû Said Harraz (273/885), Serî Sakatî (257/870), Hamdım Kassâr (271/884), Hakim Tirmizî (285/898), Sehl Tüsterî (273/886), Ebû Hüseyn Nuri (295/907), ve Ebû Hafs Haddâd (270/873) hicri III. asırda yaşamış ve tasavvufu kurmuş büyük sûfîlerdir37. Bu dönem tasavvufu iki şekilde gelişmiştir:

a)Sekre, cezbeye ve vecd hallerine ağırlık veren ve Beyazid Bistamî tarafından temsil edilen sekr tarikatı. Bu yolda taşkınlıklar, aşırılıklar, şathiyeler ve zahiri ahkama aykırı gibi görünen hususlar çoktur.

b)Sahve, temkine ve marifete ağırlık veren ve Cüneyd el-Bağdâdî tarafından temsil edilen sahv tarikatı. Bu yolda itidale, vas’ata ve zâhirî ahkâma riayet etmeye daha fazla ağırlık verilir.

Diğer taraftan kelama ve akılcı düşünceye yakınlık bakımından da iki türlü tasavvuf anlayışı vardır

a)Haris Muhasibi (243/857), Serrâc (378/988), Kelâbâzî (380/990), Ebû Talib Mekkî (386/996), Kuşeyrî (465/1072), Hücvirî (470/1077) ve Gazzâlî (505/1111) tarafından temsil edilen tasavvuf anlayışı. Bu ekol, tasavvufta akılcılığa ne kadar önem vermek mümkünse o kadar önem vermektedirler, isimleri verilen mutasavvıfflar aynı zamanda kelam âlimleridir. Akla son derece önem vermekle beraber bunlarda da keşf ve ilham nazar ve istidlalden daha önemli tutulmaktadır.

b)Nazar ve istidlâli âdeta hiçe sayanlar veya dinî işlerde akla fazla önem vermeyenler. Beyazid Bistâmî, Hallaç, Sühreverd-i Halebî, Ebû Said Ebu‘l Hayr, Hakim Tirmizî, Nifferî, Attar ve Mevlana gibi mutasavvıflarda bu hal açıkça görülür.  

3-Tarikat dönemi: Yukarıda bahsedilen zühd ve tasavvuf döneminden sonra tarikat dönemi başlamıştır. Hicri VI/XI. başlayan bu dönem günümüze kadar devam etmektedir. Bu dönemde tasavvuf müesseselerinin en güçlüsü olan tarikatlar birer birer ortaya çıkmış, zamanla bunlar sosyal hayatın bir parçası hâline gelmişlerdir. Bu dönemde bazen medrese-tekke münâsebetlerinde kritik durumlar gündeme gelmiş, bunun yanında şiir ve edebiyatta kiymetli tasavvuf! ürünler ortaya çıkmıştır

Bu tarikatların büyük çoğunluğu, Abdülkadir Geylanî (561/1165), Ahmed Rifaî (578/1182), Necmüddin Kübra (618/1221), Sühreverdî (632/1235), Şazelî (654/1256), Mevlana (672/1273), Bahauddin Nakşbend (791/1388), Hacı Bayramı Veli (833/1429) gibi zâtlar tarafından kurulmuştur.

III-TASAVVUFUN KAYNAĞI

Tasavvufun geçirdiği dönemleri kısaca belirttikten sonra, tasavvuf hakkında sağlıklı hüküm verebilmek için; onun kaynağı üzerinde durmak gerekecektir. İslam medeniyetinin bir parçası olarak yaşanan tasavvufa ve onun hakkındaki araştırmaların sonucuna bakarak; sözün başında şunu söyleyebiliriz: Esasen tasavvuf; diğer İslâmî ilimler gibi temelde Kur’an ve sünnete dayanmaktadır. Ancak; teferruat kısımlarında diğer din ve medeniyetlerin etkisinin mevcudiyeti tartışılabilir. Şimdi, bu konudaki görüşleri özetleyeceğiz.

A-Tasavvufun Kaynağı Kur’an ve Sünnettir Diyenlerin Görüşleri.

Tasavvufu fikirden öte, fiilî olarak uygulamaya çalışanlar, onun temelde Kur’an ve Sünnete dayandığı gibi; teferruat ve hedefte de onlarla aynı çizgide olduğunu söylemektedirler. Sûfilerin bu konuda bir sıkıntısı yoktur. Her ne kadar, bazıları, bir takım teferruat sayacağımız noktalarda nasslan zorlar gibi bir tavır içinde gözükse de, müessese genel hatlanyla, Kur’an ve sünnet çizgisinde gitmektedir. Şimdi, bu anlayışa biraz açıklık getirelim.

1-Kur'an’ın kaynak oluş şekli.

Her kültür bir yönüyle kendi kutsal kitabı ile ilgilidir. Batı kültürünün temelinde Kitab-ı Mukaddes olduğu gibi; İslam kültürünün temelinde de Kur'an-ı Kerim vardır. İslam düşünce, kültür ve medeniyetinin önemli bir bölümünü meydana getiren tasavvuf! düşüncenin esasları da Kur'an-ı Kerim'den alınmıştır. Bu düşünce tarihî seyri içinde ta’kip edildiği zaman; kısmen de olsa diğer ilim, medeniyet ve kültürlerle münasebet içinde olduğunu görmek mümkündür. Fakat tasavvuf yoluna sülük eden derviş için hepsinden önemlisi Kur'an-ı Kerim’in emir, tesbit ve tavsiyeleridir.40

Şüphesiz Kur'an'ın müslümanlar üzerindeki te’siri büyüktür ve (bazı fırkalar hâriç tutulursa)41 bütün müslümanlann icmâsıyla o, Allah'ın ezeli ve ebedi kelâmıdır. Bu te’sir diğer ilimlerde olduğu gibi hiç şüphesiz tasavvufun gelişmesinde de ilk ve en önemli faktör olmuştur.

Esâsen güzel ahlâkın ve tasavvufun temeli durumunda olan tevbe,      zühd,43 sabır,44 şükür,45 muhabbetullah,46 mehâfetullah,47 haşyetullah,

şartlarından birisinin hâli ıslah olduğunu bildiren âyetler için bkz: Bakara 2/160; Âl-i tmrân 3/89; Nisa 4/146; Enam 6/54; Nahl 16/119; Tâ hâ 20/82; Nûr 24/5; Furkân 25/70-71. Tevbenin şartlarından birisinin de pişmanlık ve günahlardan el çekmek olduğunu bildiren âyetler için bkz; Âl-i tmrân 3/135; Nisa 4/64; Enfâl 8/38; Tevbe 9/102. Tevbenin vakti ve kabûlü ile ilgili âyetler için bkz; Âl-i îmrân 3/90; Nisa 4/17-18; Mâide 5/34; Tevbe 9/104; Ğâfir 40/3; Şûra 42/25.

43Zühdle ilgili âyetler için bkz: Âl-i tmrân 3/14; Kehf 18/46; Ankebût 29/64; Lokmân 31/33; Hadîd 57/20,23; Müzzemmil 73/8; Tekâsür 102/1-2.

44Sabrı emreden âyetlerden bazıları için bkz: Âl-i tmrân 3/200; A’râf 7/87; Yunus 10/109; Hûd 11/115; Lokmân 31/1; Meâric 70/5, Müddessir 74/7. Sabrın neticelerini beyan eden âyetler için bkz: Âl-i tmrân 3/120, 125; Nisâ 4/25; Enfâl 8/65-66; Yusuf 12/90; Hucurât 49/5. Sabra verilecek sevâbı beyan eden âyetler için bkz: Bakara 2/153, 155-157, Âl-i îmrân 3/17, 142, 146; A’râf 7/137; Hûd 11/11, 115; Yusuf 12/90; Ra’d 13/22,24; Nahl 16/41-42,96,110; Mâide 5/35; Zümer 39/10.

45Şükrü emreden âyetlerden bazıları için bkz: Bakara 2/152, 172; A’râf 7/144; Nahl 16/11; Ankebût 29/18; Sebe’ 34/13; Zümer 39/7, 66. Dille yapılacak şükrü beyan eden âyetler için bkz: Bakara 2/152, 185, 231; Âl-i îmrân 3/103; Mâide 5/5- 6, 11, 20, 110, Ahzâb 33/9; Fâtır 35/3. Şükrün amelle de yapılacağını beyan eden âyetler için bkz: Âl-i îmrân 3/123; Nahl 16/19; Sebe’ 34/13; Ahkâf 46/15.

46Muhabbetullah ile ilgili âyetler için bkz: Bakara 2/165; ÂI-i tmrân 3/31; Mâide 5/54; Tevbe 9/24. Kalbdeki muhabbetullahın dıştaki eserlerinden ve neticelerinden birisi ihsandır. Bkz: Bakara 2/190; Âl-i tmrân 3/134, 148; Mâide 5/13. Diğeri; emânete hiyânetlik etmemektir. Bkz: Nisâ 4/107; Enfâl 8/58; Hacc 22/38. Bir diğeri; Allah için infaktır. Bkz: Bakara 2/177; tnsân 76/8. Bir diğeri; takvâdır. Bkz: Âl-i-îmrân 3/76; Tevbe 9/4, 7. Bir diğeri; tevâzûdur. Bkz: Mâide 5/54; Nahl 16/23; Kasas 28/76; Lokman 31/18. Bir diğeri; tevbedir. Bkz: Bakara 2/222. Bir diğeri; sabırdır. Bkz: Âl-i îmrân 3/136. Bir diğeri; itaat ve teslimiyettir. Bkz: Âl-i îmrân 3/31-32, 159; Mâide 5/18. Bir diğeri; adâlet ve dengedir. Bkz: Bakara 2/190; Âl-i îmrân 3/57, 140; Mâide 5/42, 87; A’râf 7/55; Şûrâ 42/40; Hucurât 49/9; Mümtehine 60/8. Bir diğeri; israftan kaçmaktır. Bkz:En’âm 6/141; A’râf 7/31. Bir diğeri; Allah yolunda mü’minlerle bir olmaktır. Bkz: Saff 61/4.

47Mehâfetullahı ta’rif ve teşvik eden âyetler için bkz: Âl-i îmrân 3/175; Enâm 6/51,81; A’râf 7/56,205; Ra’d 13/12-13,21; îbrâhîm 14/13-14; Hacc 22/35; Mü’minûn 23/60. Allah korkusu kulu istikâmete götürür. Bkz: Mâide 5/28; Enâm 6/15; Nûr 24/37; tnsân 76/7-10. Allah korkusunun sonucu Cennettir. Bkz: Rahmân gibi her müslümanın kemâlat sebebi ve imanının bir göstergesi olan sıfatlar yanında zikir-tesbih,  48   tevekkül-teslimiyet,  tefekkür ve murâkabe,  ihlas    gibi ıstılah ve ameller; Kur'an'ın ihtiva ve en çok teşvik ettiği konulardır. Bu da; tasavvufun oluşmasında Kur'an'ın rolünü gösteren en önemli dayanaktır. Öyleki; bu durum, müslüman müellifler tarafından tesbit ve teslim edilmesi bir yana, bazı batılı araştırmacıların bile zorlanmadan itiraf ettikleri bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim tasavvuf sahasındaki çalışmaları ile tanınan Nicholson "Kur'an'da İslam tasavvufuna hakiki kaynak olabilecek çok şeyler bulabiliriz" derken,53 bu sahada önemli araştırmalar yapan Massignon tasavvufun oluşması ve gelişmesine etki eden bir takım tesirler olduğunu söylemekte ve bu konuda yazdığı "Essai.." adlı çalışmasında tasavvufa etki eden tesirlerin en önemlisinin Kur'an olduğunu belirterek; tasavvufun îslâmın kendisinden doğduğu görüşüne daha çok meyletmektedir.    Çağdaş düşünürlerden Roger Garaudy’di de, tasavvufun kaynağının Kur’an olduğunu vurgulamaktadır-55

Aslında tasavvuf! anlayış ve yaşayışı ortaya koyan, onu savunan ve yaşayan ilk dönemdeki sûfilerle daha sonra ona tarikat disiplini içinde şekil verip müesseseleştiren tarikat pirlerinin sûfî, tasavvuf, tarikat, mürşid ve seyr u sülükten maksatlarını ifâde eden açıklamaları, meseleyi çözüme kavuşturacak mâhiyettedir. Nitekim, tasavvuf mektebinin üstad ve usta kalemlerinden Hucvirî (470/1077), önceki meşâyıhtan tasavvuf ve sûfinin bir çok ta’rifıni verdikten sonra, bunca tarifleri vermekten maksadının; bu yolun her şeyi ile hak olduğunu ve herkesin ona sülûkunu temenni ettiğini söyleyerek, tasavvufu red ve inkar edenleri şöyle değerlendirir:

“Eğer onlar sâdece bu ismi inkar ediyorlarsa; bunda garipsenecek bir şey yoktur, bu olabilir. Fakat, tasavvufun ifâde ve ihtivâ ettiği mânayı inkar ederlerse; o takdirde Peygamber’in (a.s) şeriatının tümünü ve O’nun bütün güzel hasletlerini inkar etmiş olurlar.”

Sûfiler, tasavvufu; bütünüyle ihlas, yakînî iman, Kur’an ve sünnet çizgisinde İlâhî edebi elde etme ve güzel ahlâk olarak ta’rif etmişler, hedefini mârifetullah ve İlâhî nzâ olarak göstermişlerdir. Buna örnek olarak bir kaç tasavvuf ve sûfî ta’rifi görelim:

Ebû Hafs Haddâd (270/ 883):

"Tasavvuf, bütünüyle edebden ibârettir. Her ânın, her hâlin ve her makâmın kendine göre bir edebi vardır. Her vaktinin edebine riâyet eden kimse, Hakk erlerininin ulaştığı hâle ulaşır. Edebleri korumayan kimse ise; her ne kadar kendini Hakk'a yakın zannetse de, esâsen Hakk'tan uzaktır. Îlâhî huzurda kabûl gördüğünü düşünse de, ordan tardedilmiştir."  

Cüneyd el-Bağdadî (297/909):

"Bu (tasavvuf) ilmimiz Kitap ve sünnetle kayıtlanmıştır. Sülûkünden önce Kur’an okumayan, hadis yazmayan ve fıkıh öğrenmeyen kimseye uymak câiz değildir."

"Bizim ilmimiz Rasûlullah'ın (a.s) ilmiyle kenetlenmiştir."

"Tasavvuf; Hakk'ın, seni senden (nefis ve irâdenden) öldürüp, kendisiyle diriltmesidir."

Şu söz de ona âit: “Rasûlullah (a.s)’a mutâbaattan başka Allah’a giden bütün yollar kapalıdır.”

Ebû Muhammed el-Cerîrî'ye (321/933), tasavvufun ne olduğu sorulunca:

"Tasavvuf; bütün güzel huylarla süslenmek, bütün çirkin şeylerden de çekinmektir." demiştir.

Sühreverdî (632/1234) der ki: “Tasavvufun, güzel ahlâkın elde edilmesi ve çirkin şeylerden de el çekilmesi" şeklindeki mânası düşünülünce; görülecektir ki; tasavvuf, zühdün ve fakrın üstünde bir ameliyedir.

Zunnûn (245/859):

"Sûfî; (dünya adına bir dâvâ ve kavgası olmadığı için) hiçbir arzu ve isteğin kendisini yormadığı, alınacak hiçbir şeyin de kendisini korkutmadığı kimsedir."

Yine Zunnûn demiştir ki:

"Sûfîler her şeye karşı Allah Teâlâ’yı tercih etmiş, Allah da her şeye karşı onları tercih etmiştir."

Rüveym (330/941) demiştir ki:

"Tasavvuf; nefsi, Allah Teâlâ'ya, O'nun dilediği şekilde tâbi ve teslim kılmaktır."

Sehl b. Abdullah (273/886):

"Kitab ve sünnetin kabul etmediği her vecd (cezbe) hâli bâtıldır."

el-Kettânî (322/933):

“Tasavvuf tamamıyla güzel ahlaktan ibarettir. Ahlakça senden güzel olan tasavvuf yolunda da senden ileridir.”

îbnu Nüceyd (366/976):

“Tasavvuf İlâhî emirler ve nehiyler altında sabretmektir.”

Ebû Ali Cüzcânî’ye : “Allah’a giden yol nasıldır?” diye sorulduğunda şöyle demiştir:

“O’na giden yollar çoktur ama bunların en sahihi, en ma’muru ve şüpheden en uzak olanı kâlen, fiilen, azmen, akden ve niyeten sünnete uymaktır.Çünkü Allah Teâlâ: “Eğer o peygambere uyarsanız, hidâyete erersiniz.”    buyurmuştur.” Sünnete tâbi olmanın yolu ve şekli nasıldır? diye sorulunca da: “Bid’atlardan uzaklaşmak, ilk devir İslâm âlimlerinin üzerinde ittifak ettiği şeylere uymak, (sapık) kelam meclislerine ve ehline yanaşmamak ve hak yolda gidenlerin izine sımsıkı sarılıp inkıyâd etmektir. Baksanıza, Allah Teâlâ Rasûlüne “Sonra, hanif olarak îbrâhim’in dinine uyasın diye sana vahyettik.”'10 buyurmaktadır.” demiştir.

Ebû Hafs Haddâd (270/883):

“Bir kimse hallerini ve fillerini Kitab ve sünnetle ölçmez, kalbine gelen havâtın (iyice bir tenkide tâbi tutup hak ölçülere ulmayanı) kusurlu görmezse biz onu ricâlullahtan saymayız.”

imam Rabbânî (1034/1625):

“Tarikat ve hakikat şeratm üçüncü merhalesi olan ihlası elde etmede birer hizmetçidir.”

Müceddid, seyr u sülükten maksadın ne olduğunu şöyle açıklıyor:

“Seyr usülûkten maksad; kalbi tasfiye,  nefs-i emmâreyi tezkiye,  nzâ makâmı için gerekli olan ihlası tahsil,  (hakâik-i dîniyyeyi keşfedip anlayarak) icmâlî bilgileri tafsil, istidlâlî olanı ise keşfen zarûri ilim gibi tesbit  ve imân-ı hakîkiyi elde etmektir.  Asıl maksat; aşk ve muhabbet değil, kulluktur. Aşk

(cezbe ve muhabbet), güzel kulluk yapılsın diye verilir. Velâyet mertebelerinin en sonu kulluk makamıdır. Ondan daha üstün bir makam yoktur.78   Tarikat ve hakikat, şeriatın hakikatından ibarettir. Onları şeriattan ayn düşünmek ilhad (dinsizlik ve zındıklık) tır.”

Sülûkun şekli konusunda ise şu değişmez ölçüyü ortaya koyuyor:

“Bütün evâmir-i ilâhiyye ve peygamberler, kulu nefsin hevâ ve hevesinden kurtarıp Hakk’a bağlamak için gelmiştir. Her ne miktar şer’î amel işlenirse, o miktar nefsânî arzu zâil olur. Bunun içindir ki; şer’î hükümlerden birisini icra etmek, nefsânî arzuların izâlesi için bin senelik riyâzattan ve bu uğurda uğraşmaktan daha faziletlidir. Yapılan bütün mücâhade ve riyâzatlar Şeriat-ı Garrâ müktezâsınca olmayınca nefsin arzularını takviye ve te’yid eder. Brahmanlar ve Hindûlar riyâzat işinde hiçbir kusur etmedikleri halde, şeriatın ta’rif ve edebine göre yapmadıkları için (Hakk adına) kendilerine hiçbir faydası olmamıştır.

Ebû Said el-Harrâz (277/890):

"Zâhir ilme ters düşen her bâtmî hâl ve ilim, bâtıldır."

Cüneyd el-Bağdâdî (297/909):

"Bizim bu (tasavvuf) ilmimiz, Râsulullah (a.s)'ın hadisleri ile iç içe ve tamamen onlara bağlı bir durumdadır."

Ebû Osman el-Hîri (298/910):

"Kim söz ve fillerinde sünnete göre hareket ederse; o, hikmetle konuşur. Kim de söz ve fiilinde hevâ ve hevesine göre hareket ederse; o, bid'atla konuşur."

Sühreverdî (632/1234), kendinden önceki sûfilerin üzerinde ittifak ettiği, sonradan gelen hiç kimsenin de itiraz edemediği şu temel anlayışı ortaya koyuyor:

“Kim, sünnet yoluna mütâbaat olmadan, herhangi bir maksada ulaşacağını veya istediğini elde edeceğini zannederse; o kimse, aldanmış ve hüsran içinde, kendi hâline terkedilmiştir. İşte sûfilerin hâli ve yolu budur. Bu yolun ve anlayışın dışında başka bir hâl (ve ilim) iddiâ eden kimse, fitneye düşmüş yalancının birisidir.” .

Bu şekilde ta’rif ve tatbik edilen bir terbiye metodunun nasıl bir kaynaktan alındığı ve hangi asla dayandığı apaçık ortadadır. Bu durumda; başka kaynak arayışları bir zorlamadan ibâret kalıyor ve ortaya konanlar sünnî sûfiliğe değil, herkesin müntesibi olabileceği felsefî tasavvufa ait gözüküyor.

SÛFÎLERDEKt KUR’AN ANLAYIŞI VE EDEBİ

Tasavvufun doğuşu ve gelişmesinde, sûfîlerin Kur'an'ın anlayışlarının, onun kıraat ve dinlenmesi ile ilgili tavsiyelerininSö, Kur'an'ın üzerinde derin derin düşünmelerinin ve Kur'an'la kurdukları ünsiyetin büyük etkisi olduğu görülmektedir.

Sûfilerin Kur’an anlayışları, Kur’an okurken uyulması gereken edebleri, Kur’an ehline verdikleri kıymet ve ona karşı gösterdikleri hürmet şekilleri incelendiğinde diğer müslümanlar içinde bu konuda en hassas davrananların ve en ileri seviyede olanların onlar olduğu görülecektir. Sûfıler, “Kur’an ehli, Allah Teâlâ’nın ehli ve seçilmiş kullarıdır.”  hadisinin müjdesine ulaşmaya can atmakta, iman ve aklın kemâlini Kur’an’ı anlayıp ahkâmını uygulamakta görmekte, kâri’ deyince Kur’an’ı güzel okuyan ve bununla yetineni değil, ondaki İlâhî edeble süsleneni kasdetmektedirler.*     

Sühreverdî (632/1234), bu durumu şöyle ifâde eder:

“Sûfîler ve kurbiyyet ehli olanlar, Allah'ın kelâmının kullanna bir çağrısı ve özel bir hitabı olduğunu bildiklerinden, Allah Teâlâ’nın her bir âyetinin ilim denizlerinden bir deniz olduğunu fark ettiler. Bu âyetlerin zâhir, bâtın, açık ve gizli işâretleriyle bütün herşeyi içine aldığını gördüler. İlmin, dâvet ettiği şeyler yönüyle Cennet kapılarından bir kapı olduğunu anladılar.

Rasûlullah (a.s)'ın sözlerinin de, kendi nefsinden kaynaklanan konuşmalar olmayıp, Allah Teâlâ’nın ona vahyi olduğunu, bu sebeple onun da can kulağı ile dinlenip gereğine göre amel edilmesi gerektiğini gördüler. Bu durumda, sûfîlerin yanında en önemli mesele; bu gerçekleri güzelce dinleyip iyice anlamak oldu.

Basiretleri açılınca, hakkı güzelce işittiler. Bu hâle işaret olarak, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz bunda, diri bir kalbi olan yahut şâhid olarak kulak veren kimse için bir ibret ve öğüt vardır.

Şiblî (rah.) demiştir ki: "Kur'an'dan ancak, kalbi devamlı Allah Teâlâ ile berâber olan ve ondan bir göz yumup açma müddetince ğâfıl olmayan kimse hakkıyla öğüt olabilir."  

Sûfiler, kâmil aklı; Allah’tan alıp anlayan ve onunla kelâmının inceliklerine, hakikatma ulaşan akıl olarak ta’rif etmişlerdir.

Onlar, müridin biri gece biri gündüz olmak üzere Kur’ân’ı haftada iki kez hatmetmesini müstehab görmüş,  bazıları bir gece okuyamadığı hizbinden dolayı büyük bir musibete düşmüş gibi ağlamıştır.

Gazzâlî (505/1111), Kur’ân’ı okumaktan maksadın amel etmek olduğunu, okumanın akılda tutmak için yapıldığını, akıl da tutmanın ise; icâbına uygun amel için olduğunu belirtir ve aksi durmda olanların hâlini güzel bir misalle ortaya kor.

Sûfiler, az da olsa bid’ata dalan, günahta ısrar eden, kalbinde kibir bulunan, devamlı hevâsına meyleden, dünya ehli olan, imanın hakikatma eremeyen, yakini zayıf, tedebbürü az, sırf zâhirî kavillere dayanan, tamamen aklına güvenen kimselerin Kur’ân’ı gerçek mânada anlayamayacağını, kalblerinin perdeli olacağını, bu kimselerin akıllan ölçüsünde fehmedeceklerini, tabiî zevk ve seviyeleri kadar anlayışa sahip olabileceklerini zirkederler.

Sûfiler, “Size verdiğimiz kitabı kuvvetle tutun.”  âyetinden, onunla gereği gibi ameli, “onu hakkıyla okurlar.”   âyetinden de, okunan herbir âyet -teşbih, tehlil, istiğfar, korku, ümid, emir, nehiy vb.-ne türlü bir amel istiyorsa ona uygun hareket etmeyi anlayıp buna göre amel etmişlerdir.

Âzâlannı ve kalbini günahlardan alıkoyan kimsenin, başından sonuna kadar Kur’an’la amel etmiş olacağını belirten sûfiler," kulun mârifetullahtaki nasibi kadar Allah’ın kelâmını ve murâdını anlayabileceğini söylemişlerdir.      

2-Hadislerin tasavvufa kaynaklık etmesi.

Diğer İslâmî ilimlerin Kur'an'dan sonra ikinci kaynağı hadisler olduğu gibi; tasavvufî hayat ve düşüncenin de Kur'an'dan sonra ikinci kaynağı hadisler yani; Hz. Peygamber'in sözleri, tavsiyeleri ve yaşama şeklidir. Hatta tasavvufun şekillenmesinde hadislerin ve diğer rivâyetlerin Kur'an'dan geri kalmayacak şekilde rol aldığı ifâde edilebilir. Bu hadisler sûfîlerin birçok anlayış, düşünce ve fikirlerinin temel taşı olmuşlardır. Ayrıca tasavvuf ehlinin başlangıçtan beri hadis ilmiyle meşgul olmaları ve ilk sûfîlerin ekserisinin muhaddis olması ister istemez tasavvufla hadis arasında yakın bir ilişki meydana getirmiştir. Ancak bu ilişkinin doğurduğu sonuçlar bakımından şunları söylemekte fayda vardır:

Tasavvuf ehlinin hadis rivâyeti konusunda muhaddislerin gösterdiği titizliği gösterdiklerini söylemek zordur. Çünkü muhaddisler hadisleri, hıfz ve rivâyette oldukça titiz davranarak naklederken, tasavvuf ehli, hadisleri bir irşad vesilesi ve ahlâkî öğüt şeklinde değerlendirmişler, çoğu kez hadisleri mâna ile rivâyet etmişler ve hadis rivâyetinde özellikle sened konusu üzerinde pek fazla durmamışlardır. Tasavvuf ehlinin bir kısmının eserlerinde görülen zayıf ya da mevzu hadislerin varlığının sebebi budur.101

Her sûfînin kendinden bir önceki mürşidin terbiyesi altında mânevî terbiyesini tamamlaması ve terbiye şeklinin bir silsile şeklinde Hz. Peygamber’e (a.s) ulaşması esastır. 102 Tasavvufî hayatın temelini, Hz. Peygamber'in (a.s) rûhî hayatı ve zâhidâne yaşantısı oluşturmaktadır.

Tasavvuf ehli, hadis ile sünneti eş manalı kabul etmişlerdir. Bunu, kendi kullanımlarından hareketle söylemek mümkündür. Bu durumu tesbit etmek için sûfîlerin dinî anlayışlarına önemli etkisi olan hadise (sünnete) bağlılıklarına değinmek yerinde olacaktır. Çünkü; Allah Teâlâ, kendi sevgisinin isbatını Rasûlüne ittibâya bağlamış,  aksine gidenlerin değil veli, mü’min bile olamayacağı ikâzında bulunmuştur.  Bu ciddi ikâzı her zaman hâfızalarında tutan sûfîlerin hadise bağlılıkları çeşitli şekillerde ortaya çıkmaktadır. Onlar, sûfî olabilmek için sünnete bağlılığı şart koşmuşlardır. Bu hususta pek çok sûfî görüş belirtmiştir.  Birkaç örnek görelim:

Sehl b. Abdullah et-Tusterî (273/886):

"Bizim yolumuzun esasları altı şeydir: 1-Allah'ın kitabına sarılmak, 2- Rasûlullah (a.s)'ın sünnetine uymak, 3-Helal yemek, 4-(Kİmseye keyfî) eziyet etmemek, 5-Günahlardan kaçıp tevbe etmek, 6-Üzerine düşen haklan yerine getirmek".

Cüneyd el-Bağdadî’nin (297/909), yukarıda verdiğimiz sözünü bir kere daha hatırlayalım:

"Bu (tasavvuf) ilmimiz Kitap ve sünnetle kayıtlanmıştır. Sülûkünden önce Kur’an okumayan, hadis yazmayan, fıkıh öğrenmeyen kimseye uymak câiz değildir."

Şu da onun bu konuda en çok tekrarlanan bir sözü:

“(Hayra giden) bütün yollar mahlukata kapalıdır. Ancak Rasûlullah (a.s)'ın izinden giden, sünnetine uyan, yolunu benimseyen kimse müstesna. Bu kimseye bütün hayır kapılan açıktır."   .

Ebû Süleyman Dârânî (215/8307):

"Çoğu kez (bazen kırk gün), sûfilere gelen (ilhâm ve varidat türü) şeyler kalbime gelirdi de; ben onlan iki âdil şâhid olan Kitab ve sünnete arzedip gelenin hak olduğuna dâir tasdiklerini almadan kalbime girmesine izin vermezdim" W9.

Haris Muhasibi (243/857), aynı görüşü paylaşır ve:

“Kalbine manevî bir düşünce (havâtır vs.) gelen kimse hemen Kitap ve sünneti bunlara delil kılıp gelen duyguyu onlarla kontrol etsin.”110, der.

Beyazıd el-Bistâmî’ye (261/875): “Sünnet nedir, farz nedir?” diye sorulunca; şu cevabı vermiştir: “Sünnet; kalben dünyayı terk, farz ise; Mevlâ ile sohbettir. Çünkü; bütün sünnet dünyayı kalben terketmeye delâlet eder. Bütün Kur’an âyetleri ise; Mevlâ ile sohbete sevkeder. İşte kim, bu şekil sünnet ve farzı öğrenip amel ederse, kâmil olur.”111

Ebû Bekir Temastânî (340/951):

“Bizden kim kitaba ve sünnete yapışır, nefsin hevâsından, halkın arasından ve dünya derdinden uzaklaşırsa; o, Sahâbenin yolunda giden, gerçek, sâdık bir kimsedir.”112 diyerek sûfilerin genel çizgi ve hedefeni ortaya koymuştur.

Sünnete uyma, sünnetle amel hususunda pek çok sûfîden bu gibi sözler vârid olmuştur. Hatta sünnete uygun az amel, sünnete uymayan çok amelden daha makbull 13, sünnete uymaksızın amel edenin amelinin boşa gittiğil 14, kitab ve sünnetin şâhidlik etmediği her vecdin bâtıl olduğull5, sünnete uymanın Allah sevgisinin bir göstergesi,          divânu’r-ricale (Allah’ın hâs kullan, ricâlullah arasına) girmenin ölçüsüH?, iman nûrunun alâmetiHS bâtınî selametin işâreti sayıldığı 119 sûfilerce kabul ve zikredilmiştir.

Tasavvuf yolunun imamlanndan Sühreverdî (632/1234), sûfilerin sünnete uyma konusunda insanlann en önünde ve zirvede olduklarını, Allah Teâlâ’nın:

"Rasûliim size neyi verdiyse (ve emrettiyse) onu alıp yapın, neden nehyetti ise ondan da sakının!" 0 emrine canla başla uyduklarını, Rasûlullah (a.s)'ın zahirî ve bâtınî bütün güzel ahlaklarına vâris olduklarını zikreder ve Abdülvâhid b. Zeyd'in: “Gerçek sûfîler; akıllarıyla sünneti tam anlamaya gayret eden, kalbleriyle ona bağlanan ve nefislerinin şerrinden de Cenab-ı Hakk'a sığınan kimselerdir." ta’rifı için: “Bu, sûfîlerin hâlini tam olarak anlatan bir târiftir.”    der.

İmam Gazzâlî’nin (505/1111) belirttiği gibi; yeryüzünde nübüvvet nurundan başka kendisiyle aydınlanıp Hakk’a gidilecek bir ışık yoktur.

B-Dış Kaynak İddiasında Olanların Yaklaşımı.

Zühd hareketinin devamı olarak ortaya çıkan tasavvufu, tamamen dış kaynaklı görenler olmuştur. Bu görüş sahipleri, sûfîlerin hâl ve sözleri ile iddia edilen yabancı tesirler arasında karşılaştırma yaparak aradaki benzerlikler üzerinde görüşlerini onaya koymuşlardır. Tesbit edilen bu benzerlikler şu noktalarda kendini göstermiştir:

1-Müslümanlar Yunancadan tercüme edilmiş kitaplar vasıtasıyla Yunan kültürü ile karşılaşmışlar, bu kültür çeşitli şekillerde müslümanlar üzerinde kendini göstermiştir. Bu tesirden tasavvuf ta nasibini aldı, denmiştir. Tasavvufun bilhassa İlâhî marifet konusunda ve Allah'la kulun münasebetinin tanziminde Yeni Eflatuncu tesirinin büyük olduğu söylenmektedir. 123

2-îslam ülkeleri genişledikçe gerek ticârî ve gerekse diğer vesilelerle müslümanlar yabancı fikirlerle karşılaşmışlardır. Müslümanlar ticaret ve diğer vesilelerle Hind ve İran'a ait fikirleri öğrenmişler ve böylece fikir mübâdelesi başlamıştır. Bunun bir sonucu olarak Hindistan ve İran'da eskiden beri tanınan bir nevi vahdet-i vücud akidesi İslam âlemine nüfuz etti. Bu akideyi bilen sûfîler yetişince bu inanç tasavvufa da girdi, denilmekte, İslam tasavvufundaki "fena" anlayışı ile Hindlilerin "nirvana"sı arasında tamamen olmasada benzerlikler olduğu belirtilmektedir. Bu yönüyle İslam tasavvufuna vahdet-i vücud akidesinin doğup gelişmesinde Hind ve İran te’sirinin büyük olduğu kabul edilmektedir. Ayaca İslam tasavvufuna hırka, teşbih, zikir usulü ve zikir esnasında nefes alma Hind te’siriyle girdiği söylenir.124

3-Genellikle müsteşrikler İslam zühd ve tasavvufuna Hristanlığın büyük te’siri olduğunu iddia ederler. Buna sebep olarak da Hıristiyanlığın Hz. Muhammed'in (a.s) peygamberliğinden önce Arap yarımadasında yayılmasını12 , bir çok rahiplerin zühdü yayma çalışmalannı, Hz. İsa'nın ve hristiyan zâhidlerin sufdan elbise giymelerini gösterirler.126

4-Yukanda bahsedilen te’sirler dışında İslam tasavvufuna Yahudiliğin127, Mısır'da eskiden mevcud olan sihir ilminin     8, Gnostisizmin129, Budizmin130, Fars kültür ve maçlarının13! te’sir ettiği ve bunların karışımı olduğu ileri sürülmüştür. Bunlarla beraber tasavvufun gelişmesine te’sir eden sebepler arasına İslam câmiasının süratle genişlemesi ve bu genişleme neticesinde karşılaşılan muhtelif te’sirler, yapılan savaşlar, siyâsî kavgalar ve bunlar için uydurulan hadisler ve söylenen veciz sözlerin cazibesi, zulme ve haksızlığa uğrayanlann Allah'a ve ahirete yönelmeleri zikredilmektedir.132

Her hangi bir zamanda herhangi bir yerde görülen bir kültür unsuruna başka bir zamanda ve başka bir yerde de Taslandığında, bu ikisinin bir kültür difüzyonu yoluyla birbirine bağlantılı olduğunu iddia etmek, bizi gereksiz zorlamalara götürebilir. İnsanın insan olarak sahip bulunduğu ortak özelliklerden doğan bir takım neticeler vardır ki; bunlann başkalarından kopye edilmesi gerekmez. Meselâ; din olayının bir yerde doğup oradan yayıldığını söyleyemeyiz. Çünkü; dînî düşünce evrensel bir olaydır.133

O halde tasavvuf nefsin ve rûhun bir terbiyesi olması sebebiyle bütün insanlar arasında müşterek bir mâhiyet arzeder ve onun için, herhangi bir dine mensub olan bir kimse, aynı yolu tutmakla bir dereceye kadar aynı neticelere ulaşma imkanına sahiptir, denebilir. Bu, böyle olduğuna ve insan ruhu her devirde ve her yerde aynı olduğuna göre; İslam âleminde beliren tasavvufun Hind ve Fars dinlerinde, Hıristiyanlıkta ve Yunan felsefesinde muhtelif şekilleriyle mecut olmasına bir mani yoktur. O halde İslam tasavvufunun da bütün yabancı mâhiyetteki dinî ve felsefî tesirlerden uzak kalarak gelişmiş olması niçin mümkün olmasın?  Çünkü aklın yolu birdir ve hakikat tektir. Bu hakikata farklı yönlerden ulaşmak mümkündür. Nitekim benzer mizaçlar benzer sonuçlar verebilir. Ayrıca kültür alışverişleri dünyanın her çağında ve her yerinde görülmüştür. Hiçbir cemiyet bundan kaçamaz ve Işkımın ilim ve hikmet anlayışı gereği 135 dışardan etkilenme olabileceğini söylemek mümkündür. Ama hiçbir zaman bu benzerliklerin ana ilkeleri taklid ve hâkim kültürün etkilemesi olduğunu söylemek doğru değildir.

Diğer kültürlerle az çok bir karışmanın olduğu muhakkak, fakat bu karışma ruh hayatının ilk tohumları atıldıktan asırlarca sonra vuku’ bulmuştur. Çünkü bu işin ilk tohumunu atan şahsiyet bizzat Hz. Peygamber (s.a.v)’di,136

Netice olarak; dünyada bulunan bütün kültür ve medeniyetlerin mistik yönleri ve mistik hareketleri bulnduğuna göre; bu mistik akımlar birbiriyle mukayese edildiği zaman pek çok benzer durumlarla karşılaşmak mümkündür. Fakat bu benzerliklerden yola çıkarak tarih itibariyle sonra olanın önce olanı taklid ettiği neticesine hemen varmamak gerekir. Benzerlikler gerçekten taklid olabileceği gibi, hiç o kültürlerle temas etmemiş olan insanların buluşu da olabilir.

Bazı müslüman araştırıcılar, îslâmın rûhu durumunda olan sünnî tasavvufla diğer milletlerdeki mistik anlayış ve yaşantıların arasında mukâyeseler yapmışlar ve en sonunda her birinin ayrı şeyler olup aralarındaki benzerliklerin isim ve surette kaldığı, mâhiyet ve hedeflerinin ise çok farklı olduğu sonucuna varmışlardır.              7

Aslında, yukarıda (Kur’an ve sünnet kaynağı bölümlerinde) sûfilerden nakledilen ta’riflerden, Hakk’a vuslatın nasıl gerçekleştiği ve tasavufun kaynağının ne olduğu ana batlarıyla anlaşılaktadır. Kur’an ve sünnetin tasvib etmediği bir uygulama, terbiye metodu ve zihniyetle kimsenin kalbini tasfiye, nefsini terbiye edip

takvâya ve İlâhî rızâya ulaşamıyacağı malumdur.Biz, burada, sûfîlerin bunca şehâdet ve yaşantılarına bakarak şunu söyleyebiliriz:

Tasavvuf aslı itibâriyle Kur’an ve sünnet kaynaklıdır. Tarikatlar dönemiyle belli bir disiplin içinde müesseseleşen tasavvufî terbiyenin teferruat kısmındaki uygulama ve disiplinlerde, tslâmın rûhuna, insanın akıl ve tabiatına uygun olan diğer mistik anlayış ve terbiye metodlanndan yapılan istifâde ve intikaller, fıkıh usûlünde kabul ve amel edilen “örf”, “maslahat” ve “şer’u men kablenâ” delillerine uygun olarak gerçekleşmiştir.

Burada şunu da hatırlatalım ki; bir şeyin hedef olmasıyla vâsıta olarak kullanılması farklıdır. Dinin sınırlarını, şeklini, zaman ve hedefini belirlediği şeylerde (fıkıh usûlü diliyle; hakkında kesin, açık nass bulunan konularda) mükellefe düşen ona aynen uymaktır. O konuda hiç kimsenin herhangi bir tasarruf hakkı ve değişiklik yapma yetkisi yoktur. Gâye ile vâsıta karıştırılmamalı, araç olan şeyler amaç hâline getirilmemelidir. Temel kural şudur: "‘Ana ilkelerde taklit yasak, ilkelerin gerçekleşmesine yardımcı olacak taktik ve metodlarda taklit serbesttir.”

Tasavvufî eğitimde müridin terbiyesine, kabiliyetlerinin gelişmesine, seyr u sülükteki mücâhadesine hizmet edecek, destek verecek, îslâmın rûhuna ve genel hedeflerine ters düşmeyen, vahye de dayalı olmayan bir takım usul ve prensiplerin - bunlar dış kaynaklı da olsa- bulunup kullanılmasında dînen bir beis yoktur. Hatta bunun tasvip ve teşvik edildiğini söyleme imkanımız dahi mevcuttur. Rasûlullah (a.s)’ın:

“Hikmet (hak söz, doğru görüş ve güzel davranış)          mü’minin yitik malıdır; nerede bulursa onu almaya en çok hak sahibi odur.”™l hadisi bize bu yolu açmaktadır.

Ayrıca, Hendek harbinde, cihad farîzası yerine getirilirken, muzafferiyete yardımcı olması için, Selmân el-Fârisî’nin teklifiyle Fârisîlerin hendek kazma usûlü, bizzat Hz. Peygamber tarafından tatbik edilmiş ve faydası görülmüştür.

Eşref et-Tânevî’nin (1362/1943) belirttiği gibi; her türlü ilim ve amel, şeriat tarafından şu üç durumda değerlendirilir;

1-Ya tasdik edilip emredilir.

2-Ya reddelip yasaklanır.

3-Yahud sükût edilir.

Birinci ve ikinci kısımda kimseye bundan başka bir söz ve hüküm hakkı bırakılmamıştır. Üçüncü kısımda ise; ruhsat ölçüleri geçerli olup bu tür fillerin mübahhğına hükmedilir. Bütün bunlar şu hadisle ifâde edilmiştir:

“Allah’ın kitabında helal kıldığı şeyler helal ve haram kıldığı şeyler de haramdır. Bu ikisinin dışında hükmü belirtilmeyen şeyler ise; affettiği (mübah kıldığı) şeylere dâhildir.”

Sûfilerin ilim ve amelleri de hadiste belirtilen taksimata tâbidir.”

Üçüncü kısma giren mübah konularda, bazan bir maslahata, bazan da bir zarûrete binâen diğer kavimlerden -onlann şian olmaması şartı i le-istifâde edilebilir. Bunda bir sakınca yoktur.

Biz, tasavvufun menşei nedir? sorusuna kesin kanaatimizi araştırmamızın sonunda verebileceğiz. Çünkü; bu çalışmamızda, tasavvuf ehlinin ta’rif, tanım ve delillerini dinin ana kaynağını tefsir eden müfessirlerin yaklaşımı ile kontrol, kıyaslama ve değerlendirme fırsatı bulabileceğiz. Bu da tasavvufun kaynağı ve dayanağı konusunda bize daha gerçekçi bir karar imkanı verecektir.

IV-EHL-Î TASAVVUFA YÖNELTİLEN TENKİDLER

Fikrî muhtevası ile hayata yeni bir şekil kazandıran tasavvuf, zamanla çeşitli tenkid ve yorumlan da beraberinde getirmiştir. Her düşünce sisteminde olduğu gibi tasavvufî düşüncede de zaman zaman sapmalar ve dinî kayıtlardan uzak yorumlar görülmüştür. Diğer İslâmî ilimlerde tenkid faaliyeti yeni boyutlar kazanırken, tasavvuf da bu tenkid çemberinin içine girmiş ve nasibini almıştır. Temel şikâyet şudur

“Usuller zayi’ edildiği için vusulden mahrum olundu ” 6

Tasavvuf ehline yöneltilen tenkidleri, bizzat sûfîler tarafından yöneltilen tenkidler ve sûfî olmayanlar tarafından yöneltilen tenkidler olmak üzere iki grupta toplayabiliriz.

1-Bizzat sûfîler tarafından yapılan tenkidler:

Hadis, tefsir, fıkıh ve kelam gibi diğer İslâmî ilimlerle uğraşanların tasavvufa tenkidleri zamanla yeni boyutlar kazanırken bizzat sûfîlerin bu tenkid kervanına katılmaları duruma ayn bir nezâket kazandırmaktadır. Öyle ki; tasavvufî düşüncenin gelişmesi için birinci derecede etkili ve yetkili olup bu alanda büyük bir hisseye sahip sûfi imamlar, aynı zamanda bu düşünce ve yaşama biçimine yanlış yön verenleri tenkid eden kimseler olmuşlardır. Hatta tasavvuf konusunda kitab yazanların çoğu, eserini, gerçek mürşidlerle sahtelerinin, hak tasavvufla ona ters düşenlerin birbirinden ayrılması için yazdığını söylemiştir.  

Tenkid anlayışında Rüveym’in (330/941) şu sözü esas kabul edilmiştir:

“Sûfîler, aralarında hakkı ihmal ve iptal edenlere buğzettikleri sürece, hayırda kalmaya devam edeceklerdir. Ama, herkes birbirinin (yanlış) hâlinden hoşnut olursa, helak olurlar."

Sühreverdî (632/1234), bu söze şu yorumu ekliyor: “Herkes birbirinin hâl ve gidişatından râzı olur ve aralarında Allah’ın yasaklarına karşı gerekli duyarlılık bulunmazsa; içlerinde gevşeklik ve gösteriş hastalığı tutar, edebteki incelikleri ihmal ettiklerinden dolayı kendilerinde haddinden fazla musâmaha hâli hâkim olur. Bu durumda nefis ortaya çıkıp, onlan hükmü altına alır.”

Bundan dolayı, sûfiler, yaşadıkları asırda bu düşünce sisteminin içine giren yanlış kanaat, hareket ve hatta sapıklıklara işâret etmişlerdir. Burada, bazı sûfîlerin yaptıkları tenkidlere kısaca temas etmek istiyoruz:

Kuşeyrî (465/1072), “er-Risale” adlı eserinde şöyle demektedir: "Dostlarl- Allah'ın rahmeti üzerinize olsun- iyi biliniz ki; bu tâifeye mensup olan hakiki sûfîlerin çoğu yok olup gitmişlerdir. Şu içinde bulunduğumuz zamanda bu zümrenin kendisi değil, sadece eserleri (izleri- kitapları) kalmıştır. Şu şiir bu hali çok güzel anlatır:

"Çadırları onların çadırlarına benziyor, halbuki görüyorum ki çadırların içlerinde duran kabilenin kadınları, sevgilimin kabilesine âit çadırların

kadınlarından başka!"x5Q

Yani; şimdi sûfîler şekil ve kiyafet bakımından eski sûfîlere benziyor, ama ruh ve muhteva bakımından başkalaşmışlardır.

Tasavvuf yolunda bir duraklama ve gevşeme baş göstermiş, hidâyete vesile olan şeyhler vefat edip gitmiş, bu büyüklerin gidişatına ve âdetlerine tâbi olan gençler azalmış, vera’ kaybolmuş, tamah kuvvetlenmiş, ihtirasın kökleri ve bağlan güçlenmiştir. Şeriata hürmet hissi kalblerden zâil olmuştur. Dine karşı kayıtsızlığı, menfeat temin etmenin bir vasıtası olarak kabul edenbazı sahte sofular, haram ile helal arasında fark görmez olmuşlar, dine ve din büyüklerine karşı saygıyı ihlâl ve ihmâl etmişlerdir. 151

Seyyidü’t-Tâife olarak bilinen Cüneyd el-Bağdâdî (298/909) bile kendi döneminde tasavvuf ilminin garib kaldığını, hakikat ilminin sergisini topladığını, işin lafa kalıp ehlinin bulunmadığını belirtmiştir. 152

Buşenci (358/968) "Önceleri tasavvfun adı yoktu, ama hakikati vardı. Şimdi ise durum tam tersi. İsmi var hakikati yok!'T53 demektedir.

Ebû Nasr Serrac (378/988) “el-Lııma” adlı eserinde sûfîlerin düştükleri hataları geniş şekilde ele almaktadır.            Ona göre hataları yönünden sûfîleri üç grupta toplamak mümkündür.

1-Şeriatın asıllannı bilmedikleri için usulde hata edenler. Müellif burada "usûlü kaybedene vusûl (Hakk’a vuslat) haram kılınmıştır." ikazını yapmaktadır.

2-Furû' ve teferruatta hata edenler. Müellif bu durumu karanlık bir yere ışıksız giren kimseye benzetmiştir.

3-Meseleyi bilmedikleri için hatâ edenler-155 Bunlar işin gerçeğini anlayınca doğruya dönerler.

Kelabâzî ise et-Taarruf adlı eserini sûfîlerin gidişatını anlatmak, onların aleyhindeki bazı yanlış kanaatlan düzeltmek, bu yola gireceklere de rehberlik yapmak gibi gayelerle yazdığını söyleyerek, eserinin mukaddimesinde tasavvufî düşünce ve yaşayışındaki değişmeden duyduğu endişeyi şöyle dile getirmiştin

"Sonraları bu yola rağbet azalmış, istek zayıflamış, netice olarak da bu yol soru-cevap, kitap-risale şekline dönüşmüştür. Neticede mana gitti isim kaldı. Hakikat kayboldu, şekil ortaya çıktı. Hakikati aramak bir süs, onu tasdik bir zinet hâlini aldı. Tasavvuftan anlamayanlar sûfîlik iddia etti, sûfî olmayanlar onunla süslenmeye özendi...!

Keşfu'l Mahcııb sahibi Hucvirî (470/1077) ise, ilmin gereksiz hatta terkedilmesi gereken bir şey olduğunu savunan sûfiler için, cahil, sapık, ahmak terimlerini kullanmış, halkın bu yanlış kanaatlan genelleştirerek bütün sûfîlere mal ettiklerine de temas etmiştir.

Sahte sûfîlere tenkid yöneltenlerden biri de Gazzalî'dir (505/1111). Gazzâlî, “İhya-u Ulûmi'd-Din” adlı eserinde kendisini aldatan ve başkalarının aldanmasına sebep olan kimseleri âlimler, âbidler, servet sahipler ve sûfiler olarak dört grubta toplamakta ve şikâyetçi olduğu aldanmış sûfîlerin vasıflarını anlatmaktadır-

Bir aldanış ve aldatma içinde olan sahte sûfîleri sınıf sınıf ele alan Gazzâlî, kıyafetini sûfilere benzetip yapmacık hal ve tavırlarıyla veli görüntüsü veren ve bu şekilde rağbet görüp meclislerde köşe kapan, kemâlat için bunları yeterli sanan, işin temeli olan mücâhede, riyâzat, kalbî murakabe, bâtın ve zahirini her türlü günahtan temizlemeye hiç el atmayan, hatta bunların yanına dahi yaklaşmayan, bununla birlikte mârifet ve yüksek mânevî hallerden dem vuran kimseleri şiddetle eleştirip, bu tiplerin peşine düşmekten sakındarmıştır.

Âhiret âlimleriyle dünya âlimlerinin ahvâl ve ahlâkını işlediği bölümde ise; nice âlim gözüken insanların ihlassız ilimleri, bozuk amelleri, şöhret ve servet peşine düşmeleri yüzünden hem kendilerini hem de tabilerini helak ettiklerini esefle anlatmakta  bu arada, pek çok sûfî tarikatların silsilesinde ismi geçen ashâbın en zâhidlerinden Selmân-ı Fârisî’nin, Ebu’d-Derdâ’ya yazdığı şu ibret dolu tâlimâtı zikretmektedir

“Kardeşim! İşittiğime göre; insanların önünde tabibim diye hastalıkları tedavi yapıyormuşsun. Dikkat et! Eğer gerçekten tabibsen konuş; sözün şifâ olur. Eğer tabib değilsen; Allah’tan kork! (Yanlış uygulama ve tavsiyelerinle) bir müslümanı öldürme  yoksa

cehennemi boylarsın./”161    

Sühreverdî (632/1234), sûfî olmadıkları halde sûfi gözüken ve bu yolla yalan yanlış fikirlere saplanan ve halkı aldatan çeşitli gruplardan bahsederek gerekli uyan ve tashihlerden sonra162 Hz. Ömer’in şu sözünü temel bir kaide olarak zikretmiştir:

"İnsanlar, Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında vahiy ile kontrol edilip hesaba çekiliyordu. Fakat şimdi vahiy kesildi. Bugün biz, sizi, sâdece görebildiğimiz amellerinizle değerlendiriyoruz. Artık kim, bize, hayır amel (ve hâlini) ortaya korsa, onu emin kabul eder, kendimize yaklaştırırız. Onun içindeki düşüncelerin hesabı bize düşmez. İçinde sakladığı düşüncelerde Allah Teâlâ onu hesaba çekecektir. Kim de hayrın dışında (şer) bir ameli ortaya korsa; o her ne kadar: "içim güzeldir, niyetim temizdir!'' dese de, ona güvenip emin kabul etmeyiz."

Şu sözler de Hz. Ömer’e âit: "Kendisini kınanıp ayıplanacak bir duruma sokan kimse, sakın bu yüzden, hakkında kötü düşünecek kimseyi ayıplamasın. Biz bir kimsenin, farz namazları ihmal ettiğini,

şer'î hudutları hafife aldığını, tilâvetin, namaz ve orucun ma* nevî tadına hiç önem vermediğini, haram ve çirkin hallere girdğini gördüğümüz zaman, onu redderiz. Kendisinin: "Benim içim temizdir, niyetim düzgündür." iddiasını kabul etmeyiz."165

"Mârifetullah'a ulaşanlar, takva ve iyilik gibi amellerden kurtuldukları bir makama ulaşmışlardır!” diyen bir adama Cüneyd el-Bağdâdî’nin (297/909) cevabı enterasandır:

"Bu söz, (kendilerinden) amellerin düştüğünü söyleyen bir grubun (ibâhiyenin) sözüdür. Bana göre bu, vebali çok büyük bir sözdür. Hırsızlık yapan ve zinâ eden kimse, hâl bakımından böyle söyleyen (ve düşünen) kimseden daha iyidir. Hiç şüphesiz ârif-i billah olanlar, amellerini Allah'tan aldılar ve o amellerle İlâhî huzura döneceklerdir. Dünyada bin yıl yaşasam hayır amellerimden zerre kadar noksanlaştırmam. Ancak, elimde olmayan sebeplerle amellerle arama bir engel çıkarsa, o başka. Çünkü; amellerim benim marifetimi artırmakta ve hâlimi kuvetlendirmektedir."

Sûfiler tarafından şiddetle tenkid edilen gruplardan birisi de hulûl  anlayışında olan kimselerdir. Bunlara “hulûliyye” mezhebi denir.

Kendi zamanına kadar ortaya çıkan sûfi tâifesini on iki gruba ayırıp; bunlardan on tanesi makbul, iki tanesi merduttur diyen Hucvirî (470/1077), hulûliye fırkasını da merdutlardan saymıştır.

Şatâhat ehli sûfîler de ihtiyatla karşılanıp, örnek alınmamışlardır.  Hallac-ı Mansur (309/921) ile Beyazid el Bistâmî (264/858) ve benzerî kimselerin zâhire ters düşen beyanları farklı değerlendirmeler sebep olmuştur.

Şa’rânî (973/1565), zamânmdaki sâlih ve kâmil olarak tanınan fakat işin ehli olmadığı için ümmete en büyük zararı veren dünya ehli sahte şeyhlerden epeyce şikâyet ederek; bu tür kimselerin, Kur’an ve sünnete göre, geçmiş selefin yolunda gidiyor ve hakikati beyan eden eserler yazıyor diye kendisine düşmanlık ettiklerinden dert yanmakta  kendine göre ehli zannettiği şeyhliğini kullanarak devlet ricâlinin kapısında rağbet görmek ve servet bulmak isteyen kimselerin nasıl kınanıp koğulduğunu üzülerek anlatmaktadır.

îmam Rabbânî (1034/1625), kemâle ermemiş, seyru sulûkünü tamamlamamış kimselerin kabiliyetli kimseleri mahvettiğine, onların sohbetinin tâlib için öldürücü bir zehir olduğuna dikkat çekerek: “Aman böylelerine dikkat!” demiştir.

Rasûlullah (a.s)’a tam vâris olduğunu iddia eden bir kimsenin, onun nefsinin haklan çiğnendiği zaman gösterdiği engin af, hoşgörü ve kerem ahlakına vâris olması yanında, kendi nefsinde hak ve hakikatla tezada düşmediği gibi; yanında İlâhî edeblerden birisi zâyi edildiği zaman: “Bu (hırsızlık suçu)nu yapan kızım Fâtıma da olsa (hiç acımam) elini keserim!”  şeklinde, Hakk adına gösterdiği hassasiyete de sâhip olması gerekir. Kendisine kusuru söylenen kimse de eğer gerçekten Hakk tâlibi ise; tavâzu gösterip Hz Ömer gibi:

"Bana ayıp ve kusurlanmı gösteren kimseye Allah rahmet etsin."  diyebilmelidir.

2-Sûfî olmayanlar tarafından, tasavvuf ehline yöneltilen tenkidler.

Bazı tasavvuf ehlinin yanlış düşünce ve davranışlarının bizzat sûfîler tarafından nasıl tenkid edildiğini kısaca gördük. Bir düşünce sistemi kendi mensuplan tarafindan tenkid edilebiliyorsa, başkalan tarafından da tenkid edilmesi elbette mümkün ve kolay olacaktır. Tasavvuf yoluna sülük etmeyen pek çok ülemâ, bir takım tasavvufî uygulama ve sûfilere tenkid yöneltmişlerdir. Bunlan, şu şekilde özetleyebiliriz

İbn Hazm (456/1063) velilerin nebiden daha üstün olduğunu iddia eden sûfîlerin bu sözlerinin küfür olduğunu söylemekte , fakr ve ğına meselesine temas ederek; fakr mı üstündür, ğma mı sorusuna; “amel yönünden hangisi üstün ise, o daha üstündür.” şeklinde cevap vermektedir.177 

tbn Hazm, bâtıl tarikatların anlayışlarına temas ederken Hulûliye anlayışına da değinerek; Hallaç ve Cenab-ı Hakk'm, yaratıklarının vücuduna hulûl ettiğini iddiâ eden kimselelerin yanlış itikat ve bâtıl yolda olduğunu söylemektedir- .

tbnu'l Cevzî (596/1200) “Telbisu İblis” adlı eserinde sûfîlerin tedavi olmamalarını, ayağına batan dikeni almayacak kadar tevekküle sarılmayı , İlmî hayattan kaçmalarını , hırka giymek, raks ve sema yapmak gibi âdetlerini uygun görmemekte, bütün bunların bilgisizlikten kaynaklandığını söylemektedir.          îlk sûfîlerin hayatlarında gördüğü "meyva yememek", "soğuk su içmemek" "nefse işkence etmek" gibi zühd dönemine âit unsurları, Rasûlullah (a.s) böyle yapmadı diye redetmektedir.183 O, bu tenkidleri yaparken amacının sûfîlerin kusurlarını ortaya koymak olmadığını, asıl hedefinin; şeriatın, bu tür söz ve davranışlardan uzak olduğunu belirtmek istediğini, önemli olanın şahıslar olmayıp dinin kendisi olduğunu ifâde etmektedir. !84

İbn  Teymiye de şeyhe intisab etme185, kiyafet-hırka18 , zühd ve vera , halvet-riyâzat , zikir , veli  vahdet-i vücud , hatm-i velâyet  ve benzeri konularda bazı tasavvuf ehline şiddetli tenkidler yöneltmiş, özellikle Muhyiddin îbnu’l-Arabî’ye.(638/1240) tevhid, vahdet-i vücüd ve hatmu’l-evliyâ konularında küfre varan suçlamalarda bulunarak, tasavvuf çevrelerinin karşı hücümlannı üzerine çekmiştir.191 * 

Aslında tbnu Teymiye, bilinenin tersine, Kitab ve sünnet ölçülerine uyan tasavvufu kabul ve hatta müdâfaa eder. Onun bu konudaki tutumunu şu sözlerinden anlayabiliriz: “Bazıları tasavvufu, yanlış olsun doğru olsun herşeyiyle kabulleniyorlar, diğer bazıları ise; bazı kelam ve fıkıh âlimlerinin yaptığı gibi, doğru yanlış ayrtetmeksizin bütünüyle reddediyorlar. Tasavvuf konusunda doğru tutum; Kur’an ve sünnete uyanı kabül, uymayanı reddetmektir.”

O, sûfileri üç gruba ayırır: ilk sûfilerde olduğu gibi; her şeyini Kitab ve sünnete uygun yapan birinci grubu kabul ve müdâfaa eder.  Bazen serk hâline düşüp zâhire ters sözler söyleyen, fakat o halden ayıldığı zaman hak ölçüleri koruyan ikinci grubu ma’zur görür.  Şeriatın izin vermediği ölçülerde söz ve haraket edenler diye vasfettiği üçüncü grubu ise; özellikle tevhid ve nübüvvet konularındaki görüşlerinden dolayı şiddetle red ve tenkid eder.

İbn  Haldun (808/1405) tasavvufa yönelik değerlendirmelerinde daha çok, sonraki devirlerde tasavvuf diye ortaya atılan fikir ve davranışları tenkid etmiş, ilk devir sûfilerinin durumunu bundan hhariç tutmuştur."  

Bu örnek ve değerlerdirmeleri çoğaltmak mümkündür. Çağdaş âlimlerden Mevdûdî'nin bu konudaki yaklaşımı şudur:

"Bir tasavvuf vardır ki; onu te’yid ve tasvip ederiz. Bir başka tasavvuf şekli vardır ki; onu red ve tekzib ederiz. Yine bir tasavvuf şekli vardır ki; onu ıslah ve tashih etmek isteriz.

îlk şekildeki tasavvuf îslâmm ilk devirlerinde câri idi. Fudayl b. 'İyaz, İbrahim Ethem, Marûf Kerhî gibi zatlar bu tür tasavvufun temsilcisiydiler. O devirde tasavvufun kendine has bir tefekkürü, müstakil ve farklı bir hayat tarzı yoktu. Bütün tasavvuf! edeb ve fikirler, Kur’an ve hadisten alınmış idi. Biz bu tasavvufu yalnız te’yid etmekle kalmayıp onun ihyâ ve yayılmasını da istemekteyiz.

İkinci şekil tasavvuf, içinde Yunan, stoik, Zerdüşt ve vedentik felsefenin karışımı olup, manastır ve yoga merasimlerini ve müşrik fikirleri benimseyen tasavvuftur. Bu tasavvufu red ve tel'in ederiz.

Mevdûdî, üçüncü tarz tasavvufu bu iki akımın birleşimi olarak görmekte, onu, samimi ve muttaki kişilerin ortaya koyduğu bir anlayışı olmasına rağmen zaman zaman yabancı tesirlerden kurtulmayan bir tasavvuf olarak değerlendirmektedir. Bunun, Kur’an ve hadis çerçevesinde yeniden ıslah edilmesi gereğine inanmaktadır. 199

Reşid Rızâ (1354/1935), tasavvuf konusunda şu dakik mütâlâayı serdeder:

“Bazılarının zannettiği gibi, tasavvuf; dinlerindeki cehâlet ve akâidlerinin esâsı olan tevhidden uzaklaşmalarında müslümanlann sukûtunun en büyük sebeplerinden birisi değildir. Aslî itibâriyle tasavvufun hedefi; tehzîb-i ahlâk, dinin amelleriyle nefsi eğitme, onun esrâr ve hakikatma ulaşma idi.”

Daha sonra ortaya çıkan münâkaşa ve çekişmelerin bazılarının lafzî, bazılarının fiilî anlaşmazlığa dayandığını belirten Reşid Rızâ, gerçek sûfiyi sahtesine karıştırmamak lâzım geldiği gibi; hakiki fakihle kendisini fakih zanneden cidal düşkünü, kalbi katı, tabiatı donuk kimseyi birbirinden ayırmak gerektiğini belirtmiş ve târihî süreç içinde sûfilerle diğer grupların ve özellikle sadrı dar fakihlerin çekişmelerini ele alıp, bunun sebeplerini incelemiştir.

Bizce her fikir ve fiil ehlince kontrole tâbi tutulmalı, hak adına, hak ölçülere göre, hakkı ikâme için değerlendirilmeli ve herkese hakettiği verilmelidir. Hükümler temel ölçülere göre verilmeli, his, heyacan, hamâsî duygular, dünyevî garazlar karıştırılmadan mesele ele alınmalı, hak ölçüler bir şeyi bâtıl gösteriyorsa ona başka kılıf aramamalı, ancak, hak dâirede yerini bulan şeylerdeki farklı hükümler, hakkı inkar veya ibtal için değil, ictihad farklılığından ileri gelmeli, yanılan kimse hak adına yanılıp ma’zur görülme yanında, bir sevabı alacak durumda olmalıdır.

Bizce, tasavvufu, onu asırların aşındırmasıyla zedelenmiş hâliyle bugünkü şartlarda temsil etmeye çalışanlara değil, Kur’an ve sünnet çerçevesinde kendi disiplini içinde te’sis ve tatbik eden ilk kurucularına bakarak değerlendirmek ve sonrakilerin ifrat ve tefritlerini kendilerine nisbet etmek daha tutarlıdır. Bu, diğer bütün İslâmî müesseseler için de geçerlidir. Hatta, aynı şeyi dinin kendisi için bile söyleyebiliriz. Bugünkü müslümanlann, asıl İslâmî ne kadar temsil ve tatbik ettikleri ortadadır. Asr-ı saâdetten sonra, nübüvvet nûrundan uzaklaşmanın olumsuz sonuçlan her birimde kendisini hissettirmiştir.

Rasûlullah (a.s)’dan hemen sonra, İslam Ümmetinin “Asr-ı Saâdet”in sâfiyet ve nûrâniyetinden uzaklaşmasını ifâde açısından, o devri yaşayan ve Muhammedi terbiyede yetişen Ebu’d-Derda’nm, kendisiyle aynı havayı soluklamış Selman-ı Fârisî’ye yaptığı şu uyan gerçekten çok ibret vericidir

“Kardeşim! Sakın Rasûlullah (a.s)’m sohbetinde bulundum diye aldanıp gaflete düşme! Biz Efendimizden sonra uzun zaman yaşadık. Bu arada başımıza gelenleri Allah çok iyi bilmektedir.”

Yine Ebu’d-Derda, bir defasında yanındakilere şöyle demiştir: “Bugün Rasûlullah (a.s) karşınıza çıkacak olsa; şu namazdan başka, O’nun ve Ashâbmın devrindeki şeylerden hiçbirini o günkü hâliyle bulup tanıyamazdı.”

Hicrî 157’de vefat eden el-Evzâî, demiştir ki: “Ya, Rasûlullah (a.s) bugün bizim karşımıza çıksa durumu nasıl bulurdu!”

Haşan el-Basrî’nin (110/728) ızdırabı da aynı konuda: “Vallahi ben, Bedir savaşına katılmış yetmiş tane sahâbe gördüm. Genelde elbiseleri yünden idi. (Hâl ve hayatları, Allah ile irtibatları öyle acâib ve farklı idi ki) onları görseydiniz: “Bunlar mecnun!” derdiniz. Onlar sizin hayırlılarınızı görselerdi: “Bunların hayırdan pek nasibleri yok!” diye düşünür, şerlilerinizi görseler: “Bunlar hesab gününe inanmıyorlar!”derlerdi.

Bu ümmetin evvelinin şikâyet ve ızdırabı böyle ise; âhir zamanı yaşayan bizlerin, din adına ortaya koyacağı hâl ve yaşantının, Kur’an ve sünnet aynasında nasıl bir görüntü vereceğini düşünmek gerekir.

BÎRÎNCt BÖLÜM
VELÂYET VE VELİ

Tasavvufun temeli velâyete dayanmakta, inşaası ve icrâsı da velinin elinde olmaktadır. Nebi ve rasül dinin tebliğ ve tatbikinde temel olduğu ve İlâhî icraat onların eliyle ortaya konduğu gibi; Peygamber çizgisinde, özel bir disiplin içinde, seyr u sulûk adı altında uygulanan manevî terbiye ve tezkiye ameliyesinin merkezinde de insan-ı kâmil, ârif-i billah, vâris-i nebi gibi sıfatlarla tanıtılan bir mürşid bulunmaktadır. Hucvirî’nin (470/1077) belirttiği gibi; mârifetullah ve tasavvuf yolunun esâsı velâyet ve velâyetin kabül edilmesine bağlıdır.205

Biz de incelememize bu temelden başlayacağız. Önce, velâyet ve veli ile ilgili konularda, sûfîlerce tasavvufta imam ve söz sahibi kabul edilen ariflerin ta’rif, tanım, anlayış ve delillerini verip peşinden, meşhur müfessirlerin konuya yaklaşımı ile kendi değerlendirmemizi ortaya koymaya çalışacağız.

I-VELÂYETLE ÎLGtLl KONULAR

Yukarıda belirttiğimiz gibi; velâyetin içine birçok konu girmektedir. Biz, bunlardan işin özü ve temeli durumunda olan “veli” kavramını inceleyecek ve bundan sonraki konuların bununla irtibatım tesbite çalışacağız.

A-Velâyet Ve Veli

a-Sûfilerin veli ve velâyet anlayışları

Lugatta; seven, dost, çok samimi ve sâdık, yardım edici 206, yakın, himâye eden, tâbi, birisinin işini üstlenen, mâlik, mutasarrıf gibi bir çok manalara gelen207 veli ve velâyet; tasavvuf erbâbı tarafindan farklı yönleriyle tanımlanıp ele alınmıştır. Bu ta’rif ve tanımlardaki ortak nokta; velinin Allah Teâlâ’nın dostluğunu tercih etmiş, bütünüyle O’na yönelmiş ve O’nun tarafindan sevilmiş bir kimse olduğudur. Farklı tanımlar ise; velinin sıfat ve kemâlat dereceleriyle ilgilidir.

îmam Rabbânî (1034/1625), velâyetin Allah Teâlâ’ya yakınlıktan ibâret olduğunu, bunun da kalbten mâsivânın çıkmasıyla hâsıl olacağını2085 velâyetin fenâ         ve bekâ hallerine ulaşmakla kâmil mânada tamamlanacağını belirtir ve bu şerefe nâil olan kimsede şu sıfatların gerçekleşecegeni söyler:

“Cildi (vücûdu), Allah’ın taatma yumuşar, ğöğsü İslam’a açılır, nefsi mutmainne sıfatına ulaşır, o Mevlâsından, Mevlâsı ondan râzı olur. Kalbi selim bir hâle gelir. Rûhu tamamen İlâhî sıfatların müşâhedesine yönelir. Sim rabbânî hikmet ve ibret yüklü tecellileri seyre dalar. Bu makamda, peşpeşe gelen nûrânî tecelliler ile şerefyâb olunur. Hafisi Cenâb-ı Hakk’m tenzih, takdis ve kibriyâsının kemâli karşısında hayrete düşer. Ahfâsı keyfiyetsiz bir şekilde (Cenâb-ı Hakk’a) ittisal eder.”          

Yine İmam Rabbânî, velâyetin husûlü için, İlâhî tevfik ve tercihin yanında kulun usûlüne ve sünnete uygun olarak riyâzat ve mücâhedesinin gereğini savunur.2!0

Hucvirî (470/1077), velâyetin iki yönü bulunduğunu; birisi rubûbiyete, diğeri ubûdiyete âit olup, kul Allah’ın velisi olduğu gibi, Allah Teâlâ’nın da kulun velisi olacağını ve her iki velâyetin sahiplerine uygun tezâhürleri bulunacağını söylemiştir.2H

Kuşeyrî (465/1072), nübüvet makâmmdaki nebinin ma’sûmiyetinin şart olduğu gibi, velâyet makâmıyla şereflenen velinin de İlâhî himâyede mahfuz tutulmasını şart görmüş ve şeriatın kabul etmediği hallere mübtelâ olan kimsenin veli değil, aldanmış birisi olacağını belirtmiştir.212

Kuşeyrî, velinin “feîl” vezninde olup ism-i mefûl ve mübâlağalı ism-i fâil manalarında düşünülebileceğini hatırlatarak, şöyle demektedir:

“Birinci takdire göre veli; bütün işlerini Allah Teâlâ’nın uhdesine aldığı kimsedir. “O, sâlihlerin işlerini üzerine alır.”'  âyeti bu duruma işâret eder. Allah, bir lahza bile nefsi ile başbaşa bırakmayıp onun işlerini görmeyi ve onu gözetmeyi bizzat üzerine alır.

ikinci takdire göre veli; Allah’ın ibâdet ve taatmı üstlenen kimse demektir. Velinin ibâdeti araya bir isyan hâli girmeden ve herhangi bir halel gelmeden aralıksız devam eder. Bir kimsenin veli olabilmesi için her iki manadaki velilik vasfına sahip olması gerekir. ”214

Ebû Ali el-Cüzcânî,  Allah Teâlâ’nın terbiyet ve siyâsetini üstlendiği velinin üzerine devamlı İlâhî nurların aktığını, onun da kendini unutup, Rabbinden başkasıyla karar ve sükûn bulmadığını belirtir.216

Abdurranmân Câmî (898/1492), Cenâb-ı Hakk’ta fâni ve Onunla bâki olan velinin, “esfâr-ı erbea” denilen; seyir ilellah, seyir fillah, seyir billah, seyir minallah hallerini ve yollarını geçtikten sonra tertemiz bir vücud sahibi olarak İlâhî vasıflarla ittisaf ve Rabbânî ahlak ile tehallük makâmma yükseleceğini kaydetmektedir.217

Kâşânî (730/1330), velinin sonuçta ulaştığı bu noktanın kurbiyyet ve temkin makâmı olduğunu belirtmiştir.218

Davud el-Kayserî (750/1349),219 velâyetin nübüvvetin bâtını olduğunu belirttikten sora, onu “velâyet-i âmme” ve “velâyet-i hâssa” olmak üzere iki kısma ayırıp veliyyu’l-hâs olan zâtın beşerî irâde ve nefsî sıfatlarıyla Allah Teâlâ’da fâni olup üzerinde Zât-ı Bârînin isim ve sıfatlarının zuhûr ettiğini, bu sınıftaki velilerin seyr u sülüklerine önce İlâhî cezbe ile başlayıp sonra mücâhedeye giriştiklerini, bunların “mahbûblar” sınıfına girdiğini ve kutbiyyet makâmına onlann getirildiğini, kaydetmiştir.220

Saidüddin el-Ferğânî,215             velâyetin halkta hakk ile tasarrufta bulunmak olduğunu, esasen nübüvvetin bâtmî yönünü temsil ettiğini, bu ümmetin içindeki bazı seçkin zevâtın hâtemü’l-enbiyâ Hz.Peygamber (s.a.v)’e vekâleten kıyâmete kadar hak üzere bu tasarruf ve tezkiye işini yürüteceklerini savunmakta, burada velinin nebiden üstün gösterilmesinin yanlış olduğuna dikkat çekerek, veliye düşen ancak Peygambere mutâbaattır kaydıyla bu konudaki hatalı anlayışların önüne set çekmeye çalışmaktadır.

Serrâc (378/988), gerçek sûfi (veli)leri Allah’ı ve Onun ahkâmını çok iyi bilen, öğrendiği ile amel eden, Allah Teâlâ’nın kendilerine yüklediği işlerde tahkik hâline eren, İlâhî vecde ulaşıp sonra elde ettikleri şeylerden de fâni olup yokluğa bürünen kimseler olarak tanımlamıştır.  

Zâhiri hükümleri bilmeyen kimse bâtınî hallerini tehzib edemeyeceğini iddiâ eden Sülemî (412/ 1021), kitab ve sünneti bilmeyen kimsenin sûfi (veli) olamayacağını, böyle bir kimseye yüksek hakikatlar ve İlâhî sırlar konusunda emniyet edilemeyeceğini söylemiştir.    

Veli diye meşhur olmuş bir kimsenin ziyâretine giden Beyazıd el- Bistâmî’nin, bahsedilen zâtın mescide giderken terkettiği bir edebten (kıble tarafına tükürmesinden) doyalı kendisine selâm bile vermeden geri dönerek yanmdıkilere:

“Bu adam, şeriatın zâhirî edeblerinden birisini korumada bile kendisine güvenilemezken, Cenâb-ı Hakk’m gizli sırlan konusunda nasıl emin birisi olabilir!”225 şeklindeki ikâzı, velilerin sünnete ittibâlan konusundaki titizliklerini göstermesi bakımından mânidardır.

Şa’rânî (973/1565), velâyetin nihâyetinin nübüvvetin hidâyetine ulaşamıyacağını, ma’nevî fetihten önce ve sonra veliye gerekenin Şeriat-ı Muhammediyeye mutâbaat olduğunu, ondan aynlan kimselerin helak olup kendilerinden İlâhî yardımların kesileceğini ve tek başlarına Allah Teâlâ’dan bir şey almalarının katiyyen mümkün olmadığını zikreder.226

“Seyyidü’t-tâife” ünvânıyla bilinen Cüneyd el-Bağdâdî’nin (297/909): “Rasûlullah (a.s)’a mutâbaat yolu hâriç, Allah’a giden bütün yollar kapalıdır.”      sözü, meseleyi en özlü bir şekilde ortaya koymaktadır.

Sühreverdî (632/1234), AvârifüT-Meârif’inde, kendisinin sûfi deyince mukarrabûn makâmmdaki velileri kasdettiğini, bu makâma ulaşamadığı halde o yönde bir azim ve gayreti olanların sûfi değil, ebrâr sınıfında mutasavvıf denebileceğini22  sûfilerin en büyük faziletinin sünnete ittibâ22  ve bu yolda aslolanın iftikar (acziyetini anlayıp Cenâb-ı Hakk’a karşı boyun büküklüğü içinde bulunmak) olduğunu,  mürşid-i kâmillerin Rasûlulllah (a s)’m vârisi sıfatıyla en yüksek pâyeyi elde ettiğini ve manevî terbiye işini üstlendiğini 1, velâyetin husûlü için kâmil bir mürşidin terbiyesinde ma’nevî doğumun gerçekleşmesi gerektiğini  bütün içi ve dışıyla Allah ve Rasûlüne teslim olmanın insana mahbûbiyet makâmını kazandırıp hakîki hürriyyeti te’min edeceğini belirttikten sonra, şu hükme varır:

“işte kim, anlattığımız bu hâl ve makamları elde etmişse; o, mutlak bir mürşid-i kâmil, gerçek bir âif-i billah ve asıl hürriyetine kavuşmuş bir sevgilidir. Onun nazarı devâ, kelâmı şifâdır. O, Allah Teâlâ ile konuşur, O'nunla suküt eder. Nitekim, bir kudsî hadis-i şerifte bu durum şöyle anlatılmıştır:

"Kulum bana, nâfile ibâdetleriyle devamlı yaklaşır, nihayet onu severim. Ben (bir) kulumu sevince; onun gözü, kulağı, eli ve ayağı olurum. O, benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür."233

Demek ki; mürşid-i kâmil aldığını da verdiğini de Allah Teâlâ ile yapar. Onun, bizzat, bir şeyi vermeye ya da menetmeye rağbeti yoktur. O, devamlı Cenâb-ı Hakk'ın irâdesine tâbidir. Mevlâ ona irâdesini bildirir, o da bütün tasarruflarında nefsinin isteğine göre değil, Allah Teâlâ’nın murâdına göre haraket eder.”234

Kâdiriyye tarikatının piri Abdûlkâdir Geylânî (561/1165), velâyet mertebesini ucuza elde edeceğini zannedenleri uyararak soruyor:

“Bu yoldaki ilk adımın sahih ve sağlam değilse İkinciyi nasıl atacaksın? îslâmın sahih değilse sağlam imanı nasıl elde edeceksin? îmanın sahih ve sağlam değilse yakine nasıl varacaksın? Yakînin sahih ve sağlam değilse marifet ve velâyete nasıl ulaşacaksın.?” Ve ekliyor: “Aklını başına al, uyan! Velâyet halktan değil, Hakk’tan gelir. Sen Hakk’a tâbi ol, halkın sana tâbi olmasını isteme.Bu işin esası tevhid ve sâlih ameller üzerinde sebat göstermektir.”    

Velâyet konusunda en orjinal fikirler Hakim et-Tirmîzî (285/898), Muhyiddin b. Arabî (638/1240) ve Abdülkerim Cîlî’ye (820/1417) âittir.

Tirmizî, velileri ve velayeti iki sınıfa ayırır:

1-Veliyyu hakkıllah

2-Veliyyullah.

Birincisi; farzları edâ, haramlara vedâ eden ve bütün himmetini bu noktaya teksif edip taatlara yönelerek rezil işlerden çekinen kimsedir. îkinsisi ise; Allah Teâlâ’nın özel korumaya aldığı, nefsin köleliğinden kurtarıp rahmet ve nur içinde yüzdürdüğü, yüksek derecelere yükselttiği, mânevî kıvamını verdiği, süslediği, edeblendirdiği, temizlediği, mânevî nurlarla doyurup beslediği ve tekrar halkın içine gönderdiği âlî bir kuldur.

Tirmizî, velinin “muhdes”  sıfatıyla manevî mükâlemeye mazhar,  kullan Allah’a dâvette Hz. Peygambere tâbi,  nazanyla ölü kalbleri dirilten, nazargâh-ı İlâhî, Rabbânî sırlann madenî,  gayb ilmine ve melekût âlemine muttali bir kimse olduğunu  ve daha bir çok özelliklerini zikretmiştir. .

Hatmü’l-velâye konusunu ilk olarak göndeme getiren odur.  Tirmizî, görüşlerini bu anlayış üzerinde işlemektedir.  Konu, özel bölümünde ele alınacaknr.

Vahdet-i vücûd, insan-ı kâmil, kutub, hâtemü’l-evliyâ gibi farklı veli anlayışlarıyla tasavvufta yeni bir çığır açan ve hakkında en çok münakaşa edilen zat olma Unvanını alan Muhyiddin b. Arabi, Hakim et-Tirmizî’nin “hatmu’l- evliyâ” ilgili görüşlerini kendi zevk ve zâviyesinden ele alarak çok ileri boyutlara götürmüş, meseleyi kolayca anlaşılır bir durumdan, şârihlerinin şerhte, sevenlerinin idrakte âciz kalacakları bir konuma getirmiş, belki de kendinden başkasının çözemeyeceği bir muamma olarak bırakıp gitmiştir. Bu konudaki görüşlerine ilgili bölümde değineceğiz.

İbnu Arabi ile başlayıp, Abdulkerim Cîlî (820/1417) ile kemâle ulaşan “insan-ı kâmil” anlayışının İbnu Arabi’nin tanımlarındaki özeti şudur:

Allah’ın halifesi olan insan, Allah’ın zât. sıfat ve fillerinin en mükemmel şekliyle tecelli ettiği varlıktır. O. Allah ile âlem arasında, zahir ile bâtın arasında (berzah)tır. O, bütün İlâhî kemal manaları kendinde gerçekleştiren insandır.

Âlem bir ayna gibidir, insan-ı kâmil bu aynanın cilâsıdır  O, Allah Teâlâ’nın kendisine yerleştirdiği İlâhî kuvvetler ve kâbiliyetler, rahmânî sıfat ve yetkilerle Allah’ın esmâsını yansıtmakta; rahmânî yönüyle Allah Teâlâ’dan aldığı feyiz ve nûru, beşer yönüyle hemcinslerine aktarmaktadır.  

Mâsivallah’da Allah’ın gölgesi, insan-ı kâmildir.  însan-ı kâmil O’nun sûretinde yaratılmıştır.     "Allah, Adem’i kendi suretinde yarattı."   hadisiyle bu sırra işaret edilmiştir.

Allah, zayıf kullar İlâhî marifete ve yüce sırlara güç yetirebilsinler diye arada nebi ve velileri tayin etmiştir. însan-ı kâmil, İlâhî hilâfetin en üst makâmmda yer ahr.250

el-Cîlî, insan-ı kâmilin Hz. Muhammed (s.a.v)’den ibâret olduğunu, Onun hem Hakk’a hem de halka mukâbil bulunduğunu, insan-ı kâmil deyince akla Hz. Muhammed (s.a.v)’in geleceğini, diğer bütün enbiyâ ve evliyânm sahip olduğu kemâlâtın O’nun kemâlâtma dâhil olduğunu söylemiştir.251

îbnu Arabi’ye göre; velâyetin en üst derecesi “makâm-ı kurb”dur. Bu derecenin üstünde ancak nübüvvet derecesi bulunmaktadır.

Ibnu Arabî, Futûhât’da iki yeni terimle karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan biri “hatm-i velâyet-i amme”, diğeri ise “hatm-ı velâyet-i muhammediyye-i hassa.” tiki Hz. İsa’dır. İkincisi hetemu’l-evliya olan zattır.252   O, ayrıca kutub ile hatm-i velâyet arasındaki yakınlığı da kendi üslûbuyla işlemiştir.

Görüldüğü gibi; Ibnu Arabi’nin ekol ve anlayışında olan sûfiler, velâyet konusunda, diğerlerine nazaran daha felsefî ve derûnî izahlarla taraftarları için zevkli olduğu kadar, müşkil meseseleleri de gündeme getirmişlerdir.

Bu konuda, yukarıdaki tesbitlerimiz yanında daha birçok ta’rif ve tanımlar yapılmıştır. Veli ve velâyet gelecek bölümlerde de değişik yönleriyle ele alınacağı için; şimdi sûfilerin velâyet ve veli anlayışlarında kendilerine delil kabul ettikleri âyet ve hadisleri zikrederek tefsirlerin yaklaşımına geçeceğiz.

b-Sûfilerin veli ve velâyet konusunda delil olarak kullandıkları nasslar:

1-Âyet-i Kerimeler:

Tasavvuf kitablannda velâyet konulan ve velilerin vasıflan işlenirken umûmiyetle şu âyet-i kerimeler delil olarak kullanılmıştır:

“Allah’ın dostlan ancak muttaki olanlardır. Fakat (kâfir ve gâfil) insanların çoğu bunu bilmezler.”256

“Haberiniz olsun ki, Allah’ın velîleri (dostları) için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzûn da olacak değillerdir.Onlar, iman edip (gerçek) takvaya ulaşmış kimselerdir. Dünya hayatında da âhiret hayatında da onlar için nice müjde (ve kerâmet)ler vardır. Allah’ın söz (ve hüküm) terinde asla bir değişme yoktur. îşte bu (hâle ve va’de ulaşmak) en büyük kurtuluştur.”    ?

“Bir de sâbikûn (hayırda en ilerde olanlar, ki; onlar ecirde de en) ileride olanlar. Onlar mukarrebûn (İlâhî huzurda kabul ve yakınlık görmüş) olanlardır (ve) naîm cennetlerindedir.”258

“(Kur‘ân’a vâris olarak seçtiğimiz kullardan) bazısı da Allah’ın izniyle hayırlarda en önde olanlardır. îşte büyük fazîlet budur.”259

“(Herşeyi ile tamamen) bana yönelenlere uy.”26°

“Onlar Allah‘ın hidâyet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy.”261

“Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Mü’minlere karşı çok alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve izzet sahibidirler. Allah yolunda mücâdele ederler....Bu, Allah’ın fazlıdır onu dilediğine verir.”262

“Hayır! Andolsun, ebrârın (sâlihlerin) kitabı, îlliyyûn’dadır. îlliyyûn nedir, bilir misin? (O îlliyyûn’daki kitap) içinde ameller yazılmış bir kitaptır. Onu mukarrebûn (Allah’a yakın olanlar) görür (müşâhede eder). Şüphesiz ebrâr (sâlihler, cennette) nimet

içindedirler.”    

“İman edip sâlih amel işleyenler var ya, şüphesiz halkın en hayırlısı onlardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. Bu (sıfat ve mükâfât) Rabb’lerinden korkan (O’na lâyıkı ile saygı gösteren) içindir.”264

“Allah iman edenlerin dostudur, onları (dalâlet ve gaflet) karanlıklarından (hidâyet ve mârifet) nârlarına çıkarır.”    

“(Kalbi) ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında peşinden yürüyeceği bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp hiç ondan çıkamayan kimse gibi olur mu?”266

“İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızâsı için nefsini (ve her şeyini) fedâ eder.”262

“Onlar, herhangi bir ticâret ve alışverişin kendilerini Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamadığı erlerdir. (Onlar) yüreklerin ve gözlerin (dehşetten) ters döneceği günden korkarlar.”26

“(O temiz akıl sâhipleri) ayakta (yürürken), otururken ve yanları üzere yatarken (bütün hâl ve zamanlarında) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler.”

“Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.”

“(Rasûlüm)! Rabb’lerinin rızâsını isteyerek, sabah akşam O’na duâ (ve ibâdet) edenlerle (beraber olmaya) candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek sakın onlardan gözünü (ve gönlünü) çevirme.”27i

“Allah mü’minlerin velisidir.”  

“O, sâlihlerin işlerini görür.”    

Burada zikredilenler yanında velileri çeşitli yönleriyle tanıtan daha pek çok âyet-i kerime mevcuttur. Sûfiler, bu âyetlerin açık emir veya gizli işaretlerine bakarak bir takım hükümler ve sonuçlar çıranp onları sülük ettikleri meslek ve meşreblerine delil olarak kullanmışlardır. Müfessirlerin yaklaşımını gördükten sonra, sûfilerin, bu âyetlerden intikalle vardıkları sonuçlan değerlendirme imkanı bulabileceğiz.

2-Hadis-i Şerifler.

Burada sûfilerin mesleklerinde, anlayış ve yaklaşımlarında kendilerine delil olarak kullandıklan temel hadisleri zikredeceğiz. Bu hadisler tasavvuf kitablannın değişik bölümlerinde bulunmaktadır. Konumuz sened ve metin tenkidi olmadığı için; hadislerin sihhat derecelerini verdiğimiz kaynaklann değerlendirmesine bırakacağız. Veli ve velâyetle ilgili olan bu hadisleri, genel muhtevasını ifâde edecek konu başlıklanyla numaralı olarak kaydedeceğiz.

Sûfiler, velâyet mesleğinin temelini şu kudsî hadise dayandırmışlardır.

l-“ Allah Teâlâ buyurur ki: Her kim, benim velî kullarımdan birisine düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp açar (dostumun intikamını alır)ım. Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana nâfile ibadetleriyle de durmadan yaklaşır; nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi artık ben o kulumun (özel ihsân edeceğim nûrum ile) işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden herhangi birşey isterse onu verir, bana sığınırsa muhakkak onu himâye ederim

Değişik bir rivâyette: ““Kim benim velilerimden birini hafife alır

(küçültür ve hakaret ederse); bana düşman olarak karşıma çıkmış olur.”275 buyrulmuştur.

Diğer hadisleride velilerin temel vasıflan şöyle belirtilmiştir:

2-Veliler, genellikle halkın içinde gizli olup hallerine kimse vâkıf olmaz.

3-Kıyâmete kadar hakk üzere kalıp dini ihya ederler. Allah’tan başka kimseden çekinmezler.

4-Her devirde hayırlarda önde ve ümetin önünde imam durumundadırlar.”

5-Her yüz senenin başında dinin unutulan ahkâmını ihyâ edecek ve kalbleri Allah’a çevirecek bir rabbânî âlim bulunur.             9

6-Rabbânî âlimlere hürmet Allâh’a hürmet olur.280

7-Sünneti ihyâ edip Allah’ın kullarına öğretmekle uğraşırlar.281

8-Peygamberlerin mirâsına vâristirler .282

9-Rasûlullah (a.s)’m âlidirier.283

10-Rasûlullah (a.s)’ın kendileriyle övündüğü dostlandır.284

11-Rabbânî âlim yeryüzünde Allah’ın eminidir.285

12-Onlar Allah’ın yeryüzünde sultanı (delilidir).

13-Allah’ın seçilmiş kullan olup, fitne ve fesattan uzak bir halde, nûr ve âfiyet içinde yaşar, iman selâmeti içinde can verirler-287

14-Ferâset sâhibidirler, Allah’ın nûruyla bakarlar.288

15-Allah onlarla oturup kalkanın kalbinin hikmet nûruyla diriltir.289

16-Kalbleri takvâ madenidir.290

17-Kalbleri İlâhî nur ve feyiz taşır. Çok hassas kalb sâhibidirler.291

18-Zikrullah’ın anahtandırlar, görüldüklerinde Allah’ı hatırlatırlar-292

19-0nlan zikir Allah’ın zikrine sevkeder, Allah Teâlâ anılınca da onlann hâli hatırlanır-293

20-Zâhiren görülmeleri zikr-i ilâhiyeyi, sözleri ilmin bereketini, amelleri âhiret rağbetini artınr-294

Hakim et Tirmizî (285/898) bu hadise şöyle bir tevcihte bulunmuştur:

“Kendilerine bakıldığında sana Allah’ı hatırlatan kimseler öyle kâmillerdir ki; onlann üzerinde Allah tarafından verilmiş zâhirî bir görüntü vardır. Allah’ın celal nûru, kibriyâ heybeti, vakar ünsü onlan kaplamıştır. Bu durumda onlara bakan kimse Allah’ı hatırlar. Çünkü onun üzerinde melekût aleminin eser ve nurlan vardır. Bunlar velilerin sıfatıdır. Kalb, bu şeylerin ma’deni ve yerleştiği yerdir. Yüz, kalbde olanı (bir şekilde)çekip dışa yansıtır. Kalbde Allah’ın marifet nûru ve İlâhî emirlere itaat ziyâsı hâkim olunca, bu nûr yüze etki eder, dışa yansır. Sen böyle bir yüze bakınca, sana hayır ve takvâyı hatırlatır. Bu da sende iyi hâl ve ilme meyli artırır. Bunlar ise sıdk ve hakka sevkeder. Böylece sende istikâmet oluşur. Kâmil insanın yüzünde parlayan Allah’ın nûru (Hakk tâlibine) Allah’ın celal ve cemalinin azametini hatırlatır. Böyle bir nûru görmek insanı nakıs (ve rezil) işlerden ahkor.”295

21-Onlar İlâhî emâneti taşımak ve ilmin gereğini yerine getirmekle görevlidir. Kendileriyle oturmak bereket, yüzlerine bakmak nûrdur.296

22-Onlar Allah için sevip Allah için kızarlar. Her işlerinde İlâhi rızâyı ararlar. Nefisleri adına bir hesabın ve davânın peşine düşmezler.297

23-Zikirleriyle Allah’ın evlerini, hayır ve taata dâvetle kullarını âbad ederler. Âhirette Allahın azabından emin olup İlâhî himayeye ve özel huzura alınırlar.298

24-Kullan Allah’a, Allah Teâlâ’yı da kullarına sevdirirler. Yeryüzünde hayır ve nasihatla dolaşırlar.299

25-Onlan seven, bu sevginin bereketiyle âhirette onlarla birlikte olur. Ameli noksan olsa da sâdık aşkı ve samimi niyeti kendisine bu saâdeti kazandınr.300

26-Abdal denen seçkin kullar velilerden bir grubdur. Her devirde bulunurlar. Onlar, yeryüzü için bir emniyet ve rahmet vesilesidir. Onlann bereketiyle kalbler fitnelerden salâha, insanlar ve beldeler dayanılmaz âfetlerden rahata ulaşırlar- 301

27-Kıyâmete kadar Allah Teâlâ’nın ismini yüceltirler.302

28-Allah için yaptıklan dostluklan sebebiyle mahşerin dehşetinden emin olurlar ve güzel hallerine enbiyâ gıpta eder.303

  MünâvîJFeyzü* 1-Kadir,IH,467-468.

   Beyhâkî, Şuabu’l-îman, VII, 464.(No:11005);Hatib, Târih, III,390Ali el-Muttakî, KenzüT-Ummâl, III, 93 (No:5653); Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 494.(No:3205); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1,125.

“ Müslim, Birr, 12 (No:37)Ahmed, Müsned, IH, 430, V, 229; Ibnu Ebi’d-Dünya, Kitâbül- Evliyâ, 41; Hâkim, Müstedrek, IV, 169-170. Suyûtî, ed-DiirrüT-Mensûr, IV, 371.

 Bkz: Suyûû, ed-Dürrü’l-Mansûr, IV, 372.

2    Ibnu Ebi’d-Dünya, Kitabu’l-Evliyâ, 53; Ali el-Muttakî, KenzüT-Ummâl, XVI, 103 (No;44069) Biraz farklı lâfızlarla.

3°°Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Bin, 50 (No:161-166) Ebû Dâvud, Edeb, 113 (No:5126).

301 Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 2O7.Ahmed, Müsned, I, 112; Ebû Nuaym, Hilye, I, 8-9; Humeydî el-Müsned, 1,185 (No:373). Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1,275 (No:1794); 11,442 (No:7379); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 62-63; Ali el-Muttakî, KenzüT-Ummâl, XII, 187. (No:23602), IX, 5 (No:24754)

302Müslim, İman, 234; Tirmizî, Fiten, 35 (Benzerî bir rivâyet)

303EbQ Dâvud, Buyu’, 76 (No:3527); Ahmed, Müsned, V, 341; Hâkim, Müstedrek, IV, 170; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, XIII, 50; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 276-279. Eşref Ali Tânevî (1362/1943), hadisle ilgili olarak “Allah'ın veli kullan” başlığı altında şu açıklamayı yapar: “Bu hadisin kastettiği kimselerin tahkik ehli sûfiler olduğunu açıklamaya ihtiyaç yoktur ve hadisteki "onlara gıbta ederler" ifâdesinden, onlann Peygamberlerden üstün oldukları şüphesine düşmemek gerekir. Bazı hususlarda büyükler küçüklerin özel ve güzel bir durumunu temenni edip ona gıpta edebilirler. Peygamberler ümmetin sıkıntısı ile

29-Onlann sevgisi âhirette en büyük sermayedir.    

30-Allah Teâlâ onlarla meleklerine övünür.305

31-Allah Teâlâ onları başta Cibril (a.s) olmak üzere bütün meleklerine tanıtır, (gâfıl ve kâfirler hâriç) bütün âlem kendilerini sevip sayar.

32-Onlar kulları Allah’a, Allah’ı da kullarına sevdirirler. Onlara itaat eden Allah’a sevilmiş olur.      

33-Onlar her kesim içinde mevcuttur. Zâhirî görüntülerine bakıp küçümsememelidir. Nâz makâmmda bulunurlar, duâlan müctecâbtır.3°8

34-Onlar, (tebliğ ve irşâd yönleriyle sanki) nebi gibidirler.3

35-Gök kubbenin altında saklıdırlar, adedlerini ancak Allah bilir.310

Veli ve velâyetle ilgili diğer nasslan ilgili bölümlerinde zikrederek değerlendirmesini yapacağız

Şimdi tefsirlerin bu konudaki yaklaşımlarını görelim.

c-Tefsirlere Göre Velâyet.

Tefsirlerdeki veli ve velâyet anlayışını, öncelikle yukarıda zikredilen ve bu konuda temel kabul edilen âyetlerin tefsirlerinde tesbite çalışacağız. Târih sırasını koruyarak önce meşhur rivâyet tefsirlerinin, daha sonra da dirâyet tefsirlerinin görüşlerini özetleyeceğiz. îşârî tefsirleri dirâyet tefsirleri içinde ele alacağız.

1-Dirâyet Tefsirlerinde Velâyet anlayışı:

Dirâyet tefsiri sahasında bir çok eser yazılmıştır. Hepsini inceleme imkanımız yoktur. Bundan dolayı, bu alanda meşhur olup bizi diğerlerinden müstağni kılacak temel tefsirleri tetkik edeceğiz ve onlann konuya bakışını değerlendireceğiz.

CÂMÎU’L-BEYÂN / İBNU CERÎR et-TABERÎ (310/923)

Günümüze kadar ulaşan en eski bir tefsir olan “CâmiuT-Beyân”, aynı zamanda uslub ve teknik bakımdan da en değerlisidir. O, kendinden önceki kaynaklan derleyip değerlendirmesi ve muhtelif ekollerin fikirlerini yansıtması bakımından rivâyet tefsirlerinin en büyüğü ve en önemlisidir. Diğer taraftan gramer, fıkıh ve kelam gibi konulara ağırlık vermesi nedeniyle, tefsir tefekkürünün gelişmesinde bir başlangıç ve atılım noktası olduğu gibi; daha sonra kurulacak olan dirâyet tefsirine de zemin hazırlamıştır.

Taberî, veliye dost manasını vererek;  velilerin, Allah’ın farzlarını edâ ve haram kıldığı şeylerden ictinabla takvâya ulaşmış kimseler olduğunu,  kim olursa olsun, nerede ve ne zamanda yaşarsa yaşasın ancak müttakî olanların Allah’ın dostluğuna lâyık olduğunu,  itaatla amelini sâlih edenlerin işlerini Allah Teâlâ’nın üstlendiğini,    beyan ettikten sonra, veli ismini hakeden kimsenin vasıflan hakkında: “Görüldüklerinde Allah’ın zikredilmesi ve birbirlerini sırf Allah için sevmeleri” ile ilgili haber ve hadisleri zikretmiş,31  dünyada görülen sâlih rüyânın veliler için İlâhî bir tebşirat olduğunu ve bunu âhirette cennet nimetinin ta’kib edeceği konusunda manaca birbirine benzer bir çok hadis nakletmiş tir.

BAHRU’L-ULÛM / EBU’L-LEYS es-SEMARKANDÎ (373/983)

Semarkandî, velileri; şirkten sakınan kimseler şeklinde çok genel bir ta’rifle tanıttıktan sonra,  onlann, gizli hallerde ve kimsesiz yerlerde günahlardan çekinip Allah Teâlâ’nın onlara muttali olduğunu bilen kimse sıfatıyla özel ve ciddi bir sıfatına dikkat çekerek, hamele-i Kur’an ile ilim ehlini veliler sınıfına dâhil etmiştir.  Allah Teâlâ’nın sâlihleri muhafaza edip başkasına bırakmıyacağım belirten Semarkandî,  beşâretle ilgili iki hadis nakletmiştir.

el-VASÎT FÎ TEFSÎRİ’L-KURÂNÎ’L-MECÎD / el-VÂHİDÎ (468/1075)

Vâhidî, “Allah iman edenlerin ve/zszt/zr.” âyetinde, velâyete; yardımcı, destekçi, onlann işlerini üstlenen, onlara yardım ve nusretiyle yakın olan mânalannı verirken,   Yusuf sûresindeki velileri vasfeden âyetlere hiçbir yorum eklemeden; “Onlar, görülmeleriyle Allah’ı hatırlatan kimselerdir.” , “Onlara kıyamet günü nebi ve şehidler gıbta ederler.” hadisleriyle  açıklık getirmeye çalışmış, onlara va’dedilen müjdenin, ölüm anında rahmet melekleri tarafından verileceğini, âhirette ise bu müjdenin Allah’m nzâsı olacağını belirtmiştir.

MEÂLİMÜ’T-TENZÎL / el-BEĞAVÎ (516/1122)

Beğavî, ibnu Abbas’tan nakille; Allah Teâlâ, kendisine hiçbir şeyi denk görmeyen sâlihleri yardımıyla himayesine alacağını ve onlara düşmanlık eden kimselerin asla zarar veremeyeceğini belirtmiş,  velileri; Allah’ın zikrine vesile ve Onun için birbirini seven kimseler olarak tanıtmış, onların âhiretteki emniyet ve / nûrâniyet hallerini  ve bakanlan zikrullaha sevkettiklerini bildiren hadisleri sözüne delil olarak rivâyet etmiştir.  Sâlih ve sahih rüyayı nübüvvetin bir bâkiyesi, insanlar tarafından sevilmeyi ve hayırla anılmayı veliler için âcilen verilmiş bir müjde-i Rabbânî gören Beğavî,  görüşlerini hadislerle takviye etmiştir.

el-MUHARRARÜ’L-VECÎZ / İBNU ATIYYE el-ENDELÛSÎ (546/1151)

İbnu Atiyye, veli kelimesini “faîl” vezninde telakki ederek, bir şeye veya bir kimseye yakın olmak, ona sımsıkı sarılmak mânalarını vermiş, bir kimse diğerine yardımı, sevgisi ve ihtimamıyla sımsıkı sarıldığı zaman onun velisi olur, demiştir.

Velilik için iman ve takvânm şart ve yeterli olduğunu, veli hakkında bu anlayışın dışında savunulan vasıflardan ve özellikle mulhidlerin fikirlerinden korunmak için bu şartı korumak gerektiğini belirten İbnu Atiyye, müttakilerde, hadisin beyânındaki “Kendilerine bakılınca Allah’ı hatırlatma” vasfının bulunmasının lâzım geldiğini, onlardaki huşu’ ve haşyetin buna sebep olacağını beyanla, onların hisbeten lillah sevgi ve muhabbetlerinin hadis diliyle âhiretteki sonuçlarını zikretmiştir.

el-CÂMİ’ li AHKÂMÎ’L-KUR’ÂN / el-KURTÛBÎ (671/1273)

Kurtubî, velinin kelime olarak, ism-i fâil vezninde ve dost mânasında olduğunu nakletmiştir.

Allah Teâlâ’nın kendisine dost edip, hıfz ve himâyesini üzerine aldığı ve kendisinden râzı olduğu kulun, kıyâmet günü korkmayacağını, bu kulların en bâriz vasıflarının iman, takvâ, Allah için sevmek ve zikrullaha sevk olduğunu (ilgili hadisleri  naklederek) belirten Kurtûbî,  takvâ sâhibi mü’minler vefat ederken melekü’l-mevtin: “Esselâmu aleyke ya veliyyallah! Allah sana selam ediyor]” müjdesini vererek  rûhunu tertemiz bir şekilde kabz edeceğini ve buna bir çok âyetin delil olduğunu zikretmiş,  hayatında ve memâtmda mü’minler tarafından hayırla anılmayı da velilere va’dedilen müjdenin içine katmıştır.

' Allah Teâlâ’nın, kendisine yönelen kulunu sevip meleklere ve kullarına sedireceğini, onlara karşı mü’minlerin kalbinde bir meveddet, kâfirlerin kalbinde de bir heybet oluşacağını belirten Kurtûbî,  bu konudaki âyeti,  durumu ifâde eden hadisleri naklederek tefsir etmeye çalışmıştır.

TEFSÎRU’L-KUR’ÂN’ÎL AZÎM / ÎBNU KESİR (774/1373)

îbnu Kesîr ancak muttakilerin Allah Teâlâ’nın dostu olduğunu beyan eden âyete,  onlann aynı zamanda Rasûlullah (a.s)Tn âli olduğunu bildiren bir hadisle344 açıklık getirmeye çalışmış,takvâsıyla velilik sıfatını hakeden muttakilerin, görüldüklerinde Allah’ı hatırlatma ve sırf Allah için sevme vasıflarını hadislerin ışığında ortala koyan İbnu Kesir, sâlih rüyâ, hayırla anılma ve meleklerin taltifleri içinde dünyadan ayrılmayı da müttakilere va’dedilen müjdeler içinde değerlendirerek, önceki müfessirlerin rivâyet ettiği hadisleri nakletmiştir.346

el-CEVÂHÎRU’L-HISÂN Fî TEFStRİ’L-KUR’ÂN /es-SEÂLİBÎ (875/1471)

Seâlibî, şeriat nazarında takvâ sahibi her mü’minin veli olduğunu, velilerin en bariz özelliklerinden birisinin, hadisi-i şerifte ifâde edildiği gibi; görülmelerinin Allah Teâlâ’nın zikrine vesile olmaları olduğunu belirtmiş, ilgili âyetin347 tefsiri sadedinde velilerin özelliklerinden bahseden birçok hadis-i şerifi nakletmiş, husûsiyle Allah için sevme özelliklerine dikkat çekmiştir.348

ed-DÜRRÜ’L-MENSÛR / CELÂLÜDDİN es-SUYÛTÎ (911/1505)

Suyûtî Allah Teâlâ’nın “Onun dostları ancak muttakilerdir.” âyetine,349 Rasûlullah (a.s)’ın: “Benim dostlarım falan filan değil, ancak Allah ve sâlih mü’minlerdir.”   “Benim dostlarım ancak muttakilerdir.”351 “Bütün müttakiler benim ehl-i beytimdir;   kim

343Enfâl 8/34

344Rasûlullah (a.s)’a “Sizin ehl-i beytiniz kimdir?” diye sorulduğunda: “Bütün muttakîler benim ehl-i beytimdir.” buyurmuştur, bkz: Tabarânî, Câmiu’s-Sağîr, 140, No: 319, el- Evsat, IV, 204.(No: 3356); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 269. Aynı konudaki hadisler, deliller bölümünde 9 numarada zikredilmiştir.

345 Ibnu Kesir, Tefsir, III, 592-593.(Sekiz cildlik baskı). Müfessirimizin nakline göre; îbnu îshak, âyette anlatılan Allah dostlarının, Hz. Peygamber ve ashâbı olduğunu söylerken; Mücâhid: “Kim olursa olsun, nenede bulunursa bulunsun onlar, Allah yolunda cihad eden kimselerdir.” demiştir.

34ĞIbnu Kesir, a.g.e, IV, 213-217.

347Yûnus 10/ 62-64.

348Bkz: Seâlibî, cl-CevâhiruT-Hisân, II, 102-104. (Beyrut, 1996.1. Baskı).

349Enfâl 8/34

3511Buhârî, Edeb, 14; Müslim, îman, 266; Ahmed Müsned, IV, 203.

351 Hâkim, Müstedrek, II, 329; Deylemî, Müsned, I, No: 904; Hindî, Kenzu’l-Ummâl, III, 94.

olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun.”    hadisleriyle açıklık getirmiş,  velilerin vasıflarıyla ilgili olarak; hakkı ayakta tutma, görüntüleriyle Allah‘ı hatırlatma, birbirlerini Allah için sevme, söz ve sohbetleriyle kullan Allah’a ve âhirete çevirme âhirette özel himayeye girme ve taltife erme gibi vasıflan hakkında pek çok hadis ve haber zikretmiştir.  Görülen sâlih rüyalan âyette velilere va’dedilen tebşirattan sayan hadisleri nakleden Süyûtî, “er-Dürrü’ l- Mesûr”da ilgili âyetlerin tefsirinde kendisine âid hiçbir görüş bildirmeyip sadece rivâyetlerle yetinmiştir.

Allah’ı sevmenin sözle değil, his, niyet, fiil ve hedefle Rasûlullah (a.s)’a uymakla isbat edileceğini bildiren hadis ve haberleri nakeden Süyûtî, bu arada, İbnu Ömer yoluyla gelen şu hadise de yer vermiştir:    “Bir mü’min, bütün his ve hevâsıyla benim getirdiğim şeylere tâbi oluncaya kadar kâmil mü’min olamaz.” 5

FETHÜ’L-KADÎR / ŞEVKÂNÎ (1250/1834)

Şevkânî, dirayet ve rivâyeti birleştirdiği tefsirinde, velinin lugatta; dost manasına geldiğini söyledikten sonra, Allah Teâlâ’nın kendilerinden korku ve hüznü kaldırıp, dünya ve âhirette bir çok nimetlerle müjdelediği velilerin mü’minlerin seçilmiş tabakasını oluşturduğunu, onlardan korku ve hüznün kaldırılması, Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına kusursuz riâyet, Rablerine güzel zann, İlâhî takdir ve taksime tam teslimiyetle gerçekleştiğini, bu şekilde kalbleri rahat, sadırları geniş, âzâlan dinç ve gönülleri hoş olduğunu beyan etmiştir. Bu sıfatta olan mü’minlere, Kur’an-ı Kerim diliyle bir çok müjdeler verildiğini hatırlatan Şevkânî, sâlih rüyâlan, duâlarının kabûlünü, vefat anında meleklerin teşrif ve taltiflerini, âhirette güzel nimet ve cennet müjdelerini bu tebşirâtm içinde saymış, yukarıda geçen; velilerin zikre vesile olması, âhirette nurdan minberler üzerinde oturmaları, nübüvvetin kırkaltı cüz’ünden biri olan sâlih rüyalara mazhar olmaları ve âhirette selamla karşılanmaları ile ilgili hadisleri zikretmiştir.

Allah Teâlâ’nın sâlihleri özel muhâfazaya alıp onlara yardım edeceğini belirten Şevkânî,  Rabbânî velâyetin gerçekleşmesi için gereken şartlan açıklayan şu hadisi nakletmiştir.    .'Bir kul, Allah için sevip Allah için buğzetmedikçe imanın hakikatine (Rabbânîliğin sırrına) ulaşamaz. Allah Teâlâ’nın rızası için sevip, O’nun rızası için kızdığında Allah’ın dostluğunu haketmiş olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kullarım içinde benim sevdiklerim; ben zikredilince hatırlananlar ve onların anılmasıyla da benim zikredildiğim kimselerdir.”   Bu hadisi Suyûtî de nakletmiştir.

MEHÂStNÜ’T-TE’VÎL / CEMÂLÜDDÎN KÂSIMl (1332/1914)

Kâsimî, veliye muhib manasını verdikten sonra, “el-Velî” kelimesinin ism-i fâil manasıyla düşünülebileceğini, bu durumda velinin; itaatla Allah’ı dost edinen kimse olduğunu, bu kelimeyi ism-i meful manâsında düşündüğümüzde velinin; Allah’ın bir çok ikramlarla kendisini dost edindiği kimse manasına geleceğini belirtmiştir.

Tefsirinin “tenbih” bölümünde, bu âyetlerin  Allah’ın dostlarını tanıtmada bir asıl olduğuna, insanlar içinde Allah’ın dostlan olduğu gibi; şeytanın da dostlannın bulunduğuna işâret eden Kâsimî, bundan sonra îbnu Teymiye’nin (728/1328) bu konuda yazılmış “el-Furkân Beyne Evliyâillah ve Evliyâişşeytân” adlı eserinden geniş ölçüde iktibaslar yaparak bilgiler vermektedir. Bu eserden yaptığı nakillere aynen katıldığı rahatça söylenebilir. Çünkü; hiçbir tenkid ve itirazı olmamış, hatta sözüne başlarken: “Bu kitabtan üzerinde durulması ve bilinmesi gereken mühim cümleler iktibas edeceğiz.” demiş,  iktibası bilince de: “Bu kitab üzerinde durulması ve iyice mütâlea edilmesi gereken bir kitabtır. Onda başkasında bulunmayan fâideli bilgiler vardır. Allah onu te’lif edene rahmet eylesin ve hayırla mükafatlandırsın.” diyerek, takdir ve duâ etmiştir.

Biz, hem Kâsımî’nin hem de îbnu Teymiye’nin veli anlayışını tesbit etmek için bu metnin muhtevasını maddeler hâlinde özetleyeceğiz.

1-Allah’ın velileri muttaki mü’minlerdir. Âyet bunu ortayaya koyuyor.

2-Velileri ve özelliklerini en güzel beyan eden hadis, Buhârî’nin nakliyle gelen kudsî hadistir.

3-llâhî himayede olan veliler, temamen Allah’a yönelmiş, sırf O’nun için seven, O’nun için kızan, O’nun için veren veya meneden sevgililerdir.

4-Velilerin en efdali Peygamberler, onlann en efdali de Hz. Muhammed (s.a.v)’dir.

5-Bu ümmetin velilerinin en efdali Hz. Ebû Bekir olup onu sırasıyla Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali tâkib eder.

6-Zâhiren ve bâtınen Rasûlullah (a.s)’m izini ta’kib etmeden kimse Allah’a ulaşamaz. Elinde türlü hârikalar gösterse, üzerinde birçok mücâhede ve riyâzat denese de ona veli denemez.

7-Kendini Hz. Peygamber (s.a.v) den üstün veya O’ndan müstağni gören veli değil, mü’min bile olamaz; olsa olsa kâfir olur.

8-tnsanlar, iman ve takvâ derecesine göre velayetten bir pay sahibidir. En büyük veli; imanı ve takvâsı en kâmil olandır. Âyet bunu gösterir.371

9-Ayık hâlinde iken hak üzere düşünen ve amel eden bir kimse, manevî cezbe ve şarhoşluğa düşünce söylediği kusurlu sözlerden dolayı ma’zur görülür.372

10-Veliler her devirde mevcut olup, kurra, ülama, sülehâ, asker, esnaf, tüccar, devlet adamı, ziraatçı gibi bütün sınıflar içinde bulunurlar. Yeter ki; fâcir ve bidat ehli olmasınlar. Velilik belli bir sınıfa hasredilemez.373

11-Bütün günahlardan ma’sûmiyet, hiç yanılmamak ve hatâ etmemek velilik için şart değildir. Veli, bazen yanılabilir, keşf ve içtihadında hatâ edebilir. Normal hayatında kâmil hâliyle bilinen bir veli, herhangi bir hatâ etti diye terk edilip bir kenara itilmez. Benzer hatâlar Ashâb-ı kiramın en önde gelenlerinde de vâki olmuştur. Fakat bu kusurlar onların fazilet derecesini düşürmemiştir.374

12-Veliler feraset sahibi olup kendilerine ilham yolu açıktır.

13-Rasûlullah (a.s)’dan başka herkesin sözü Kitab ve sünnetin ölçülerine göre alınır veya alınmaz. Mutlak teslimiyet sâdece Peygamberlere olur. Ülemâ ve sülehâ bunda ittifak etmişlerdir.375

371 Hucurât 49/13. Hadiste de aym hüküm şöyle belirtilir: Rasûlullah (a.s)’a: “İnsanların en faziletlisi kimdir?” diye sorulunca: “En muttakileri!” buyurmuştur. Bkz: Buhârî, Enbiyâ, 8; Müslim, Fedâil, 168.

372Bu hükme delil olarak şu hadis gösterilmiştir. “Üç kimseden kalem (mes’uliyet) kaldırılmıştır: Kendine gelen kadar (aklî dengesi kaybolan) mecnundan, bülüga erene kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uykuda olandan" Bkz: Buhârî, Hudûd, 22.

373Kâsımî, a.g.e, IX, 3372.

374Kâsımî, a.g.e, IX, 3373-74.

375Kâsımî, a.g.e, IX, 3366-3376. Müellif, son maddeye örnek olarak, tasavvuf yolunun büyüklerinden “Seyyidü’t-tâife” diye tanınan Cûneyd el-Bağdâdî’nin: ”Bu ilmimiz Kitap ve sünnetle kayıtlanmıştır. Sülûkünden önce Kur’an okumayan, hadis yazmayan, fıkıh öğrenmeyen kimseye uymak câiz değildir.” sözüyle (Bkz: Kuşeyrî, Risâle, I, 117; Subkî, Tabakatü'ş Şâfiiyye, II, 273, 274), Ebû Osman en-Neysâbûrî’nin: “Kim söz ve fillerinde sünnete göre hareket ederse o, hikmetle konuşur. Kim de söz ve fiilinde hevâ ve hevesine göre hareket ederse, o, bid'atla konuşur. Çünkü Allah Teâlâ: “Eğer o peygambere itaat ederseniz; hidayeti bulursunuz" buyuruyorJ'sözünü (Bkz: Kuşeyrî, a.g.e, I, 122) ve Ebû Amr b. Nûceyd’in: “Kitab ve sünnetin, sihhatına şâhidlik

Kâsımî’nin, tbnu Teymiye’nin “el-Furkân” isimli eserden yaptığı nakiller, yine aynı müellife âit “Fetevâ” kitabında genişçe arzedilmiştir.

2-Dirâyet Tefsirlerinde Veli Anlayışı.

Burada, dirâyet usûlünde yazılmış ve sayısı bir hayli kabarık olan tefsirler içinde en meşhur olanları ve bizi diğerlerinden müstağni kılacak temel tefsirleri tetkik ederek; müfessirlerin veli ve velâyet konusundaki anlayışlarını ortaya koymaya çalışacağız. Tefsirleri tarih sırasına göre ele alacağız. Böylece; önceki tefsirlerin kendinden sonraki tefsirlere etki ve katkılarını görüp sihhatli bir değerlendirme imkanı bulabileceğiz. Müfessirler arasında herhangi bir mezheb ayırımı yapmadan, İslâm âleminde tefsir sahasında mûteber görülen kaynaklan ulaşabildiğimiz miktarıyla inceleyeğiz.

Önce, meşhur dirâyet tefsirleri içinde, te’lif ve tarih itibariyle ön sırayı alarak, özellikle bedi’, beyan ve belâğat yönüyle, kendinden sonraki tefsirlerin temel kaynağı durumunda olan  “el-Keşşâf an Hakâiki’ t-Tenzîl”den başlayacağız.

KEŞŞÂF / ZEMAHŞERÎ (538/1143)

Zemahşerî, velâyete, yardım ve birisinin işlerini üstlenmek mânasını vermiş, aynı kelime vilâyet şeklinde okunduğunda ise; saltanat ve mülkî idâre manasına geleceğini belirtmiştir.  “Allahın velilerine hiçbir korku yoktur.” hükmüyle başlayan âyetlerin  tefsirinde veli; taatma sarılarak Allah’a dost olan, O’nun da birçok kerâmetlerle kendisine dost ettiği kimsedir, şeklinde ta’rif eden Zemahşerî, onlann alâmetleri meyanında, ilgili hadisin  delâletiyle hey’et ve görüntüleriyle Allah’ı hatırlamaya vesile olduklannı zikretmiş, bu arada birbirlerini Allah için sevmelerinin âhiretteki güzel sonucunu bildiren hadisi  nakletmiş, sâlih rüyâyı, insanlann sevip güzel bir insan olarak anmasını, vefat ederken meleklerin tebşir ve emniyet telkinini, âhirette selâmet içinde amel defterlerini sağ taraftan almalarını ve selamla cennete girmelerini, velilere va’dedilen müjdeler arasında saymıştır.  

Sâlih hâl sahiplenin diğer insanlar tarafından sevilmesini Allah Teâlâ’nın kendilerine özel bir kerâmeti olduğunu belirten Zemahşerî, Allah, hâllerinin üstünlüğünü, Hakk katındaki itibarlarının yüceliğini göstermek için, onlara düşman olanların kalblerine korku ve heybetlerini salacağını zikretmiştir.283

Aynı âyete,  Ibnu Abbas’m: “Allah sâlihleri sever ve kullarına da sevdirir." şeklinde mâna verdiğini kaydeden Zemahşerî, bu konuda Allah Rasûlünün: “Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cibril’i çağırır ve: “Ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev.” buyurur. Cibril de o kulu sever. Sonra gök ehline seslenerek: “Haberiniz olsun, Allah falanca kulu seviyor, onu siz de sevin.” der. Onu gök ehli de sever. Sonra o kul için yeryüzünde kabûl (ve kullar arasında ona karşı sevgi) konur.” buyurduğunu nakletmiş ve buna, Katâde’ye âit: “ Bir kul tam olarak Allah’a yöneldiği zaman, Allah kullarının kalbini ona yöneltir.” sözünü eklemiştir.  

Mu’tezilî olarak bilinen Zemahşerî’nin, veliler hakkındaki bu açıklamalarını sûfîlerle uyum içinde bulurken; sûfilerden bir grubun Allah Teâlâ’nın zâtını sevmekle ilgili görüşlerine katılmadığı için; halleri istikâmet üzere olan sûfileri hâriç tutmadan, onları, aşağılayıcı ve alayvârî bir ifâdeyle tanıtmasını, kendi eseri içinde büyük bir tutarsızlık olarak görüyoruz.

MECMAU’L-BEYÂN / TABRESSÎ (538/1143)

Hüseyin ez-Zehebî’nin tesbitiyle Tabressî; ifrata gitmeyen, sahâbeden hiç kimseyi küfürle itham ve adâletleri konusunda ta’n etmeyen mu’tedil şîa anlayışına sahip bir müfessirdir.  Şîâ etkisiyle savunduğu fikirleri ve bazı mu’tezilî görüşleri bir kenara bırakılırsa; “Mecmau’ l-Beyân” tefsiri, sahasında büyük bir eserdir.  Biz, tefsirin konumuzla ilgili kısımlarına bakmakla yetineceğiz.

Veliyi; yardım ve desteği üstlenen kimse olarak açıklamaya başlayan Tabressî, bu kelimenin diğer birçok lügavî ve ıstılâhî manalarını zikrederek,  Allah Teâlâ’nın mü’minlere dostluğunun şu üç şekilde tezâhür edeceğini belirtir:

1 -Onları hak ve hidayete sevkedecek delilleri ayakta tutmaya yardım eder. 2-Dinlerini yaymada ve düşmanlarına karşı muhafazada yardım eder.

3-Taat ve sâlih amellerine güzel karşılık verir.

Tabressî, velilerin vasıflan hakkında; üzerlerinde taşıdıklan güzel hâl ve tavâzu ile tanıtıldıklannı, farzlan edâ, sünnetlere ittiba, haramlardan içtinab, âcil dünya zevklerine karşı zühd, Allah’ın katindakilere rağbet, temiz kazanç, öğünme ve mal biriktirmeden teberri, Allah yolunda yerince infak ve her hallerinde Hakk’a muvâfakatın onlann temel ahlakları olduğunu beyan etmiştir.

Buraya kadar yaptığımız nakiller, ehl-i sünnet âlimlerinin veli anlayışı ile aynı çizgidedir. Ancak Tabressî, tefsirinin diğer yerlerinde velâyet, imamet, ma’sûmiyet konularında farklı şeyler söylemektetir. Meselâ; “Sîzin veliniz ancak; Allah, Rasûlü ve namazını kılan, zekatını veren, rüku’ (itaat) hâlinde olan mü’tninlendir.”™ âyetinin tefsirinde, bu âyetin Hz Ali’nin velâyetini isbat ediyor diye bir çok deliller getirip izahlara girişmiş,394 “Ey ehl-i beyti Allah sizden çirkinlikleri giderip tertemiz yapmak istiyor.”396 âyetinin tefsirinde de ehl-i beytin manasını önce belli kimselere hasretmeye çalışmış, peşinden başka bir görüşü nazara vererek, bunun başkalarına da ıtlak olunabileceğini, bu durumda imamların da bütün günahlardan ma’sum ve temiz olacağını hissettirmeye çalışmıştır.396

MEFÂTÎHU’L-ĞAYB / FAHRUDDİN RÂZÎ (606/1210)

Râzî, tefsirinde veli, velâyet, muhabbet, vecd, kerâmet, ahlak gibi tasavvufî konularda en geniş mâlumatı vermiş bir müfessirdir. Onun tefsirini, sûfiye yoluna sülük ettikten sonra yazdığını söyleyenler de mevcuttur.397

Veliye, kurb manasını veren Râzî,398 bu yakınlığın iki yönünün bulunduğunu, bir tarafını Allah Teâlâ’nın, diğer yanım ise bu makâma ulaşan kulun temsil ettiğini,399Allah Teâlâ’ya yakınlığın mekan ve cihet yönüyle düşünülmeyeceğini, bunun O’nun nurları içinde kaybolan kalbin marifetiyle hâsıl olan bir keyfeyet olduğunu belirten Râzî,400 bu durumu şöyle özetlen “Kul kalbiyle mârifet nurları içinde müsteğrak olunca artık her şeyi Allah adına olur. Baksa; kudretullahm delillerini görür. îşitse; O’nun âyetlerini duyar. Konuşsa; O’nu senâ eder. Hareket etse; O’nun hizmetinde koşar. Gayrete gelse; taatmda coşar. Böylece Allah’a yakınlıkta gaye olan noktaya adım atar ve bu şahıs Allah Teâlâ’nın velisi olur. Bu durumda Allah da onun velisi olur ve âyetin401 beyan ettiği durum

393Mâidc5/55

394Tabressî,a.g.e, II, 126-130.

395Ahzab 33/33.

396Tabressî,a.g.e,V, 138-139.

397Bkz: Bilmen, Büyük Tefsir Târihi, II, 491.

398 Râzî, Tefsir-i Kebîr, VII, 16; XVII, 101.

399Râzî, a.g.e, XVII, 101-102.

400Râzî, a.g.e, XVII, 102.

401 Bahsi geçen âyet meâlen şudur: “Allah mü’minlerin velisidir, onları zulmetlerden gerçekleşir,”  

“Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever.”  11 âyetinde, Allah’la kul arasındaki dostluğun oluşma şeklini gösteren bir incelik bulunduğunu belirten Râzî, önce Allah Teâlâ’nın sevgisi başlar, yoksa kullar onu sevmeye muvaffak olamazlardı, demektedir.

Velâyetin husûlünü Hz, Peygamber (s.a.v)’e ittibâya bağlayan Râzî, bunun dışındaki bütün iddâlann boş ve yalan, sâhiplerinin ise perişan olduğunu belirtmiştir. -5

Tasavvufla ilgili diğer bölümlerde Râzî’den başka tesbitler nakledeceğiz.

ENVÂRU’T-TEZÎL / KÂDÎ BEYDÂVÎ (685/1286)

Mu’tezîlî fikirleri dışında çok yönüyle Zemahşerî’nin beyanlarına tâbi ve görüşlerine kânî’ olan Beydâvî,  “Allah'ın velilerine hiçbir korku yoktur.”  1 âyetinin tefsirinde de özetle KeşşâfTn beyanlarını tekrarlamış, ancak ondan farklı olarak; velilere verilen dünyadaki tebşirâtm içine kendilerine ihsan edilen keşifleri de dâhil etmiştir.  Tefsirin şârihlerinden Şihâb (1069/1658), bu keşfin bâtınî temizliğe ulaşanlara açılacağını  Konevî ise (1195/1780); hâl ve kemâlât sahiplerine ihsan edileceğini belirtmiştir.

Beydâvî, “Rasûlüm de ki: Eğer Allah'ı seviyor (ve sevdiğinizi iddia ediyor) sanız bana tâbi olunuz ki; Allah da sizi sevsin.” âyetinin tefsirinde; bu sevginin husûl ve isbatını şöyle özetlemiştir: “Muhabbet; nefsin kendisinde kemal gördüğü şeye meyletmesidir. Bu meyil ve muhabbet kendisini ona yaklaştıracak şeylere sevkeder. Kul, hakiki kemal ve kemâlatin ancak Allah Teâlâ’ya âit olduğunu,kendisinde ve başkalarında gördüğü bütün kemâlâtın Allah’dan geldiğini, O’nunla sabit olduğunu ve Ona rücû’ edeceğini yakînen bilince; sevgisi ancak Allah’a ve Allah için olur. Bu da, O’na taata ve rızasına yaklaştıracak şeylere rağbeti gerektirir. Bunun yolu ise O’nun Rasûlüne tâbi olmaktır.”  

Beydâvî, Allah Teâlâ’nın özel in’am ve ihsanlarına mazhar olan ârifleri, kalbi tasfiye ve nefsi riyâzatla eşyanın hakikatine ulaşmış kimseler olarak nazara verir.

İman edip sâlih amel işleyenleri, İlâhî bir şevkle kalblerin hiç zorlanmadan seveceğini belirten Beydâvî, ilgili âyet-i kerimeye  Zemahşerî’nin naklettiği hadisle  açıklık getirmiştir.

MEDÂRİKÜ’T-TENZÎL / EBU’L-BERAKÂT en-NESEFÎ (701/1301)

Keşşaf ve Beydâvî tefsirlerinin özetini  kendi diryâtiyle birleştirerek bu eseri ortaya koyan Nesefî, tefsirinde tasavvufî konulara fazlaca dalmayıp, gerekli gördüğü yerlerde ehl-i sünnet anlayışı içindeki sûfilerden yaptığı nakillerle yetinmiştir.  Zemahşerî’nin sûfilere karşı takındığı tutarsız ve eleştirici tavır, Nesefî’de yerini bazen sözlü, bazen sukûtî tasvibe bırakmıştır.

Biz burada müfessirin konumuzla ilgili görüşlerini tesbite çalışacağız.

Nesefî, velâyete; yardım ve birisinin işlerini üstlenme manasını vermiş, kelime “vilâyet” şeklinde okunduğun da ise; saltanat ve yetki manasına geliceğini söylemiştir.   Zahirî muâmelesinde ve bâtmî murakabesinde sıdk hâlini son derece muhâfaza eden veya sözü filini tasdik eden kimseyi sıddîk olarak tanıtan Nesefî,  velilerle ilgili âyeti,  tefsir ederken; veliye Zemahşerî ve Kâdî’ye yakın manalar vermiştir.421   Allah Teâlâ’nın, sevdiklerini kullarına da sevdireceğini belirten Nesefî, bunu, onlara dünyada va’dedilen müjdeler içinde zikretmiş,  Ka’b’dan yaptığı bir nakilde; yeryüzünde hayırla anılan bir kulun, semâda da aynı halle anılacağını söylemiştir.

Mârifet ehli olanlarda, ayrılığa (Allah’tan ayn kalmaya) ağlama, ihsana duâ ve kazâya rızânın bulunacağını nakleden Nesefî, kendisinde bu hasletler bulunmayan kimsenin, mârifet davâsında yalançı olacağını bildirmiştir.

Nesefî, “Ey insanlar hepiniz Allah’a muhtaçsınız.”   âyetinin tefsirinde, fakrın ta’rifini verirken birçok sûfiden nakilde bulunmuş ve evliyânın sıfatı hakkında (Yahya b. Muaz’dan)    şu üç vasfı nakletmiştir:

“Her şeyde Allah’a güvenmek, her şeyde O’na muhtaç olduğunu anlamak her şeyden O’na dönmek.”42,9

ĞARÂÎBÜ’L-KUR’ÂN / NÎZÂMÜDDÎN en-NÎSÂBÛRÎ (730/1329)

Büyük ölçüde Râzî’nin tefsirinin bir özeti olup Keşşâf ve diğer tefsirlerle takviye edilmiş olan Ğarâibü’l-Kur’ân   tasavvufî te’vil ve incelikleri ekseriyetle Necmüddin ed-Dâye’nin “Te’vîlât-ı Necmiyye” adlı tefsirinden alarak tamamlanmıştır.  Kendisi büyük bir sûfî olan Nisâbûrî, sûfiyâne ve sâfiyâne fikirlerini tefsirine de yansıtmıştır.

Nisâbûrî, veli kelimesine “yakınlık” mânasını verdikten sonra, Râzî’nin açıklamalarına benzer şekilde; velilerin Allah Teâlâ’ya yakınlıklarının O’nun marifet, cemal ve celal nurları içinde kaybolarak hâsıl olduğunu belirtmiş, peşinden, kelamcılann : “Allah’ın velisi; delile dayalı sahih bir iman, şeriatın emrettiği sâlih amel sâhibi kimsedir.” ta’rifini vermiştir.

Velilerin özellikleri meyanında Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Onlar; görülmeleriyle Allah’ın zikrolunduğu kimselerdir." hadisini  zikreden Nisâbûrî, bunun sebebini, onlann üzerinde bulunan İlâhî huşu’, tevâzu’ ve sekinete bağlamışür.

Müellif, velilere dünyada verilen nimet ve müjdelerden birisinin de diğer insanlar tarafından sevilmek ve kendisine tâbi olunmak olduğunu belirterek; bunu şöyle izah etmiştir: Kemâl hâli bizâtihî mahbûb bir şeydir. Kendisinde kemâl sıfatı bulunan kimse insaf üzere hareket ettiğinde herkes onu sever ama ona hased etmez. Bir kul için, kalben mârifetullah içinde kaybolup Allah’tan başkasından yüz çevirmekden daha büyük bir kemâl yoktur. Allah’ın nûru, bizâtihi cezbedip tâbi kılma özelliğine sahiptir. Bu nur kimin kalbine yerleşmiş ise; tabiî olarak, Allah’tan gayri şeyler kendisine tâbi ve hizmetçi olur.

Allah Teâlâ, velisi olduğu mü’minlere değişik tecellî ederek onları zulmet hallerinden nûrânî hallere intikal ettireceğini belirten Nisâbûrî, Cenâb-ı Hakk’ın, avamı küfür ve dalâlet zulmetlerinden imân ve hidâyet nuruna, havâssı nefsânî ve cismânî sıfatların zulmetlerinden rûhânîyet ve Rabbânîyetin nûruna, havassu’l- havâssı ise; hudûs ve fenânm zulmederinden şühûd ve bekânın nûruna çıkaracağını söylemiştir.

Nisâbûrî, âyetleri bölüm bölüm tefsir ederken her bölümde “te’vîl” başlığı ile tasavvufî yorumlara girmiş ve hemeh hemen tasavvufun bütün konulan bu te’viller içinde işlenmiştir. Yukanda kaydettiğimiz gibi; bu te’villerin ekseriyetle “Te’vîlât-ı Necmiyye"den alındığını hatırlatmalıyız.

LÜBÂBÜ’T-TE’VÎL / HÂZÎN (711/1340)

Uzun süre Şam’da Sümeysâtiye hankâhınm kütübhâne müdürü olarak görev yaptığı için, kendisine kütübhâne bekçisi anlamında “Hâzin” lakabı verilen ve sûfi meşreb bir zât olarak tanınan Alâüddin el-Bağdâdî eş-Şâfiî,  kısaca “Hâzin” diye tanınan “Lübâbü’t-Te’vîlfî Maâni’ t-TenzîF adlı tefsirini, Beğavî’nin “Meâlimil’ t-Tenzll” adlı tefsirinden özetleyerek ve diğer tefsirlerden de nakillerde bulunarak tamamlamıştır.

Veli ve velâyet konusunu Yunus sûresi 62-64. âyetlerini tefsir ederken ele alan Hâzin, burada yaptığı nakillerin ekseriyetini ‘‘Meâlimü’t-Tenzîrden almıştır. Önce velâyeti hakeden kimsenin bâriz vasıflarını tesbite çalışan Hâzin, görülmeleriyle Allah’ı hatırlatma, aralarında bir akrabalık ve malî menfeat olmadan sırf Allah için birbirini sevme vasıflarını ve buna mukâbil âhirette Allah Teâlâ’nın kendilerine yaptığı özel ikramları hadislere  dayalı olarak zikretmiştir.

Velinin kelime alarak; kurbiyyet ve nusret manalarına geldiğini belirten Hâzin, velinin ıstılâhî mânasını şöyle özetlemiştir. Veli; Allah Teâlâ’nın kendisine farz kıldığı bütün tatlara yapışarak O’na yakınlık sağlayan, devamlı Allah ile meşgul ve kalbiyle O’nun mârifet nûruna ğark olmuş kimsedir.O, bu bu hâliyle baksa; kudretullahın delillerini görür. îşitse; O’nun âyetlerini duyar. Konuşsa; O’nu senâ eder. Hareket etse; O’nun hizmetinde koşar. Gayrete gelse; taatmda coşar. Zikrullahtan hiç kopmaz, kalbiyle Allah’tan gayrisini görmez. îşte bunlar Allah’ın velisinin özellikleridir. Kul bu hâle gelince Allah Teâlâ onun velisi, yardımcısı ve destekçisi olur.

Kulda tam mârifet ve teslimiyet hâsıl olunca dünyevî endişe ve korkuların ortadan kalkacaını belirten Hâzin, bir ârifin ta’rifiyle; velâyet makâmının ve mârifetullah’ın bu tür korkulan ortadan kaldıracağını zikretmiştir.

Kâmil kimselerin gördüğü sâlih rüyâlan velilere va’dedilen müjdenin içinde sayan Hâzin, uyanık hâlinde Allah aşkı ve zikrinde kaybolan kalblerin, uyku ânında da aynı sevgiliye âit güzellikleri müşâhede edeceğini hatırlatmıştır. Hâzin,

Allah tarafından sevilen kulların insanlar tarafından sevilmesini bir muhakkik ârifîn şu tesbitine bağlamıştır: “Kul, devamlı Allah Teâlâ ile meşgul olduğunda kalbi aydınlanır ve nûr ile dolar. Kalbindeki bu nûr yüzüne vurarak onda huşu’ ve hudu’ hâlini meydana getirir. Böylece kullar onu sever ve överler. Bu, Allah Teâlâ’nın muhabbet ve rızâsının ilk müjdecisidir.”444

Sâlihlerin Allah Teâlâ’nın özel himâye ve desteğinde bulunduğunu belirten Hâzin, bu durumda olan bir kimseye hiçbir düşmanın zarar veremeyeceğini zikretmiştir.446

el-BAHRU’L-MUHÎT / EBÛ HAYYAN el-ENDELÛSÎ (745/1344)

Tefsirinde daha ziyâde Kur’an-ı Hakim’in dil ve belâğat inceliklerini nazara veren Ebû Hayyan, bu konuda Zemahşerî ile îbnu Atıyye’den bolca nakiller yapmış ve aynı zamanda kendilerini şiddetli bir tenkide tâbi tutmuştur.446

Veliye; yardımcı, destekçi, muhibb, birisinin işlerini üstlenen mânalarını veren Ebû Hayyan, Allah Teâlâ’nın, velisi olduğu mü’minleri zulmetlerden nûra çıkaracağını bildirdiği âyetin447 tefsiri sadedinde bazı sûfilerin sözlerini nakletmiştir.448

Ebû Hayyan, “Allah’ın velilerine hiçbir korku yoktur.” âyetinin449 tefsirinde, Zemahşerî’nin: “Veliler; taatma sarılarak Allah’a dost olan, O’nun da

444Hâzin, a.g.e, III, 269.

445Hâzin, a.g.e, II, 687.

44  Bkz: BkzıBilmen, Büyük Tefsir Târihi, II, 553; Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XVI, 167.

447 Bakara 2/257.

448Ebû Hayyan, el-Bahru’l-Muhît, II, 283. Bu sûfilenden birisi Ebû Bekir el- Vâsıtî’dir.(320/932) O, şöyle demiştir: “Allah, velisi olduğu mü’minleri nefislerinin zulumâtmdan çıkarıp nzâ, sıdk, tevekkül, ma’rifet ve muhabbet gibi edeb hallerine sevkeder.” Diğeri ise Ebû Osman el- Hîrî’dir.(2986910) O da bu konuda şunları söylen “Allah velisi olduğu mü’minleri, vahşet ve firkat zulmetlerinden vuslat ve ülfet nûruna çıkarır.”

Vâsıtî’nin hâl tercümesi için bkz: Ebû Nuaym. Hilye, X, 349; Sülemî, Tabakât, 302; Kuşeyrî, Risale, 1,151; Attâr, Tezkire, 563.

Ebû Osman’ın hâl tercümesi için bkz: Hilye, X, 244, Sülemî, 170; Kuşeyrî, I, 120; Tezkire, 318; Şa’rânî, Tabakât, 318.

449Yunus 10/62-64.

birçok kerametlerle kendisine dost ettiği kimselerdir.” ta’rifîyle, îbnu Atıyye’nin yaklaşımını aynen nakletmiş, îbnu Arabî gibi kimselerin velâyet ve nübüvvetle ilgili bazı müşkil sözlerinden Allah’a sığınmıştır.450

Velilerin özellikleri konusunda, zikre vesile olmaları ve Allah için birbirlerini sevmeleri ile ilgili hadisleri zikreden Ebû Hayyân, onlann takvâ hallerinin mâzi ve müstakbelde bütün hayatlan boyunca devam ettiğini belirterek, görülen sâlih rüyâların, insanlann sevgi ve hayırla anmalannın, vefat ânında meleklerin müjde ve selamlannın, âhirette nurlu bir yüze sâhip olup amel defterlerini sağ taraflanndan almalarının velilere va’dedilen müjdelerin içine gireceğini zikretmiş, nakilleri genelde Zemahşerî ile İbnu Atıyye’den yapmıştır.451

Bu nakil ve görüşlerinde orta bir yol ta’kib eden Ebû Hayyân, Mâide sûresindeki “Allah onları sever, anlan da Allah'ı sevrler.” 52 âyetinin tefsirinde, görüşlerine katılmadığı ve hallerini beğenmediği bir grup sûfî hakkında Zemahşerî’nin alçaltıcı ve alay edici sözlerini naklettikten sonra, kendisine duâ ederek zımnen tasvibini belirtmiş, bu arada kendi zamanında yayılan hulul ve ittihad anlayışlarını, vahdet-i vücûd görüşünü ve bazı sûfî geçinen kimselerin Kur’an ve sünnete karşı lâkayd.davranıp tâbi oldukları şeyhlerin sözlerine vahiymiş gibi sarılmalarını tenkid etmiştir.453

Ebû Hayyan’ın hiçbir ayırım yapmadan bütün sûfîleri içine alacak şekildeki kullandığı bu tür ifâdeler, vâkıaya ters düşmekte ve kendi ifâdeleri içinde de çelişki arzetmektedir. Çünkü; bir âyetin tefsirinde, velileri bütün hayatı boyunca takvâ üzere yaşayan kimse olarak tanıtıp, diğer bir yerde, belli bir kesimin kusurunu umuma aitmiş gibi göstererek, bütün sûfileri alay konusu etmek bizce bir tutarsızlıktır.

es-StRÂCÜ’L-MÜNÎR / HATÎB eş-ŞÎRBÎNÎ (977/1569)

Şafii fukâhasından verâ ve zühd sâhibi bir zât olan Şirbînî 454 tefsirinde daha çok tercih edilen kavilleri benimsemiş, rivâyet ve dirâyet metodunu beraberce

450Ebû Hayyân, a.g.e, V, 175.

45  bû Hayyân, a.g.e, V, 175.

452Mâide 5/54

453Ebû Hayyân, a.g.e, III, 511-512.

454Bilmen, Büyük Tefsir Târihi, II, 646; Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirûn 1,338.

kullanarak ve genelde Râzî’den nakiller yaparak eserini tamamlamıştır.455

Velâyete, kemal, idâre ve yardım,456 veliye de yardımcı ve destekçi 457 mânasını veren Şirbînî, velinin ıstılâhî ta’rifinde Zemahşerî ve Kâdî’ye uymuş, Allah Teâlâ’nın velileri tanıtırken “onlar yakînen iman edip gerçek takvâya ulaşanlardır.”*5* şeklindeki ta’rifini yeterli ve fazlasını gereksiz bulmuştur.459

Hz. Ali’nin: “Veliler, Allah’a taat içinde uykusuz kalmaktan yüzleri sararmış, ağlamaktan gözleri büzülmüş, açlıktan karınlan süzülmüş kimselerdir.”sözünü nakleden Şirbînî, Said b. Cübeyr’in nakline460 ve tbnu Abbas’m tefsirine dayanarak; onlann, yüz hatlannda okunan İlâhî heybet ve haşyetten, üzerlerinde görülen vakar ve sekînetten dolayı Allah Teâlâ’yı hatırlattıklarını zikretmiştir.461

Nevevî’den, İmam A’zam ve İmam Şâfiî’nin: “Âlimler Allah’ın velisi değilse, Allah için başka veli yoktur.” sözlerini nakleden Şerbînî, bunun, ilmi ile amel eden âlimlere âit olduğunu belirtmiştir. İmam Kuşeyrî’nin: “Nebinin ma’ suiniyetinin şart olduğu gibi; velinin de günahlandan mahfuz olması gerekir. Üzerinde şeriatın reddettiği bir hâl bulunan kimse veli değil, aldanmış birisidir.” sözünü de zikreden Şerbînî, Allah’ı sevdiğini iddia edenleri Allah Teâlâ’nın bunu isbata çağırdığını, bunun isbat alanı olarak Rasûlüne ittibâyı gösterdiğini,462 belirtmiş, Haşan el-Basrî’den nakille; muhabbetullah iddiâsmda bulunup ta, Hz. Peygamber (s.a.v)’e muhâlif hareket edenin bir yalançı olduğunu ve Kur’an’ı- Hakim’in onu yalanladığını zikretmiştir.463

Allah Teâlâ’nın kullarına muhabbetini, onlann taatlanna en güzel sevabı vererek, onlan katında ve kullan arasında yüceltip överek ve kendilerinden râzı olarak göstereceğini belirten Şirbînî, kullar Allah Teâlâ’ya muhabbetlerini; O’na

455Bkz: Bilmen, Büyük Tefsir Târihi, 11,647; Zehebî, a.g.e, I, 345; Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XVI, 170.

45  Şirbînî, es-Sirâcü’l-Münîr, II, 379.(I-IV cild, Beyrut, trs)

457Şirbînî, a.g.e, I, 170.

458Yunus 10/62,63.

459Şirbînî, a.g.c, II, 27.

460|igiü hadis için bkz: Taberî, Câmiu’l-Beyân, VII, 131; îbnu Mübarek, Kitâbu’z-Zühd, (No:217-218); îbnu Mâce, Zühd, (No:4119); îbnu Ebi’d-Dünyâ, Kitabü’l-Evliyâ, 47, 48; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, X, 205; Suyûtî el-Câmiu’s-Sağîr, 1,377 (No:2466);

461 Şirbînî, a.g.e, II, 27

462Âl-i Imrân 3/31

463Şirbînî, a.g.e, I, 208.

itaat ederek, hep nzâzını arayarak, gazap ve azâbını gerektiren fiilerden şiddetle kaçınarak ortaya koyabileceklerini hatırlatmıştır.464

İRŞÂDU’L-AKLÎ’S-SELÎM / EBU’S-SUÛD (982/1574)

Zemahşerî ve Kâdî’yi örnek alarak, daha çok Kur’an’ın i’câz ve belâğat yönüne ağırlık veren ve kendi usul ve uslûbü içinde bu işi en üst seviyede temsil eden Ebu’s-Suûd, Zehebî’nin tesbitiyle, bu vadide eser veren zatların en önünde yer almıştır.465 Kânûnî Sultan Süleyman ve II. Sultan Selim’in zamanlarında Hicrî hesapla tam 30 yıl şeyhülislâmlık vazifesini yürüten Ebu’s- Suûd, 87 yaşında vefat etmiştir.466

Veliye, lügat manası itibâriyle yakın manasını veren Ebu’s-Suûd, “Allah’ın velilerine hiçbir korku yoktur”46  âyetinde anlatılan velilerin, Allah Teâlâ’ya rûhânî yakınlık sağlayan mü’minleren seçilmiş kesimi olduğunu, onların bu dereceyi, bütün hayırların temeli olan yakînî iman ve kâmil takvâ ile elde ettiklerini, bu takvânın; “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun!”468 âyetiyle istenen ve ‘"insanın sırrını Cenâb-ı Hakk’tan alıkoyan bütün şeylerden kesilerek bütünüyle O'na yönelmek” şeklinde ta’rif edilen üçüncü ve en üst mertebedeki takvâ olduğunu belirtmiştir.469 Veli deyince akla gelen mânevî şühûd ve İlâhî yakınlığın bu takvâ ile hâsıl olacağını belirten Ebu’s-Suûd, hadislerde bahsedilen diğer sıfatların buna münâfî olmayıp sonuçta aynı manaya geldiklerini beyandan sonra, görülmeleriyle Allah’ın zirkolunması, birbirlerini sırf Allah için sevmeleri ve bu sâyede âhirette büyük bir nûrânî makâmı elde etmeleriyle ilgili hadisleri470 ve onları açıklayıcı mâhiyetteki haberleri zikretmiştir.471

Velilere verilen müjdeler konusunda Zemahşerî ve Kâdî’nin beyanları çerçevesinde nakillerde bulunan Ebu’s-Suûd,472 Allah’a muhabbetin ta’rifinde de

464şirbînî, a.g.e, I, 372.

465Zehebî,cı-Tefsîr ve’I-Müfessirûn I, 345; Bkz: Bilmen, Büyük Tefsir Târihi, II, 656;Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XVI, 174.

466Aydemir, Ebu’s-Suûd ve Tefsirdeki Metodu, 15,16.

467Yunus 10/62.

468Â1-İ tmrân 3/102.

469Ebu’s-Suûd, trşâdu’l-Akli’s-Selîm, IV, 158-159.

470Bakınız, dehlerler bölümündeki 18 ve 28 nolu hadislerin kaynaklan.

471Ebu’s-Suûd, a.g.e, IV, 159-160.

tamamen Kâdî’ye katılmıştır.473

RÛHU’L-MEÂNÎ / ŞtHÂBÜDDÎN ÂLÛSÎ (1270 /1854)

Neslen seyyid, mezheben Şafiî ve itikâden selefi olan Âlûsî,474tefsirini rivayet ve dirayet tarikini cem’ederek, önceki meşhur tefsirlerin hepsinden istifâdeyle yazmış,475 âyetlerdeki tasavvufî incelikleri özellikle bunun için açtığı “bâbu’l-işârât” bölümünde vermeye çalışmıştır. Alûsî, Nakşibendî tarikatına sülük etmiş ve meşhur Nakşî şeyhlerinden Mevlânâ Hâlid Zülcenâhayn’dan ilim ve feyiz ahzeylemiştir.47  Böyle nûrânî bir muhît ve atmosferde yetişen müfessirin o çevrenin zevk ve kültürünü eserine yansıtması pek tabidir.

Velinin esas olarak yakın olma fiilinden türemiş bir kelime olduğunu belirten Âlûsî, ıstılâhî mânasının da bu mana etrafında döndüğünü ifâde etmiş ve veliye; yakın, muhibb, yardımcı manalarını verdikten sonra, îmam Kuşeyrî’nin (465/1072) meşhur veli ta’rifini zikretmiştir 477

472Ebu’s-Suûd, a.g.e, IV, 160.

473Ebu’s-Suûd, a.g.e, II, 64. Kâdî’nin ta’rifi şudur. “Muhabbet; nefsin kendisinde kemal gördüğü şeye meyletmesidir. Bu meyü ve muhabbet kendisini ona yaklaştıracak şeylere sevkeder. Kul, hakiki kemal ve kemâlatm ancak Allah Teâlâ’ya âit olduğunu,kendisinde ve başkalarında gördüğü bütün kemâlâtın Allah’dan geldiğini, O’nunla sâbit olduğunu ve Ona rücû’ edeceğini yakînen bilince; sevgisi ancak Allah’a ve Allah için olur. Bu da, O’na taata ve rızasına yaklaştıracak şeylere rağbeti gerektirir. Bunun yolu ise O’nun Rasûlüne tâbi olmaktır.” Bkz: Beydâvî, a.g.e, 1,157.

474Bkz: Bilmen, Büyük Tefsir Târihi, II, 745.

475Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XVI, 176.

47  Bkz: Bilmen, a.g.e, II, 743; Mektûbât-ı Melânâ Hâlid (Haz: Dilâver Selvi-Kemal Yıldız), 301, 321, İst, 1993.

477Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, VI, 148.(Beyrut, 1987). Kuşeyrî, velinin “feîl” vezninde olup ism-i mefûl ve mübâlağah ism-i fâil manalarında düşünülebileceğini hatırlatarak, şöyle demektedir

“Birinci takdire göre veli; bütün işlerini Allah Teâlâ’nın uhdesine aldığı kimsedir. “O, sâlihlerin işlerini üzerine alır.” (A’raf 7/196) âyeti bu duruma işâret eder. Allah, velisini bir lahza bile nefsi ile başbaşa bırakmayıp onun işlerini görmeyi ve onu gözetmeyi bizzat üzerine alır. İkinci takdire göre veli; Allah’ın ibâdet ve taatını üstlenen kimse demektir. Velinin ibâdeti araya bir isyan hâli girmeden ve herhangi bir halel gelmeden aralıksız devam eder. Bir kimsenin veli olabilmesi için her iki manadaki velilik vasfına sahip olması gerekir. Bkz:Kuşcyrî, Risâle, II, 520-521.

Velinin İlahî himâyede muhâfaza edilmesini meşhur kudsî hadise478 bağlayan Âlûsî, Hattûbî’nin de (388/998) belirttiği gibi;479 Allah Teâlâ’nın: “Ben kulumu sevince onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum" ifâdesini mecâzî mânada alarak, bu; “onun bütün âzâlarını taatımla meşgul ederim, o benim rızam dışında görmez, işitmez, tutmaz ve adım atmaz." manasındadır, demiştir.480

Üzerinde zâhiren velâyet sıfatlan tahakkuk eden kimseye, kudsî hadisteki “Benim bir velime eziyet ve düşmanlık eden benimle harbe girmiş olur!" tehdidi altına girmemek için; hürmet, ta’zim ve edeb gerekeceğini belirten Âlûsî, şer’î bir sebep yokken, inad ve hasetten onlan inkar edip kendileriyle çekişme ve nizâya girilmesinin câiz olmadığını söylemiştir.481

Hadislerde anlatılan velilerin özellikleri ve makamlanyla ilgili diğer haberlerin, âyette anlatılan yakînî iman ve hakîki takvânın içine gireceğini belirten Âlûsî, bu özelliklerin zikredilmesinin, meseleyi insanlann fehmine yaklaştırmak için yapıldığına dikkat çekmiştir.482

Hiç kimsenin velâyeti nübüvvetten üstün göremeyeceğini ve gösteremeyeceğini ısrarla tekrarlayan Âlûsî, her nasıl olursa olsun velâyetin nübüvvetten üstün olduğunu söylemeye kimsenin bir delili bulunmadığını, böyle düşünmenin küfür olacağını hatırlatmış,485 Muhyiddin b. Arabi’nin (638/1240) bu konuda küfür denecek bir söz söylemediğini, onun ortaya koyduğu şeyin; bir peygamberin kendisine âit velâyet yönüyle risâlet yönünü karşılaştırmaktan ibâret olduğunu kaydetmiştir.484

Âlûsî, velâyet ve muhabbetin aslında sâdece Allah Teâlâ’ya olduğunu, O’nun Rasûlünü ve mü’minleri sevmenin bu asla tâbi bulunduğunu belirtmiştir.485

Âlûsî’nin,velilerin sınıf, aded ve vazifeleriyle ilgili pek çok değerlendirme ve

478Buhârî, Rikak, 38; ibnu Mâce, Fiten, 16; ibnu Ebi-d Dünya, Kitabu’l Evliya, 26-27 (No:l); Beğavî, Şerhu’s-Sünne, ı, 142; Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, No: 696-99.

479Bkz: Aynî, Umdetü’l-Kâri, XXIII, 89-90.(I-XXV, Beyrut, trs.)

480Âlûsî, a.g.e, VI, 149

481ÂIûsî, a.g.e, VI, 149.

482Âlûsî, a.g.e, VI, 150.

485Âlûsî, a.g.e, VI, 150

484Âlûsî, a.g.e, VI, 178.

485Âlûsî, a.g.e, III, 166.

nakillerini ilgili bölümlerde tesbite çalışacağız.

TEFStRU’L-MENÂR / MUHAMMED REŞtD RIZÂ (1354/1935)

Seyyid M. Reşid Rızâ’nm ifâdesiyle bu tefsir, sahih-i me’sûr ile sarih-i ma’kûl arasını camidir. Selefî, eserî, medenî, asrî, irşâdî, içtimâî, siyâsî bir tefsirdir.486 Muhammed Abduh’un tefsir derslerine katılan ve onun fikirlerini savunup yayan Reşid Rızâ, hocasından yaptığı iktibaslar yanında kendi görüşlerini de ekleyerek son derece dolgun bir tefsir meydana getirmiş ve eserini Yusuf Sûresi 53. âyetine kadar yazabilmiştir.487

Veli ve velâyet konularında îbnu Teymiye ile aynı paralelde düşünen Reşid Rızâ, velâyetin genel olarak, neseb, mekan ve sadâkat konularında yakınlığa delâlet ettiğini, onun yardımcı, birinin işlerini üstlenmek ve tedbir etmek manalarına geldiğini,488 Allah’ın mü’minlere, mü’minlerin Allah’a ve mü’minlerin birbirlerine karşı oluşturdukları üç türlü velâyetin bulunduğunu, câhil insanların son iki velâyet çeşidini birbirine karıştırıp; sırf Allah’a âit olacak velâyeti bazı mü’minler için yapmaya kalkarak şirke düştüklerini, bunun câhillere gizli kalıp âriflerce ma’lum olduğunu belirtmiş ve her üç velâyet çeşidini âyetlerin İşığında açıklamıştır.489

“ Allah mü’minlerin velisidir; onları zulmetlerden nûra çıkarır.”   âyetinin, Allah”ın velâyetinin sâdece mü’minlere âit olduğunu ortaya koyduğunu belirten Reşid Rızâ, bu konuda pek çok âyetin bulunduğunu,491 mü’minlerin birbirlerine velâyetinin; hak ve hayır yolda yardımlaşmaları şeklinde kendini göstereceğini, bunun ötesinde bir şey düşünmenin şirke kapı açabileceğini, Allah Teâlâ’ya has tasarruf ve yetkilerin kullarda görülmesi ve kâfirlerin, putları Allah ile kendi aralarında bizâtihi yakınlık sebebi görmesi gibi, bazı insanların arada görülmesinin insanı bu noktaya götüreceğini belirtmiş, ancak Allah Teâlâ’dan istenecek bir şeyi kullardan istemeyi şiddetle tenkid etmiştir.492

486Bilmen, Büyük Tefsir Târihi, II, 783.

487Hadislcrle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XVI, 276.

488Reşid Rızâ, Tefsîru’l-Menâr, XI, 415.

489Reşid Rızâ, a. g. e, III, 42-44.

490Bakara 2/257.

49 Bu tür âyetler için bkz: Nisâ4/45; Enâm6/14; A’râf 8/196; Hûd 11/ 113; Yusuf 12/101; Şûrâ 42/9, 28;

492Reşid Rızâ, a. g. e, III, 44-45.

Allah Teâlâ’nın mü’minlerin velisi olduğu gibi; şeytan ve tâğutun da kâfirlerin velisi olduğunu, önceki velâyetin karşısında bunun bulunduğunu belirten Reşid Rızâ, mü’minlerin birbirine dost olduğu gibi; kafirlerin de birbirlerinin dostu olduğunu âyetlerin ışığında493 nazara vermiştir 494

Reşid Rızâ, bu konuda önceki bilgileri nakilden ziyâde, ince bir değerlendirme ve geniş bir tahkikata dayalı görüşlerini zikretmiş, ele aldığı konunun hemen her yönünü tetkike tâbi tutmuştur. Allah Teâlâ’nın mü’minlere velâyetini, velâyet-i âmme ve hâssa diye ikiye ayırmış; velâyet-i hâssa ile dostluğa alman mü’minlerin takvâda ön sırayı temsil ettiklerini belirtmiş, derece bakımından en üstün velinin; ihlasla O’na kulluk yapan ve kendisine tam tevekkül eden, ancak O’nun için seven, sevgilerine hiç kimseyi ortak etmeyen, O’ndan başka dost ve şefaatçi edinmeyen, O’nun Rasûlünü ve mü’minleri seven kimseler olduğunu belirtmiştir.49-’

Velilerin, sahih bir imân ile kâmil takvâyı bünyelerinde cemettiklerini, yakinin de bu takvânın içine dâhil olduğunu belirten Reşid Rızâ, onlara va’dedilen müjdelerin en önemlilerinin Allah Teâlâ’nın onlara yardımı, her işlerinde güzel âkıbet ve muvaffakiyet vermesi, O’nun ahkâm ve edebine göre yaşadıkları ve dinine yardım edip hükümlerini yüce tuttukları sürece kendilerini yeryüzünde halife kılması olduğunu kaydetmiş, bu müjdeleri vefat ânındaki ve âhirettteki İlâhî ihsanların ta’kib edeceğini âyetlerin beyanları ışığında zikretmiştir.496

Velilerin sıfatlarını anlatan hadisleri sened yönünden pek sihhatli bulmayan Reşid Rızâ, bu konuda sûfilerin söylerdiklerini destekleyen en güzel hadisin : “Kim benim velilerimden birisine düşmanlık ederse, ona harp açarım ”497 şeklinde başlayan kudsî hadis olduğunu, bu hadiste de bir takım ğarib ifâdeler bulunduğunu belirtmiştir.498

Reşid Rızâ, tefsirinde veli, muhabbet, tasavvuf, vahdet-i vücud ve vahdet-i

49 Bu tür dostlukları ifâde eden âyetler için bkz:Al-i İmrân 3/175; Nisâ 4/76; Mâide 5/51; A’râf7/30; Enfâl 8/73.

494Reşid Rızâ, a. g. e, III, 43-44.

49  Reşid Rızâ, a. g. e, XI, 415.

496Reşid Rızâ, a. g. e, XI, 416-417.

49 Buhârî, Rikak, 38; Ibnu Mâce, Fiten, 16; Ibnu Ebi-d Dünya, Kitabu’I Evliya, 26-27 (No:l); Beğavî, Şerhu’s-Sünne, ı, 142; Bcyhakî, Kitâbu’z-Zühd, No: 696-99.

498Reşid Rızâ, a. g. e, XI, 417-18.

şühûd, keramet, tasarruf, vesile ve benzeri konularda çok oıjinal, oldukça geniş ve müdellel fikirler beyan etmiştir. îlgili bölümlerinde ele alacağız.

HAK DİNİ KUR’AN DlLÎ / MUHAMMED HAMDt YAZIR (1358/1942)

Hamdi Yazır’ın bu tefsiri, modem tefsir faâliyeti içerisinde türkçe kaleme alınmış en büyük tefsirdir. Bu tefsirde İlmî, edebî, sosyal ve felsefî bir çok meselelere yer verilip ince tahliller yapılmış, astronomi ve jeoloji konularına, fizik ve kimya gibi pozitif ilimlere geniş yer ayrılmıştır. Hamdi Yazır, îbnu Atıyye, Ebû Hayyan, Kâdî, Râzî ve Ebu’s-Suûd yanında özellikle Tantâvî Cevherî’nin pozitif ilimlerle ilgili açıklamalarından yararlanmıştır.499

Hamdi Yazır, evliyâullah Unvanının, Allah’a dost olanlar, Allah için dost olanlar ve Allah için icrayi velâyet edenler manasına gelebileceğini ve velayetin; muhabbet, nusret ve tenfizi emir mefhumlarını ifâde edeceğini belirtmiştir.500

Velilerin alâmetleri sadedinde; görülmelerinin Allah’ı hatırlatması, Allah için birbirlerini sevmeleri, sevgilerine dünya hesabı ve benzeri hedefleri katmamaları ile ilgili hadisleri zikreden Hamdi Yazır, velilerin yakînî iman ve kâmil takvâ ile Allah’a yönelmelerine karşılık olarak Allah Teâlâ’nın da dünya ve âhirette bir çok ihsan, kerâmet ve müjde ile kendilerine teveccüh ettiğini, “onlar için dünya ve âhirette müjde vardır.”501 âyetinin “evliyâullahın kerameti haktır.” anlayışının temeli olduğunu, “Allah hiçbir kavmi, o kavim kendindeki (iyi halleri) değiştirmedikçe değiştirip hâlini bozmaz”50  âyeti uyarınca; ehlullah kendisindeki velâyet hasletini, iman ve takvâ hâlini değiştirip bozmadıkça, “Allah’ın kelime ve hükümlerinde bir değişme yoktur.” garantisinin geçerli olacağını ve Allah’ın velilere va’dettiği müjdelerin dünya ve âhirette gerçekleşeceğini belirtmiştir.503

Buraya kadar tetkik ettiğimiz tefsirlerin veli ve velâyet konusundaki yaklaşımları genel batlarıyla bunlardır. Asrımızda yapılan tefsir çalışmalarında da konuya en azından ilgili âyetlerin tefsirlerinde değinilmiştir. Biz bunlar içinde, klasik tefsir usûlünden daha çok, Kur’an’ın pratik cephesiyle ve asrımıza verdiği

" Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XVI, 270-71.

300Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 2730 (Sadeleştirme, IV, 494)

501Yunus 10/64.

502Ra’d 13/11.

503 Hamdi Yazır, a.g.e, IV, 2732.

mesajlarla ilgilenen ve onu İlâhî lezzetiyle günümüz insanına takdime çalışan Seyyid Kutub’un (v: 1966) “Fî Zilâli’l-Kur’ân” adlı tefsirinde, “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.”5 4 âyetine yaklaşımını, biraz tasarrufla örnek olarak vermek istiyoruz.

“Sevgi ve rıza, onlarla Rabbleri arasındaki bağdır.„Sevgi...O akıcı, latif, yumuşak, parlak, aydınlık ve saf ruh. îşte İslam milletini, sevgili Rablerine bağlayan bağ budur.

Allah’ın, kullarından herhangi birisine olan sevgisi öyle bir şeydir ki; Allah’ı tanımayan, O’nu kendini vasfettiği sıfatlarla bilmeyen, hissinde, ruhunda, şuurunda ve bütün varlığında bu sıfatların cezbedici kudretini duymayan insanlar, bu sevginin kıymetini idrak edemezler.

Kulun Rabbini sevebilmesi kendisi için bir nimettir. Fakat onun tadını tatmayanlar bu nimetin kıymetini idrak edemezler. Allah’ın kullarından birini sevmesi, büyük ve muazzam bir olay ve ölçüsü bilenemeyecek kadar büyük bir fazilet olunca; bu sevgiyi tattırdığı kuluna olan nimeti de o derece büyüktür.

îşte bu kapı sâdık tasavvuf erlerinden Hakk’a ermiş olanların yükseldikleri kapıdır. Ama bu gerçek sevgiye ve vuslata erenler, tasavvuf tarihinde ve bu yola sülük edenler içinde çok azdır. Râbiatul Adeviyye’nin mısralanndan dökülen şu ifâdeler, bu eşsiz sevginin engin zevkini hâlâ his âlemine intikal ettirir

Sen tatlı ol da, bütün âlem zehir olsun, Sen râzı ol da bütün insanlar öfkeyle dolsun.

Yeter ki iyi olsun benimle senin aran.

Endişem olmaz gayri, âlem olsa da viran.

Sen beni sevdiğinde herşey artık kolaydır.

Ne gam! Bütünüyle âlem zâten yok olacaktır.

Bu İlâhî sevgi insanın bütün vücûdunu ve kâinatı sarar, doldurur. Her şeye sirayet eder. İslâmî tasavvur, mü’minle Rabbini işte bu sevimli ve acîb râbıta ile birbirine bağlar. Bu, bir defaya mahsus bir durum değildir. O, bu tasavvurda bir asıl, bir hakikat ve temel bir unsurdur. Şu âyetler bunu ortaya koymaktadır

504Mâide 5/54.

“tman edep sâlih amel işleyenler için Rahman olan Allah, gönüllerde bir sevgi yaratır.”505

“Rabbim çok merhametli ve çok sevgilidir.”50

“O. çok bağışlayan ve çok sevendir.”507

“İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha şiddetli ve devamlıdır.”50

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin”50*

Bu konuda pekçok âyet mevcuttur.

İslâmî tasavvurun, ubudiyetin hakikati ile ulûhiyetin hakikatini birbirinden ayırmak hususunda kesin oluşu, Allah’la kul arasındaki o tatlı sevgiyi kurutmaz...”510

Asrımızda tefsirle ilgili yapılan çalışma yapan müelliflerden Mustafa Merâğî (1364/1945) kendi ismi ile anılan tefsirinde, Reşid Rızâ (1353/1935) çizgisinde ve ona nisbeten çok muhtasar bilgiler vermiş,511 Vehbe Zuhaylî “et-Tefsîru’ l- Münîr” adh eserinde, veli ve velâyet konusunu yukarıdaki tefsirlerin özünü verecek şekilde özetlemiş,512 M. Mahmud Hicâzî “et-Tefsîru’ l-Vâdıh” isimli tefsirinde, velinin ta’rifini verirken Kâdî Beydâvî’ye, sıfat ve hâlini zikrederken Râzî’nin beyanlarına katılmış, son mütelaasmda da; veliler hakkında söylenen bazı sözleri uygun görmediğini belirtmiştir.513

Kur’ân’ı yine Kur’an âyetleriyle açıklama metodu ile değişik bir tefsir usûlü

505Meryem 19/96.

506Hûd 11/90.

507Bürûç 85/14.

50  Bakara 2/165.

50  Âl-i îmrân 3/31.

510Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân, II, 918; Tere: IV, 301-303. Heyet, Hikmet yay. İktibaslar daha çok tercümeden alınmıştır.

511Merâğî, Tefsîru’l-Merâğî, IV, 149,130. (I-X, Dâru’l-Fikr, trs)

512Zuhaylî, et-Tefsîru’l-Münîr, III, 25, XI, 210-214.(I-XXXII, Beyrut, 1991)

513Hicâzî, et-Tefsîru’l-Vâdıh, II, 74-76. Ayrıca bkz: 1,172, 798, 826. Hicâzî, kul takvâsı sayesinde İlâhi nûr, ferâset ve desteğe ulaşıp Rabbânîlik sıfatını elde edeceğini söylemiştir, a. g. e, I, 821-22.

ta’kib eden Şınkîtî, “Edvâu’ l-Beyân” adlı tefsirinde “Allah iman edenlerin velisidir; onları zulmetlerden nâra çıkarır.”514 âyetini tefsir ederken velâyet çeşitlerini, Allah’ın velâyetinin semeresini, mü’minlerin velâyetini âyetlerle irtibat kurarak açıklamıştır.515

Günümüzde Türkiyede tefsir çalışmaları içinde tamamlanmış müstakil tefsirlerden “Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri” müellifi Süleyman Ateş, “Mâide” sûresi 54. âyetini tefsir ederken; Allah”ın sevdiği tâifenin arasına, bir zamanlar Haçlı ordularına karşı müslümanlan korumak için cansiperâne çarpışan Selçukluları ve senelerce îslâmın bayraktarlığını yapmış Osmanlı mücâhidlerini katarak manâyı umûmileştirmiş ve ila yevmil kıyâme bu sıfatta olan herkesin âyetin müjdesine gireceğini belirtmiştir.516 Bu yaklaşımı oıjinal ve güzel buluyoruz.

Yunus sûresi 62-64. âyetlerde velilerin ta’rif ve özellikleri konusunda Râzî’nin görüş ve nakillerini özetleyen Ateş, Allah Teâlâ’nın, sevdiği kullarını diğer kullara da sevdireceğini, bunun gayri ihtiyâri ve hiç zorlanmadan olacağını belirtmiş ve bu konuraki meşhur hadisi517 nakletmiştir.518

“Asrın Kur’anTefsiri” müellifi Celal Yıldırım, veli ve velâyet hakkında çok söz söylendiğini, bunların hepsininin özünü ve en anlamlısını bizzat Allah Teâlâ’nın kendisinin yaptığını belirterek, ilgili âyetlerin açıklamasına geçmiş ve Râzî’nin bu konudaki yaklaşımına kendi mütâlâasını ekleyerek daha câmi bir ta’rif yapmış, Allah dostlarının korkmadığı hususları maddeler hâlinde sıralamış ve bu arada şu oıjinal tesbiti yapmıştır: Gerçek bir velinin bulduğu mânevî makam ve saltanatı, maddî ve dünyevî bir saltanata değiştirdiği hiç görülmemiştir.519 Şunu da biz ekleyelim; bunun aksi çok görülmüştür.

d-Değerlendirme.

Yukarıda, sûfi ve müfessirlerin velâyet konusundaki ta’rif, tanım ve 514Bakara2/257.

Edvâu’l-Beyân, 1,157

Sl Aıeş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, III, 18-19.(I-XII, İst, 1988)

617Hadis: “Allah bir kulu sevine Cibril’i çağırır ve ona : Ben falancı kulumu seviyorum, onu sen de sev.” şeklinde başlayıp devam eden hadistir. Yukarıda tamamı geçti. Bkz:Buhârî, Edeb, 41, Tevhid, 33; Müslim, Birr. 48; Tirmizî, Tefsiru Sûre, 20; Mâlik, Şear, 15; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, XIII, 55-56

518Ateş, a.g.e, V, 403.

519Yıldırım, Asrın Kur’an Tefsiri, V, 2733-2737.

yaklaşımlarını verdik. Bunlardan çıkan sonucu şöyle özetleyebiliriz:

Veli ve velâyet kelime ve mefhum olarak, bir çok çeşitleriyle bizzat Kur’ân-ı Hakim’de zikredilmiştir. Genel hatlanyla ortaya konan bu İlâhî tanım, tasavvuf ehli ve müfessirleri bağlamış olup, herbirisi kendi anlayışının merkezine bu İlâhî bilgiyi koyarak; tecrübe, zevk ve fikrini onun etrafında şekillendirmiştir.Veli ve velâyet konusunda sûfilerle müfessirler genelde -istisnâlar hâriç-birbirini kabullenir görünümü ndedi rler.

Tasavvufun diğer konularında sûfilerle şâir ilim ehli ve müfessirler arasında her yönüyle bir mutâbakat bulunmadığı halde, veli ve velâyet konusundaki bu uyum, kanaatimizce, meselenin açıkça Kur’an’da savunulmasından ve özüyle ortaya konulmasından ileri gelmektedir. İleride göreceğimiz gibi; sûfîlerin savunduğu bazı meseleler, bir çok müfessir tarafından tenkid edilecektir.

Sûfîler ve müfessirler, velinin; Allah’ın dostluğunu, yakınlığını, özel ihsan ve desteğini kazanmış, dünya ve âhirette İlâhî himâyeye alınmış kimseler olduğu konusunda müttefiktirler. Genelde sûfîler, veli ve velâyeti ta’rif ederken, hadis-i kudsîde: “Ben bir kulumu sevince; onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse verir, bana sığınırsa kendisini himaye ederim.” şeklinde belirtilen oldukça özel ve özel olduğu kadar da ehli için geniş yetkileri içeren alanda, kendi tecrübe, zevk ve terakkilerine münâsib ta’rifler yaparken; müfessirler, Kur’an’daki veli tanımını yeterli bulmuşlar ve ta’riflerini bu âyetleri izah sadedinde yapmışlardır.

Fahru’r-Râzî, Nisâbûrî, Alûsî gibi az çok tasavvufî atmosferde soluklanmış müfessirler, bu zevk ve anlayışlarını tefsirlerine yansıtmışlar, îbnu Kesir, Cemâluddin Kâsîmî, Reşid Rızâ, Merâğî gibi müfessirler ise; veli ve velâyet konusunda selefi anlayışı temsil ederek, Haşan el-Basrî, Cüneyd el- Bağdâdî, Maruf Kerhî, Fudayl b. îyaz, Râbiatü’l-Adeviyye, Abdülkâdir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend gibi, zâhiren ve bâtmen Kur’an-sünnet çizgisine son derece dikkat eden sûfi büyüklerini hüsnü kabülle karşılayıp, onlann güzel söz ve hallerini nakletmiş, bu çizgiyi zorlayan bazı sûfîleri ise şiddetli tenkide tâbi tutmuşlardır. Tasavvuf çevrelerince gerçek hâliyle tanınamadığı için tân ve terkedilen îbnu Teymiye bile, isimleri zikredilen zevâtı sûfi büyükleri olarak tanıtıp örnek göstererek sözlerini nakletmiştir. Sûfimeşreb olmayan, sûfîleri de pek gündemine almayan diğer müfessirler ise; veli ve velâyeti, Kur’an’da geçtiği şekliyle ve hadislerin zâhiren değindiği kadar ta’rif edip, detaya dalmadan

geçmişlerdir.

Tartışmalı konular, bundan sonra ele alacağımız velilerin sınıflan, dereceleri, velâyetin hatmi, vesile, rabıta ve tasarruf gibi bahislerdir. Bunlan tartışmaya sebep olacak şekilde yorumlayan ve oıjinal yaklaşımlarıyla gündeme getirip hücümlan üzerine çekenler; hatmü’l-velâye konusunda Hakim et-Tirmîzî, şatâhat konusunda Beyazid Bistâmî ve Hallac-ı Mansûr, ricâlü’l-ğayb, kutub, velâyet, vahdet-i vücüd gibi konularda Muhyiddin b. Arabî ve ona tâbi olanlar olmuşlardır.


B-Velilerin Sınıf ve Dereceleri.

Ehl-i tasavvuf, veli, sûfi ve tasavvufun ta’rifinde birçok farklı tanımlar ortaya koydukları gibi; velilerin derece, sınıf ve statüleri konusunda da değişik taksim ve farklı yaklaşımlara sahiptirler. Bunun için velileri, sıfat ve makamlarına göre farklı sınıflara ayırmışlardır. İlk devirlerde sûfi kelimesi kullanılmadığı ve kullanılmaya başlandığında da fazla yayılmadığı için; veli deyince akla Kur’an ve sünnetteki ta’rifler gelirdi. Sühreverdî’nin (632/1234) belittiği gibi; Kur’ân-ı Kerim’de sûfi kelimesi yoktur.1 Bu kelime Rasûlullah (a.s) zamanında da kullanılmıyordu.2 Fakat, Kur’ân-ı Kerim’de sûfi yerine “mukarrabûn” ismi kullanılmış ve bununla Allah Teâlâ’ya kullukta en ön safta olan, sâbikûn sıfatıyla anılan, İlâhî huzurda kabül gören hâs kullar kasdedilmiştir.3

Daha sonraları, hadislerden mülhem olarak, veliler, bir takım isim ve sıfatlarla anılır olmuştur. Bunların en ilki ve yaygını “abdâl” kelimesidir. Abdal anlayışının ortaya çıktığı sıralarda bu terim âbid ve zâhidlerle birlikte muhaddis ve fakihler4 için de kullanmaktaydı. Nitekim abdal hadislerini nakleden Ahmed b. Hanbel (241/855) yeryüzünde muhaddislerden başka abdâl tanımadığını söylemiştir.5 îmam Şâfiî (204/819) ve îmam Buharî’nin (256/870) de abdâl sözünü beğendikleri kişiler için bir takdir ifadesi olarak kullandıkları rivâyet edilmektedir..

Tasavvufî düşüncenin en önemli özelliklerinden bir tanesi de ricâlu’l-ğayb anlayışıdır. Bu anlayış, önceki devirlerde abdâl, evtad, ferd isimleriyle tasavvufî çevrelerde kâmil ve ârif kimselere kullanılmaya başlamış,7 Hakim et-Tirmizî

Sühreverdî, Avârifü’l-Meârif, 18 (Trc:16. Mtrc:Dilâver Selvi).

2Sühreverdî, a.g.e, 63. (Trc:79).

3                                         Bkz: Sühreverdî, a.g.e, 18. (Trc: 16).

4                                          İbn Hacer el-Heytemî, İmam Şafi’nin evtad olduğu üzerinde ittifak olduğunu, bir rivayete göre; ölmeden kutb makamına yükseldeğini, bu konuda İmam Nevevî ve diğerlerinden haberlerler nakledildiğini kaydeder. Bkz: Heytemî, el-Fetâva’l-Hadîsîyye, 325.(Mısır, 1989). İbnu Hacer, ricâlu’l-gaybla ilgili geniş mâlumatı bunun için açtığı özel bir başlık altında incelemiştir. Bkz: a.g.e, 322-323.

5Haıîb, Şercfu Ashabi’l-Hadis, 49-50; Sehâvî,el-Makâsıdu’l-Hasene, 10; Suyutî, el- Haberu’d Dâl (cl-Hâvî içinde), II, 471; İbn Hacer el-Heytemî, a.g.e, 324-325.

 Bkz. Sehâvî, a.g.e, 9; ibn Arrak, Tenzihu’ş-Şeri’a, II, 307.

7Bkz: Kuşeyrî, Risale, I, 75; Burada îmam Şâfi’ye “evtâd” denilmektedir. Ibnu’l-Imâd,

86


(285/898), tarafından gündeme girmiş, daha sonra İbn Arabî (638/1240) ile yeni bir çehre kazanıp, daha geniş bir çerçevede işlenmiştir.

Rıcâlu’l-ğayb, lügat manası olarak; bilinmeyen, görülmeyen kişiler demek olup, tasavvufî ıstılahta; İnsanlar arasında gizli velilere, sâlih cinlere, bilgi ve nzıklannı gâibten elde eden bir grup insana verilen isimdir.8 Bir diğer yaklaşıma göre, bu şahıslara ricâlu’l-ğayb denmesinin sebebi; çoğu insanlar tarafından bilinmemelerinden dolayıdır.9 Ricâlu’l-ğayb’ı altı kısma ayıran Tehânevî, ilham meleklerini de bunlara dâhil etmiştir.10

Herkes tarafından kolayca tanınmadıkları veya gizli olan hakikat ve sırlara vâkıf oldukları için ricâlu’l-ğayb adı verilen11 bu seçkin kişilerin arasında bir mânevî disiplin ve hiyerarşi vardır. Ancak her mertebedeki ricâlu’l- ğaybm adlan ve hiyerarşideki yerleri çeşitli kaynaklarda farklı şekilde gösterilmiştir. Meselâ; Hatîb’in “Târîhu Bağdad”mda Kettânî’ye (322/933) atfedilen en eski rivâyetlerin birinde veliler arasındaki bu sıra, aşağıdan yukarıya nukebâ, nücebâ, abdal, ahyâr, umed (veya umud) ve ğavs şeklinde sıralanırken,12 yeri geldiğinde göreceğimiz gibi; îbnu Arabi’de farklı sıralamayla ifâde edilmiştir.

Veli ve ricâlu’l-ğayb anlayışında müşterek lafız olarak kullanılan abdâl kavramı, zamanla sistemleşen bir hiyerarşi içinde, üsten aşağı kutb,13 eimme veya

Şezerâtu’z-Zeheb, II, 298. (Beyrut, 1988) Burada “abdâl” olarak anılan zat Hammad b. Seleme’dir.

8                                  İbn  Arabî, Futûhât, II, 2.

9                                  İbn Hacer el-Heytemî, el-Fetâve’l-Hadîsiyye, 322

10                                   et-Tehânevî, Keşşâfu Istilahâtı’l-Funûn, II, 846-47.

11                                   Bkz: Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, (el-Havî içinde) n, 472.

12Hatib, Târîhu Bağdad, III, 75-76. Burada Kettânî şöyle demektedir: “Nukebâ üçyüz,Nücebâ yetmiş, Budelâ kırk, Ahyâr yedi, Umed dört kişi ve Ğavs bir kişidir. Nukebâ Mağrib’de, Nücebâ Mısır'da, Abdal Şamda, Ahyâr yeryüzünde dolaşmakta, Umed yerin (kuzey, güney, doğu, batı) dört yanında. Ğavs ise Mekke’dedir. Halkın ihtiyacı ortaya çıktığında önce Nukebâ, sonra Nücebâ, sonra Abdal, sonra Ahyâr, sonra Umed Allah’a niyazda bulunur. Daha sonra dualarına icâbet edilir. Aksi halde Ğavs Allah’a niyazda bulunur ve duasına icabet edilinceye kadar istemeğe devam eder.” Ayrıca bkz: İbn  Manzûr, Muhtasara Tarihi Medineti Dımaşk, 1,116.

1 o

JKutub, kelime olarak; değirmenin etrafında döndüğü mil, değirmen iği, eksen v.s. manalarına gelir. (Bkz: Firuzabadî, Kâmusu’l-Muhît, I, 275) Bir işin merkezinde bulunup onu idare edene “o işin kutbu, yani idarecisi” denir. Bkz: Muhammed Parsa, Faslu’l-Hıtâb

imamân,14 evtâd,15 nukebâ,16 nücebâ,17 efrâd18 şeklinde, değişik isim ve

Tercümesi (Tevhide giriş), 579; Âmûlî, Kitâbu Nassı’n-Nusûs, Hatmu’l-Evliyâ ekinde, 501; Abdu’l-mun’im el-Hafenî, Mu’cemu Mustalahâtı’s-Sufiyye, 215-216. Kutb lakabıyla ilk defa Ebu’l-Vefa Irakî’nin (ö. 495/1102) anıldığı nakledilir. Bkz: Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi,.253. Îbn Arabî, Futûhat’ta kutbun sıfatlarını, özelliklerini ve bu ümmetten önce gelmiş geçmiş aktabm isimlerini verir. Bkz. İbn  Arabî, a.g.e, 1,151-153, 157, II, 555,574. Bedîuzzamân da aktab-ı erbaanm Abdulkâdir el-Geylânî, Ahmed er-Rufâî, Ahmed el-Bcdevî ile Ibrâhim ed-Desûkî, olduğunu söyler. Bkz: Said-i Niırsî, Mektubat, 87 (İst. 1990 Tenvir Neşriyat).

14Eimme; imam kelimesinin çoğuludur. Kutbdan sonra gelen iki zattır ki onlara imamân ve imameyn tabirleri kullanılmıştır. Kutb öldüğünde onun yerine sağdaki imam geçer. Bu imamlardan biri melekût âlemi, diğeri mülk âlemi ile ilgilenir. Bkz: İbn  Arabî, Istılahatu Şeyh Muhyiddin İbn  Arabî, 57; Cürcânî, a.g.e, 58; Kâşânî, Istılahhatu’s-Sufiyye, 57; Pakalm, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II, 59.

 Evtâd, kelime olarak; kazık, direk manasına gelip ‘vedet’ kelimesinin çoğuludur. İbn  Arabî’ye göre ricalu’l-gaybten kabul edilen ve dört kişiden oluşan evtâd, bazı âyetlerin işâretiyle (78/6-7, 7/17) bilinip dört yöne memur velilerdir. Evtâdın herbiri; Abdulhay, Abdulalim, Abdulkâdir ve Abdulmurîd isimleriyle anılıp doğu, batı, kuzey ve güneyin muhafazasıyla görevlidirler. Bkz: İbn  Arabî, Futuhat, II, 7; III, 521; Kaşânî, Istılâhatu’s- Sufiyye, 58. Evtâdın herbiri bir peygamberin kalbi üzer olup, dört büyük meleğin ruhaniyetinden yardım alırlar. Bkz: İbn  Arabî, a.g.e, 1,160; İbn  Abidin, a.g.e, 268; Pakalm, a.g.e, I, 575.

 Nükabâ, lugatta bir topluluğun ileri gelen şahsı manasına gelir. ‘Nakib’ kelimesinin çoğuludur. İbn  Arabi’nin kabul ettiği manaya göre nukebâ, oniki burç adetinde olup, burçlarla ilgili ilimlere vakıf, inzal olmuş şeriatların bilgilerine sahip; insanların kıyafet ve görünümlerinden, onlann huylarını ve diğere özelliklerini tesbit etme vasfını kazanmış kişilere denir. İbn  Arabî, Futuhat, II, 7. Cürcânî’ye göre Allah’ın el-batm ismi kendilerinde tahakkuk eden nukebâ, üçyüz kişiden oluşup; a- Emir aleminin hakikatlanna vakıf ulvi nefisler b- Halk alemine ait hakikatlara vakıf süfTî nefisler c- Însânî hakikatlara vâkıf vas’atî nefislerden oluşan üç gruba aynlırlar. Cürcânî, a.g.e, 301; Krş: İbn  Arabî, Istılahatu Şeyh Muhyiddin İbn  Arabî, 57; Kaşanî, a.g.e, 116. Nükebâmn üçyüz kişiden ibâret olduğunu söyleyenler için bkz: Pakalm, a.g.e, II, 707.

l7Nücebâ, lugatta kıymetli, üstün kişi manasına gelen necib kelimesinin çoğuludur. İbn  Arabî’ye göre sayılan sekiz olan nücebâ; sekiz İlâhî sıfatın ilmine ve keşfen yıldızların ilmine vakıftırlar. Kürsi makamlarıdır. İbn  Arabî, Futuhat, II, 8. Başka bir yerde îbnu Arabî, nüccbânm diğer ümmetlerden yedi kimse olduğunu, Muhammed ümmetinde ise bu sayının onikiye çıkuğını söylemiştir. İbn  Arabi’nin burada saydığı oniki isim ashabtandır. Bkz: İbn  Arabî, Muhâdaratu’l-Ebrâr, I, 35, II, 81; Cürcânî’ye göre kırk kişi olan nücebâ; sıfatlarla ayrı bir şekle dönüştürülmüştür. Bu kavramlar, özellikle Ibnu Arabi’den sonra tasavvuf çevrelerinde daha çok kullanılır olmuştur. Biz kısaca, meşhur tasavvufî eserlerde yapılan veli taksimlerini ve sınıflandırmalarını vererek târihî süreç içerisindeki gelişmeyi tesbit ve ta’kibe çalışacağız.

a-Sûfilerin Görüşleri:

İlk sûfı müelliflerden Hakim et-Tirmîzî (285/898), önceki bölümde geçtiği gibi; velileri iki sınıfa ayırmıştın

1-Veliyyu hakkıllah

2-Veliyyullah.

Birincisi; farzları edâ ile haramlara veda eden ve bütün himmetini bu noktaya teksif edip taatlara yönelerek rezil işlerden çekinen kimsedir. îkinsisi ise; Allah Teâlâ’nın özel korumaya aldığı, nefsin köleliğinden kurtarıp rahmet ve nur içinde yüzdürdüğü, yüksek derecelere yükselttiği, mânevî kıvamını verdiği, süslediği, edeblendirdiği, temizlediği, mânevî nurlarla doyurup beslediği ve tekrar halkın içine gönderdiği âlî bir kuldur.19

Hakim et-Tirmizî, birinci velâyetin rahmetten, İkincisinin cûddan kaynaklandığını, ikinci velâyet sâhibinin İlâhî nusret desteğinde ve Rabbânî himâye altında kullan Hakk’a dâvet işini üstlendiğini belirtmiş,20 velilerden özel seçilmiş bazı kulların, diğer velilerin imamı, emini, murâkıbı ve bayraktan olduğunu zikretmiştir.21

kulların ağır işleriyle meşgul olup, merhamet ve şefkatlan icabı daima başkalarının hizmetindedirler. Cürcânî, a.g.e, 294-95; Kaşanî, a.g.e, 114; Pakalm, a.g.e, II, 707.

 Efrâd, eşsiz şahsiyetler manasına gelen ferd kelimesinin çoğuludur. Kutbun dışında kalan gayb erenlerine veriler isimdir. Kâşânî, a.g.e, 56. Bunların belli sayılan yoktur. 2, 3, veya daha fazla olabilir. Bkz: İbn  Arabî, a.g.e, 56; Tehânevî, a.g.e, III, 1107; Bkz: Pakalm, a.g.c, I, 597.

19Hakîm Tirmizî, Hatmu’l-Evliyâ, 118, 138, 331; Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ, 2, 33.(Beyrut, 1992)

20Hakîm Tirmizî, Hatmu’l-Evliyâ, 332-333; Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ, 35

71

Hâkim et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-Usûl, 1,339. Tirmizî, burada veliyyül hâs olan âriflerin şu özelliklerinden bahseder: “Ehlullahm bir kısmı en yüksek velâyet derecesine sâhip olur. Bu kimse, Allah Teâlâ’nın kendisini velâyeti için (seçip) kullandığı bir kuldur. O, Allah Teâlâ’nın kabzasında (özel himayesinde) hareket eder. O’nunla konuşur. O’nunla görür, O’nunla tular, O’nunla anlar, (akleder). Allah onun yeryüzünde şânmı (ve irşâdmı) yaymış, kendisini halkın, veliler sancağının sahibi, yer ehlinin emniyeti, gök ehlinin nazar yeri, gönüllerin reyhanı, Allah’ın hâs dostu, nazargah-ı İlâhî, Rabbani sırların ma’deni,

Hakim et-Tirmizî, Allah Teâlâ’nın, Rasûlullah (a.s)’m vefatından sonra ümmeti içinde kırk tane sıddîk bulundurduğunu, onların bereketiyle yerin ayakta durduğunu, içlerinden vefat edenlerin yerine bir diğerinin getirileceğini, bunun kıyamete kadar böyle devam edeceğini, bu kırk sâlihin Rasûlullah (a.s)’ın mânen ehl-i beyti olduklarını beyan eder.22

Hakim et-Tirmizî, velilerin genelini ifade için kullanılan “abdâl”a şu iki sebeple bu ismin verildiğini söylen

1-Ricalu’l-gayb’tan biri öldüğünde Allah bir başkasını onun yerine bedel olarak getirir.

2-Onlar kötü olan ahlak, amel ve inançlarını terkederek iyileriyle değiştirenlerdir.23

Daha sonraki devirlerde manevî hiyerarşi içinde yerini alacak olan “abdâl”, “nücebâ”, “ümenâ” “kırklar” gibi kavramlar, Hakim et-Tirmizî’de görüldüğü gibi yavaş yavaş tasavvuf litaratürüne girmeye başlamıştır.

Serrâc (378/988), velileri iki ana grubta ele alır:

1-Sâbikûn mukarrabûn, 2-Ahyâr içindeki ebrâr.

yeryüzünde zât-ı bârinin (adalet) kamçısı yapmıştır. Allah Teâlâ onun vasıtasıyla kullarım terbiye eder. Onun nazarıyla ölü kalbleri diriltir. Halkı kendi yoluna çevirir. Onunla hukuk-ı ilâhiyeyi ayakta tutar. O, hidâyet anahtarı, yeryüzünün sürürü, ehlullahın emini ve imamıdır. Rasûllah (a.s)’ ın huzurunda Rabb’ini senâ ile meşgul olur. Rasûlullah (s.a.v) onunla bu huzurda övünür. Allah Teâlâ bu makamda onun ismini yüceltir. Rasûlullah (a.s) onunla sevinip gözü aydınlık olur. Allah Teâlâ, onun kalbini dünyevî dert ve meşgalelerden alıkor. Kendisine yüksek hikmetini bahşeder. Onu tevhidine (sırf kendisine) sevkeder. Nefsini görmekten ve hevânın gölgesinden yolunu uzak kılar (temizler). Diğer ehlullahın defterlerine (isim ve hallerinin yazıldığı sahifelere) bunu emin kılar. Kendisine onların makamlarını tanıtır ve derecelerine muttali kılar. Bu hâliyle o, nûcebâmn efendisi, hükemânın sâlihi, dertlerin şifâsı, (manevî) tabiblerin imamı olur. Sözü kalpleri (Allah’a) bağlar. Görülmesi nefislere şifâ verir. Teveccüh edip yönelmesi hevâî arzuları (kalbten) yokeder. Yakınlığı kötü huylan temizler. O, bahar gibi nûr saçar. Yaz gibi (manevî) meyveleri toplanır. Kendisine sığınılan bir sığınaktır. Birşeyler bulunması ümit edilen maden kaynağıdır. Hakk ile bâtılın arasını ayırd eder. O, sıddîktır. Hakk adamıdır. Dosttur. Ariftir, tlhâma mazhardır. Yeryüzünde Allah’ın tek denebilecek dostudur.” Benzerî sıfatlar için bkz: Tirmizî Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ, 35, 36.

Hakîm Tirmizî, Hatmu’l-Evliyâ, 335-6.

23 Hakîm et-Tirmizî, Nevâdıru’l-Usûl, 1,167.

Daha sonra, âyetlerin delâletiyle,24 mukarrabûn olanların ön sırada ve büyük ikramlara mazhar olduğunu belirtir.25

“Kendilerine ilim verilenler derece derecedirler.”2  “Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır.”'2,1 “Baksana , biz insanların bazısını diğerine nasıl üstün kıldık.”2  âyetlerinin ifâde ettiği gibi; insanların farklı derecelere sahip olduğunu belirten Serrâc, Allah Teâlâ’nın varlığına ve birliğine şâhid gösterilen ilim ehlinin,29 Rasûlullah (a.s)’m “Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”30 hadisinde anlatılan kimseler olduğunu, bunlar da ashâbu’l-hadis, fakihler ve sûfîler olarak üç gruba ayrıldığını, bu üç sınıf içinde, ihsan ve mârifet ilmine sahip olan sûfîlerin en önde bulunduğunu belirtmiştir.31

Ebû Tâlib el-Mekkî (386/996), temiz bir kalb, huşu’ ve basiretle Allah’a yönelen sâlihleri üç tabakaya ayınr:

1-Mârifetullah sahibi arifler,

2-Allah Teâlâ’ya âşık ehl-i muhabbet,

3-Allah Teâlâ’dan korkan ehl-i havf.

Bunları, Allah Teâlâ’nın seçilmiş ve mukarrabûn makâmını elde etmiş kullan olarak tanıtan Mekkî, Rabbânî âlimlerin Peygamberlerden sonra muttakilerin imamı ve dinin direkleri, tasarruf, temkin ve velâyet-i hâssa sahibi olduklannı, diğer kurrâ, âbid, ehl-i mücâhede, zâhid, zikir ve vird ehli müslümanlann ise velâyet-i âmme ile Allah tarafından değişik meşreb ve mesleklerde istihdam edildiğini belirtmiştir.32

Mukarrubûn makâmmdaki velilerin hallerini, murâkabe derecelerine göre yedi sınıfta özetleyen Mekkî, yedinci makâmın murâkabesini anlattıktan sonra: “İşte bu, ebdallerin hâlidir. Onlar, dereceleri çok yüksek kimseler olup, yakın ehli içinde

24 Bkz: Vakıa 55/10-11, İnsan 76/5,17,18,21; Mutaffîfîn 83/18, 19,22,23,25,28.

25Serrâc, Luma’, 119-121.

2  Mücâdele 58/11.

27Ahkâf46/19.

28îsrâ 17/21.

29Âl-i Imrân 3/18.

3 Buhârî, ilim, 10; Ebû Dâvud, ilim, 1; Tirmizî, tüm, 19; Îbnu Mâce, Mukaddime, 17; Dârimî, Mukaddime, 32.

31Serrâc, a.g.e, 21-23.

32Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, I, 112.

bile sayıları azdır. Onların yakini çok ileri seviyededir. Onlar, mukarrabûn ve i'zdt/zWarrfzr.”değerIendirmesiniyapmıştır.33

Mekkî, tasavvufun temel eserlerinden birisi olan “Kûtu’l-Kulûb” adlı eserinde, velilerin sınıf ve dereceleri konusunda, Kur’an, hadis ve muteber gördüğü haberlerin beyanları çerçevesinde bilgi vermiş, taksim yapmış ve makam tesbit etmiştir. O, velilerin derecelerinden daha çok, yüksek ahlak ve güzel sıfatlarını zikretmiştir.34

Sülemî (412/1021), “Menâhicü’l-Ârifın" adlı risâlesinde, velâyet yoluna adım atanları; Allah Teâlâ’yı nefsi için isteyenler, sırf Allah Teâlâ’yı isteyenler ve işini tamâmen Allah’a havale edip O nasıl isterse ona tâbi olanlar şeklinde üç gruba ayırmış, sonuncuları velilerin en büyüklerinden saymıştır.35 Çünkü bu hâl, Peygamberlerin teslimiyetidir.3

Dâvet makâmına çıkan velileri de; Allah Teâlâ’ya dâvet edenler, O’nun yoluna ve ahkâmına dâvet edenler diye iki kısma ayıran Sülemî, birincinin işi ince olduğu için tâbilerinin az, ikinci dâvetçinin ise, derecesi halka göre olduğu için ta’kib

Mekkî, a.g.e, I, 109. Mekkî ilgili bölümde bu makamda bulunan velilerin şu vafıslannı zikretmiştir: “Nefeslerine varıncaya kadar kendini devamlı kontrolle hep Rabbine nazar eder, O’nun huzurunda bulunmaya çalışır. Her nefesinde, ya Rabbini zikir, ya nimetlerine şükür, ya aniden gelen bir musibete sabır, yahut şiddetli bir sıkıntıya nzâ gibi güzel amellerden birisi içinde bulunur. O, bütün bu hallerinde, kendisini kontrol eden Rabbine nazar ve yüce sevgiliye doğru seyr eder. Sadece O’na nazar eder ve güvenip bağlanır. Böylece, ömrünü bir gün, günü bir saat, saatini bir an, anını bir hâl, hâlini bir nefes gibi değerlendirmiş, her nefesini bir murakabe, her murakebsini Rabbine bir yöneliş yapmış olur. Hep O’nun tarafına yönelir, hep O’na yalvarır ve, O’nu zikreder. Durmadan imanı artar, yakini yenilenir, kendisine, sonsuz güzellikte bir hayat verilir. Kalbinden perde kaldırılır. Artık, marifet onun makâmı olur. Günler kendisine kısa gelir. Her vakit kalbi, Allah’a bağlanmış, bütün himmet ve gayretiyle Cenâb-ı Hakka yönelmiş olur.” (Bkz: el-Mekkî, a.g.e, I, 109) Mukarrabûn makamındaki âriflerin ümmet içinde çok az bulunduğunu ifâde eden hadis ve haberler için ayrıca bkz: Mekkî, Ilmu’l-Kulûb, 118-119. (Kâhire, Abdulkâdir Ata tahkikiyle).

34Ömek olarak bkz:Mekkî, a. g.e, I, 82, 86, 97, 109, 112, 121, 154, 165, 176, 258, II, 3, 39.

35

Sülemî, Mcnâhicü’l-Arifîn, 5. (Süleyman Ateşin hazırladığı Sülemî’nin Risâleleri, Ankara, 1981.

3  Müellif bu ınakâma bir delil olarak, Rasûlullah (a.s)’m : “Allah'ım! Nefsimi sana teslim, işimi zâtına havâle ettim." sözünü nakletmiştir. Bkz: Buhârî, Deavât, 5, 6, 7; Müslim, Zikr, 56; Ebû Dâvud, Edeb, 98; Tirmizî; Deavât, 16; Dârimî, îsti’zân, 51.

edenlerinin çok bulunduğunu belirtmiştir?7

“Arzı döşedik ve oraya sabit dağlar (revâsî) yerleştirdik.”-  âyetine bazı sûfilerin : “Arzdan maksat mahlukât, dağlardan maksat ta velilerdir. Allah velilerle yaratıklarını tutar, onların bereketiyle belâyı defeder.” şeklinde mâna verdiğini belirten Sülemî, velilerin üstünde Evtâd, Evtâdm üstünde de Revâsî’nin bulunduğunu, bir felâket zamanında kulların (duâ) merciinin Evtâd, Evtadm da Revâsî olduğunu söylemiş ve Revâsî’yi Allah dostlarının havassı kabul etmiştir.39

“O, yeryüzüne (üst kısmında) sabit dağlar yerleştirdi.”  âyetinde de bütün evliyâlann kıvamı olan kutba işâret olduğunu belirten Sülemî, bu arada ilgili hadislerde zikredilen,41 kırklar, yediler ve üçler diye anılan velilerden bahsetmiş ve bunların kıyâmete kadar ümmet içinde bulunacağını söylemiştir.42

Kuşeyrî (465/1072), Risâlede, ricâlu’l-gayb, gavs, kutub, imam, evtad, effad, ebdâl gibi veliler grubundan -başkasından nakiller hâriç- hiç bahsetmeyip,43 müslümanlardan Hz. Peygamber (s.a.v)’le buluşan en hayırlı tabakaya “Sahâbe”, onları görüp izlerinden gidenlere “Tâbiîn”, onlardan sonraki tabakaya da “Etbau’t- Tâbiîn” dendiğini zikreder ve durumlar değişip, ihtilaflar baş gösterince dinin ahkâmına ciddiyetle eğilen seçkin insanlara “Zühhâd” ve “Ubbâd” ismi verildiğini, bilâhare bu tür isimlerin ve temsil ettikleri mânanın “tasavvuf’ isminde toplandığını kaydeder.44.

“Latâifu’ l-İşârât ” adlı tefsirinde, Allah Teâlâ’nın, Kitâbıyla amel için kullarını üç tabakaya ayırdığını, bunlar içinde, -ekseri görüşe göre- mukarrabûn

37 Sülemî, a.g.e, 17.

38Kâf50/7.

39Ateş, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, 199.

40Fussilet 41/10.

41Bu konuyla ilgili hadisleri sûfilerin görüşlerini verdikten sonra zikredeceğiz.

42Bkz: Ateş, a.g.e, 200. (Sülemî, Hakâiku’t-Tefsir, No: 77, varak 67a’dan naklen)

43Bkz: Kuşeyrî Risalesi, 26. (Haz: S. Uludağ, İst, 1978).Uludağ, Kuşeyrî’nin bahsi geçen veli grublarından hiç bahsetmediğini söylemiştir. Bu, özel bir bölüm açarak bahsetmedi manasındadır. Çünkü, kitabta bu grubtan bahsedilmiştir. Kuşeyrî, Bişr Hafî’nin hâl tercümesini verirken, onun Hızır’la buluşmasını ve bir sorusu üzerine Hızır’ın imam Şafiî’nin evtaddan olduğunu söylediğini nakleder. Bkz: Kuşeyrî, Risâle, I, 74- 75.(Abdulhalim Mahmud ve Mahud b. Şerif tahkikiyle) Yine Risâlenin müridlere vasiyyet bölümünde Feth el-Mevsılî, ebdallardan sayılan otuz şeyhle sohbet ettiğini söylemiştir. Risele, II, 745. Zaten Uludağ, kitabın indeksinde bunları tesbit etmiştir.

44Kuşeyrî, Risâle, 1,52-53.

makamına çıkan sâbikûnun en faziletli olduğunu beyan eden Kuşeyrî, bu üç sınıfın ta’rif ve sıfatları hakkında pek çok rivâyet nakletmiştir. Bu rivayetlerde, diğer tefsirlerin naklinden ayn olarak sâbikûn; Allah Teâlâ ile bâki olan (bekâbillah makâmına çıkan), mâsivallahtan alâkayı kesen, rûhunu O’na fedâ eden, hakku’l- yakîne ulaşan, bütün fuzûlî şeyleri terkeden, îsâr, üns, heybet, kurbet, muhabbet, münâcât, tevfîz sâhibi ve müşâde makâmına ulaşıp Cenâb-ı Hakk’tan hiç perdelenmeyen kimseler olarak tanıtılmıştır.4

Mukarrabûnun aynu’l-cem’46 makâmında olduğunu belirten Kuşeyrî,47havas tâifesinin İlâhî ikramlarının da farklı olacağına dikkat çekmiştir.48

Hucvirî (470/1077), dörtbin kişilik halktan ve kendilerinden gizli, perdeli bir veli grubu yanında, Allah Teâlâ’nın dergahında bulunan “ehl-i hail ve akd” dediği üçyüz tane evtâd, üç tane nükabâ ve bir tane kutub veya ğavstan bahsetmekte, bütün bunların birbirini tanıdığını, haklarında pek çok hadisin bulunduğunu ve ümmetin bu hadis ve haberlerin bildirdiği şeylerde icma’ hâlinde olduklarını zikretmiştir.49

Gazzâlî (505/1111) “îhyâ”da, Ebû Tâlib el-Mekkî’nin usûlünde hareket etmiş,

 Kuşeyrî, Latâifu’l-îşâıât, HI, 204-206. (İbrahim Besyûnî tahkikiyle, II, baskı, 1983) 4 Cem’, aynu’l-cem’ terimleri için bkz: Kuşeyrî, Risâle, I, 222-223. Sühreverdî bu terimleri şöyle açıklar Cem'; kulun ancak Hakk'ı müşâhade ettiği bir beraberliktir. Hakk'dan başkasını müşâhade ettiğinde, teveccühünü tam toplamamıştır. Tefrika ise; Hakk'dan ayn tutarak, kulun dilediğini müşâhade etmesidir. Bu hususta sûfîlerin işâretleri çoktur. Maksat şudur: Onlar cem' ile varlıklardan tamamen temizlenmiş bir tevhid anlayışına, tefrika ile de kulun bir takım amel ve ibâdetlerle meşgul olarak çalışıp kazanmasına işaret etmişlerdir. Buna göre; cem’ ancak tefrika ile mümkün olur. Sûfîler "Falancı aynu’l-cem hâlindedir.” dedikleri zaman; onun bâtınını tamemen Hakk'm murâkabesinin kapladığını ifâde ederler. Bu durumda kul, amellerinden herhangi birine dönünce tefrika hâline dönmüş olur. Demek ki; cem'in sihhati tefrika ile, tefriknın sıhhati da cem' ile olmaktadır. Netice olarak ortaya şu çıkar: Cem’; Allah Teâla'yı tanımak, tefrika ise; onun emrini bilmektir. İkisi de tamamen gereklidir. Ebu'l-Hasan Ali Muhammed Müzeyyin demiştir ki: "Cem'; bizzat Allah'ta fâni olmak, tefrika ise; devamlı amellere sarılıp kulluk yapmaktır." Bkz: Sühreverdî, Avârif, 524-525 (Beyrut, 1983), Trc: Gerçek Tasavvuf, 677- 678.

47Kuşcyrî, Lctâif, III, 518.

48Kuşeyrî, a.g.e, III, 704.

49Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb, 258.(Trc: 330. Haz: S. Uludağ, İst, 1982) velileri güzel sıfat ve kemâlatlanyla tanıtmaya ve görüşlerini Kitab ve sünnet çizgisinde şekillendirmeye çalışmış, herhangi bir hiyerarşi ta’kib etmeden velilerden, arif, ebdâl, evtad, mukarrabûn, sıddîk, sâdık gibi isimlerle bahsetmiştir.50

îhyâ şârihi allâme Zebîdî (v: h: 1205), sûfîlere göre abdalların yedi şâhıs olup Allah Teâlâ’nın yedi iklimi onlarla koruduğunu, sayılarının değişmeyeceğini, herbirinin bir peygamberin kalb ve hâli üzere olduğunu belirtmiştir.51

Gazzâlî, Ebu’d-Derdâ’nm şu sözünü nakleder:

“Allah’ın öyle kulları vardır ki; kendi zamanlarında arzın (ma’nevî) direkleri olan Peygamberlere halef olmuşlardır. Peygamberlik kesilince Allah onların yerine Ümmeti Muhammed’den abdal denilen bir grubu koydu. Onlar ne çok namaz kılarak, ne çok oruç tutarak, ne de çok teşbih çekerek insanları geçmiş değillerdir. Fakat onları öne geçiren husus; güzel ahlak, verâda sıdk, güzel niyet, bütün müslümanlar için sahip oldukları gönül selameti ve Allah için nasihat gibi güzel ahlaklarıdır.”

Zebîdî, bu haberin peşinden, abdallarla ilgili Sahâbe-i Kiram yoluyla gelen pek çok merfu’ ve mevkuf hadisin bulunduğunu söyler.5

“Minhâcu’ l-Âbidîn” adlı eserinde, basiret sâhibi kulların fitne ve fesada bulaşmayacağını, uzlet ve halka karışma konusunda en uygun olanı tercih edeceğini anlatan Gazzâlî: “Abdalların da bu halde olduklarını işittik.” derken, eseri şerh eden eş-Şeyh Dahlân el-Kedîrî, abdallarla ilgili bir çok rivâyet ve değerlendirmeyi nakletmiştir.54

Sühreverdî, (632/1234) velileri Kur’an’daki taksime uygun olarak sınıflara ayırmış; derece olarak en önde olanlara mukarrabûn, onları ta’kib edenleri de yine Kur’an diliyle ebrâr, sâdıkûn, sâbirûn, zâkirûn, muhibbûn gibi isimlerle tanıtmıştır.55

50Bkz: Gazzâlî, İhyâ, 1,111, 363.

5Zebîdî, ilhâfu’s.Sâde, IV, 473.(Beyrut, 1989)

5" Hakîm et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-Usûl, 1,165. Süyûtî, el-Haberu’d-Dâl (el-Hâvî içinde), II, 465.

55Zcbîdî, a.g.e, X, 322-327. Burada verilen hadis ve haberler konunun delilleri bölümünde zikredilecektir.

5 Bkz: el-Kedîrî, Sirâcu’t-Tâlibîn Şerh alâ Minâci’l-Âbidîn, 1,259-264.

Seyr u sülük şekillerine göre velileri dört gruba ayıran Sühreverdî, bunları: 1-Mücerred sâlik (cezbesiz sülük eden).

2-Mücerred meczûb (sâdece cezbe hâlinde olan ve kalan).

3-Sâlik-i meczûb (önce sülûke başlayıp, peşinden cezbeye ulaşan).

4-Meczûb-i sâlik (hidâyette cezbe hâlinde olup, ardından sülûke başlayan) kimseler şeklinde sıralamıştır.56

Bunlardan birinci ve ikinci grubun, elde ettikleri ma’nevî haz ve hisse ile kalacaklarını belirten Sühreverdî, üçüncü ve dördüncü kısımdakilerin irşâd makâmına çıkabileceğini, ancak dördüncü şekilde sülûkunu tamamlayan velilerin en üst derecede, en güzel şekilde irşâd işini yürüteceklerini, bunların “el-mahbûbu’l- murâd” sınıfına dâhil olduğunu belirtmiştir.57

55Sühreverdî, a.g.e, 63. Sühreverdî, kitabında sûfi deyince mukarrabûn makamındaki veliyi kastettiğini, hâli sâlih, niyeti samimi, hedefi Allah olan fakat ilk sıradaki sûfîlerin hâl ve makamına ulaşamayanların “mutasavvıf’ olduğunu, işi sözde hâli süste kalanlara ise; ancak “müteşcbbih” deneceğini belirtmiştir. Bkz: a.g.e, 18.(Trc:16)

56Sührcverdî, Avârifü’l-Meârif, 87 (Trc: 109).

57Sührevcrdî, a.g.e, 88-90. (Trc: 109-112-c) Bu grublann durumu kısaca, şöyle izah edilmiştir:

1-Mücerred sâlik: Bu kimse, irşâd makâmına ehil olamaz ve kendinde nefsânî sıfatlankaldığmdan, o makama ulaşamaz. Muamele ve mücâhade makâmmda, Allah Teâlâ’nın rahmetinden kendisine nasib olanla yetinir

2-Mücerred meczûb: Bu kimseye Hakk Teâlâ, önce, yâkin âyetlerini göstererek tecellî eder. Kalbinden perde olacak şeyleri kaldırır. Bu kimse, muamele (amel) yoluyla seyr u sulûk ettirilmez. Aslında muamele bu yolda (olanını hâlinin anlamada) tam bir alâmettir. Bu kimse de önceki gibi, irşâda ehil olamaz, kendi hâlinde hoşluk içinde, Rabbinden gelen nasibi ile yetinir. Amel olarak da farzların dışında bir şeyle mecbûr ve mes'ûl tutulmaz.

3-Sâlik-i nıeczûb:Bu kimse, işin başında mücâhede, mânevî sıkıntı, ihlâs ile muamele ve bu yolun şartlarını tam olarak yerine getirmekle işe başlar. Sonra (riyâzat ve mücâhadenin yakıcı ve sıkıcı sıkıntılarından kurtarılıp, mânevî hâlin rahatlığına çıkarılır. Böylece, acıdan sonra tatlıyı bulmuş olur. İlâhî kurbiyyet nefhâlanyla tanıştırılır. Kendisine müşahede kapısı açılır.. Artık insanların arasına girmeye hazır ve lâyık bir haldedir. Bu hâlde olan kimse, irşâda ehil olur. Çünkü o, muhiblerin yolunda işe başlamış, sâlihlerin amel (ve mücâhede) yollarından geçtikten sonra, mukarrabûnların hâllerinden bir hâl kendisine bahşedilmiştir. Bu durumda, kendisine tâbi olanlar olur ve ondan tâbi olanlarına birçok mânevî ilimler intikâl eder. Onun vasıtasıyla bereket yayılır. Ancak bazen bu kimse de bulunduğu halde mahbus kalır; hâlin bağından kurtulamaz, hâl onu meşgul eder. En yüksek kemâl hallerine ulaşamaz. O da (bu makamdaki) İlâhî nasible yetinir. Aslında bu, çok yüksek ve şerefli bir nasibdir. Mâlumdur

Velilerin isimleri, sınıflan, dereceleri, makamlan tasarruf ve yetkileri konusunda en orjinal ve orjinal olduğu karar münakaşaya açık şeyler söyleyen şüphesiz, 638/1240’da vefat eden Muhyiddin b. Arabi’dir.

Bu konudaki geniş bilgiyi “el-Futûhâtu’l-Mekkiyye” adlı eserinde veren İbn  Arabî kutub ve diğer veliler hakkında bir hayli ilginç ve geniş bilgiler verir:

îbnu Arabî, Allah Teâlâ’nın, varlık ve bereketleriyle âlemi âyakta tuttuğu seçilmiş hâs kullan bulunduğunu, bunlann en başında peygamberlerin geldiğini, onlann nübüvet, velâyet ve imân makamlanna sâhip kutublar olduklannı, bir evin direkler üzerinde durması gibi; din evinin ve dolayısı ile ancak dinin ikâmesine mahal olsun diye varlığı devam ettirilen dünyanın onlarla ayakta durduğunu belirtir.58

Bu kutublann başı olan Rasûlullah (a.s)Tn, nesh ve tebdili olmayan, önceki bütün peygaberlerin gıyâben tâbi olduklan İslam dinini tam olarak tebliğ ve tekmil ettikten sonra vefât etmesiyle, cesedleriyle hayatta bulunan dört rasül görevlendirildiğini, bunlann; rasül olduklannda ittifak edilen İdris, tlyas ve îsâ (a.s) ile sûfîlerin dışındakiler arasında durumu ihtilaflı olan Hıdır (a.s) olduğunu zikreden îbnu Arabî, onlann kıyâmete kadar Ümmet-i Muhammedin içinde Rasûlullah (a.s)’a vekâlet edip kutubluk ve diğer mansıblan temsil ettiklerini, bu arada Rasûlullah (a.s)’ın ümmetinden çıkacak kutub, evtâd ve diğer velilere Rasul sıfatlanyla asâleten önderlik yapacaklannı, Ümmetin içinden çıkacak kutub ve diğer

ki; kendilerine ilim verilenler derece derecedir. Şeyhlik (irşâd) makamında en yüksek derece, bundan sonra anlatacağımız dördüncü grubtaki kimsenin derece ve hâlidir.

4-Meczûb-i Sâlik: Cenâb-ı Hakk bu kimseye önce, keşifler, yakîn nûrlan ve kalbinden perdeyi kaydırmak süreriyle tecelli eder. Müşâhede nârlarıyla kendini aydınlatır. Kalbi açılır ve genişler. Bir aldanma yeri olan dünyadan uzaklaşıp ebediyyet yoluna yönelir. Hal denizinden kana kana içer. (Kendisini Hakk'tan alıkoyacak) bütün bağ ve engellerden kurtulur. Tam bir müşâhede ve murâkabe hâline ulaşır. Allah Teâlâ kendisine özel bir irâde ihsan eder. Onu, aranan sevglilerden yapar. Özel muhabbetiyle nzıklandınr, o da mâsivâdan kesilip tamamıyla Hakk’a bağlanır. Bu şekilde irşada ehil kılman, Allah tarafından seçilen ve sevilen (el mahbûbu’l murâd) kimselerin kalbi selim, sadrı geniş, vücûdu itaata hazır olur. İşte kim, anlattığımız bu hâl ve makamları elde etmişse; o, mutlak bir mürşid-i kâmil, gerçek bir âif-i billah ve asıl hürriyetine kavuşmuş bir sevgilidir. Onun nazarı devâ, kelâmı şifâdır. O, Allah Teâlâ ile konuşur, O'nunla suküt eder. Nitekim, bu durum, bir kudsî hadiste anlatılmıştır: (Bkz: Buhârî, Rikak, 38; îbnu Mâce, Fiten, 16.)

58Ibnu Arabî, Futuhât, II, 5. Fütuhatın tahkikli baskısı, XI, 265-267.

veliler grubunun bu peygamberlerden birinin kalbi ve kademi üzere bulunacağını, bu dört Rasûlün anlatılan sıfatlarıyla -velilerin çoğu dâhil- herkes tarafından bilinmediğini orjinal, müdellel ve iddiâh görüşleriyle gündeme getirmiştir.59

îbnu Arabî, evliyayı başlıca altı tabakada inceler. Bunlar; (üsten aşağı) Kutublar, İmamlar, Evtâd, Ebdâl, Nukabâ ve Nücebâ’dır.60

İbn Arabî, kutbun kullardan gizli olduğunu, her zamanda ancak bir kutbun bulunduğunu, kendisinden önce bu konuda kimsenin söz etmediğini,61 kutbun gizli olup, gerçek hâlini ancak Allah Teâlâ’nın bileceğini, onun Allah Teâlâ ile bu gizlilik durumuna sahih hadiste bir işâret bulduğunu söyler.62

îbnu Arabi, kutbu: “Tüm hâl ve makamları kendisinde asâleten veya niyâbeten toplayan ricaldir.” şeklinde tanıtır.63

Asâleten, gerçekte tek kutbun Rasûlullah (a.s)Tn rûhu olduğunu, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, insanlığın doğuşundan kıyâmete kadar bütün nebi, rasul ve kutbların yardımcısı olacağını belirten îbnu Arabi,64 bu konudaki tesbitlerini şöyle ortaya kor:

“Bil ki, Allah’ın kendileriyle âlemi muhafaza ettiği Evtâd dört olup beşincileri yoktur. Evtâd abdal’dan, imamân evtaddan daha özel bir yetki ve yere sahiptir.

59                                      Ibnu Arabî, a.g.e, II, 5-6. Ibnu Arabî, burada velilerin isim, sınıf ve sıfatlarından uzun uzun bahsetmekte, herbir sıfatı bir âyete dayandırmaktadır.. Bkz: Futûhât, II, 6-41. Sonunda bütün bu sıfat sahiplerini altı tabakanın temsil ettiğini belirtir. A. g. e, II, 41.

60                                       îbnu Arabî, a.g.e, II, 41; Bkz: Keklik, Muhyiddin b. Arabî-el-Futûhât, 440.

61                                      Buradaki hiç söz etmedi ifâdesi açıklama istiyor: Yukarıda geçtiği gibi; Hucvirî (470/1077) kutub ve diğer veliler grubundan, Hakim et-Tirmîzî (285/ 898) ve Sülemî (412/1021) ise; kutbun dışındaki veliler grubundan isim vererek bahsetmişlerdir. Ancak; kutub konusunda îbnu Arabi’nin verdiği mâlumat ve onun için bahsettiği yetkilerden, bu genişlikte, daha önce kimse söz etmemiştir.

62                                        îbnu Arabî, Futuhât, II, 555 Bahsettiği hadis şudur: “Allah Teâlâ, kıyamet gününde bir kulunu özel olarak koltuğu altına alır. Sonra ondan meydana gelen hallerini tek tek zikrederek: Bunları biliyor musun, hatırlıyor musun? diyerek sorar. Kul da: Biliyorum, diyerek hepsini ikrar eder. Sonra Allah: Ben onları dünyada gizlemiştim, bugün de gizliyorum, der ve sonra cennete götürülmesi emredilir.” (Bkz: Buhârî, Tevhid, 36; Müslim Tevbc, 52; îbnu Mâce, Mukaddime, 13, Ahmed, Müsned, II, 74,105)

63                                      İbn  Arabî, a.g.e, II, 5, 6.

 İbn  Arabî, a.g.e, I, 151; Krş: İbn  Abidin, îcâbetu’l-ğavs, (Mecmu’a içerisinde) II, 265; Tehânevî, a.g.e, I, 66.

Kutb ise cemaatın en husûsî yer ve yetkiye sâhip olanıdır. Abdal lafzı (bazen) hepsini ifâde için kullanılır. Kötü sıfatlarını iyi sıfatlarla değiştirenlere Abdal denir. Bazılarına göre bu vasıfta kırk kişi vardır. Bazısına göre sayılan yedidir. Yedi olduğunu söyleyenler, Abdâl’ın Evtâd’dan ayn yedi şahıs olduğunu söylerken, bazılan Evtâd’ı bu sayıya dâhil etmiştir. Bu durumda yedi şahsın dördü; Evtâd, ikisi; îmaman, biri de; “Kutub”dur. (Diğer bir yaklaşımla), onlara Abdal denmesi; içlerinden birisi vefat ettiğinde, yerine bir başkasının geçmesi sebebiyledir. Böylece yedilerden biri eksildiğinde kırklardan biriyle; kırklar üçyüzlerden; üçyüzler de sâlihlerden biriyle tamamlanır. Onlara “abdâl” denilmesinin bir başka sebebi de; sadece kendilerinin vâkıf olduğu bir ilim ve güçle istedikleri yerde kendi bedellerini bırakabilmeleridir. Bu işi kendi ilmi ve manevî gücüyle yapamayana abdâl denmez. Bu hâl bazen kerâmet olarak ümmetin sâlihlerinde veya “Efrad”da da görülebilir.”65

İbn Arabî, abdalın sayısının yedi, budelanm ise on iki olduğunu belirtmiştir. Hatta budelanm çoğunlukla ismen abdal ile, sayıca da nukebâ ile karıştırıldığını söylemiştir.66

İbn Arabî, rical kelimesinden sadece erkek şahısların anlaşılmasını doğru bulmayıp ricalu’l-gayb’m içerisinde kadınların da bulunduğunu hatırlatır.67

Bu konularda en oıjinal ve detay bilgi veren İbnu Arabî, kendisinden sonra gelen ve fikirlerini benimseyen müelliflerin başlıca kaynağı olmuştur. *

İmam Rabbânî (1034/1625), Allah Teâlâ’ya ulaşma yollarını, kurb-ı nübüvvet ve kurb-ı velâyet olarak ikiye ayırmış, birinci yolda peygamberlerin, ikinci yolda ise; Aktab, Etâd, Büdelâ, Nücebâ ve umum evliyâullahm Hakk’a vâsıl olduğunu beyan etmiştir.69

65                                       İbn Arabî, a.g.e, I, 160

66                                        İbn Arabî, a.g.e, II, 15. Cürcânî de bu hataya düşerek budelanm yedi kişi olduğunu söylemiştir. Cürcânî, Ta’rifât, 68

67                                       İbn Arabî, age, II, 7.

68                                       Ricâlu’l-ğayb ve aktâb konularında daha sonra yazılan eserlerden bkz: Muhammed Parsâ, Faslu’l-Hıtâb (Trc: Tevhide Giriş) 568-595; Davud el-Kayserî, Risâle fi’t-Tasavvuf, (Tah: Mehıned Bayraktar, I.F.D. XXX, 170-215. Ankara, 1988; Câmî, Nefahâtü’l-Üns (Haz: S. Uludağ), 98-104; Haydar Âmûlî, Kitâbu Nass’n-Nusûs, (Hatmu’l-Evliyâ ekinde), 500-506. 69tmam Rabbânî, Mektûbât, III, 185. (122. Mek.)

Velilerin en kâmilinin kutb-ı irşad olduğunu belirten İmam Rabbânî, onu şu sıfatlarıyla tanıtır:

“Kutb-ı irşad’ın varlığı (âlem ve insanlık için) bulunmaz bir devlettir. O, uzun zamanlardan sonra zuhûr etse de, bir ganimettir. Âlem onunla aydınlanır (kalpler nurlanır). Onun nazarı, kalp hastalıklarına şifâdır. Onun (bir sâlike) teveccühü, ondaki düşük, rezil huylan temizleyip atar. Bu öyle bir zâttır ki, velâyet mertebelerinin en yükseğine ulaşmıştır. Mahbûbiyet mansıbının kâbiliyet (ve yetkisi) ona verilmiştir. Bu zât, velâyet mertebelerinin kemâlâtını câmîdir (bünyesinde toplamıştır.). (Allah’a) dâvet derecesindeki makamlann tamamını elde etmiştir. Nübüvvet makamına has olan velâyetten dahi (kendisine lâyık vechiyle) nasibini almıştır. Özetle, onun hakkında şu mısra ne kadar doğrudur:

“Toplanmış kendisinde bütün güzellikler”™

“Arşın çevresinden yerin zeminine kadar, kendisine irşâd, hidâyet, iman ve mârifet gelen hemen herkes, elde ettiğini ancak onun vâsıtasıyla (Allah Teâlâ’nın onu vesile kılmasıyla) elde eder ve ondan istifâdesini yapar. Onun aracılığı olmadan böyle bir devlet hiç kimseye müyesser olmaz. Onun mâneviyât nuru, bütün âlemi bir okyanus gibi sarmış ve öylece kalmıştır.”71

Sûfiler, velilerin sınıf ve statüleri hakkında genel hatlanyla yukarıda verdiğimiz anlayışlar çerçevesinde düşünmektedirler. Bütün bu anlayışlarına temel ve delil olarak gördükleri âyet ve hadisler mevcuttur. Bu nasslan kitablannm konuyla ilgili bölümlerinde zikretmişlerdir. Şimdi, bunlardan bir kaçını vererek tefsirlerin yaklaşımına geçeceğiz.

b-Sûfilerin velilerin sınıflarına delil olarak kullandıkları nasslar:

Tasavvufu, Kur’an ve sünnetin özü olarak tanıtan sûfiler, anlayışlarının temelini oluşturan konularda, bir işâretle de olsa muhakkak bir nassın kendilerini desteklediğini söylemişlerdir. Sûfîler, velilerin sınıf, derece, mânevî yetki ve tasarruflarını genelde şu âyetlere dayandırmışlardır.

“Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır”™

“Allah, kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir ”73

69                                      İmam Rabbânî, Mektûbât, I, 285. Mek.

71                                     İmam Rabbânî, Mektûbât, I, 260. Mek. Bkz: Mektûbât, III, 185. (122. Mek.) Müellif buradaki kutb-ı irşad olarak Abdülkâdir Geylânî’den bahsetmektedir.

72Yusuf 12/76.


“Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır.”

“Allah gökten bir su indirdi de her vâdi (dere, kanal) kendi miktarlarınca akıp su ile doldu.” 5

“Baksana, biz insanların bir kısmını diğerlerine nasıl üstün kıldık”'16

“Allah meleklerinden bir kısmını elçi olarak seçer, insanlardan da (dilediklerini bu görev için seçer).”'1'1

“Sonra kitabı (Kur‘ân’ı) kullarımız arasından seçtiklerimize miras olarak verdik.Onlardan kimi (günah işleyerek) kendisine zulmeder. Kimi orta haldedir. Kimisi ise; Allah’ın izniyle hayırlarda en önde olanlardır. İşte büyük fazilet budur.”'1

“Siz üç sınıf olduğunuz zaman:

1-Aslıâb-ı meymene (amel defterleri sağ tarafından verilen mü’min)ler. Ne mutlu onlara.

2-Ashâb-ı meş‘eme (amel defterleri sol tarafından verilen münâfık ve kâfir)ler. Ne bahtsızdır onlar...

3-Bir de sâbikûn (hayırda en ilerde olanlar, ki; onlar ecirde de en) ileride olanlar. Onlar mukarrebûn (ilâhı huzurda kabul ve

yakınlık görmüş) olanlardır,(ve) naîm cennetlerindedir.”1

“Şüphesiz ebrâr (sâlih kullar), içine kâfur katılmış bir kadehten (cennet şarabı) içerler. Bu, Allah’ın hâs kullarının içtikleri ve (istedikleri yere) kolayca akıttıkları bir pınardır.”*

73 Mücâdele 58/11.

74 Ahkâf 46/19.

75Ra’d 13/17

76îsrâ 17/21.

77Hac 22/75.

78                                          Fâtır 56/32.

79                                          Vakıa (56), 7-12.

80însân 76/5-6.


“HayırlAndolsun, ebrârın (sâlihlerin) kitabı, İlliyyûn’dadır. İlliyyûn nedir, bilir misin?(O İlliyyûn’daki kitap) içinde ameller yazılmış bir kitaptır. Onu mukarrebûn (Allah’a yakın olanlar) görür (müşahede eder).Şüphesiz ebrâr (sâlihler, cennette) nimet içindedirler. 1

“O, yeryüzüne (üst kısmında) sabit dağlar y erle ş t irdi. ”82

“Arzı döşedik ve oraya sâbit dağlar (revâsî) yerleştirdik.”

“Allah dilediklerini kendisi için seçer ve O’na yönelenleri hidâyete erdirir.”

“Dağları birer direk yapmadık mı?”*5

2-Velilerin aded ve sınıfından bahseden hadisler.

Abdâl, kırklar ve diğer sâlih kullarla ilgili birçok hadis nakledilmiştir. Biz bunlardan örnek olarak bazılarını zikredeceğiz.

Rasûlulah (a.s) buyurmuştur ki:

“Bu ümmetin içinde, Halil İbrahim’in (a.s) kalbi üzerinde olan bir kısım insanlar bulunur ki onlar abdal sınıfindandırlar.”*6

Rasûlulah (a.s), Muğîre b. Şu’be’nin kölesi Hilâl hakkında: “Bu, kendileri bereketiyle yeryüzünün ayakta tutulduğu yedi kişi (Yediler) den birisidir. Hatta bu, onların en hayırlısıdır.”

“Abdallar Şam’dadır ve Hz. İbrahim’in yolu ve hâli üzere yaşayan otuz kişidirler. İçlerinden birisi vefat edince, Allah onun yerine bir başkasını geçirir. ”88

81 Mulaffifîn (83), 18-26.

82Fussilet 41/10.

83Kâf50/7.

84Şûrâ 42/13.

85 Abese 78/7

8   Hâkim et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-Usûl, I, 339.

82 Hâkim et-Tirmîzî, age, I, 339; Suyûtî, el-Hasâisu’l-Kübrâ, II, 214-215.

"Abdallar (genelde) Şam bölgesinde bulunurlar. Onlar kırk kişidirler. Onlardan biri ölürse Allah onun yerine bir başkasını getirir. Onların (duaları) sebebiyle yağmura kavuşulur ve düşmana karşı İlâhî yardıma ulaşılır. Onların (duaları) sebebi ile belde ehlinden azab kaldırılır."

“ Ümmetimin abdalleri ne çok namaz kılmakla ne çok oruç tutmakla ne de çok sadaka vermekle cennete girmeyeceklerdir. Onların cennete girişleri Allah’ın rahmeti, nefislerinin sehâveti ve gönüllerinin selâmetiyle olacaktır.”*

“Ümmetimden kırk kişi Hz. İbrahim’in kalbi (hâl ve ahlâkı) üzere bulunur. Onların duaları vesilesiyle Allah yer ehlinden (belaları) defeder. Bunlara abdal denilir. Onlar bu dereceye ne namazları ne oruçları ne de sadakaları sebebiyle ulaşmamışlardır. Ashab: “Ne ile ulaştılar bu dereceye? sorduklarında, Rasûlullah (a.s): “Cömertlikleri ve müslümanlara nasihat etmeleri sebebiyle”

“Allah halk içinde kalbleri Hz. Adem’in (a.s) kalbi (hâl, ahlâk

8   Hâkim et-Tirmîzî, a.g.e, 1,166; Suyûtî, el-Haberu’d-dal, (el-Havî içinde) II, 461 8   Ahmed, Müsned, 1,112; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 62; Zebîdî, Îthâfu’s-Sâde, X, 32; Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, (el-Hâvî içinde), II, 456-59; Sehâvî, Mekâsıd, 9; Aclûnî, a.g.e, 1,2; Îbn Manzûr, Muhtasuru Târihi Dimeşk, 1,113.

Eşref Ali Tânevî, ilgili hadise şu açıklamayı getirir: “Sûfîlerin söz ve mektuplarında abdal, akıab, evtâd ve gavs gibi lafızlar ve onlann delâlet ettiği sıfat, berekat ve tasarrufat bulunmakladır. Hadise göre Ricalu'l-Ğayb'ın bir kısmının varlığı isbât olunca, diğer kısımlarının mevcudiyeti akıldan uzak değildir. Bir örnek ile diğer örneklerin teyid olması malum ve kabul edilen bir kaidedir. Berekat ise bu hadiste vardır. Ricalu'l-Ğayb'ın kainat üzerindeki tasarrufatı Kur'an'daki Hz. Hızır (a.s) kıssası ile sabittir.(Bkz. Kehf 18/60-82) Eşref Ali, Hakîkatu’t-Tarîka (Trc: Hadislerle Tasavvuf), 281.

9%1-Hascn cl-Hallâl, Kerâmâtu’l-Evliyâ, 33, Dimeşk, 1992; Beyhakî, ŞuabuT-îman, VII, 439 (h.no: 10893); Hâkim et-Tirmîzî, a.g.e, I, 166; Îbn Ebi’d-Dunya, Kitabu’l-Evliya, 66; Aclûnî, a.g.e, I, 25; Elbânî, Silsilem Ehâdisi’d-Daî’fe, III, 668.

9  Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, IV, 173; Tabarânî, Mu’cemüT-Kebîr, X, 181, (No: 10390) Heysemî, a.g.e X, 63; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ 1,26.

ve gidişatı) üzerinde olan üçyüz, Hz. Musa'nın kalbi üzerinde olan kırk; Hz. İbrahim'in kalbi üzerinde yedi; Cebrail’in kalbi üzerinde olan beş; Mikail'in kalbi üzerinde üç; İsrafil'in kalbi üzerinde bir kulu vardır. Sonuncusu öldüğünde yerine üçlerden; üçlerden biri öldüğünde beşlerden; beşlerden biri öldüğünde yedilerden; yedilerden biri öldüğünde kırklardan; kırklardan biri öldüğünde üçyüzlerden; iiçyüzlerden biri öldüğünde de halktan biri onun yerine geçer. Onların duaları sebebiyle Allah Tealâ mahlukatı diriltir, öldürür, yağmur yağdırır, bitkileri bitirir ve yer yüzüne gelmesi muhtemel belaları defeder.”

İbn Mesud’a; Allah’ın onların sebebiyle diriltmesi ve öldürmesi nasıl mümkün olabilir? diye sorulduğunda cevaben:

“Çünkü onlar ümmetlerin çoğalması için Allah'a dua ederler ve bu sebepten dolayı da ümmetler çoğalır. Zulm edenlere beddua ederler. Allah Teala da onların boyunlarını kırar. Yağmur yağması için dııâ ederler yağmur yağar. Bereket için dua ederler, yeryüzünde onların duaları sebebiyle ekin olur. Duâ ederler ve duaları sebebiyle her türlü bela yeryüzünden kalkar.” demiştir.

“Yeryüzü Hz. İbrahim gibi (kalb, hâl ve sîrete sahip) kırk kişiden hâli kalmayacaktır. Yeryüzünde yaşayanlar onların duaları sebebiyle yağmura ve İlâhî yardıma erişirler. Onlardan her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir.”9

“Abdallar kırk erkek ve kırk kadındır. Erkeklerden her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir. Kadınlardan her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir.”94

 Ebû Nuayrn, age, I, 8-9; İbn  Manzûr, a.g.e, I, 116-117; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, X, 323; İbn  Arrak, a.g.e, II, 306; Aclûnî, a.g.e, I, 26

 Sülemî, Tabakat, 2; Tabarânî, el-Mu’cemü’l-Vasît, V, 65, (No: 4113); Heysemî, a.g.e, X, 63

 Deylemî, age, I, 154-155; Suyutî,.el-Câmiu’s-Sağır, 1,471 (h.no: 3036); Aclûnî, a.g.e, 1,25

“Nuh’dan (a.s) sonra yeryüzü yedi kişiden hâli olmaz. Allah onların vesilesiyle yeryüzünden (belâları) def eder.”95

“Şu üç haslet kendisinde bulunan kimse, (bereketiyle) dünyanın ve ehlinin ayakta durduğu abdâllardan olur: 1-Kadere rızâ, 2- Allalı’ın haramlarına karşı sabır, 3-Sırf Allah için kızma.”96

Bu konudaki hadisler, farklı tariklerden geldiği gibi; farkh şekillerde de değerlendirilmiştir. Bu konuda Suyûtî (911/1505) ve îbnu Âbidin’in.(1252/1836) müstakil çalışmaları mevcuttur.97 Görebildiğimiz kadarıyla; bu konudaki hadislerin çoğu, başlıca beş tabakaya ayrılan hadis kaynaklarının ancak üçüncü, dördüncü ve beşinci tabakasına giren hadis mecmualarında yer almaktadır.9

c-Tefsirlerin Yaklaşımı.

Burada, velilerin sınıf, derece ve statüleri konusunda meşhur rivâyet ve dirâyet tefsirlerinin yaklaşımını tesbite çalışacağız. Önce, rivâyet tefsirlerini tetkik edeceğiz. Ancak, önceki bölümde olduğu gibi, tefsirlerin tek tek görüşlerini verme yerine, konu ile ilgili ortak görüşleri tesbit edip, aynı fikre katılan tefsirleri berabarce, ayn ve önemli görüş bildiren diğer tefsirlerin yaklaşımlarını ayrı olarak zikredeceğiz.

9 Suyutî, el-Hâvî, II, 461.

 Dcylcmî, Firdevsu’l-Ahbar, II, 132; Aclûnî, a.g.e, 1,28

97Suyûıî, a.g.e, II, 455-473; el-Laâli’l-Masnûa,.II, 330-32. Suyûtî, “el-Haberu’d-dâl” adlı eserinde bu konudaki rivayetlerin hemen hemen hepsine değinmiş ve sonuçta şu tesbiti yapmıştır: Bu husustaki rivâyetler kırk iki râviden gelmektedir. Bu rivâyetlerin; onbeşi merfu veya mevkuf olarak sahâbeden; üçü mürsel olarak tâbiinden; yirmiüçü seleften eser olarak nakledilmiş ve böylece yapılan rivâyet altmışa ulaşmıştır. Bkz: İbn  Âbidin, Icûbetu’l-Gavs, (Mecmûatu Resâil içinde), II, 272.

Zebîdî de, Abdâl konusundaki hadislerin, merfu’ ve mevkuf rivâyetlerle sahâbeden bir cemaat tarafından rivâyet edildiğini, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ömer, Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mesud, Ebû Hûreyre ve Muaz b. Cebel’in (r.anhüm) bunlardan olduğunu belirtmiş ve bu zevâta âid rivâyetleri nakletmiştir. Bkz: tthâfu’s-Sâde, X, 322-326.(Beyrut, 1989).

9  İlgili haberlerin değerlendirmesi için bkz: Süleyman Uludağ, D.Î.A, I, 60. Abdal mad. Abdallarla ilgili hadislerin bir kısmı, Ahmed Yıldınm’m “Tasavvufun Ana Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları” adlı doktora tezi nodanndan istifâdeyle tesbit edilmiştir.

1-Rivâyet tefsirlerinin konuya yaklaşımı.

Rivâyet tefsirleri, müslümanlar içinde bazı kimselerin özel bir konum, farklı bir derece, husûsi bir yetki ve üstün bir fazilete sâhip olması konusunda şu noktalarda ittifak içindedirler.

1-Allah Teâlâ, kullan arasından bazılannı özel olarak seçmiştir." A ila h dilediklerini kendisi için seçer ve O'na yönelenleri hidâyete erdirir.5,100 âyeti, bu konuda esastır. Kurtûbî (671/1273), Allah Teâlâ’nın, dilediklerini ilim, imâmet, fehim ve mülk için seçeceğini belirtir.101

2-Faziletin Ölçüsü takvâdır. En üstün insan, en muttaki olandır Üstünlük, nesebe, hasebe, mala mülke, vatana, millete bağlı değildir.102 “Allah katında en şerefliniz; en muttaki olammzdır.”103 âyeti, bu meselenin temelidir.

Bu konuda îbnu Cerir, Kurtûbî îbnu Kesir ve Suyûtî pek çok hadis ve haber naklekmişlerdir.104

3-Mü’minler kendi aralarında derece derecedir. En üst derecedekilere Kur’an diliyle “mukarrabûn” denir.105

"Bkz: Îbnu Cerir, Câmiu’l-Beyân, Cüz: 22, 137, Cüz: 25, 16; Semarkandî, Bahru’l- Ulûm, III, 192; Mâverdî, Tefsîru’l-Mâverdî (en-Nüketü ve’l-Uyûn) V, 187; Vâhîdî, el-Vasît, IV, 46; Beğavî, Meâlimü’t-Tenzîl, VIII, 187; îbnu Atıyye, el-Muharraru’l-Vecîz, V, 29; Ibnu’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, VII, 227; Kurtûbî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kurân, XIV, 374, XVI, 12; İbnu Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, VI, 532, VII, 183; Suyûtî, ed-Dürrü’l- Mensûr, VII, 340-341; Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, I, 378; Kâsimî, Mehâsinü’t-Te’vîl, XIV, 4985.

100Şûrâ 42/13.

101Kurtûbî, a.g.e, VII, 30.

102Bkz: Îbnu Cerir, a.g.e, Cüz: XXVI, 140; Semarkandî, a.g.e, III, 314; Mâverdî, V, 336; Vâhîdî, a.g.e IV, 159; Beğavî, a.g.e, VII, 248-9; Îbnu Atıyye, a.g.e, V, 152-153; Ibnu’l- Cevzî, a.g.e, VII, 474; Kurtûbî, a.g.e, XVI, 345-347; îbnu Kesîr, a.g.e, VII, 365-367; Suyûtî, a.g.e, VII, 579-582; Şevkânî, a.g.e, V, 78; Kâsimî, a.g.e, XV, 5469.

103Hucurâl 49/13.

104

Yukarıda verilen kaynaklara bakılabilir.

105Bkz: Îbnu Cerir, a.g.e, Cüz: XXII, 135, XXVII, 171; Semarkandî, a.g.e, III, 86, 314; Mâverdî, IV, 474, V, 449; Vâhîdî, a.g.e III, 505, IV, 232; Beğavî, a.g.e, VI, 422, VIII, 9; îbnu Atıyye, a.g.e, V, 230; Ibnu’l-Cevzî, a.g.e, VI, 490, VIII, 144; Kurtûbî, a.g.e, XVII, 199, 232, 233; Îbnu Kesîr, a.g.e, VII, 491; Suyûtî, a.g.e, V, 256-257, VII, 26,27; Şevkânî, a.g.e, V, 172.

4-Kendilerine ilim verilenler, ilmin hakkını korur, gereğini yaparlarsa; diğer mü’minlerin çok üstünde derecelere sâhip olurlar. 10   “Allah, kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir107 âyeti, bu hakikati ortaya kor. “(Hakiki) âlimin (sırf ibâdetle meşgul olan) âbide üstünlüğü; benim sizden en düşük dereceliye üstünlüğümü  (diğer bir rivâyette- dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü)- gibidir.” hadisi,109 buna şâhiddir.

5-Allah Teâlâ, sahip oldukları sıfatlara göre sevdiği mü’minlere Kur’an’da, mukarrabûn,110 sıddîk,111 muhsin,112 ebrâr,113 evliyâ114 gibi isimler vermiştir.

Rivayet tefsirleri, sûfilerin velilerin hası ve en önündeki insan olarak gördükleri “mukarrebûn ” sınıfına dâhil olan veli hakkında farklı ta’rifler ve sıfatlar zikretmişlerdir. Hatta Semarkandî (373/983), bu ta’riflerin yirmibeş kadarını nakletmiş, kendisinden sonraki müfessirler de genelde bu ta’rif ve yaklaşımları tekrarlayıp kendi teshillerini de ekleyerek daha da çoğaltmışlardır. Şimdi bunlardan bir kısmını vererek, müfessirlerle sûfilerin ortak noktalanın görme imkanı bulacağız ve bundan sonra tetkit edeceğimiz dirâyet tefsirlerinin de öncekilerden istifâde ve almtılannı tesbit ederek bu görüşlere atıflar yapmak süreriyle tekrardan kurtulacağız.

Allah’ın özel seçimi ve izniyle sâbikûn sıfatına, mukarrabûn makâmma ulaşan kimseler, farklı yaklaşımlara göre, şunlardır:

1-Peygamberler.

100Bkz: ibnu Cerir, a.g.e, Cüz: XXVIII, 16; Semarkandî, a.g.e, III, 337; Mâverdî, a.g.e, V, 492; Vâhîdî, a.g.e IV, 265; Beğavî, a.g.e, VIII, 58-59; Îbnu’l-Cevzî, a.g.e, VIII, 193-194; Kurtûbî, a.g.e, XVII, 299-300; İbnu Kesîr, a.g.e, VI, 536; Süyûtî, a.g.e, VIII, 83; Şevkânî, a.g.e, IV, 399; Kâsimî, a.g.e, XVI. 5722.

107Mücâdele 58/11.

10  Bkz: Tirmizî, İlim, 19.(Ho: 2685).

109Bkz: Tirmizî, İlim, 19 (No: 2682).

110Şu âyetlerin tefsirlerine bkz: Âl-i îmrân 3/45; Vâkıa 56/11, 88; Mutaffifîn 83/21,28.

''1 Şu âyetlerin tefsirlerine bkz: Nisâ 4/69; Hadîd 58/19.

112Şu âyetlerin tefsirlerine bkz: Âl-i îmrân 3/124; Nahl 16/128; Ankebût 29/69; Ahzâb 33/ 29; Sâffât 37/113.

113Şu âyetlerin tefsirlerine bkz: Âl-i îmrân 3/ 193, 198; inşân 76/5; infitâr 82/13; Mutaffifîn 83/18,22.

114Şu âyetlerin tefsirlerine bkz: Enfâl 8/24; Yunus 10/62

2-Rasûlullah (a.s)’ın ashabı.

3-Her ümmetin ilk inananları.

4-Dünyayı Allah için terkedenler.

5-Hasanâtı seyyiâtından fazla olanlar.

6-Allah’a tam tevekkül edip bütün cehd ve gayretini O’nun taatında harcayanlar.

7-Bütün düşünce ve derdi âhiret olanlar.

8-Kendi nefsini kurtardığı gibi, şefaatıyla, başkalarının kurtuluşuna da vesile olanlar.

9-Her işlerinde Mevlâ’ya dayananlar.

10-Devamlı Allah’ın nzâ ve muhabbetini arayanlar.

11-Günahların büyüğünden ve küçüğünden kaçanlar.

12-Namaz ve cihada herkesten önce koşanlar.

13-Kendi ayıbı ile meşgul olup,başkasının kusuruna takılmayanlar.

14-Âyet 115 ve hadisin116 müjdesiyle, hesapsız olarak Cennete girecek olanlar.

15-Amel defterlerini sağ tarafından alanlar.117

16-Gerçek âlim olanlar.

17-Bâtını zâhirinden hayırlı olanlar.

18-Allah Teâlâ’yı diliyle birleyen, O’na âzalanyla itaat eden ve kalbiyle ihlas üzere olan muhlis kimseler.

19-Kur’an’ı okuyup, anlayan ve gereğince amel edenler.118

20-Cihad ehli olanlar.119

21 -İlliyyûn makâmına yükselenler.120

115 Âyetler için bkz: Fâtır (56), 32-33; Vakıa 56/12, 88, 89.İnfîtâr 82/13; Mutaffifîn 83/ 28.

116Hadis için bkz: Taberî câmiu’l-Beyân, Cüz: 22,137; Beğavî, Meâlimü’t-Tenzîl, VI,421; Ahrncd, Müsned, V, 194, VI, 444; Tabarânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, XVIII, 79-80; Hâkim, Müstedrek, II, 426; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VII, 95.

117Buraya kadar verilen ta’rifler için bkz: Semarkandî, Bahru’l-Ulûm, III, 86-87.

1                                    18Son dört maddeyi Beğavî nakleder ve rivâyetleri içine sûfîlerden Ebû Bekir Varrak’m şu sözünü ekler: “Allah Teâlâ, Fâtır /32. âyetiyle, insanların derece ve durumlarını belirlemiştir. Çünkü insanlar üç halde bulunurlar: 1-Ma’siyet ve gaflet, 2-Tevbe, 3- Kurbiyyct. Kul, isyan edince zâlim, tevbe edince muktasıd, tevbesi sahih ve sağlam, ibâdet ve taatı çok olunca sabık olur.” Bkz: Beğavî, a.g.e, VI, 423.

119tbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, VIII, 133. Söz, Hz. Osman’a âittir.

22-Bu ümmetin iki büyüğü Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer.121

23-Mescide ilk girip en son çıkanlar.122

24-Kendilerine hak verilince kabul eden, kendisinden bir şey istenince bolca dağıtan, insanlara hüküm verirken kendi nefsine hüküm veriyormuş gibi davrananlar.12-5

25-Allah’ı hiç unutmayanlar.124

26-Hâl sahibi olanlar.

27-Belâlardan tad alanlar.

28-İrâdesini Hakk’ın muradında fâni edenler.

29-Kend isine dünya malı verilmediğinde şükreden ve eline bir şey geçince de başkasına verenler.

30-Rabbi ile her şeyden müstağni olarlar.125

îbnu Atıyye (546/1151), cumhura göre; sâlih kullan oluşturan ebrâr tâifesinin, mukarrabûnlardan daha düşük makamda olduğunu kaydetmiştir.126

Kâsimî (1332/1914), velileri, îbnu Teymiye’nin görüşlerini naklederken şu şekilde iki gruba ayırmıştır: 1-Sâbıkûn mukarrabûn, 2-Ashâb-ı yemini temsil eden

121>tbnu Kesîr, bu görüşü Süddî’den nakleder. Bkz: Tefsir, VII, 490-91. Bu konuda bir çok söz nakleden Îbnu Kesîr, en sonunda: Bütün bu sözler sahihtir. Çünkü onlar her türlü hayra koşan ve Allah Teâlâ’nın: “Rabbinizin mağfiretine ve arzı yer ve gök kadar geniş olan cennetine koşunuz.” (Âl-i Imrân/133) âyetiyle amel eden kimselerdir. Dünyada i tatta önde olanlar âhirette de kerem ve ihsana ulaşmada en öndedirler. Cezâ amelin cinsinden olur; ne yaparsan ona bulursun, der ve bu sınıfa giren kimselerin meleklerden üstün olduğuna dâir bir rivâyeti ekler. (VII, 491. Sekiz cildlik baskı) 191

Bu görüşü Mâverdî nakleder. Bkz: Tefsîru’l-Mâverdî (en-Nüketü ve’l-Uyûn), V, 448.

199

Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VIII, 6-7. Suyûtî, bu görüşü, Ebû Nuaym ve Beyhakî rivâycıiylc hadise dayandırır.

123 Kurtûbî bu görüşü bir hadisten alarak nakleder.Bkz: el-Câmi’, XVII, 199.

194

Kurtûbî: “Sâbık hakkında erbâb-ı kulûb pek çok şey söylemiştir.” diyerek, sûfilerden nakillerde bulunur ve bu görüşü Zunnûn el-Mısrî’den nakleder.

126Son maddeleri Kurtubî nakletmiştir. Bkz: a.g.e, XIV, 348-349. Kurtubî’nîn nakilleri, îbnu Atiyye’in nakilleriyle paralellik arzediyor. îbnu Atıyye’nin nakilleri için bkz: el- Muharraru’l-Vecîz, V, 230,453.

126lbnu Atıyye, a.g,e, V, 453.

muktasıdûn. Birinci grub; taat ve ibâdetleriyle hadisi kudsîde belirtilen127 İlâhî yakınlığı elde etmiş kimselerdir. İkinci grub ise; farzları yapıp haramlardan kaçan muttakîlerdir.128

2-Dirâyet tefsirlerinin, velilerin sınıf ve dereceleri konusundaki yaklaşımları.

Önceki bölümde olduğu gibi; bu kısmın tetkikinde de tefsirleri târih sırasıyla ele alacağız. Her tefsirin tek tek görüşünden daha çok, aynı görüş sahiplerinin ortak görüşlerini tesbite çalışacağız. Bu arada çok farklı görüş serdeden müfessirlerin görüşü üzerinde ayrıca duracağız.

ZEMAHŞERÎ (538/1143)

Mu’tezîlî sıfatıyla tanınan ve özellikle Arapça dil ve belâğat alanında imam kabul edilen Zemahşerî, kullar arasında efdaliyeti kabül eder.129

Âyetteki taksime130 tâbi olarak, sâbikûn olan seçilmiş kulların fazilette ilk sırayı aldığını belirten Zemahşerî, sâbikûnun üçüncü sırada zikredilmesini onların çok az olmasına bağlamış131 kullar içinde en yüksek derecenin ilim ehline verildiğini, âlimin sırf ibâdetle meşgul olan kimselere kat kat üstün olduğunu, âlimlerin kıyamette Peygamberlerin hemen peşinde bir dereceye nâil olacaklarını, ilgili hadislere132 dayanarak kaydetmiştir.133

197

Velilerin durumunu bildiren bu hadis için bkz: Buhârî, Rikak, 38; İbnu Mâce, Fiten, 16; İbnu Ebi-d Dünya, Kitabu’l Evliya, 26-27 (No:l); Beğavî, Şerhu’s-Sünne, x, 142; Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, No: 696-99

128Bkz: Kâsımî, Mehâsinü’t-Te’vîl, IX, 3369-70; İbnu Teymiye’nin velilerin tabakalarıyla ilgili geniş bilgi için bkz: İbnu Teymiye, MecmûuT-Fetevâ, X, 176-186; Şevkânî, Katru’l- Vciiy, 241 vd. (İbrâhim Hilâl’in tahkiki).

129Zcmahşerî, Keşşâf, 1,382.

130Fâtır 56/32.

131Zemahşerî, a.g.e, III, 308-309.

132Nakledilen hadislerden birisi şudur: “Âlim ile âbid arasında yüz derece vardır; iıerbir derecenin arası besili yeğin bir atla yetmiş senelik mesâfedir.” Bkz: İbnu Abdilberr, Beyâni’I-llm, I, 27; Zeyleî, Tahrîcü’l-Ehâdîsi ve’l-Âsâr, III, 426-27 Dâru tbni Huzeyme, 1994. Benzer bir hadis için bkz: Ebû Ya’lâ, Müsned, II, 163 (No:856); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1,122.

Diğer bir hadis: “Kıyâmet günü üç sınıf şefaat eder: Peygamberler, âlimler, şehidler.” Hadis için bkz: İbnu Abdilberr, Beyâni’l-Ilm, I, 30; ibnu Mâce, Sünen, Had No: 4313; Ukaylî, cd-Duafa, III, 367.

Mukarrabûnun Allah için nice çile ve zahmetleri göğüslediğini belirten ve ilgili ta’rifleri nakleden Zemahşerî,134 bu taifenin Cennette hâlis tesnimden, onlardan alt derecede olan ebrânn ise; mukarrabûnun içeceğinden kanştmlarak elde edilen bir maddeden içeceğini zikretmiş, bununla iki tâifenin arasındaki farka dikkat çekmiştir.135

Teshillerimize göre; Zemahşerî, velilerin sınıflan ve dereceleri konusunda Kur’an ve sünnetteki taksim ve sıralamanın ötesine geçmemiş, ehl-i tasavvufun kutb, gavs, ebdâl gibi özel terimlerinden bahsetmemiştir.

TABRESSÎ (538/1143)

Mu’tedil Şia olarak bildiğimiz Tabressî, Allah Teâlâ’nın lâyık gördüğü kimseleri nübüvvet ve velâyet için seçeceğini söyler13  ve Rasûlullah (a.s)’dan sonra, faziletçe önde ve O’na vâris olmaya en lâyık kimselerin ehl-i beyt olduğunu isbata çalışır.

Fâtır sûresinde, Allah tarafından seçilen ve Kitaba vâris kılındığı belirtilen üç sınıfın en yüksek tabakasını teşkil eden zümrenin âlimler olduğunu belirten Tabressî, îbnu Abbas’tan naklettiği bu görüşü, Ebu’d-Derdâ ve diğerleri yoluyla gelen “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir.” hadisiyle137 desteklemiştir.138

Câfer es-Sâdık’m, sâbık mukarrebi imam olarak ta’rif ettiğini nakleden Tabressî, Cafer b. Harb’e göre bu sıfattaki kimsenin en yüksek dereceye sahip olduğunu kaydetmiştir.139

Fâtır sûresinde140 kulların durumuna göre bir sıralama yapıldığım nakleden Tabressî, bu hallerin; gafletle ma’siyet, tevbe ve kurbet olduğunu, sahih bir tevbe

1

Zemahşerî, a.g.e, IV, 76.

134Zemahşerî, a.g.e, IV, 52.

135Zemahşerî, a.g.e, IV, 233.

13 Tabressî, Mecmau’l-Beyân, V, 50.

137Hadis için bkz: Buhârî, İlim, 10 (Bab başlığı olarak verilmiş); Ebû Dâvud, İlim, 1;

Tirmizî, İlim, 19; Ibnu Mâce, Mukaddime, 17; Dârimî, Mukaddime, 32; Beğavî, Şerhu’s- Sünne, 1,275-276; Hâkim. Müstedrek, 1,100-101 (Hadisin ilk kısmı verilmiş).

138Tabressî, a.g.e, V, 243.

139Tabressî, a.g.e, V, 244.

140Fâtır 56/32.

ile taatlarda mücâhedesi çok olan kimsenin vâsıl ilellah olup sâbikûnun arasına gireceğini,141 sâbikûn olanların hayırda müktedâ bih olacağını, onun kendine tâbi olanlardan devamlı önde olacağını, bunun için onun en faziletli olduğunu zikretmiştir.142

Görebildiğimiz kadarıyla Tabressî, sünnî tasavvuf anlayışında yer bulan kutub, gavs gibi terimler yerine, Şia anlayışında esas olan imam ve imâmet terimlerini kullanmış, imamın sıfat ve yetkilerini çok daha geniş bir alana yaymıştır. Sünnî çevrelerde Kutub ve kâmil insan terimleri daha çok îbnu Arabi’nin eserlerinde ileri boyutta ve oıjinal yaklaşımlarla ele alınmış, bazen Şia’daki imam anlayışıyla aynı gözükecek bir vaziyet almış, ancak değişik yerlerdeki kayıtlarla mukarrabûn makamındaki ârifin ma’sum değil, belki mahfûz olduğu hükmü kesinlik kazanmıştır.

RÂZÎ (606/1210)

Bütün İslâmî ilimlerde büyük bir ağırlığı olan Fahrüddin Râzî, “Mefâtîhu’l- Gayb” adlı tefsirinde, tasavvufî konularda bir sûfi müellif kadar söz söylemiş, fikir beyan etmiştir. Öyleki; tefsir, tasavvufî yönüyle incelendiğinde, sanki onun, seyr u sülük tecrübesi olan bir müfessir tarafından yazıldığı kanaati hâsıl olmaktadır.143

Velilerin sınıf ve dereceleri konusunda bazen ehl-i tasavvufla aynı paralelde, bazen kendine has yaklaşımlarla fikirler serdeden Râzî, sâliklerin sınıf ve mertebeleri konusunda değişik âyetlerin tefsirlerinde farklı gruplandırmalar yapmış, bir yerde yaptığı açıklamaya bağlı kalmadan, diğer yerde meseleye ayn bir zâviyeden bakmıştır.

Müttakileri sâbikûn ve sâbikûn olmayan şeklinde iki gruba ayıran Râzî,144 sâbikûn sıfatındaki mukarrabûnlan tanıtırken, rivâyet tefsirlerinde verilen ta’riflerden farklı olarak onlann şu özelliklerini nazara vermiştir: O, tevhid nûru ve tecellilerinde kaybolmuş, günahlardan ma’sum, tevbesi makbul, Kur’an’ı çok iyi bilip onunla güzelce amel eden, onu insanlara açıklayan ve insanların sözleriyle amel ettiği kâmil mükemmil, nefsini kahr ve mağlub etmiş, Allah’ın tevfik ve izniyle O’na hiç muhâlefet etmeyen kimsedir.143

141Tabressî, a.g.e, V, 245.

142Tabressî, a.g.e, VI, 113.

143Nitekim, bu konada doktora çalışması yapan Abdülhakim Yüce, aynı kanaati belirtmiştir. Bkz: Yüce, Râzî’nin Tefsirinde Tasavvuf, 136. (İzmir, 1996).

144Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb (Diğer adıyla et-TefsîruT-Kebîr), XXIX, 129.

Kullan Allah’a dâvette, Peygamberlerden sonra en kâmil derecenin âlimlere âit olduğunu belirten Râzî, Ulemâyı üç gruba ayırmıştır:

1-Allah Teâlâ’yı yakînen tanıyan âlimler. Bunlar, âyetin beyan ettiği şekilde    kendilerine hikmet verilen âriflerdir.

2-Allah Teâlâ’nın sıfatlannı bilen âlimler. Bunlar, usûl âlimleridir.

3-Allah Teâlâ’nın ahkâmını âlimler. Bunlar; fakihlerdir.

îhlas sûresindeki meseleleri verirken; sûrenin ilk üç kelimesinde, (Hakk’ı aramakla mükellef) tâliblerin makamlarına bir işâret olduğunu belirten Râzî, birinci makamın mukarrabûna âit olup, bu makâmm seyr u sülük sâhipleri için en son durak olduğunu, bu makama çıkanların eşyânın mâhiyetini olduğu gibi anladıklarını, hakikatta Allah’tan başka varlık görmediklerini, bundan daha aşağıda olan ikinci makâmm; ashâb-ı yemine; en kötü ve en aşağı makam olan üçüncü makâmm ise; ashâb-ı şimâle âit olduğunu kaydetmiştir.

Râzî, bir başka yerde  âyetlerle değişik yönden bir ilgi kurarak, Allah Teâlâ’ya yönelmiş sâliklerin üç mertebede sıralandığını, en üst mertebede olanların kalb ve ruhlarıyla Allah celal nurları içinde kaybolmuş kimseler olduğunu, ikinci sırada olanların; taat ve bedenî ibâdetlerle meşgul bulunduğunu, üçüncü grubun ise; nefislerini dünyevî lezzet ve şehvetlerinden alıkoymakla uğraştıklarını belirtir.

Mukarrabûn makâmmdaki mü’minlerin mukarreb meleklerden ayn ve seçkin bir konumda olduğunu belirten Râzî, sâbikûn olan âriflerin, ashâb-ı yemin gibi hûri ve benzeri nimetlere iltifat etmeyip gönüllerini Cemâlullaha bağladıklarını zikretmiştir.151

Genel olarak insanları avam, veliler ve Nebiler olarak üç gruba ayıran Râzî, avamı nâkıs, velileri kâmil, Nebileri ise; nefsinde kâmil, başkası için mükemmil olarak tanıtmış, âlimlerin Peygamberlerin ilmine vâris olduklarını, ilmin ruhlara üstünlüğü gerektirip tasarrufu te’min ettiğini belirtmiş, gerçek âlimlerin rûhânî hayatta Peygamberlerin halifeleri olduğunu zikretmiştir.152

Râzî, herkesin nisbet ve nesebiyle iftihar ederken, ehlullahm, Rabbiyle övündüğünü, O’na yakın olmanın en büyük şeref, bu şerefin yolunun da takvâ olduğunu belirtmiştir.153

Velilik mertebesine çıkmayan kimsenin bu mertebenin ne derece şerefli olduğunu bilemez diyen Râzî, tefsirinde veliler hakkında pek çok mâlumât vermiş fakat Hakim et-Tirmizî ve îbnu Arabi’nin nazara verdiği şekilde, hatmü’l- evliyâ ve ncâlu’l-ğayb konularında birşey söylememiştir.154

Görüldüğü gibi Râzî, velilerin sınıf ve dereceleri konusunda tasavvuf ehline yakın, hatta aynı paralelde görüşler belirtmiş, orjinal yorum ve yaklaşımları ile kalbî rûhî ve fikrî alandaki derinliğini göstermiştir. Onun sırf bu yönüne bakanlar, kendisinin âlim, ârif ve edib bir sûfî olduğu kanaatma varacaklardır. Ancak, kendisinin bu alandaki fiilî durmunu tam bilemiyoruz.155

BEYDÂVÎ (685/1286)

Tefsirinde daha çok Kur’anın dil, belâğat ve i’rab inceliklerini tetkik eden Beydâvî , velilerin sınıf ve dereceleri konusunda Kur’ânî ve nebevi beyanlar açıklayıcı mâhiyette ve önceki müfessirlerin görüşlereni telhis şeklinde özet bilgiler vermiş,156 nefislerin kemâlinin, şahısların üstünlüğünün takvâya bağlı olduğunu hatırlatmış,157 mukarrabûn sınıfına giren sâbikûnu, zuhuru Hakk’tan sonra hiçbir gevşeklik göstermeden iman ve taatta yanşan, kemâlat alanlannda at koşturan kimseler olarak tanıtmış ve Nebilerin bu kervanın başında bulunduğunu

151Râzî, a.g.e, XXIX, 146.

152Râzî, a.g.e, XXVII, 108.

153Râzî, a.g.e, XXVIII, 119.

154Bkz: Yüce, a.g.e, 173-174.

155Ömer Nasuhi Bilen, Râzî’nin Necmüddin Kübrâ’dan (618/1221) zühd ve tasavvuf dersi

aldığını kaydetmektedir. Bkz: Büyük Tefsir Târihi, II, 488.

156Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl, II, 273.

157Beydâvî, a.g.e, II, 418.

zikretmiştir.

NESEFÎ (701/1301)

Nesefî, bu konuda önceki müfessirlerden alıntılar yapmış, meseleye Kur’an ve sünnetin beyanları çerçevesinde bakmış, nakillerinde daha çok rivâyet tefsirlerine dayanmıştır.

Şerefin takvâya,  takvânm haşyete, haşyetin ilme ve Allah Teâlâ’nın azametini bilmeye bağlı olduğuna dikkat çen Nesefî,  mukarrabûn sınıfına giren sâbikûnun bu ümmetin içinde azdan az bulunduğunu belirtmiştir.

Nesefî, kul hangi makama çıkarsa çıksın kendine verilen her makamın ve va’dedilen Cennetin ancak Allah Teâlâ’nın lutuf ve fazlı ile olduğunu hatırlatır  ve ilgili hadis ve haberlere dayanarak, bu lutfa en fazla ilim ehlinin nâil olduğunu zikreder.

NİSÂBÛRÎ (730/1329)

Nizâmüddin Nisâbûrî, mukarrubûn makâmına çıkan sâbikûnun çok az olduğunu, “Kullarımdan gerçek manasıyla şükredenler çok azdır.”  âyetinin bunu gösterdiğini belirtir,  ancak bu ümmetin içinde az bulunan sâbikûnun önceki milletlerin Peygamberleri gibi irşada vesile olduklarını, Rasûlullah (a.s)Tn : “Ümmetimin âlimleri Ben-î İsrâilin Peygamberleri gibidir.” hadisiyle  buna işâret etmiş olabileceğini zikreder.

Ebrâr ile mukarrabûnu birbirinden ayıran Nisâbûrî, mukarrabûnun her şeyden gönüllerini çekerek devamlı Allah Teâlâ’nın cemâline nazar ettiklerini, ebrânn ise; bazen Hakk’a, bazen de halka nazar ettiklerini, bunun için mukarrabûnun içeceğinin özel olarak hazırlandığını belirtmiştir.169

HÂZİN (741/1340)

Daha çok Beğavî’nin “Meâlimü’ t-Tenzil’ine dayanan ve bu tefsirin bir telhisini yapan Hâzin, tefsirinde yer yer sûfi meşrebiyle açıklamalarda bulunmuştur.

Asıl şerefin takvâ olduğunu bildiren âyet-i kerimeye,170 takvânm esasını açaklayan hadisler ve îbnu Abbas’m: “Dünyanın şerefi mal, âhiretin şerefi ise takvâdır.” sözüyle açıklık getirmeye çalışan Hâzin, şerefte en yüksek pâyeyi alan muttakiyi şöyle ta’rif eder: “Muttaki; ârifibillah olan, davamlı O’nun kapısında duran ve (sâlih amellerle) hep zât-ı âlisine yaklaşan kimsedir. O, kendisinden istenen hiçbir emirden geri kalmaz, bütün nehyedilen şeylerden uzaklaşır, bütün bunlarla birlikte Allah’a karşı haşyet içindedir,kendisinden korkar, O’ndan başkasıyla meşgul olmaz. Eğer bir an (İlâhî sevgiyi zedeleyecek şekilde) nefsine, ehline veya çocuğuna yönelecek olsa; bunu kendisi için bir günah sayar ve hemen istiğfar edip tevbesini yeniler.”171

Allah’tan haşyete ilmin vesile olacağını belirten Hâzin, bütün söz ve halleriyle örnek alman âlimlerin diğer insanlara nisbeten pek yüksek derecelere sahip olduklarını, hadislerin beyanıyla; onlann, kıyamet günü insanlara şefaat edeceğini, âbidlerden çok üstün ve Peygaberlere vâris olduklannı, meclislerinin en faziletli meclis olduğunu nakletmiştir.172

Câfer es-Sâdık’tan naklen; kulun ancak Allah Teâlâ’nın keremiyle O’na yakın olabileceğini zikreden Hâzin, âyetlerin tertib ve ifâdelerinden hareketle; mukarrabûn makâmına çıkan sâbikûnun insanlar içinde çok az bulunduğuna dikkat çekmiştir.17

169Nisâbûrî, a.g.e, XXX, 51. Nisâbûrî’nin burada verdiği mâlumat, Sühreverdî’nin Avârif’teki yaklaşımı ile aynı mânadadır. Bkz: Sühreverî, Avârif, 66-67 (Trc: Gerçek Tasavvuf, 83).

170Hucurât 49/13.

171Hâzin, Lübâbu’t-Te’vîl (Mecmûatun Mine’t-Tefâsir içinde), VI, 56.

172Hâzin, a.g.e, VI, 207.

17  Hâzin, a.g.e, V, 188.

EBÛ HAYYÂN (745/1344)

Ebû Hayyan, velileren sınıf ve statüleri konusunda, Kur’an ve sünnetin beyanlarında olan malumatı verip daha çok sahabe ve tabiinden gelen rivâyetlerle, Zemahşerî ve îbnu Atiyye’nin nakillerine dayanmıştır.174

HATÎB ŞİRBÎNÎ (977/1569)

Hatib Şirbinî, “Allah’tan ancak âlim olanlar korkar.”  âyetinden hareketle, âlim olanların sırf ibâdetle meşgul olandan üstün olduğunu, Çünkü; “Allah katında en şerefliniz Allah’tan en çok korkanınızdır.”  6 âyetinde ifâde edildiği gibi; şerefin takvâya, takvânm ise, ilme bağlandığını belirtmiş, ilk âyetle ilgili olarak; Sühreverdî’nin (632/1234), “Avârifü’l- Meârif'inde: “Kendisinde Allah korkusu olmayan kimse âlim sayılmaz, âyetin metninde geçen “innemâ” lafzı bunu gerektirir. Meselâ; “bu eve ancak Bağdat’lı girdi.” dense, bundan; o eve Bağdat’lımn dışında kimsenin girmediği anlaşılır.” dediğini177 nakletmiştir.178

Kur’an’da yapılan üçlü taksimde Mûcâhid ve Haşan el-Basrî’nin kavillerine dayanarak, sâbikûnu; her devirdeki mukarrabûnlar olarak tanıtan Şirbînî, mukarrabûn makamına çıkan sâbık ma’sum olduğundan bahseder, bu arada rivâyet tefsirlerinden bir çok nakiller yapar ve Râzî’den naklettiği bir ta’rifte sâbikunu; kurbiyyet mahalline ulaşan ve Allah Teâlâ’nm vahdaniyyetinde müsteğrak kimse olarak nazara verir.179

Allah Teâlâ’nın seçim ve tevfiki olmadan kimsenin mukarrabûnlardan olamayacağını belirten Şirbînî, bu makama çıkanların İlâhî tecellileri müşâhede ile her şeylerini Cenâb-ı Hakk’a hasrettiklerini, onların da kendi içlerinde sınıflara ayrıldığını, bir kısmının azamet ve celal nurlan içinde kaybolup her yanını Allah Teâlâ’nın heybeti kapladığını, bu kimsenin yeryüzünde Allah’ın emini olduğunu, yine Râzî’nin el-Levâmi’ adlı eserinden yaptığı bir nakille nazara vermiştir.18

174Bkz: Ebû Hayyân, VII, 313-314; VIII, 204-205.

175Fâur 35/28.

17  Hucurât 49/13.

177Sühreverdî’nin sözü için bkz: Avârifü’l-Meârif, 37. (Tere: Gerçek Tasavvuf, 45).

178Şirbînî, es-Sirâcü’l-Münîr, III, 325.

179Şirbînî, a.g.e, III, 328.

180Şirbînî, a.g.e, IV, 181.

EBU’S-SUÛD (982/1574)

Şeyhu’l-tslâm Ebu’s-Suûd, tefsirinde, Kur’an’nın bedi’, beyan güzelliklerini ve i’câz inceliklerini genişçe işlediği gibi; zaman zaman hikmet ve ahlâkî hususlarda da kıymetli bilgiler vermektedir.

Ebu’s-Suûd “Dikkat edin! Allah'ın velilerine hiçbir korku ve hüzün yoktur.”1*1 âyetini tefsir ederken; burada anlatılanların rûhânî yakınlıklarıyla Allah Teâlâ’nın huzurunda kabül görmüş ve velâyeti haketmiş mü’minlerin seçkinleri olduğunu belirtmiş, bu mertebeye yükselen insanların, sim Allah Teâlâ’dan gayri her şeyden alıkoyarak tam bir ma’nevî temizlik ve Allah’a yönelmeyle gerçekleşen takvânın üçüncü mertebesine ulaştıklarını, bu mertebede ma’nevî şuhûd, İlâhî huzur ve kurbiyyetin hâsıl olduğunu ve velâyet-i hakikinin bu mertebede elde edildiğini zikretmiştir.182

Velâyetin en yüksek noktasında Peygamberlerin bulunduğunu belirten Ebu’s-Suûd, onlardan sonra ist’idât ve kâbiliyetine göre diğer velilerin geldiğini, Peygamberlerin nübüvvet ve velâyeti cem’ ettiklerini, onlann kemâl-i isti’datlan sâyesinde halk ile meşgulken Hakk’tan kopmadıklarını kaydetmiştir.183

Kullann, hikmet müktezâsı, isti’datlanna uygun olarak ilim ve derecelerinin farklı yapıldığını belirten Ebu’s-Suûd,184 bu farklılığın bâtınî hallerde de kendini gösterdiğini zikretmiştir.185

Rasûlullah (a.s)’ın : “İçimizden sâbık olanlar (hayır ve mûkafaatta da) öne geçmişlerdir. Muktasıd (sevabı günahı birbirini dengeleyen, orta halli) olanlarımız kurtulur. (îmandan sonra, günah işleyerek) nefsine zülmedenlerimiz ise mağfiret edileceklerdir.”1*6 hadisiyle, ümmetini, Kur’an’ın taksimine uygun olarak üç gruba ayırdığını bilerten Ebu’s-Suûd, ilgili âyetlere187 dayanarak, sâbikûn olanların -kusurlan bulunsa bile temizlenerek- ilk önce Cennete gireceğini, zikretmiştir.188

181 Yunus 10/62

182Ebu’s.Suûd, Irşâdu Akli’s-Selîm, IV, 159.

183Ebu’s.Suûd, a.g.e, IV, 159.

184Ebu’s.Suûd, a.g.e, IV, 297-298.

185Ebu’s.Suûd, a.g.e, VII, 151.

18  Beğavî, Meâlimü’t-Tezîl, VI, 421; Suyûtî, ed-Dürrii’l-Mensûr, VII, 25.

187Mukarrabûn makamına çıkan Sâbikûnun cennete gireceğini ve orada hesapsız nzıklanacaklannı bildiren âyetler için bkz: Fâtır 56/32; Mü’min 40/40; Vâkıa 56/12,88-89,

Bazı kulların sırf İlâhî tercih ve sevk ile Hakk yoluna seçildiğini belirten Ebu’s-Suûd,189 meseleyi sebepler âleminde düşündüğümüzde, nefislerin kemâlinin ve üstün derecelere ulaşmasının temelinde takvanın bulunduğunu, şerefin buna bağlandığını, “Allah katında en şerefliniz O’ndan en çok korkanınızdır.” âyetiyle,190 “İnsanların en şereflisi olmak isteyen Allah’dan korksun." hadisinin191 kıyâmete kadar değişmeyecek olan bu ölçüyü ortaya koyduğunu zikretmiştir.192

Ebu’s-Suûd, mukarrabûnlan, fazilette en önde,193 dereceleri arş-ı azime yaklaşmış, temiz nefisleri kudsî huzûra terakki etmiş kimseler olarak tanıtmış194 ve ilim ve ameli birleştiren ehl-i ilmin âli dereceleri katetmeye en ehil kimseler olduğunu, “Âlimin âbide üstünlüğü; dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” hadisinin195 buna şâhitlik ettiğini belirtmiştir.196

ÂLÛSÎ (1270/1853)

Âlûsî, velilerin sınıf ve statüleri konusunda sûfilerle hemen hemen aynı paralelde bilgi vermiştir. Şöyle ki:

Bazılarının velâyeti, velâyet-i suğrâ ve kübrâ olarak iki kısma ayırdığını, velâyet-i suğrâda arada bir vâki olan hatâların hemen terk ve temizlenme yoluna gidildiğini, velâyet-i kübrâda ise; hatâ ihtimali bulunmakla birlikte aslen hatâya düşülmediğini, bu taksimin Nebilerin dışındaki velilere âit olduğunu, Nebilerin hem ma’sum hem de velâyetlerinin en üstün olduğunu belirten Âlûsî, bu şekil taksimin ve ortaya konan şartların güzel olduğunu, çünkü bir çoklarının velilik iddiâsında bulunduğu fakat her gün defalarca günahlara bulandığını zikretmiştir.197

188Ebu’s.Suûd, a.g.e, VII, 153.

189Ebu’s.Suûd, a.g.e, VHI, 123.

190Hucurât 49/13.

191Ebû Nuaym, Hilye, III, 218, îbnu Adiyy, el-Kâmil, VII, 2565; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 373.

192Ebu’s.Suûd, a.g.e, VIII, 123.

193Ebu’s.Suûd, a.g.e, VIII, 189.

194Ebu’s.Suûd, a.g.e, VIII, 190.

195Buhârî, İlim, 10 (Bab başlığı olarak verilmiş); Ebû Dâvud, ilim, 1; Tirmizî, ilim, 19; îbnu Mâce, Mukaddime, 17; Dârimî, Mukaddime, 32; Beğavî, Şerhu’s-Siinne, I, 275-276; Hâkim. Müstedrek, 1,100-101 (Hadisin ilk kısmı verilmiş).

196Ebu’s.Suûd, a.g.e, VIII, 220.

“Allah’ın öyle kullan vardır ki; kıyâmet günü Peygamberler ve şehidler kendilerine gıpta ederler...”198 hadisinden, bazı kimselerin, velilerin Nebilerden üstün olduğu fikrine vardıklarını, bazılarının da üstünlük kıyaslamasını veli ile Nebi arasında değil, Peygamberin kendisinin velâyet yönünün nübüvvet yönünden üstün olması konusunda yaptığını kaydeden Âlûsî, her nasıl olursa olsun, bu hadiste ve başka nasslarda, velâyetin nübüvvetten (velinin nebiden) üstün olduğunu gösterecek herhangi bir delilin bulunmadğını, hem böyle düşünmenin küfür olduğunu belirtmiştir.199

Muhyiddin b. Arabi’nin (638/1240) velileri, Aktâb, Evtâd, Ebdâl, Nükebâ, Nücebâ gibi sınıflara ayırdığını belirten Âlûsî, bu konuda birçok meşhur sahâbîden merfu’ ve mevkuf hadis, tâbiinden ve onlardan sonrakilerden sayılamayacak kadar haber geldiğini, bu konuda Suyûtî’nin müstakil.bir eser yazdığını,200 bazılarının bu haber ve sınıflamayı inkar ettiğini, gerçeğin; kabul edenlerin görüşünde olduğunu, kendisinin de kabul edenlerin sınıfında bulunduğunu zikretmiş ve bu arada, îbnu Arabi’nin nübüvvet velâyet konusundaki sözlerinin yanlış anlaşıldığını, onun aslında veliyi nebiden üstün gösterecek bir kelam etmediğini söyleyerek, bu görüşünü destekleyecek deliller serdetmiştir.201

Şa’rânî’den naklen, İbnu Arabi’nin: “Bana,-değil içine adım atmak, sadece- nübüvvet makâmından iğne ucu kadar bir şey tecelli etti; az kalsın yanıyordum!” dediğini zikreden Âlûsî, onun bütün kitablanndaki münakaşaya açık şeyleri ayn bir te’vile tâbi tutmak gerektiğini, yoksa, velilerden herhangi birisinin Nebilerin herhangi birisinden üstün olduğuna itikad etmenin büyük bir küfür ve tam bir sapıklık olduğunu belirtmiştir.202

Mukarrabûn makamına çıkan sâbikûnun, başta Ashâb-ı Kiram olmak üzere

 Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, cild: VI, cüz: XI, 149 (Beyrut, Dâru’l-Fikr, 1987)

198Ebû Dâvûd, Buyu’, 76 (No:3527); Ahmed, Müsned, V, 343; Tabarânî, el-Mu’cemü’l- Kebîr, Had. No: 3433. Bkz: Ebû Ya’lâ, Müsned, XII, 234 (No: 6842); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 276-277; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 372; Şevkânî, Fethu’l- Kadîr, II, 458;

199Âlûsî, a.g.e, cild: VI, cüz: XI, 150.

200Suyûtî’nin bu konudaki eserinin adı: “el-Haberu’d-Dâl Alâ Vücûdi’l-Kutbi ve’l-Evtâdi ve’n-Nücebâi ve’l-Ebdâl.” olup, aynı müllife âit el-Hâvî li’l-Fetevâ, II, 455-472’de mevcuttur.

201Âlûsî, a.g.e, cild: VI, cüz: XI, 178.

202Âlûsî, a.g.e, cild: VI, cüz: XI, 178-179.

onlardan sonra gelen ümmetin âlimleri olduğu görüşüne ağırlık veren ÂIûsî, Ehl-i Beyt âlimlerini de bu tâifenin içine katmıştır.203

Görebildiğimiz kadanyle; meşhur rivâyet ve dirâyet tefsirleri içinde, ÂIûsî’nin dışında, velilerin sınıf ve decelerinden bu şekilde bahseden ve bunları kendisinin de kabul ettiğini söyleyen hiçbir müfessire rastlayamadık. ÂIûsî, bu yönüyle hepsinden farklı bir yaklaşım sergilemiştir.204

REŞİD RIZÂ (1354/1935)

Reşid Rızâ, velilerin farklı derecelere sahip olduklarını, en yüksek dereceye sahip velilerin; ihlas ile sırf Allah’a ibâdet eden, sadece O’na tevekkül ve O’nun için muhabbet eden, O’nun için dostluk kuran, O’na hiç kimseyi ortak koşmayan, O’ndan başka, (nehyedilen şekilde) herhangi bir veli, şefi’, vekil ve yardımcı edinmeyen, O’nun Peygamberini ve mü’minleri emrettiği şekilde dost edinen ve bu şekilde Allah Teâlâ’nın kendilerini dost ettiği kimseler olduğunu,205 Kitab ve sünnette Peygamberler hakkında belirtilenin ötesinde, velilerin yeryüzü ve melekût âleminde bir takım yetki ve tasarruflara sahip olduğunu düşünmenin bâtıl olacağını,206 böyle bir anlayışın Kitab ve sünnet ölçülerine sımsıkı bağlı olan önceki sûfilerde bulunmayıp sonradan ihdas edildiğini, buna da şeriat-hakikat ayırımları yapılarak gidildiğini belirtmiştir.207

Veliler hakkmdaki birçok hadisin muttasıl merfu’ olmadığını iddiâ eden Reşid Rızâ, Ebû Hüreyre yoluyla gelen “Allah’ın öyle kullan vardır ki; onlar nebî ve şehit değillerdir. Fakat kıyâmet gününde Allah Teâlâ’nın kendilerine bahşettiği lütuf ve makamlardan dolayı nebî ve şehitler onlara gıpta ederler.”20  hadisini, bazı müfrit kimselerin yanlış

203Âlûsî, a.g.e, cild: XI, cüz: XXII, 178-195.

204Kullann derece ve sınıflan konusunda diğer görüşleri için bkz: Rûhu’l-Meânî, cild: VI, cüz: XI, 179; cild: XIII, cüz: XVI, 163-165; cild: XIV, cüz: XXVIII, 132-133; cild: XIV, cüz: XXVIII, 29-30.

205Reşid Rızâ, Tefsîru’l-Menâr, XI, 415, II, 335,444.

206Reşid Rızâ, a.g.e, XI, 420.

207Reşid Rızâ, a.g.e, XI, 421.

194 Hadisin tamamı şöyledir: Allah’ın öyle kullan vardır ki; onlar nebî ve şehit değillerdir. Fakat kıyâmet gününde Allah Teâlâ’nın kendilerine bahşettiği lütuf ve makamlardan dolayı nebî ve şehitler onlara gıpta ederler.”Ashab: Ya Rasûlellah! Onlar kimlerdir, haber verir misiniz? diye sorduklarında; Rasûlullah (a.s): “Onlar, aralarında herhangi bir neseb bağı ve maddî değerlerdirerek; velilerin Peygamberlerden üstün olduğu kanaatine vardıklarını, bazılarının da bu sözü, Peygamberin velâyeti nübüvvetinden üstündür şeklinde te’vil ettiğini, her ikisinin de şeytanî bir te’vil olduğunu belirtmiştir.2

Velileri, îbnu Teymiye çizgisinde değerlendiren ve nasslann ifâde ettiği taksimlere ayıran Reşid Rızâ, sûfileri üç gruba ayırır:

1-Kitab, sünnet ve selef-i sâlihinin gidişâtma sarılarak hidayet yolunun hakikatma ulaşmış ahlak önderi sûfiler. Onlar, bu ümmetin velilerinin en hayırlılarıdır.

2-Kendilerini “sûfîyyetü’l-hakâik” diye isimlendiren Hind felsefesine tâbi sûfiler. Bunların müfritleri, Şia’nın müfritleri gibi olup, dini kökünden yıkan bir grubtur.

3-îşi taklit, tembellik ve miskinlik olan sûfiler. Bunlar sûfî değil, ancak; yeme içme, süs, bid’at ve hurâfe tâifesidir.210

Arifibillah olan mü’minlerin Allah Teâlâ’ya muhabbetlerinin birbirinden farklı olduğunu belirten Reşid Rızâ, muhabbet derecesinin, Allah Teâlâ’nın cemal ve celâl sıfatlarına delâlet eden mahlukâtmdaki âyetleri tanımaya ve onlardaki İlâhî sanatı anlamaya göre değiştiğini belirtmiştir.211

Velilerin derecelerini Allah Teâlâ’nın âyetlerinde belirttiğini söyleyen Reşid Rızâ, bu sıralamanın “Sonra kitabı (Kur‘ân’ı) kullarımız arasından seçtiklerimize miras olarak verdik.Onlardan kimi (günah işleyerek) kendisine zulmeder. Kimi orta haldedir. Kimisi ise; Allah’ın izniyle hayırlarda en önde olanlardır. İşte büyük fazilet budur.”212 âyetiyle ifâde edildiğini, “es-sâbikûn” sınıfında olanların; haramlan terk ve farzlan ifânın yanında nâfile ve faziletlere sanlarak, teallüm, ta’lim, teeddüb ve te’dîbi bir arada yaparak Allah Teâlâ’ya yakmhklannı artırdıklannı, nihâyet muttakiler için birer

alışveriş bulunmadan Allah’ın muhabbeti ve rızası için birbirlerini sevenlerdir. Vallahi onlann yüzü (o gün) nûr gibi parlamakta ve kendileri de nurdan minberler üzerinde oturmaktadır. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmezler.” buyurdu ve sonra: “Haberiniz olsun! Allah’ın velîlerine asla bir korku ve hüzün yoktur.” âyeti kerîmesini okudu. Bkz: Ebû Dâvud, Buyu’, 76 (No:3527); Ahmed, Müsned, V, 343; Tabarânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, Had. No: 3433. Bkz: Ebû Ya’lâ, Müsned, XH, 234 (No: 6842); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 276-277; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 372; Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, II, 458;

20  Reşid Rızâ, a.g.e, XI, 418.

210Reşid Rızâ, a.g.e, XI, 433-34.

211Reşid Rızâ, a.g.e, X, 224.

212 Fâtır (56), 32.

imam olduklarım, bu hâlin sıddîk ve şehidlerden oluşan mukarrabûnun derecesi olup, ashâb-ı yemini temsil eden sâlihlerin derecesinden yüksek olduğunu belirtmiş, bu derecelerin her müslüman için bir hedef olduğunu, çünkü bütün mü’minlerin, namazlarının her rek’atında “Allahım! Bizi, kendilerine in’am ve ihsanlarda bulunduğun kimselerin yolu olan sırât-ı müstakime ulaştır.”213 duâsını yaptığını, kendilerine in’am edilenlerin ise; Nisâ sûresinde214 belirtildiği gibi; nebiler, sıddıklar, şehidler ve sâlihler olduğunu kaydetmiştir.215

d-Değerlendirme:

Velilerin derece, sınıf ve statüleri konusunda yukarıda verilen bilgi, nakil ve yaklaşımlardan elde edebildiğimiz ortak görüş şudur:

Velâyette kulların kesbi gerekli olmakla birlikte,216 aslolan; Allah Teâlâ’nın tercih ve tevfîkidir.

Kullar arasında tafdil vardır ve bu konudaki ta’yin, tercih Allah Teâlâ’ya âittir.

Mânevî terakkide en önemli zâhirî sebebler; yakînî iman, sağlam ilim, sahih ihlas ve kâmil takvâdır.

Allah Teâlâ, hiç kimseye nesebi, hasebi, milleti, cinsiyeti, kullar arasındaki şöhreti ve serveti ile kıymet vermez. Bütün şeref, mârifetullah ve takvâya bağlanmıştır.

Takvâya ve kemâle ermenin tek yolu; Hz.Peygamber (s.a.v)’e samimi ittibâdır. O’nun dışında, Hakk’a giden ve nâkısı kemâle erdiren hiçbir yol ve yöntem yoktur.217

Velilerin sayısını ve kimin diğerinden üstün olduğunu ancak Allah Teâlâ bilir. Kullardan hiç kimsenin -Allah Teâlâ’nın vahiy yoluyla bildirdikleri hâriç-kesin olarak bir başkasının ma’nevî derecesini bilmesi mümkün ve gerekli değildir. Ancak; zâhiren, hâli Kur’an ve sünnet ölçülerine göre sâlih olan kimseler hakkında güzel zan beslenebilir.21

213Fâtiha /6-7.

214Nisâ 4/69.

215Reşid Rızâ, a.g.e, XI, 451..

216Bu konuda geniş bilgi için “tslamda Velâyet ve Kerâmet.” adlı eserimizin 95-110 sayfalan arasına bakılabilir. (Ümran, İst. 1990)

217 Geniş bilgi için bkz: Az önce isimi geçen eserimiz, 111-122.

21 Velileri sevme ve değerlendirmede dikkat edilmesi gereken ölçüler hakkında geniş bilgi için “Mürşid-i Kâmil Intisab ve Cemaat” adlı eserimizin 55-123. sayfaları arasına

Peygamberler arasında farkh derece ve sıralama219 bulunduğu gibi; veliler arasında da farklı deceler ve statüler mevcuttur. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’m 220 belirttiği gibi; kullarının derecelerini yükselten ve alçaltan Allah Teâlâ’dır. Herkes bunu bilip kendi makâmını anlayarak, asıl işine bakmalıdır.

Allah Teâlâ’nın velilere, Kur’an ve Rasûlü diliyle verdiği müjdeler ve va’ettiği derecelerin ötesinde onlar hakkında bir şeyler iddiâ etmek; isbatı mümkün olmayan bir davâ ve boş bir çabadır. Bu konuda şu Peygaberî tâlimatlar herkesi her zaman bağlar durumdadır:

“Hnstiy anlar’ın İsa b. Meryem’i bâtıl yere methettikleri (ve ilâh derecesine yükselttikleri) gibi beni yükseltmeye kalkmayın. Ben ancak bir kulum. Bana: “Allah’ın kulu ve Rasûlü.” deyin.”22

“Ey insanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin. Sakın şeytan sizi basit (hevâî) şeylere sevketmesin. Ben, Abdullah’ın oğlu Muhammed ve Allah’ın Rasûlüyüm. Vallahi, sizin beni Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem.”222

“Allah’ın peygamberleri arasında (ona buna) üstünlük vermeye kalkmayın y22

“Peygamberler arasında seçme yapmayın.”224

Zâhir-bâtm bütünlüğü içerisinde Kur’an -Sünnet çizgisini korumaya çalışan Kuşeyrî, Ebû Tâlib Mekkî, Gazzâlî ve Sühreverdî gibi sûfi müellifler, velilerin sınıf ve dereceleri konusunda nasslan esas alıp; isim ve mânevî yetkilerden ziyâde velilerin sıfat ve ahlakları üzerinde durup herkesi buna teşvik etmişlerdir.

bakılabilir.(Umran, İst.1995).

219Bu konu âyette şöyle nazara verilir: “O peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmiyle (husûsî) konuştu.

bazılarını da derece derece yükseltti.” (Bakara 2/253) Bu konadaki ilgili âyet ve açıklamaları için bkz: Şınkîtî, Edvâu’l-Beyân, 1,154-157. (Beyrut, 1995).

22 Bkz: Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili (sâdeleştirme, Azim Dağıtım) II, 151.

221                                             Buhârî, Enbiyâ, 48; Ahmed, Müsned, 1,23; Dârimî, Rikak, 68.

222                                             Ahmed, Müsned, III, 241; îbnu Kesîr, el-Bidaye, VI, 47.

223Müslim, Fedâil, 159. (32. Bab).

224M üslim, Fedâil, 163. (32. Bab).

Hakim et-Tirmizî, Sülemî, îbnu Arabî, Kâşânî ve Mevlânâ gibi, zâhiri kabulle birlikte bâtınî mânâ ve rûhânî zevke daha meyilli olan sûfî müellifler, nasslann medlullerinden çıkarttıkları ince işâretlere keşfi, vicdânî ve zevki ilimlerini katarak, tasavvuf litaratürüne yeni anlayışlar, farklı tâbir ve tanımlarla bir zenginlik kazandırmışlar, bu arada -belki de hiç düşünmedikleri halde-bir yönüyle felsefî tasavvufa kapı açarken, diğer yandan bu alandaki münâkaşaya zemin hazırlamışlardır.

İmam Rabbânî gibi, her ki tarafın arasında denge unsuru olup, hakemlik görevini yapanlar da mevcuttur.

Rivâyet ve dirâyet tefsirlerinin ekseriyeti velilerin sınıf ve dereceleri konusunda Kitab ve sünnetin taksim ve tanımlarına tâbi olup fazla bir şey eklemezken; Râzî, Nisâbûrî, Hâzin ve Âlûsî gibi tasavvufî muhitte soluklamış müfessirler, bu ve benzerî konularda tefsir dirayetleriyle tasavvufî neşelerini birleştirerek, sûfîvârî açıklamalarda bulunmuşlardır.

Bunlar içinde Âlûsî, ricâlu’l-ğayb konusunda îbnu Arabi’nin görüşlerini nakledip bu konudaki haber ve görüşlere katıldığını belirterek, sûfilerle aynı dili ve görüşü paylaşmış; bu durumuyla, diğer dirâyet tefsirleri içinde ayn bir tutum sergilemiştir.

Tesbitlerimize göre; ehl-i tasavvufun arasında, özellikle Muhyiddin b. Arabî (638/1240) sonrasında sûfî çevrelerde bahsedilen ve sahiplerine belli bir hiyerarşi içinde geniş yetkiler verilen Aktab, Ğavs, Nücebâ, Nükebâ, Abdal gibi kavramlar, bütün muhtevâsıyla Kur’an ve sünnet kaynaklı olmayıp, bir çoğu, bu konularda söz edenlerin içtihad, keşif ve tecrübesine dayanmaktadır.

Deliller bölümünde verdiğimiz hadislerde özellikle “Abdâl” ta’biri geçmiş ve bu kelime daha çok yüksek fazilet ve güzel ahlak sahibi insanların umumî bir adı olarak kullanılmıştır. Orada vermediğimiz, fakat Tirmizî rivâyetinde gelen bir hadiste, seçkin kişiler ve yardımcılar manasında Nücebâ ve Nükebâ ifâdeleri geçmektedir.225 Yediler, kırklar, üçyüzler, beşyüzler gibi terimler de bu haberler içinde geçmiştir. Ancak; bu hadislerin sihhati ve mânalarının medlûlü konusunda ihtilaf mevcut olup; tamamen kabul edenler yanında, hepsini reddedenler de mevcuttur.226

İzmirli İsmail Hakkı bu konudaki araştırmasını şu değerlerdirme ile tamamlar: “Yine tekrar ediyorum: Sûfiyye ıstılahına asla bir şey demiyorum. Maksadım; bu babda bir takım ehâdis vardır, fakat hepsi de zayıftır, demekten

225Bkz: Tirmizî, Kitâbu’l-Menâkıb, 31 (Had. No: 3785); Mubârekpûrî, Tuhfetu’l-Ahvezî, X, 198 (Had. No: 4041)

226tbnu Teymiye de -imam Ahmed’in rivâyet ettiği abdâl hadisi hariç-bu babta sayı ve belli mekanlara bağlı bilgi veren hadisleri sahih görmez. Bkz:İbn  Teymiye, MecmûuT-Fetevâ, XI, 167, 437-438, 443.

ibârettir.

Tasavvuftaki ricâlu’l-gayb anlayışı ile İmamiyye Şia’sındaki imâmet ve mehdi inanışı arasında bir benzerlik gören İbn  Teymiye, bu tür bir anlayışın daha çok Hnstiyanlann ve aşın Şiî firkalann akidelerini yansıttığına işaret etmektedir.  

tbn Teymiye’nin bu yaklaşımını, İbn Haldun, daha net olarak ortaya koymaktadır. Ona göre; hulûl ve vahdet-i şuhûd gibi, kutb ve abdâl telakkisi de ilk defa Irak sûfilerinde ortaya çıkmış, sûfîler, Şiî fırkalardaki imama karşılık kutbu, nukebâya karşılık abdalı litaratürlerine alarak Şia’yı taklid etmişlerdir.22,9

Bize göre; Kur’an, sünnet ve akide kitablanmızdaki fazilet sıralaması olduğu gibi kabül edilmelidir. Kullar arasında tafdil ve seçme yoktur diyen kimse, nasslardan ve vakıadan habersiz olduğunu isbatlamış olur. Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere, bütün hadis kitablannda yer alan “Fedâil” bölümleri bu konuda müşkili olana cevap olacak durumdadır.

Ancak, Ricâlu’l-gayb kavramlarını tamamıyle Kitab ve sünnette aramak gerekmez. Her fenn ve ilim alanında olduğu gibi; tasavvuf alanında da terbiye sisteminin sembolü olan terimlerin, bu sahanın ehli tarafından, kendine hâs ıstılah ve mânası içinde ifâde edilmelerini tabiî karşılamak gerekir. îmam Rabbânî gibi ikincibin yılın müceddidi sayılan bir şâhidin ve benzeri sâlihlerin bu alandaki tesbit ve şehâdetlerini hiçe saymak yerine, kabül edilemezse de en azından sükût edip, hüsnü zanla karşılamak daha tutarlı gözüküyor.

Bu kavramların sûfîyyeye Şia’dan geçtiğini söylemek zordur. Çünkü ilk asırdaki bazı sûfîlerin bu tür kavramları kullanmaları, böyle bir anlayışa mâni olmaktadır.

«fc                                îfc îjc îjc

C-HATMU’L-EVLÎYÂ MESELESİ

Sûfîler, veli ve velâyetin isbatı konusunda birbirine benzer görüşler etrafında birleşirken; velilerin sınıf, statü ve hatmu’l-velâye konularında farklı yaklaşımlar sergilemişlerdir. Esâsen, münâkaşası yapılan hatmu’l-velâye konusu, tasavvufun ana meseleleri içine girmez. Ancak, konu bazı sûfilerce gündeme getirilmiş olup, sûfilerden çok, sûfi olmayanların ilgi ve tenkidleriyle gündemde tutulmuştur.

Kur’an’ın ifâdesiyle; peygamberlik müessesesi Hz. Muhammed (s.a.v)’le son bulmuştur. Kur’an’da peygamberlerin sonuncusu anlamına gelen “Hâtemu’n- nebiyyîn” ifadesi O’nun için kullanılmıştır.1

a-Sûfilerin Görüşleri.

Hatm-i velâyet görüşünü -bilebildiğimiz kadanyla-ilk defa Hakim et- Tirmizî (285/898) ortaya atmış,2 diğer bazı konularda olduğu gibi; İbn  Arabî (638/1240), kendi içtihad, zevkiyât ve keşfiyâtı ile meseleye yeni boyutlar kazandırarak geliştirmiştir.

Hakim et-Tirmizî, konuyla ilgili “Hatmu’l-Evliyâ” isminde müstakil bir eser yazmış olup diğer eserlerinde de yeri geldikçe değinmiştir.3 O, meseleyi özetle şöyle ortaya koymaktadır:

“Bil ki; Allah Teâlâ, kullarından bir kısmını nebi, bir kısmını da veli olarak seçmiştir. Bazı nebileri diğerlerinden üstün kıldığı ğibi; bir kısım velileri de diğer velilerden üstün yapmıştır.4 Allah Teâlâ’nın “İman edenlere, Rableri katında onlar için büyük bir sıdk makamı olduğunu müjdele!”  âyetinin hakikati olarak; Hz. Peygamber (s.a.v), sıdk hâlinde ve makâmmda en ileridedir. O, bütün peygamberlerin hâtemidir. O’na verilen makam ve nimetler hiç kimseye verilmemiştir. O, bütün peygamber ve diğer insanların şefaatçisidir.6 O’nun vefatından sonra ümmetinden kırk kişi O’nun yerine geçer. Yer onlarla ayakta durur. Onlar Rasûlün ehli beytidir. Onlardan biri ölünce yerine ümmetten biri

 kz. Ahzâb, 33/40

2Afîfî, et-Tasavvuf, 298.

3Bu konuyu işlediği bir eseri de “Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ”dır. Eser müellife âit üç eserle birlikte basılmıştır. (Beyrut, 1992)

4Hakim et-Tirmizî, Hatmü’l-Evliyâ, 336-337; Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ, 39.

5Yunus 10/2.

6Hakim et-Tirmizî, a.g.e, 338-339, Sîreti’l-Evliyâ, 40.

geçer. Bunların sayılan tükenip dünyanın zeval vakti gelince Allah bir veli gönderir. Bu veliyi seçmiş, kendisine yaklaştırmıştır. Evliyaya verdiğini buna vermiştir. Onu hatemu’l-velâyeye tahsis etmiştir. O, kıyâmet gününe kadar Allah’ın, diğer velilere hücceti olur. Onun bu hatm sebebiyle yanında velâyet sıdkı vardır, Hz. Muhammmed (s.a.v)’in nübüvvet sıdkı bulunduğu gibi. Ona şeytan musallat olamaz, nefis onun velâyettini kendi adına kullanmaya imkan bulamaz.7

Bu kırk veli her vakit Rasûlullah (a.s)’ın ehl-i beytidir. Onlar, neseb itibariyle değil, fakat zikir itibariyle O’nun ehl-i beyti durumundadırlar. Rasûlullah (a.s)’m zikir evine sığınan herkes onun ehl-i beyti olur Rasûlullah (a.s) : Ehl-i beytim ümmetim için bir emniyettir; onlar yok olup gittiklerinde kendilerine va’de dilenler gelir.”8 buyurmuştur.îşte bu kırk kişi ümmet için bir emniyettir. Yer onlarla ayakta durur, onlann bereketiyle âlem yağmura kavuşturulur. Onlar vefat ettiklerinde artık va’dilen şeyler tahakkuk eder.9

Hakîm et-Tirmizî, velilerin sonucusu olan kimseyi “imam-ı velâyet” ve “reis-i velâyet” ifâdeleriyle zikredip onun peygamberliğe çok yakın bir makamda olduğuna işâret etmektedir.10 Hâtemu’l evliyâ, Hz. Muhammed (s.a.v)’in yolunda O’nun nübüvveti ve Allah’ın mührü ile yürür.11

Hakim et-Tirmizî’nin ifadesine göre; hâtemu’l-evliyâ, kıyâmete yakın gelecek son velidir.12

Hatm-i velâyet düşüncesine son şeklini veren ve en büyük temsilcisi olan İbn Arabi’dir. O, konuya veli-nebi ilişkisinden yaklaşmış ve yaptığı değerlendirmelerle kendi mantıkî silsilesindeki sonuçlara varmıştır. Ona göre; nebilik bitmiştir, fakat velilik sürekli ve devamlıdır.13 Meseleye bakışı şöyledir

“Bu ilim ancak peygamberlerin ve velilerin sonuncusuna verilmiştir.

7Hakim et-Tirmizî, a.g.e, 344; Sîreti’l-Evliyâ, 44.

  Tabarânî, el-Mu’cemü’l-Kebir, Had No:6262; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 174. (Hadisin son kısmı hariç)

9Hakim et-Tirmizî, a.g.e, 345-46; Sîreti’l-Evliyâ, 46.

10Hakim et-Tirmizî, a.g.e, 367; Sîreti’l-Evliyâ, 62.

11 Hakim et-Tirmizî, a.g.e, 421-422; Sîreti’l-Evliyâ, 110.

12Hakim et-Tirmizî, a.g.e, 344; Sîreti’l-Evliyâ, 44; Ateş, İslam Tasavvufu, 529.

13Bkz. İbn  Arabî, Fusûsu’l-Hikem Ve’t-Ta’lîkât Aleyhi, I, 62 (Beyrut, 1980 II. baskı.

Afîfî’nin tahkikiyle.)

Peygamberler bu ilmi son peygamberin mişkâtından görürler, veliler de bunu son velinin mişkâtından görürler. Hatta peygamberler dahi bunu gördükleri zaman ancak veliler hâteminin mişkâtından görürler.14 Çünkü risâlet ve nübüvvet -ya’ni nübüvvet-i teşrî’ ve risâlet-i teşri’-kesilir ama velâyet asla kesilmez. Peygamberler de veli olmaları bakımından söylediğiniz ilmi ancak veliler hâtemi mişkâtından görürler. Veliler hâtemi, gerçi resuller hâteminin getirdiği şeriatın hükümlerine tâbi ise de; bu, onun makâmını küçük düşürüp zedelemez ve bizim ileri sürdüğümüz fikre de ters düşmez. Çünkü o, bir bakımdan peygamberden aşağı olsa da diğer bir durumda ondan üstün olabilir. Şeriatın zâhirinde de bu fikrimizi destekleyecek husular vardır. Meselâ; Bedir esirleri hakkında Hz. Ömer’in üstünlüğü görülmüştür ve hurma ağaçlarının aşılanması hususunda da benzeri bir durum vâki olmuştur. Kâmil olanın her hususta ve her mertebede ileri olması şart değildir. Bu yolun ricâli, Allah’ı bilme hususunda üstünlüğe bakarlar. Onların gayesi budur. Kainatın olayları onların hatırına bile gelmez.”15

İbnu Arabî, bu son yaklaşımına iki safhada ulaşmıştır. Birinci safhada, Fusûs’tan önce yazdığı eserlerde konuya Hakim et-Tirmizî gibi yaklaşmakta, hayatının sonlarına doğru yazdığı Fusûs’ta ise konuyu daha daha farklı boyutlarda ele almaktadır.

Tasavufun ince meseleleri ve özellikle nübüvvet, veli, velâyet, velilerin sıfat ve deceleri ile ilgili konularda Hakîm et-Tirmîzî’ye sorulan yüzellibeş soruya Futûhât’da tek tek cevap veren İbnu Arabî,16 hatmu’l-velâye ile ilgili onüç,

14Fusus sarihlerinden Mahmûd el-Ğurâb, İbnu Arabi’nin ortaya attığı bu meselenin Fususu’l-Hikem’deki müşkilâtm kaynağı ve ülemânm kendisini inkara gitmesinin ana sebebi olduğunu, bunun anlaşılması için Müellifin diğer söz ve kitablarına bakmak gerektiğini, Fusus’ta olan bazı şeylerin kendi hatayla yazdığı ve elde mevcut Futûhat’a ters düştüğünü belirtir ve Futûhat’tan bir çok örnekler vererek ibnu Arabi’nin, Nebinin veliden üstün olduğunu belirten sözlerini nakleder. Bkz: Mahmud el-Ğurâb, Şerhu Fusûsu’l-Hikem, 49 vd. (Dimeşk, 1985)

15îbn Arabî, a.g,e, 1,62-63 (Afîfî’nin tahkik ve ta’likâtıyla)

16Hakim et-Tirmîzî, kendisine sorular bu sorulan “el-mesâilu’r-rûhiyye” başlığıyla “Hatmu’l-Evliyâ”da ve bu başlığı kullanmadan “Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ” isimli eserinin ilk kısmında tek tek zikretmiş, ancak kendisi bunlardan bir kısmına cevap vermiştir. “Hattnu’l- Evliyâ”da yüzelliyedi soru zikredilmiştir. Bkz: Hatmu’l-Evliyâ, 142-326. Burada dipnotta verilen cevaplar ibnu Arabi’nin el-Futûhât başta olmak üzere diğer eserlerinden alınmıştır. Sorular için aynca bkz: K. Sîreti’l-Evliyâ, 20-29. îbnu Arabi’nin cevaplan için bkz: el- ondört ve onbeşinci sorulana cevabında, velâyeti iki kısma ayırıp; birisine velâyet-i âmme, diğerine velâyet-i hâssa veya velâyet-i Muhammediyye ismini vermiş, bunlardan her birinin bir hâtemi bulunduğunu, hatm-i velâyet-i âmmenin Hz. îsâ ile, hatm-ı velâyet-i Muhammediyyenin ise; hâtemu’l-evliyâ olan zatla gerçekleşeceğini ileri sürmüş,17 bu zâtın kendisi olduğuna işâret eden ifâdeler kullanmıştır.1

İbn  Arabî, hatm-i velâyet konusundaki görüşlerini, Peygamberimizin konuyla alakalı şu hadisinden yola çıkarak ortaya koymaya çalışır: “Önceki peygamberlere göre benim durumum, bir ev inşa edip onu iyi ve güzel yapan, yalnız köşesinin birinde bir tuğla yeri bırakan bir adam gibidir. Evin etrafını dolaşan insanlar onu beğenirler, ancak: “keşke şu tuğla da yerine konulmuş olsaydı; ne kadar güzel olurdu!’ derler, îşte (nübüvvet binâsını tamamlayan ve onu ikmal eden) o tuğla benim. Peygamberlerin sonuncusu da benim.”19

Bu hadis hakkmdaki yorumu şudur: Bir vakitte Peygamber Efendimize nebilik, tuğladan yapılmış bir duvar şeklinde temsil olundu. O duvarda ancak bir tuğla eksik idi. Hz. Peygamber de bu son tuğla oldu.20

İbn  Arabî gördüğü bir rüyada21 bu boşluğu iki tuğla boşluğu olarak görmüştür. Hâtemu’l-Evliya’nın da aynı rüya ile muhâtab olması gerektiğini belirten İbn  Arabî, biri altın, diğeri gümüş olan bu iki tuğlanın yerine konmasıyla duvar tamam olmuştur, der ve devam eder: “Hâtemu’l-Evliya’nın bunu iki tuğla olarak görmesine sebep; zâhirde hâtemu’l-enbiyanın şeriatına tâbi olmasıdır. Gümüş tuğla

Futûhât, H, 49-139.

17Bkz. Îbn Arabî, Futûhât, II, 49; Ayrıca bkz: Avni Konuk, Fusus Şerhi, I, 212-124; Afîfî, Îbnu Arabi’nin Tasavvuf Felsefesi, 96-97 (Tere: Dr. Mehmed Dağ, 1.F.Y, Ankara, 1975)

Bkz: Afîfî, et-Tasavvuf, 300-303 Afîfî burada, Îbnu Arabi’nin hatm-i velâyet-i Muhammediyye ile kendisini kasdettiğine dâir bir çok sözünü delil olarak göstermektedir. Avni Konuk da, Futûhatt’a velâyet-i Muhammediyyenin dört nevi’ olarak taksim edildiğini, îbnu Arabi’nin bu velâyet türlerinden üçüncüsünün hâtemi olduğunu zikreder. Bkz: Konuk, a.g.e, I, 213;

19Buhârî, Menâkıb, 18; Müslim, Fedâil, 21-23. Ahmed, Müsned, III, 276; V, 136-137, Mubârekpûrî, Tuhfetu’l-Ahvezî, VI, 551-553 (No:2374), VII, 158-160 (No: 3022).

20Ibn Arabî, Fusûs, I, 63.

21Görülen rü’yâ için bkz: Îbnu Arabî, Futûhât, 1,318-319. (Beyrut, Dâru Sâdır) hâtemu’l-evliyanm zâhiri yönüne, altın tuğla ise bâtınî yönüne işaret etmektedir.22 Bu benzetmelerden sonra, meşhur olduğu kadar müşkil olan şu hükmünü söyler. “Hâtemu’l-evliyâ bilgisini, ilmini öyle bir kaynaktan alır ki, peygambere vahiy getiren melek de aynı kaynaktan alır.”23

Yukarıdaki hadisi bu şekilde tevcih ve rüyada görülen bir hâli hadis üzerinde tatbik etmek bizce yanlıştır ve delile dayanmayan bir zorlamadır.

Veliler içinde tek bir şahsın hatm durumunda olduğunu, bunu her zamanda bulunmayıp âlemde tek bir zât olduğunu belirten îbnu Arabî, velâyet-i Muhammediyyenin onunla tamamlandığını, bu ümmetin evliyâlan içinde ondan daha büyük bir kimsenin bulunmadığını zikretmiştir.24

Hatmu’l-velâye konusunda sünnî tasavvuf ekolleri içinde îbnu Arabi’yi ta’kib edenlerin dışında konuyla ilgilenen ve benimseyen kimse yoktur. Ibnu Arabi’nin tâbilerinden ilk Osmanlı müderrisi Dâvud el-Kayserî (750/1340), hatmu’l-velâye konusunda îbnu Arabî ile ortak sayabileceğimiz açıklamalarda bulunmuş, velâyet-i mutlakanın Hz. îsâ ile, velâyet-i Muhammediyyenin ise O’nun ümmetinden Araplar içinden en şerefli bir zatla hatmolacağını kaydetmiş, bu son hatmin, şeyhim diye bahsettiği îbnu Arabî ile gerçekleştiğini ifâde etmiştir.25

Yine îbnu Arabi’nin muhibb ve ta’kibçilerinden İsmail Hakkı Bursevî (1137/1724), “Temâmu’l-Feyz Fî Bâbı’r-Ricâl” adlı eserinde, “velâyet zinciri ve hükmü ebediyyen kesilmeyeceğine göre; onun hatmi ne demektir?” sorusuna verdiği cevapta; velâyetin Allah Teâlâ’nın “el-Veliyy” isminin tecellisi olarak devamlılık arzettiğini, onun hatminin; temâmen kesilmek mânasında olmayıp, bütünüyle ve kemâliyle temsil edilme mânasında olduğunu, Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabi’nin bu manada hatmu’l-evliyâ olduğunu, velâyet nûrunun ondan sonraki kutub ve velilere de intikal ettiğini, ancak; Velâyet-i Muhamediyye’nin en ekmel mazhannın ve temsilcisinin o olduğunu belirtip, bu duruma zâhirî âlemden örnekler vererek meseleyi akla yaklaştırmaya çalışmış, îbnu Arabi’nin “velâyet-i hâssa”yı,

22lbn Arabî, Fusûs, I, 63.

23Ibn Arabî, a.g.e, 63. Bu sözün şerhi için bkz: Avni Konuk, Fusus şerhi, I, 219;

Afîfî’nin tahkik ve ta’likâüyla Fusus, II, 24-25; Mahmud el-Ğurâb, a.g.e, 49 vd.

24îbnu Arabî. Futûhât, II, 9.

25Bkz: el-Kayserî, Mukaddime Fi’t-Tasavvuf, (Mehmet Bayraktar’ın tahkikiyle, 1.F.D, Ankara, 1988), XXX, 214-215, ayrıca bkz: Hakim et-Tirmizî’nin Hatmu’l-Evliyâ ekinde, 498-499.

Hz.îsâ’nın (a.s) “velâyet-i mutlaka”yı, Mehdî’nin ise; “hilâfet-i mutlaka”yı hatmettiğini kaydetmiştir.26

Abdulğani Nablûsî (1143/1732), veliler içinde, bütün peygamberlerin meşrebini bünyesinde toplayan, “Muhammedi” lakabıyla isimlendirilen bir velinin bulunduğunu, kendisine “Hâtimu’l-Velâyeti’l-Muhammedî” dendiğini, bu vasıftaki velinin her devirde ancak bir tane bulunacağını belirtmiştir.27

Şiî âlimlerinden Haydar Amûlî; velinin nebiden üstün olduğunu söylemenin sahih olmadığını, bunun ancak nebinin velâyet yönünün nübüvvet yönünden efdal olduğu şeklinde düşünüldüğünde uygun olabileceğini, şeriat getirme, vahiyle haber verme yönünden nübüvvetin kapandığını ancak velâyet yönünün devam ettiğini belirtmiş, velâyet-i mutlakamn mazhannın îbnu Arabi’ye göre Hz. tsâ olacağını, kendi mezhebi Şia’ya göre ise Hz. Ali’nin olduğunu, velâyet-i mukayyedenin ise mazhannın İbnu Arabi’ye göre kendisi, Şia’ya göre ise, Mehdi aleyhisselamın olacağını kaydetmiştir.28

Yukanda belirttiğimiz gibi; hatmu’l-velâye konusunda ilk fikri ortaya atan Hakim et-Tirmîzî bile, bu hatmin, kıyâmete yakın bir zamanda Allah Teâlâ’nın kullan içinde özel olarak seçtiği, kendisine yaklaştırdığı, velilere verdiği şeyleri kendisine bahşettiği bir kulu ile olacağını belirtmiştir.29

Serrâc (378/988) ve Ebû Tâlib el-Mekkî (386/996), her devirde İlâhî hücceti ayakta tutan ve hududu koruyan, halkın önünde Hakk’m delili olan bir tâifenin bulunmasıyla ilgili olarak, Hz. Ali’nin şu sözünü naklederler : “Yeryüzü, (kıyâmete kadar) Allah Teâlâ’nın hüccetini ayakta tutacak, âyetlerini ibtalden koruyacak kimselerden hâli kalmaz. Onlar, insanlar içinde adedi çok az, fakat Allah katında kiymetleri çok yüksek kimselerdir.”30

26Bkz: Bursevî, Temâmu’l-Feyz fi Bâbi’r-Ricâl (Ramazan Muslu’nun tahkikiyle, I.

Kısım, İst. 1994) 127. (Basılmamış tez). Bursevî’nin tefsirindeki yaklaşımı biraz daha faiklı olup, biraz aşağıda gelecektir.

27Bkz:Abdulkâdir Ahmed Atâ, et-Tasavvufu’I-Islâmî fi Asn’n-Nablûsî, 195. Beyrut, 1987.

28Âmûlî, Kitâbu Nassı’n-Nusûs (Hatmu’l-Evliyâ ekinde), 502. İbnu Arabî, velâyet-i hâssanm hatminin Rasûlullah (a.s)’m hissî nesebi sülâlesinden gelecek olan Şiîlerin bahsettiği Mehdiy-i Muntazar’la değil, ahlâk ve ahvâline tâbi (ma’nevî) silsileden gelen bir zatla olacağını belirtir. Bkz: Futûhât, II, 50.

29Hakim et-Tirmizî, a.g.e, 344; Sîreti’l-Evliyâ, 44,119-122, 129-130.

30Bkz: Serrâc, el-Luma’, 458; Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, I, 134. Serrac’ın bu konudaki bir yaklaşımı da şudur Allah ve Rasûlü mü’minlere âid hangi sıfattan bahsetmişlerse; o sıfata

Kuşeyrî (465/1072), îslam dini devam ettiği müddetçe her devirde sûfi tâifesinden ilmi ile âmil, hâli ile kâmil, zamanının ülemâ ve ümerâsının kendisine boyun eğeceği bir şeyhin bulunacağını belirtmiştir.31

Hakim et-Tirmîzî’nin görüşlerini tanıtmak için özel bir bab açan Hucvirî (470/1077), velâyet, kerâmet ve efdaliyyet konularında birçok bilgi verdiği halde, hatmu’l-velâye konusuna hiç değinmemiştir.32

Sühreverdî (632/1234), mukarrabûn makâmmdaki velilerin kıyâmete kadar ümmetin içinde bulunduklarını ve takvâda önderlik yaptıklarını, Allah ve Rasûlüne en güzel şekilde mutâbaatlanndan dolayı kendilerine dâvet rütbesi verildiğini zikreder.33

b-Tefsirlerin Yaklaşımı.

Biz, meşhur tefsirlerde hatmu’l-velâye meselesini değil, hatmu’n-nübüvvetin hakikatini araştıracağız. Çünkü; birinci mesele müfessirlerin değil, sûfilerin bile ittifakla gündemlerinde tutmadıkları bir şeydir. Hz. îsâ’nm (a. s) âhir zamanda gelmesi ve hadislerde bahsi geçen Mehdî’nin zuhûru ile hatmu’l-velâyenin irtibatını ve bunun Rasûlullah (a.s)’m hâtemünnebiyyîn sıfatına etkisini incelemek bizce daha tutarlıdır. Tefsirlerin yaklaşımını tesbit ettikten sonra, velâyet kapısının kıyâmete kadar kapanmadığını, Hz. Peygamber’e verâsetin devamlı olacağını, bunun, İlâhî koruma altında olan İslâm’ın bekâsı için zarûri olduğunu, dolayısı ile belli bir şahıs ve devre hasredilen hatmu’l-velâye meselesinin itikâdî ve fikhî bir yanının olmayıp fikrî ve keşfi bir yaklaşım olduğunu nazara vereceğiz.

Sûfi bir yaklaşımla yazılmış ve işârî tefsirler içinde en meşhur olan Rûhu’l- Beyân’m müellifi İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1724), Rasûlullah (a.s) ile hakikat manasında nübüvvet ve risâletin kesildiğini, ancak, Cenâb-ı Hakk’m esmâ ve sıfatlarından, melekût ve ceberût âleminin sırlarından ve ğaybın acâibliklerinden haber vermeden ibâret olan lüğavî nübüvvetin devam ettiğini, buna bir yönüyle velâyet de deneceğini, Rasûlullah (a.s)’ın, nübüvvet ve velâyet nûru olmak üzere iki nûrunun bulunduğunu, dünyadan ayrılmasıyla nübüvvet nûrunun Şeriat-ı

sâhip insanlar her devirde her zaman bulunur. Yoksa; bulunmayan ve bulunmayacak bir şeyden bahsedilmesi abes olurdu. Veliler hakkında bahsedilen hâl ve sıfatlar da böyledir. Bkz: Serrâc, a.g.e, 34-35.

3 kuşeyrî, Risâle, II, 732.

32Bkz: Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb, 253-289.

33Sühreverdî, Avârifü’l-Meârif, 6 (Tere: 2).

Mutahhara’da bâki kaldığını, bu şeriat ile birlikte kendisinin sanki aramızda hayatta olup ölmediğini, velâyet nûrunun ise; her asırda bir tane bulunan kutbu’l-aktabm bâtınına intikal ettiğini belirtir.-*4

Bursevî, Hz Âdem (a.s) ile başlayan hilâfetullahm, Hz. tsâ’nm âhir zamanda nüzûlü ile hatmolacağını, hâzinelerin mühürle muhafaza edildiği gibi; Allah Teâlâ’nın da âlemi her asırda halifesi olan kutub makâmmdaki insan-ı kâmille muhâfaza ettiğini zikretmiştir.35

Tesbit edebildiğimiz kadarıyla, tasavvufî tefsirlerde olduğu gibi; meşhur rivâyet ve dirâyet tefsirlerinde de-çok azı hâriç-hatmu’l velâye meselesi konu edilmemiştir.

Umûmen rivâyet tefsirlerinde, risâletin Hz. Rasûlullah (a.s) ile tamamlandığı, O’ndan sonra yeni bir din ve şeriatla hiçbir peygamberin gelmeyeceği nazara verilmiştir.36

Rivâyet tefsirleri içinde meseleyi en geniş ve güzelce ele alan îbnu Kesir (774/1373) olmuştur.

Rasûlullah (a.s)’ın İlâhî dâveti en güzel şekilde tebliğ ettiğini, risâletin O’nunla tamamlandığını, fakat bu dâvetin kıyâmete kadar herkesi ilgilendirdiğini, bunun için kendisinden sonra ashâbm dâveti ve Rasûlullah (a.s)Tn bütün hallerini sonraki nesillere mükemmel bir şekilde aktardıklarını, bu vazifenin her nesilde aynı

34Bkz: Bursevî, Rûhu’l-Beyân, VII, 188 (Beyrut, 1985)

35Bkz: Bursevî, a.g.e, 1,93.

36Bkz: Taberî, cüz: XXII, 16 (Taberi, burada Hz îsâ’nın durumundan bahsetmemiştir.); Mâverdî, Tefsîru’l-Mâverdî, IV, 408-409; Vâhidî, el-Vasît, III, 474; Beğavî, Meâlimü’t- Tenzîl, VI, 358-359; Ibnu Atıyye, el-Muharraru’l-Vecîz, IV, 388. îbnu Atıyye burada, âyetin lafızlarını farklı yorumlayarak, Rasûlullah (a.s)’dan sonra peygamber gelme ihtimalini nazara veren “el-Hidâye” kitabının sahibi Kâdî Îbnu’t-Tayyib’i ve “el-îktisad” adlı eserinde hatmü’n-nübüvve konubunda İmam Gazzâlî’yi tenkid etmiştir. îbnu’l Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, VI, 393. Bu tefsir üzerine yapılan ta’likte, Rasûlullah (a.s)’ın hâtemünnebiyyîn oluşuyla ilgili bir çok hadis verildikten sonra, hicrî ünüçüncü asırda ortaya çıkan ve nübüvvetin kesilmediğini söyleyip Peygamberlik iddiâsmda bulunan Mirzâ Ğulam Ahmed’ten (öl: h: 1326) ve onun geliştirtiği Kâdiyânîlik’ten bahsedilmekte, bütün bunların ve benzerî çıkışların bâtıl olduğu vurgulanmaktadır. Benzerî durumların hadislerde bildirildiğini kaydeden müellif, “Kendisinin peygamber olduğunu zan ve iddiâ eden otuz civarında yalançı deccâl ortaya çıkmayınca kıyamet kopmaz.” (Müslim, Fiten, 84) hadisini buna delil olarak göstermiştir. Bkz: Zâdü’l-Mesîr, VI, 395-396.

şekilde devam ederek günümüze kadar geldiğini, bu işin kıyâmete kadar devam edeceğini belirten îbnu Kesir, ancak bu arada Peygamberlik iddiasında bulunanlar olacağını, bu kimselerin elinde hârikalar zuhûr etse bile, sözlerinin yalan, işlerini sakat, kendilerinin sapık olduğunu, her ne kadar böyle sapık, yalançı, deccal kimseler çıksa da onlann sahte ve yalanlarını ortaya çıkaracak basiret sâhibi âlim ve mü’minlerin bulunacağını kaydetmiş ve Rasûlullah (a.s)’ın hâtemünnebiyyin oluşuyla ilgili bir çok sahih hadis37 nakletmiştir.38

Suyûtî (911/1505), konuyla ilgili hadislerin bir kısmını vermekle yetinmiş, rivâyetleri arasına yalançı peygamberlerlerin çıkacağını haber veren iki hadisi39 de eklemiştir.40

Dirâyet tefsirlerinde de, Peygamberliğin kesin olarak hatmolduğu, Hz.Rasûlullah (a.s)’dan sonra yeni bir şeriat sahibi hiçbir peygamberin gelmeyeceği, âhir zamanda nüzül edecek olan Hz. îsâ’nın, Rasûlullah (a.s)’m “Hâtemünnebiyyîn” sıfatını zedelemeyeceği, çünkü Hz. îsâ’nın önceki hâliyle bir peygamber olmasına rağmen, yeni durumuyla bu dinin bir ferdi gibi amel edeceği belirtilip, konu ile ilgili hadis ve haberlere yer verilmiştir.41

Tasavvufî konularla en az sûfî müellifler kadar ilgilenen ve yeri gelince bir sûfî gibi açıklamalarda bulunan Râzî, hatmu’l-velâye konusuna hiç girmemiştir.42

Ehl-i tasavvufa karşı temkinli ve biraz da sert bir tutum içinde bulduğumuz

37îlgili hadisler için bkz: Buharî, Manâkıb, 18; Müslim, Fedâil, 21-23; Ahmed, Müsned, III, 276; V, 136-137, Mubârekpûrî, Tuhfetu’l-Ahvezî, VI, 551-553 (No:2374), VII, 158- 160 (No: 3022).

38Bkz: Îbnu Kesîr, Tefsir, VI, 422-426 (Sekiz ciltlik baskı); Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, XII, 6547-6552. Ayrıca bkz: Saîd Havvâ, el-Esâs fı’t-Tefsîr, VIH, 4444-4447.

Müellif burada, kendisini peygamber ilân eden Ğulam Ahmed Kâdıyânî’ye dikkat çekmiş ve geniş ölçüde îbnu Kesir’in naklettiği hadislere yer vermiştir.

39Bu hadisler için bkz: Müslim, Fiten, 84; Ahmed, Müsned, V, 396.

40Suyûû, ed-Dürrü’l-Mensûr, VI, 617-618.

41Bkz: Zemahşerî, Keşşâf, III, 265; Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, XV, 185; Beydâvî, Envâru’t- Tenzîl, H, 247; Nisâbûrî, Ğarâibü’l-Kur’ân (CâmiuT-Beyân kenarında), Cüz: XXII, 15; Ebû Hayyân, el-Bahru’l-Muhît, VII, 236; Ebu’s-Suûd, îrşâdu Akli’s-Selîm, VII, 106; Sıddîk Haşan Hân, Fethu’l-Beyân, VII, 386-387; Kâsimî, Mehâsinü’t-Te’vîl, XIII, 4866; Zuhaylî, et-Tefsîru’l-Münîr, XII, 32, 38-39.

42Bu tesbitimize “Râzî’nin Tefsirinde Tasavvuf” adlı eserin müellifi de katılarak kanaatimize kuvvet vermiştir. Bkz: Abdülhakim Yüce, a.g.e, 174.

Ebû Hayyân (745/1344), îbnu Atiyye’nin âyete dayalı olarak verdiği veli ta’rifîni nakilden sonra, veliyi ta’rif için âyetteki kaydın yeterli olacağını, bu şekilde, bazı sûfilerin ‘veli nebiden daha üstündür’ tarzındaki yanlış ta’rif ve tanımlarının önüne geçileceğini belirtip: “îbnu Arabi’nin veli ve diğer konularda öyle sözleri varki; ondan Allah’a sığınırız!” diyerek, îbnu Arabi’ye ihtiyatla yaklaşılmasına dikkat çekmiştir.43

Âlûsî (1270/1853) de, Hz. Peygamber (s.a.v)’in nübüvvet binasını tamamlayan tuğla olmasıyla ilgili hadisi44 verdikten sonra, îbnu Arabi’nin bu hadis hakkında bir takım şeyler söylediğini hatırlatarak; yukarıda verdiğimiz hatmu’l-velâye ile ilgili benzetmesine işâret etmiş, bu sözün büyük âlimler tarafından tenkid edildiğini belirtmiş ve :“Sen Kitab ve sünnetin beyanlarına sarıl, onun bunun lafına bakma! Allah Teâlâ bizi sıkıntılı hallere düşmekten korusun!” diyerek, bu konuda îbnu Arâbî’ye katılmadığını zımnen ifâde etmiştir.45 Yine Âlûsî, Ahzab sûresinin sonunda yaptığı işârî açıklamalar bölümünde; îbnu Arabi’nin, ismi geçen sûredeki bir âyetten istidlalle varlığından bahsettiği veli grubunu zikrettikten sonra: “Allah kendisini affetsin, bu şeyhin buna benzer nice ğarib sözleri vardır.” diyerek, üstü kapalı bir tenkidde bulunmuştur.45

Hz. Peygamber (s.a.v)’in nübüvvetinin kesilmesiyle kıyamete kadar gelecek ümmetiyle alâkasının kesilmeyeceğine işâret eden Âlûsî, ümmet içinde nice kâmillerin rûhâniyet ve yakaza hâlinde kendisiyle görüşüp ilim ve feyz aldığını, bir çok ehlullahın bu konuda tecrübe ve şehâdetinin bulunduğunu, bu tür bir rü’yetin ancak Hz. Peygamber (s.a.v)’in şeriatından kıl kadar ayrılmayan kâmillere vâki’ olacağını, Efendimizle ma’nevî, kalbî münâsebet ne kadar kuvvetli olursa, bu tür görüşmelerin de o derece kuvvetli olacağını geniş geniş açıklamıştır.47

c-Değerlendirme.

Yukarıda değindiğimiz gibi; peygamberlik Hz. Rasûlullah (a.s) ile hitam bulmuş ve risâlet kapısı O’nunla kapanmıştır. Allah Teâlâ, Efendimiz (s.a.v)’in “Hâtemünnebiyyîn” olduğunu açıkça beyan etmiştir.48 Fakat, velâyetin hatmi ve

43Bkz: Ebû Hayyân, el-Bahru’l-Muhît, V, 185.

44Buharî, Manâkıb, 18; Müslim, Fedâil, 21-23.

45Bkz: Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, Cild, XI, Cüz: XXII, 41-42.

46Bkz: Âlûsî, a.g.e, Cild: XI, Cüz: XXII, 101.

47Bkz: Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, Cild, XI, Cüz: XXII, 34-40.

hâtemi konusunda husûsiyle bir nass mevcut değildir. Kur’an ve sünnette, velilerlerin ismi ve sayısı değil, sadece hâl ve sıfatlan zikredilmiştir. Velâyette aslolan gizliliktir. îrşadla görevli veliler hâriç, diğer velilerin hâli ümmete gizli tutulduğu gibi; kendisinin veli olduğunu bilmeyen kimselerden bile söz edilmektedir. Önümüzde, kıyâmete kadar amelle mükellef olduğumuz bir din, bu dinin kitabında veli ve velâyeti anlatan onca âyetler, o âyetlerin içinde sâlih ve sâbikûn olanlara va’dedilen bunca kerâmet ve müjdeler bulunduğuna göre; bu müjdelere muhâtab ve amelinde muvaffak olan insanlar da hiçbir zaman eksik olmayacaktır.

Allah Teâlâ : “Şüphe yok ki; Kur’ân’ı biz indirdik ve muhakkak onu koruyacak olan da biziz.”49 buyurarak, onu İlâhî koruma altına almıştır. Haşan el-Basrî’nin (110/728) belittiği gibi; Kur’an’m hıfzı, kıyâmete kadar hükümlerinin bâki kalmasıdır.50 Bunun için Allah Teâlâ, onu yayacak ve yaşayacak bir tâifeyi eksik etmeyecektir.51

Allah Teâlâ’nın, Kur’an’la bütün şeriatı kasdettiğini belirten “Hucciyyetü’s- Sünne” sâhibi Abdülğani Abdulhâlik (1403/1983), bu tekeffülün içine sünnet-i seniyyenin de girdiğini, çünkü, sünnet olmadan Kur’an’m tam olarak anlaşılamayacağını ve yaşanamayacağmı, bunun için Allah Teâlâ’nın, sünneti ve dini hıfzedecek, ömrünü buna hasretmiş nice âlimleri hazırladığını ifâde etmiştir.52

Rasûlullah (a.s) : “Kıyâmete kadar ümmetimden bir tâife hak üzere kalmaya ve Allah’ın emrini yerine getirmeye devam edecektir. Onlara muhalif davrananlar kendilerine hiç bir zarar veremeyecek, onlar hakkı izhar ve isbatta muvaffak olacaklardır.” buyurmuştur.53

Ebû Ya’lâ’nın (275/889) rivâyetinde, “İsâ b. Meryem ininceye kadar.” kaydı vardır.54

48Ahzab 33/40.

49Hicr 15/3

50Bkz: Âlûsî, a.g.e, Cild, VII, Cüz: XIV, 16.

51Bkz: Bursevî, a.g.e, IV, 444; Hamdi Yazır, Hak Dini, V, 3043.

52Bkz: Abdülğani, Hucciyyetü’s-Sünne, 390-392 (Dâru’l-Vefâ, 1993).

53Buhârî, l’tisâm, 10, Tevhid, 29; Ibnu Hacer, Fethu’l-Bârî, XV, 227-8; Müslim, Imâret, 53; Nevevî Şerhi, II, 193, XIII, 66-67; Tirmizî Fiten, 27, (No:2192); Ibnu Mâce, Mukaddime, 9; Ahmed, Müsned, V, 34, 269, 278, 279; Hâkim, Müsterdek, IV, 449-450; Elbânî, Sahiha, IV, 597 (No: 1955-62)

“Şüphesiz Allah Teâlâ, her yüzyılın başında bu ümmetin içinden, onlann dinlerini yenileyecek (kalblerini nifak ve gafletten, hallerini bid’at ve ma’siyetten temizleyip Allah’a sevkedecek) kimseler gönderir.”

“Ümmetimden her devirde sâbikûn (hakta önder, hayırda önde ehlullah) bulunur.56 hadisleri de, her devirde, İlâhî dâvetin tebliğini yapan ve Muhammedi mirâsa sahip çıkan kimselerin bulunacağım ifâde etmektedir.

Kıyamete kadar Peygamber (s.a.v)’in izinde hak üzere giden ve dini ihyâ eden topluluğun kim olduğu konusunda her grub, kendi meşrebine göre cevap vermiştir. Sûfîler; Peygamber (s.a.v)’in bâtınî ve zâhirî hallerine ve dinin hakikatına kâmil mânada gerçek sûfîlerin vâris ve sâhip olduğunu söylerken,57 imam Ahmed b. Hanbel (241/855); bu tâifenin ehl-i hadis olduğunu savunmuş, Kâd-ı lyaz (544/1149), bu sözle ehl-i sünnet ve’l-cemaat kasdedildiğini ileri sürmüş, 58 İmam Buhârî (256/870) de: “Onlar ehl-i ilimdir.” şeklinde âyet ve hadislere uygun bir yaklaşım ortaya koymuştur.59

İmam Nevevî (677/1278), ise; bunu belli bir tâifeye hasretmenin doğru olmadığını, fakih, muhaddis, müfessir, mücâhid, zâhid, âbid, hayrı emredip kötülükten nehyeden her gurubun bu emâneti kıyâmete kadar taşıyacağını, bütün bunlann bir arada bulunmasının şart olmadığını, her birinin değişik bir bölgede bulunabileceğini, hepsinin yok olmasıyla kıyâmetin kopacağım belirtmiştir.60

54Bkz: Ebû Ya’lâ, Müsned, VII, 59-60 (No: 2078).

55Ebû Dâvûd, Melâhim, 1, (No:4291); Azimâbâdî, Avnü’l- Ma’bûd, XI, 385; Hâkim, Müstedrek, IV, 523; Süyûtî, el-Câmi’u-s Sağîr, No: 1845.

56Ebû Nuaym, Hilye, 1,7; Süyûtî, el-Câmi’u-s Sağîr, II, 415 (No:7327).

57Serrâc,el-Luma’, 21, 28-31; Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, I, 157, 159; Gazzâlî, el-Munkızu Mine’d-Dalâl e Tasavufî İncelemeler (Trc: Sâlih Uçan), 184-185; Sühreverdî, Avârifü’l- Meârif, 46-47 (Tere: Gerçek Tasavvuf, 58-59); Şa’rânî, el-Yevâkıt ve’l-Cevâhir, II, 92,99. Abdurrahman Cami, Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Yer yüzünde “Allah Allah” diyen kimseler kaldığı sürece kıyâmet kopmaz.” (Müslim, İman, 234; Tirmizî, Fiten, 35) hadisinden hareketle; burada anlatılan kimsenin, gerçek marifete ulaşmış, asrının en hayırlısı, kutb makamındaki insanı kâmil olduğunu, çünkü gerçek zikri ancak böyle bir zâtın yapabileceğini, hadisin sanki: “yeryüzünde insan-ı kâmil bulunduğu sürece kıyâmet kopmaz.” manasına geldiğini ileri sürer. Bkz: Câmi. Nakdu’n-Nusûs, 97.

58Nevevî, Müslim Şerhi, XIII, 66-67; îbnu Hacer, Fethu’l-Bârî, XV, 227.

59Nevevî, a.g.e, XIII, 66. Bkz: Muhammed Habîbullah, Zâdü’l-Müslim, V, 192.

Hz. Peygamber (s.a.v), bu ümmetin başında kendisinin, sonunda Hz. îsâ’nın bulunduğunu, bunun onlar için bir emniyet olduğunu,61 Hz. İsâ’nın kendisine halife olacağını,62 hak ve adâletle hükmedeceğini63 O’ndan önce bu ümmetin içinden Mehdi’nin çıkarak hak ve adâletle ümmete imamlık edeceğini haber vermiş,64 bu arada kendisinden sonra ümmet içinde bir çok yalançı peygamberin çıkacağına da dikkat çekmiştir.65

Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Velâyet-i Muhammediyye devamlıdır, kıyâmete kadar bu ümmet içinde onu temsil edecek insanlar çıkacaktır. Onu belli bir zaman ve şahıslara hasretmek doğru değildir. Velâyeti belli taksimlere ayırmak da ancak nassların imkan verdiği ölçüde yapıldığında ümmeti bağlayıcı bir durum arzeder. Öbür neticeler, şahsın kendisini ve onu her durumda hüccet kabul edeni bağlar. İbnu Arabi’nin “hatmu’l-velâye” fikri ve kendisinin velâyet-i Muhammediyyey-i hâssâyı hatmettiğini söylemesi kendisinin zevki, keşfi ve rüyasıyla ilgili olup; bizi bağlayacak bir yanı yoktur. Ayrıca, bunu, tasavufun temel bir anlayışı gibi takdim etmek de bizce yanlıştır. îbnu Arabi’nin bu ümmetin velilerinden birisi olduğunu kabulde bir sakınca yoktur. Eğer İbnu Arabî, açık veya kapalı bir şekilde, kendisini, velâyetin bir bölümümün hatmu’l-evliyâsı tanıtacağına, zamanının kutbu’l-evliyâsı olduğunu iddiâ etseydi; mesele, kabul veya reddedenlerin değerlendirmesine kalır, bu kadar münakaşa mevzuu olmazdı. Benzeri bir durum da; kendisini zamanının mehdisi gören veya öyle görülüp gösterilen şahıslarda ortaya çıkmaktadır. Bunlar niçin ve nasıl olur? sorusuna cevap olarak, Bediuzzaman Said Nursî’nin (1380/1960) bu konudaki şu tevcihâtını yeterli buluyoruz. O, der ki:

“Ben çeşitli insanlar gördüm ki; kendilerini bir nevi “Mehdî” biliyorlardı ve

6 Nevevî, a.g.e, XIII, 67, ibnu Hacer, a.g.e, XV, 229.

61Hadis için bkz: Süyûtî, el-Hâvî li’l- Fetevâ, II, 340 (ibnu Asâkir’den naklen).

62Tabarânî, es-Sağîr, No: 725; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, VIII, 205.

63Bkz: Buhârî, Mezâlim, 31; Müslim, îman, 242; Tirmizî, Fiten, 54; îbnu mâce, Fiten, 33; Ahmed, Müsned, II, 240, 272, 394, VI, 75. Hz. îsâ’nın (a.s), nüzülü ile ilgili rivâyetleri bir arada görmek için bkz: Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, V, 358-360; el-Makdisî, Kitâbu’l-Fiten, 346-355.

 Mehdi ile ilgili rivâyetleri topluca görmek için bkz: Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, V, 341- 344; Daha geniş bilgi ve rivâyetler için bkz: el-Makdisî, a.g.e, Cüz: V, 205-263

65Bkz: Buhârî, Fiten, 25; Müslim Fiten, 84; Ebû Dâvûd, Melâhim, 16; Tirmizî, Fiten, 43; Ahmed, Müsned, II, 237, 313, 450, 530, V, 16,41, 46.

“Mehdî” olacağım diyorlardı. Bu zatlar yalançı ve aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar, gördüklerini hakikat zannediyolar. nasıl Esmâ-i İlâhînin cilveleri, Arş-ı Âzam dâiresinden tâ bir zerreye kadar tecelli ediyorsa, o Esmâya mazhariyeti de o nisbette farklılık gösterir. Aynen bunun gibi; mazhariyet-i esmâdan ibâret olan merâtib-i velâyet dahi öyle mütefâvittir. O iltibasın en mühim sebebi şudur:

Makâmât-ı evliyâdan bazı makamlarda Mehdî vazifesinin husûsiyeti gözüktüğü ve Hz. Hızır’ın husûsi bir münasebeti gözüktüğü gibi; bazı meşâyihle münâsebattar bazı akâahat vardır. Hatta o makamlara “Makâm-ı Hızır”, “Makâm-ı Üveys”, “Makâm-ı Mehdiyet” tâbiri kullanılır.

îşte bu sırra binâen; o makâma ve o makâmın cüz’î bir numunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamlaa has münâsebattar meşhur zatlar zannediyorlar. (Bu durumda) o kimse kendisini Hızır telakki eder veye Mehdî itikad eder veya kutb-u âzam tehayyül eder. Eğer o kimsenin mevki ve makam hırsı yoksa; bulunduğ hâle mahkum olmaz, zamanla bu durumdan kurtulur. Onun ileri derecedeki söz ve söz ve dâvâlan şatâhat sayılar. (Bunları ma’nevî sahhoşluk içinde söylediği için) onunla belki mes’ul olmaz. Eğer enâniyeti perde ardında makam ve mevki sevgisine müteveccih ise; o zat enâniyetine mağlub olup, şükrü bırakıp fahre girse fahrinden git gide gurura sükût eder. Bu durumda; ya divânelik derecesine iner veya tarik-i haktan sapar. Çünkü; büyük evliyâyı kendi gibi düşünür, haklarında hüsn-ü zannı kırılır. Zire nefs ne kadar mağrur da olsa, kendisi, kendi kusurunu terkeder. O büyükleri de kendisine kıyas edip, kusurlu tevehhüm eder. Hatta, Enbiyâlar hakkında da hürmeti noksanlaşır.

îşte bu hâle giriftar olanlara; mîzân-ı şeriatı elde tutmak, usûlu’d-dîn ülemâsının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve îmam Gazzâlî, İmam Rabbânî gibi muhakkikîn-i evliyânm tâlimatlannı rehber etmek gerekir.”66

îbnu Teymiye de (belli şahıs ve zamanla kayıtlı) hatmu’l-velâye konusunu asılsız ve delilsiz görerek: “Gerçekte hâtemu’l-evliyâ; insanlar içindeki en son muttaki mü’mindir. Bu kimse, velilerin en hayırlısı ve en faziletlisi de değildir. Velilerin en hayırlısı; Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a) olup, onu Hz Ömer (r.a) tâkibetmektedir. Nebi ve Rasullerden sonra, bu ikisinden daha faziletli kimse yoktur.” değerlendirmesini yapar.67

66Saîd Nursî, Mektûbât, 419.

67Bkz: îbnu Teymiye, Mecmûu’l-Fetevâ, XI, 444. Bu konudaki birdeğerlendirme için bkz: Süleyman Ateş, İslam Tasavvufu, 531-535. müellif, son velinin ve velilerin hâteminin

Yukarıda değindiğimiz gibi; tasavvuf ehlinin ittifakla kabul edip sahip çıkmadığı, belli bir devre ve şahıslara hâs hatmu’l-velâye meselesi, tabiî olarak müfessirlerin de göndemine girmemiş, üstü kapalı işâret edenler de tasvip etmemişlerdir. Buna rağmen, tasavvufî fikir ve yaşantıya tamamen itham edici bir gözle bakan bazı çevrelerin, eleştirilerine bu tür şâz meselelerinden başlayıp genele âit hükümler çıkarmasını tutarlı ve faydalı bulmuyoruz. Aslolan; iki yanılmaz şâhid olan Kitab ve sünnete göre, İlmî edeb içinde herkese hakkını vermek ve bütün bunlarda İlâhî rızâyı gözetmektir.

Hz. İsâ (a.s) olduğu sonucuna varmıştır.

DEVAMI İÇİN


Bu blogdaki popüler yayınlar

ETNİK COĞRAFYA BAKIMINDAN KÜRTLEŞEN TÜRKMEN AŞİRETLERİ

    KAYIP TÜRKLER ETNİK COĞRAFYA BAKIMINDAN KURTLESEN TÜRKMEN AŞİRETLERİ ETNİK COĞRAFYA BAKIMINDAN KÜRTLEŞEN TÜRKMEN AŞİRETLERİ Baskı: Aralık 2014 ALİ RIZA ÖZDEMİR 1977 yılında Erzincan'da doğdu. Atatürk Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümünden mezun oldu. Erzincan Üniversitesinde yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Kitaplarının ve kitap bölümlerinin dışında yazı, makale ve şiirleri değişik yayın organlarında yayımlanan Ali Rıza Özdemir, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsünün Politik, Sosyal ve Kültürel Araştırmalar Merkezine bilimsel danışmanlık yapmaktadır. Özdemir, çalışmalarını tarihi coğrafya, dinler coğrafyası ve etnik coğrafya ile coğrafya tarihi ve coğrafyada felsefesi yönelimler konularında yoğunlaştırmıştır. YayımIanmış kitapları şunlardır: Ali Rıza Özdemir, (Hifzullah Eryeşil, Ahmet Remzi Oran, Ab- durrahim Güneş ile birlikte), Beyaz Kent: Siirt, Siirt Valiliği Yayınları, Ankara, 2007. Ali Rıza Özdemir, Kart Kurt Sesleri Arasında Kaybolan Gerçek: Kür...

YEZİDİLİĞİN YOKEDİLMESİ ÜZERİNE BİLİMSEL SAHTEKÂRLIK

  Yezidiliği yoketmek için yapılan sinsi uygulama… Yezidilik yerine EZİDİLİK kullanılarak,   bir kelime değil br topluluk   yok edilmeye çalışılıyor. Ortadoğuda geneli Şafii Kürtler arasında   Yezidiler   bir ayrıcalık gösterirken adlarının   “Ezidi” olarak değişimi   -mesnetsiz uydurmalar ile-   bir topluluk tarihinden koparılmak isteniyor. Lawrensin “Kürtleri Türklerden   koparmak için bir yüzyıl gerekir dediği gibi.” Yezidiler içinde   bir elli sene yeter gibi. Çünkü Yezidiler kapalı toplumdan yeni yeni açılım gösteriyorlar. En son İŞİD in terör faaliyetleri ile Yezidiler ağır yara aldılar. Birde bu hain plan ile 20 sene sonraki yeni nesil tarihinden kopacak ve istenilen hedef ne ise [?]  o olacaktır.   YÖK tezlerinde bile son yıllarda     Yezidilik, dipnotlarda   varken, temel metinlerde   Ezidilik   olarak yazılması ilmi ve araştırma kurallarına uygun değilken o tezler nasıl ilmi kurullardan ...

Ahmad al-Ghazali, The Metaphysics of Love

  Ahmad al-Ghazali, Remembrance, and the Metaphysics of Love JOSEPH E. B. LUMBARD For Alexis “Love is not love which alters when it alteration finds, or bends with the remover to remove.” Acknowledgments This book derives from a doctoral dissertation submitted to Yale University’s Department of Religious Studies. I am deeply indebted to my dissertation advisor, Gerhard Bowering, who first suggested this topic and saw the project through to completion. I must also thank Seyyed Hossein Nasr, under whom I completed an MA thesis on Abu Hamid al-Ghazali and who first introduced me to the fields of Islamic Studies and Sufi Studies. Beatrice Gruendler served as a meticulous reader for the dissertation and provided the overall structure that I have maintained in the final book. As a reader for the dissertation, William Chittick provided many excellent suggestions. His thorough critique of the revised manuscript many years later was invaluable. Neither the dissertation nor thi...